Anasayfa | Site Haritası | İletişim | About Açık Radyo  
 
E-Dergi online kişiye özel yaşam kültürsanat dergisi
Açık Denizde Altı Kadın
Odienne
15/01/2006

 

Beysun Gökçin: Açık Deniz’den herkese iyi fikirler. Bugün çok önemli bir konuğum var: Handan Güçyılmaz Serezli. Geldiğin için çok teşekkür ederim.

 

Handan Güçyılmaz Serezli: Ben çok teşekkür ederim.

 

BG: Müthiş bir Atlantik yarışından müthiş bir başarıyla geri geldiniz, ben dersimi çalışamadım maalesef, Figaro telaşı içinde çok yoğundum. Haberim vardı, bir programda söz ettik rotanızdan, nereye gittiğinizden ama detayları bilmiyorum. Dolayısıyla dinleyicilerle birlikte bugün ben de senden dinleyeceğim.

 

HGS: Büyük bir zevkle.

 

BG: Yarışa gelmeden önce Handan nasıl suya düştü? Aileden midir, sonradan mıdır, nedir bu deniz merakı? Güzel bir kadın, başarılı bir televizyon programcısı, Atlantik’te gece, gündüz ne yapar? Bu ilişki nasıl başladı?

 

HGS: Aileden herkes suya düşkün, gerçi deniz kıyısında doğmadım, Orta Anadolu’da dünyaya geldim ama 9 yaşında yelkenle tanıştım, 6 yaşında havuza düştüm öyle söyleyeyim. İyi bir yüzücüyüm, profesyonel yüzücüydüm, çeşitli yarışlarda ödüller almıştım. Önce optimist, lazer, derken yelkenle tanıştım.

 

BG: İstanbul Yelken Klübü mü?

 

HGS: Hayır, önce Antalya’da idik, çeşitli yerlerde. Bir klüpte hiç çalışmadım, yani yazın sonunda aileler gönderir ya çocukları, tatil beldesine yakın yerlerde. İlk Antalya’da başladım, daha sonra Fethiye’de, sonra yazlığımız neredeyse orada bir yerlere gönderiliyorduk. O devam etti, sonra İstanbul Yelken ve Marmara Yelken’de de bir takım dönemlerde okul hayatım boyunca yelken yaptım, sonra ara verdim. Üniversitede yurt dışında yelken yaptım, ekibimle beraber Spanish Cup’a katıldık. Zaten ilk yarışımız oydu Madrid’de. Ondan sonra tekrar İstanbul’a geldikten sonra İstanbul’daki meslek hayatım ve iş hayatım başladı. İstanbul’da da daha çok sörf yaparak, Boğaz’da en çok sörf yapan benimdir, sahil güvenlik hep bana bağırır, seslenir “yeter artık! Çıkmayın diye uyardık!” diye. Ağırlıkli olarak sörfle, ama yelken de yaparak, yaz aylarında öyle devam etti.

 

BG: Genelde optimist, lazer, vs. gider biliyorsun, sonra orada kalır. Üniversite, meslek yaşamı derken vs. ama sen inatla devam edip denizi bırakmamışsın.

 

HGS: Denizi hiç bırakmadım ve hiç bırakmayacağım zaten. Hayatımı, mesleki kariyerimi de deniz üzerine sürdürmeyi düşünüyorum. Çünkü Atlantik benim için kariyer oldu.

 

BG: Evet. Bu geçtiğimiz sene 2005’te Boat Show sırasında Cumhur (Gökova) Hoca İstanbul’daydı, ben de kaçırmadım hemen programa çağırdık, çünkü duymuştum bir kadın ekibi kurup Atlantik yarışına katılacağını. Geldi uzun uzun projeyi anlattı. Biraz da zorluklarını, vs. konuştuk. Bu ekip nasıl oluştu? Hepiniz Cumhur’un öğrencileri misiniz?

