Anasayfa | Site Haritası | İletişim | About Açık Radyo  
 
E-Dergi online kişiye özel yaşam kültürsanat dergisi
Avrupa’ya Doğru
28/06/2005

Ömer Madra: AB hâlâ gündemde.

 

Cengiz Aktar: İyi ya da kötü gündemde.

 

ÖM: Evet, Zirve ile başlayalım; son yılların herhalde en sıkıntılı zirvesiydi, geçtiğimiz haftalarda önce Fransa’da, sonra Hollanda’da yapılan referandumlarından çıkan ‘hayır’lar Birliği derin bir sorgulama, belki de duraklama dönemine soktu. Lüksemburg dönem başkanlığını noktalayan bu zirve böyle bir ortamda yapıldı malum. Bu iki referandumdan sonra zirvenin ana konusu anayasa ve hatta AB’nin geleceği tartışmaları haline geldi. Yani dönem başkanı Lüksemburg, 1 Ocak’ta başkanlığı devralırken herhalde böyle bir gündem beklemiyordu, hesapta yoktu böyle bir şey. Zira anayasanın onay dönemi gelecek yılın Mayıs ayına kadar sarkacaktı ama tabii bu Fransa ve Hollanda’dan çıkan ‘hayır’lar gündemin birinci maddesi haline getirdi anayasayı.

 

ÖM: Ve geri kalan bir çok ülkede erteleme, dondurma kararı alındı, askıya alındı.

 

CA: Orada şöyle bir okuma gerekiyor. Mayıs 2006’da sona ermesi gerekiyordu onay sürecinin. Bir kere bunu ucu açık olarak uzattılar. Bu zaman zarfında Avrupa yurttaşını bilgilendirme çalışmaları yapılacak, Haziran 2006’da da, Avusturya dönem başkanlığını noktalayacak olan zirvede, Anayasa’nın akıbeti tekrar görüşülecek. Burada bir hesap var, referandum yoluyla onaylamayı tercih eden ülkeler 10 tane, bunlardan bir tanesi yaptı ve müspet çıktı biliyorsun: İspanya. Fransa ve Hollanda’dan da menfi çıktı. Geriye 7 ülke kaldı referandum yoluyla onayı tercih eden. Herhalde bunların tümü, en azından şu sırada yapılması beklenenler yapılmayacak kısa vadede, erteleyecekler. Fakat 15 ülke meclis onayı ile referandumu onaylayacak. Bu 15 ülkenin pek çoğu zaten onayladı. İspanya’dan ‘evet’ çıktı, etti 16 ülke. Önümüzdeki dönemde eğer 4 ülke daha referandum yoluyla ‘evet’ verirse Anayasa’ya, 20 ülke olacak. 20 ülke asgari ‘evet’ sayısına tekabül ediyor. Bu durumda 5 ülke ile ilgili bir karar dahi alınabilecek bir süreç başlayacak. Buradaki amaç bu, yani 20 ülkeyi bulup tekrar Anayasa’nın akıbetini konuşmak. Süre biraz uzamış durumda. Fakat şurası bir gerçek ki anayasanın özü açısından bir B planı yok. Fransa’da özellikle ‘hayır’ atan sol cenahların iddia ettiği gibi. Çünkü bu mümkün değil, buna 3-4 yıllık bir istişare süreci gerekiyor, o arada Avrupa tıkanır.

 

ÖM: Tamamen beklenmedik bir durumla karşılaştılar.

 