 

HGS: Evet. Hocaların hocası Cumhur Gökova’nın öğrencileriyiz. Hakikaten öyle diyoruz, öyle tanınıyor sen de biliyorsun. Cumhur Hoca'nın en büyük hayallerinden bir tanesi zaten kadınlara yatırım yapmak, yelkene yatırım yapmak ve kadın yelkencilerin sayısını arttırmak. Ben de onun öğrencilerindenim, hocamdan bütün eğitimlerimi aldım, ki uzun süreçler boyunca, hatta aldığım eğitimleri bile tekrar aldım. İnanılmaz bir insan. Bu hayalini geçen yıl gerçekleştirmek için çok uğraşmış fakat maddi nedenlerden dolayı bir türlü hayata geçmemiş. Bu sene 2005 yılında yine bununla alakalı olarak öğrenci listesine bakmış, 600 tane kadın yelkencisi var Hoca’nın.

 

BG: Göcek’te de ben My Mysteries’le ayrı gruptaydık ama yarıştık ve bizi geçtiler.

 

HGS: Biliyorum, My Mysteries süper bir teknedir zaten. Onda çeşitli ekipler değişik dönemlerde yarışılıyor zaten.

 

BG: Sen o teknede yarıştın mı?

 

HGS: Maalesef yarışmadım ama Odienne ile yarıştım ve başka teknelerle yarışa girdim. Cumhur Hoca'nın ARC ve Atlantik konusunda seçtiği, kafasında oluşan isimler varmış fakat bir türlü herhalde ilişki kurulamadı. İnsanların zaman ayırması lazım, çünkü uzun bir süreçte işinin başında, hatta ailenle beraber olmuyorsun. 

 

 

Derken bu ekip oluşmaya başlamış.

BG: Yani Cumhur Hoca’nın kafasında şekillenmeye başlamış?

HGS: İsimler uçuşmaya başlamış Hoca’nın kafasında. Hoca’yla bir eğitimim sırasında  bana dedi ki “bizimle ARC’ye gelir misin? Hatta takımın kaptanı olur musun?” Takımın kaptanını buldum diye, hep kafasında o varmış. “Derhal!” dedim ve seve seve hemen projeye adapte olmaya başladım. Ekip böyle kuruldu. İlk önce Çiğdem Tepecik, Hoca’nın ağzından daha çıktığı an “Hocam ben gelmek istiyorum” demiş. Daha sonra Güzin Gürel, Ayşenur Gedik hemen “biz de gelmek istiyoruz” demişler. Derken Gülçin gelmiş.

 ARC'de yarışan Odienne'in ekibi  

 

BG: Hoca’nın karada bıraktıkları var mı?

 

HGS: Çok... Bir çok öğrencisi var tabii ki. Bu arada gelmek isteyenler var, herkes “gelmek istiyorum” diyor ama zaman bulmak kolay değil.

 

BG: Evlisin değil mi?

 

HGS: Evet.

 

BG: Çocuğun var mı?

 

HGS: Yok.

 

BG: Ama aranızda çocuğu olan var galiba?

 

HGS: Ekipteki hemen hemen herkesin çocukları var, bir kişinin daha çocuğu yok. Herkes evli, çocuğu olan da üç arkadaşımız vardı.

 

BG: Yani aile bırakılıp bu maceraya çıkıldı?

 

HGS: Tabii, herkes, Cumhur Hoca da dahil herkes ailesini bıraktı, tatile çıktı. “Tatil” diyorum, çünkü çok güzel geçti.

 

BG: İsimler belli oldu, takım kuruldu. Ne yaptınız, antrenman mı yapmaya başladınız?

 

HGS: Evet. Zaten herkes antrenmanını sürdürüyordu, sürdürmek zorundasın yarışlara da katılan ekipler oluşturulduğu için. Ama fiziksel bir antrenmana ihtiyaç vardı, bir de psikolojik kısmı vardı.

 

BG: Kara antrenmanından söz ediyorsun?

 

HGS: Evet. Hoca, “psikolojik ve fiziksel olarak kendinizi geliştirmeniz gerekiyor, yelkenci olarak, hepinizin yelken performansını ben biliyorum, Eksikleri zaten orada tamamlayacağız” dedi. Eğitimler sürekli devam etmeli. Bir kere bir çok kitabı okumamız gerekiyordu, fiziksel anlamda kendimizi güçlendirmemiz gerekiyordu. Bu tarz eğitimler başladı ve yarışa dönük olarak hazırlanmak sadece fiziksel ve psikolojik de olmuyormuş, onu anladık, ek bir takım eksiklikler vardı; mesela ailemizi, iş yerimizi hazırlamamış gerekiyordu, dostları hazırlamamız gerekiyordu. Bence bunlar işin başka bir boyutu.

 

BG: Ne tip tepkiler aldın?

 

HGS: Herkes “deli misin?” diyordu, “senden zaten hep böyle şeyler çıkar” diyorlardı. Ben konservatuar mezunuyum, Basın Yayın okudum, yelkeni bırakmam, müziği bırakmam, sürekli aksiyon halindeyim, “zaten normal” dediler. Ama “bu çok büyük bir şey, git tamam ama sağ dönemezsin” diye herkes sağlığımdan, hayati geleceğimden korkuyorlardı, eşim dahil herkes. Gitmek var, dönmek yok diye çok ciddi bir şekilde herkes gözümün içine delici bakışlarla bakarak “emin misin?” diyorlardı. Ben hep “eminim” diyordum ama herkes aynı soruda devam ediyordu.

 

BG: Korkuyor muydun?

 

HGS: Herkes bu soruyu soruyordu, hatta Sabah gazetesine bir yazı yazmıştım, orada da söyledim; 80 yaşında bir bayan kolumu çekiştirip “korkmuyor musun?” dedi, o gün teyzeye bakıp “korkmuyorum” dedim, “çünkü tekneye güveniyorum ki bu çok önemli, kendime güveniyorum en önemlisi, hocama güveniyorum, ekibe güveniyorum ve sahip olduklarımıza, yanımızda götürdüğümüz her şeye, suyundan yiyeceğe kadar her şeye güveniyorum; korkmuyorum ama tabii ki korktuğum kısımlar var, onları da mümkün olduğunca halletmeden ayağımı karadan kesmeyeceğim” dedim ve onu başardık.

 

BG: Ben de hep şunu söylüyordum “korkmasam cesaret edemezdim”.

 

HGS: Doğru. Çünkü korkmak başka bir şey, korkarsanız...

 

BG: Ürkmek değil o denizi ciddiye almamak değil sözünü ettiğimiz.

 

HGS: Asla.

 

BG: Antrenmanlara başladınız?

 

HGS: Herkes kendi antrenmanını yaptı, birbirinden bağımsız.

 

BG: Fizik kondisyon, psikolojik, beyin, vs. hazırlanıyor.

 

HGS: Çünkü 10 metrekare alanda yaşıyorsun, evindeki konforun yok. Ona da hazırlanman lazım, kafa olarak hazırlanmam lazım. Çünkü teknenin performansını biliyorsun. 7 kişi o teknede, tuvalet ortak, yatağın yok herkes uyku tulumuyla her yerde yatacak. Bir de aslında buna hazırlanman gerekiyordu. Herkes aslında burada çok takıldı, en önemli kısmı oydu.

 

BG: İlk defa bu yarışta mı denizde bir araya geldi?

 

HGS: Evet.

 

BG: O da bir problem.

 

HGS: Çok önemli, farklı insanlar...

 

BG: Farklı insanlarla böyle büyük bir seyre çıkmak çok zor.

 

HGS: Çünkü bir kaç gün değil, kaç gün süreceği belli değil, uzun bir gün, uzun bir yol.

 

BG: Bağımsız çalışmalarınız bitti, ne zaman bir araya geldiniz?

 

HGS: 3 ay öncesinde bir araya gelmeye başladık, tanışma fasılları, konuşma, anlaşma fasılları, herkesin teknedeki pozisyonunu birbirine bildirerek, ben şunda iyiyim, ben bunda iyiyim, zaten hoca herkese hemen görev vermişti herkesin performansını bilerek. Böyle birliktelikler başladı, ondan sonra da gittik.