CA: Tabii, kaş yapayım derken göz çıkardı pek çoğu, çünkü Avrupa’yı bilmedikleri için, Avrupa’nın nasıl işlediği kendilerine anlatılmamış olduğu için. İyi bir şey yaptıklarını düşündüler ‘hayır’ oyu atarken. Zirvenin ancak ikinci gün ele alınabilen esas konu da 2007-2013 dönemi için 7 yıllık bütçe üzerinde bulunması gereken mutabakattı. Referandumlar sonrası bu tatsız hava bu konuya da bulaştı tabii ve bir taraftan İngiltere’yi, diğer taraftan Alman, Fransız ikilisini karşı karşıya getirdi. Burada kısaca bir bilgi verelim, komisyon genişlemiş, 25’ler Avrupasının doğru dürüst işleyebilmesi için bütçenin gayri safi Avrupa hasılasının asgari %1.14’üne tekabül etmesi gerektiğini savunuyor, bu da aşağı yukarı yılda 115-120 milyar Euro demek. Bu orana veya buna yakın bir orana ulaşabilmek için pek çok taviz verilmesi gerekiyordu, tavizlerden bir tanesi 1984’de Margaret Thatcher’ın “biz tarım ülkesi değiliz, bütçenin 40’ı tarım sübvansiyonlarına gidiyor, İngiltere bunlardan çok cüzzi miktarlarda yararlanıyor, o vakit katkı payımı indirin” diyerek elde ettiği özel indirimden vazgeçmesi gerekiyordu, bu olmadı. Alman ve Fransız ikilisi bunda ısrar etti. Buna karşılık İngilizler de AB nüfusunun %5’ine tekabül eden çiftçilerin bütçenin %40’ını, yani aşağı yukarı 40 milyar Euro destek almasının artık kabul edilebilir bir şey olmadığını söyleyerek pazarlık ettiler. Herkes haklı aslında burada. Chirac daha 29 Mayıs’ta feci bir siyasi tokat yemiş olduğu için böyle bir tavizi göze alamadı. Bir miktar indirimde mutabık olmuş ama onu da İngilizler reddetmiş. Bütçeden hâlâ büyük çapta yararlanan İspanya, Portekiz, Yunanistan aldıkları yapısal fon desteğinin azalmaması için pazarlık ettiler. Buna karşılık yeni üyeler, “eğer bütçe konusunda mutabakata yardımcı olacaksa biz kendi alacağımız katkı paylarının bir bölümünden vazgeçmeye razıyız” dediler.

 

ÖM: Çok enteresan.

 

CA: Bir taraftan Avrupa’dan gelen paralarla ne yapacağını şaşırmış olan Yunanistan gibi son derece egoist ülkeler, diğer taraftan zenginlik olarak Yunanistan’ın yarısı kadar etmeyen ama katkı payını indirmeye razı yeni üyeler. Böyle trajik bir durum ortaya çıktı, inanılır gibi değil.

 

ÖM: Bir yan unsur olarak şunu ilave etmek belki ilginç olabilir., AB’nin şekeri sübvanse etmesi Afrika’yı da mahvediyormuş, illegal olduğu belirtiliyor.

 

CA: Sadece şeker değil her konuda öyle.

 

ÖM: Hesapları ortaya koymuşlar, özellikle şekerde bu borçları bir yandan iptal edelim, alacakları silelim, vb. gibi laflar ederken yoksul ülkelere öylesine büyük bir yıkım getiriyormuş gibi, ortak tarım politikası ile bu hesap ortaya konmuş, imkânsız hale geliyor uluslararası arenada herhangi bir rekabete girmeleri.

 

CA: Pamuk da öyle, pamuk bütün Gine körfezi ülkelerinin pamuk üretimini mahvetti son 15 yıl içerisinde.

 

ÖM: Pamuğu biliyordum ama bu şeker meselesi yeni bir araştırmaymış.

 

CA: Burada ilginç bir tartışma var, esasında bu tarım sübvansiyonlarının indirilmesi, hatta sıfırlanması konusunda en aktif çalışan kuruluş Dünya Ticaret Örgütü. Yani liberalizmi hepten çöpe atmamak gerekiyor, esasında burada Avrupa’nın o modası geçmiş, tamamen tersine işleyen, o abuk sabuk ortak tarım politikasını en çok yeren, anlamsızlığını ortaya koyan Dünya Ticaret Örgütü ve serbest rekabetçiler. Bu ilginç tabii, ortak tarım politikası eğer günün birinde lağv edilecek ise, ki edilecek, bu sayede edilir zaten, yoksa Beninlilerin, Ganalıların kara karış kara gözü için değil.

 

ÖM: Bir çok tuhaf nokta daha var, bu ortak tarım politikasında sübvansiyonarı en çok savunanlardan Pascal Lamy’nin Dünya Ticaret Örgütü Başkanı olması!