 

BG: Kötü gazeteci sorusu sorayım mı? Gözünün tutmadığı oldu mu ekipte?

 

HGS: Hiç olmadı. Benim kaptan olmamı herhalde hoca ondan da karar verdi, insan ilişkilerinde çok iyiyimdir, dolayısıyla öyle bir pürüz görsem dahi hemen orayı kapatacak şekilde kendimi programlayacaktım, insanları da yönlendirecektim ama çok şanslıydım, hiç öyle bir şey görmedim, herkes çok iyi idi, iyi geldiler yani.

 

BG: Bir araya geldiniz, sonra, hâlâ Türkiye’desiniz?

 

HGS: Evet.

 

BG: Tekne Türkiye’den oraya gitti değil mi?

 

HGS: Tekne bir ay önce yola çıktı, yarış 20 Kasım’da başladı, tekne Ekim ayında yola çıktı ve yavaş yavaş bir ay sürede Las Palmas, Kanarya Adaları’na gitti. Hoca hazırlığını yaptı, tekneyi karaya çekti, hatta biz gittik yardım ettik. Tekne hazırlandı, 20 Kasım’da yarış başladı. Biz de 16 Kasım’da Türkiye’den uçtuk, 17 Kasım’da Las Palmas’taydık. Tekneyle, Hoca’yla buluştuk. Yarışmanın koşulları belliydi, scipper olduğum için beni oradaki bir takım eğitimler var, onlara davet ettiler. Scipper’lara özel eğitimler verdiler, çünkü teknenin batması durumunda sorumlu oluyorsun, yarış koçu ayrı, ama kaptan çok önemli. O eğitimlere katıldım, bir yandan tekneyi hazırladık, bir yandan alışveriş yaptık, yiyecek, su, son kontroller yapıldı. Çok stresli, inanılmaz yoğun günlerdi, ben bir de gazeteci kimliğimle oradaydım, haber geçiyordum, fotoğraf çekiyordum, kameraya alıyordum, röportaj yapıyordum, inanılmazdı, o saatler çok dolu dolu geçti.

 

BG: Hemen start hattına gittik ama bir şeyi atladık; sponsor nasıl buldunuz?

 

HGS: En önemli kısım bu, sen de bilirsin çok iyi. Sponsorlarla birebir ilgilendim, çünkü bu iş sponsorsuz olmuyor. Eskiden krallar vardı denizcileri denizlere gönderen, şimdi krallar yok, sponsorlar olmalı. Eskiden erkekler giderdi denize, şimdi kadınlar gidiyor ve eskiden savaşmak için parayla gönderilirdi, şimdi gönüllü gidiyoruz. O halde bizi destekleyen, çünkü bunlar çok büyük yatırımlar, yani denizle ilgili olduğu için, ama günümüzde hangi spor dalına bakarsanız bakın arkasında sponsor desteği olması gerekiyor.

 

BG: Tabii ki.

 

HGS: İlk sponsorumuz Denizbank’tı, Denizbank çok gönüllüydü ve çok büyük destek verdi. Denizbank, hem kendi konseptine yakıştığı için, ama her anlamda sponsorluğa açık olduğu için hemen “okey” dedi ve ana yelkene, balona sponsor oldular. Sonra THY ile konuştuk, THY bizim iletişim sponsorumuz olmak istedi ve kabul ettik karşılıklı, cenovaya sponsor oldular. Sonra Dufour40 teknesi bir takım uydu bağlantıları, uydu telefonları gibi ekstra sponsorluklarda destek oldu. Joker Boat hemen bot verdi, sevgili Atilla Bey’e çok teşekkür ediyoruz, Denizbank’tan Hakan Ateş’e ve yönetim kuruluna çok teşekkür ediyoruz, THY’ye çok teşekkür ediyoruz, Dufour teknesinden Aykan’a teşekkür ediyoruz. Daha sonra UK Sail yelkenlerin dikiminde hakikaten büyük desteğini gösterdi, hızla yelkenleri dikti ve biz yola çıktık.

 

BG: Teknik bir soru sorayım, yelken gardırobu kaç yelkenden oluşuyordu?

 

HGS: 3 tane cenova[1], 3 tane ana yelken, 4 de balonla[2] gittik, çünkü hem high tech balona ihtiyacımız vardı, hem hafif balona ihtiyacımız vardı, sınıf sınıf 4 balon, 3 cenova, 3 ana yelkenle gittik, çünkü çok büyük fırtınalar olabilirdi.

 

BG: Bir de tekneyi anlatsana?

 

HGS: Tekne 12.37 Dufour40, Fransız yapımı, denize 2004 çıkışlı. 3.90 eni var, 300 litre mazotu var, 300 litre su hacmi var. 2 kamarası, 1 master kabini, bir de salonda konaklama yeri var, banyosu, tuvaleti tek.

 

BG: Bu gezi teknesi değil mi?

 

HGS: Yarış teknesi. Dufour Ocean okyanus teknesiydi, geziyle alakamız yok, sıfır lüks var teknede.

 

BG: Center kokpit[3] mi yoksa normal mi?

 

HGS: Normal kokpit, tek dümenli.

 

BG: Tekrar start hattına doğru gidelim tekrar.

 

HGS: Las Palmas’a geldik.

 

BG: Hazırlıklara başladınız, en çok sen koşuşturuyorsun anladığım kadarıyla?

 

HGS: Herkes çok koşuşturdu ama tabii iş yükü, ağırlığı, genelde hem basın tarafı, hem sponsorlar tarafı, hem de kaptan olmamdan dolayı teknedeki teknik işler ve arkadaşlarımın psikolojik desteği anlamında bayağı yorulduğumu söyleyebilirim.

 

BG: Peki Cumhur ne yapıyor bu arada?

 

HGS: Cumhur Hoca da hakikaten çok yorulmuştu, çünkü tek başına tekneyi götürdü. Ben sadece Malta-Sardunya arasında gidip tekneyi götürmesine yardımcı oldum, biraz dinlendi. Cumhur Hoca her şeyi ile ilgileniyordu, çünkü owner olarak onun başka şeylerle ilgilenmesi gerekti, tekne ile ilgili çıkışlar, teknenin bir takım kâğıtları, teknenin tanıtılması, yani teknenin uydu sistemine tanıtılması, teknenin yarış koşullarında tamamlanması, vs. Binlerce şey istediler, maliyeti çok yüksek şeyler istediler, “EPIRB” (Emergenciy Position Indicating Radiobeacon) diye bir sistem getirdiler, onu mutlaka bulundurmamız lazım, tekne batarsa 12 saniyede uyduya çıkıp, en yakın teknelere gitmemiz lazım. Hoca o sistemin kurulması, takılması, vs. tamamen teknenin teknik özellikleriyle ilgilendi.

 

BG: Hazırlık ne kadar sürdü?

 

HGS: Hoca 4 hafta orada deli gibi bunlarla çalıştı, yol boyunca dersine çalıştı, oraya gitti son bir hafta tamamen onların, takılması, yapılması, vs. ilgilendi. Çünkü gelirken rezervasyonlar, nereden gelir, nereden giderler, orada da takılması kısmı. Sonra bizimle karaya çekti, teknenin altını ziftledik, boyadık, pervaneyi kazıdık, kekamozlardan ayırdık. Sonra teknede düzen vardı, yiyecekler, alışveriş, vs. yine hoca ile beraber yaptım onları da, hoca listeleri hazırlamıştı. Sırtımızın teri kurumadan tekneye bindik ve start aldık.

 

BG: Atlantik’i geçen ilk Türk kadın yelken ekibinin kaptanına soruyorum; filoda kaç tekne vardı? Kaç grup vardı? Onlar nasıl gruplandırıldılar? Hepsi yarış teknesi miydi?

 

HGS: Bu yarış dünyanın en büyük okyanus yarışı, Atlantik okyanusu okyanusların en büyüğü ve geçilmesi en zoru. Çünkü yılın 11 ayı rüzgâr ve akıntı birbirine ters yönde seyrediyor.

 

BG: Eyvah! Cumhur Hoca geldiği programda “zor” filan diye konuşuyordum ama bana “doğru mevsimleri yakalarsan fıçıyı koysan karşıya geçer!” dedi.

 

HGS: Aynen. Dolayısıyla bütün denizciler aslında, yılın 11 ayı çok çetrefilli bir okyanus olduğu için, en büyük ve en zoru olduğu için bu dönemi beklerler. Atlantic Rally for Cruiser denilen ve kısaca ARC dediğimiz ve bizim katıldığımız dünyanın en büyük okyanus geçişi yarışı da bu sene 29 ülkenin katılımıyla gerçekleşti.

 

BG: Kaç yıldır yapılıyor?

 

HGS: Tam 20 yıldır, 1985’ten beri yapılıyormuş.

 

BG: Bayağı yaşlı bir yarışmış.

 

HGS: Çok büyük bir yarış ve dediğin gibi yaşlı bir yarış; dev bir organizasyon, dünyanın en büyük organizasyonu aynı zamanda. İngiliz World Cruising diye bir firma düzenliyor, hakikaten bu işte üstüne de yok. Bu sene 29 ülkeden 315 tekne kaydoldu bu yarışa.

 

BG: Sydney Hobart’tan da mı büyük?

 

HGS: Bence büyük, maalesef! 315 yelkenli ve 3500 denizci vardı yarışta. Türkiye ilk defa katıldı, işin esprisi buydu aslında.

 

BG: Asıl onu sormak istiyorum, böyle bir tepki aldınız mı “nereden çıktınız?” diye.

 

HGS: Evet, dediler zaten iki kere “nereden çıktınız?” dediler, öyle bakıyorlardı, dediler ki “Türkiye denizci mi?”, “siz ne kadar denizcisiniz, ne kadar yelkencisiniz?” diyorlardı çünkü tanımıyorlar. Hakikaten üç tarafımız denizlerle çevrili ama denize arkamız dönük yaşadığımız için biz denizci değiliz aslında, biz karacıyız, biz göçebeyiz, toprakçıyız, denizci değiliz.

 

BG: Ama bir yerden başlayacağız değil mi?

 

HGS: Bir yerden başlamak lazım, bence bu yarışta Türk kadınlarının başarısı da herhalde bundan sonrası için çok altın bir başlangıç oldu, böyle büyük bir derece çünkü. Dünyanın en büyük okyanus yarışı ve hep erkekler yarışıyor. Espri bu. Hep erkek yarışıyor. Dediler ki “kadınlar nereden çıktı?”

 

BG: Fransızlar ‘barber’ diyorlar biliyorsun? “Sakallı...”

 

HGS: Aynen öyle. Geçen yılın birincisiydiler biliyorsun, biz Fransızları geçtik; Fransızlar üçünücü oldu Türkiye ikinci. Çok büyük bir başarı hakikaten.

 

BG: Bu kişisel katılım mı, yoksa ülke temsili mi?

 

HGS: Biz ülke temsili yaptık.

 

BG: Yani Türkiye Kadın Milli Yelken takımı mı?

 

HGS: Aynen öyleydik. Herkes milli sporcu değil burada resmen Türkiye’yi temsil ettik. Tabii burada milli sporcularımızın önemi çok büyük, onlar yıllardır bu işle uğraşıyorlar, biz daha amatör ruhla oradaydık..

 

BG: Zaten yat yarışlarında milli bir teknemiz yok. O başka, sportif tekneler, vs.

 

HGS: Aynen öyle. Bizi resmen o pozisyonda gördüler, o pozisyonda yarıştık, biz de o bilinçle yarışmaya çalıştık, sonuç da süper oldu. Fakat yarışın tek kadın ekibiydik, en önemlisi de o.

 