 

CA: Yalnız Pascal Lamy sonuna doğru değişmişti, sübvansiyonlar konusunda AB büyük tavizler verdi, taviz vermeyen ABD. Burada yeni bir cephe oluşacak, büyük tarımcı iki ülke, Avustralya ve Yeni Zelanda. Bunlarda tarım sübvansiyonu sıfır ve sistemin ne kadar güçlü olduğunu düşün, ona rağmen dünya kadar tarım ürünü satıyorlar. AB ile Yeni Zelanda, Avustralya bir blok haline gelecek ve yanlarına diğerlerini alacaklar, Hindistan ve Brezilya’nın başını çektiği ve özellikle tarım sübvansiyonlarına karşı olan gelişmekte olan ülkeleri alacaklar. Amerika burada muhtemelen Kanada ile çok yalnız kalacak. Orada büyük bir kavga bekliyorum. Bu bütçe konusundaki karar çıkmadı, bir taktik durum söz konusuydu. İngiltere Eylül’deki Almanya seçimlerinden sonra Angela Merkel’nin seçilmesi halinde müstakbel şansölyenin bugünden verdiği sinyallerle, Almanya’nın Fransız pozisyonunu Gerhard Schröder kadar desteklemeyeceğini biliyordu. Burada İngilizler kendileri açısından tekrar iyi bir oyun oynadılar. Chirac’ı iyice yalnız bıraktılar ve şimdi hakikaten artık ortalık toz duman.

 

Kısaca genişlemeden bahsedelim, her ne kadar genişleme bu zirvenin gündeminde yok idiyse de adet olduğu üzere bu bir iki maddeyle konunun gözden geçirilmesi söz konusuydu. Dönem başkanının bu amaçla teklif edildiği paragraflar kuşa çevrildi ve sonuç bildirgesinde aday ülkeler Hırvatistan ve Türkiye’yi bir satırla dahi dahi zikretmeyen paragraflar ortaya çıktı. Ama burada, yani Türkiye’de pek çok insanın dediğinin aksine herşeye rağmen bu iki adayla ilgili olarak 16-17 Aralık zirvesi kararlarına yapılan atıf bizim açımızdan 3 Ekim’in açık teyidi anlamına geliyor. Burada yanılmayalım, 3 Ekim konusunda zaten Fransa’nın dışındaki 24 ülkeden teyid geldi, “bu etkilemez, 3 Ekim’de başlıyoruz” diye.

 

ÖM: Bugünkü habere göre de Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda yaptığı konuşmada Olli Rehn de zaten Türkiye ile 3 Ekim’de başlayacağına dair taahhütlerini hatırlatmış, yalnız “yol kazaları da var” diye ilk defa Türkiye-Ermenistan sınırının açılmamış olmasının altını çizmiş.

 

CA: Alakası yok, öyle bir şart yok, yani herkes herşeyi birbirine karıştırıyor; “iki şart var, bir tanesi Kıbrıs, diğeri reformların sürmesi”, vs. diyenler var, yok böyle bir şey. Reformların sürmesi tabii ki önemli ama, önemli olan burada 6 ceza yasası ve bunlarla ilgili 5 yasanın hayata geçmesiydi, onlar da geçti, yani iş bitti, Türkiye şartlarını yerine getirdi, ek protokol için imza da bugün yarın atılacak.

 

ÖM: Rum kesimini de içine alacak şekilde.

 

CA: Evet, bu konuda beyanat verenlerin çok dikkat etmesi lazım; yani yeni şartlar geldi diyenler var, Ermeni meselesi diyenler var, Kürt meselesi diyenler var, yok böyle şartlar artık, teknik olarak yok. Gelecek hafta 29’unda Komisyon resmen Konsey’den müzakere etme izinini talep edecek ve alacak, yani iş mecrasında gidiyor. Raporlar harıl harıl hazırlanıyor, bu hafta içinde muhtemelen ilk belgesi ‘çıkacak. Ondan sonra müzakerelerin çerçevesi belgesi çıkacak sonbaharda, arkadan katılım ortaklığı çıkacak. Bu katılım ortaklığında bütün bu söylenenler olacak tabii, yani sınır, Ruhban Okulu, vs. Ama şimdi böyle bir şart yok 3 Ekim için, bunu unutmamak lazım.

 

Artık araya yaz giriyor, Avrupalıların bu tatili iyi değerlendirmeleri gerekiyor, zira birlik biliyorsun bisiklet misalidir Marx’ın dediği gibi, “durursa düşer”, Türkiye’nin son hızla 3 Ekim’e hazırlanması lazım. Bugün itibariyle durumumuz budur.

 

ÖM: Yola aynen devam etmek gerektiğini söylüyorsun?

 

CA: Tabii...

 

(22 Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan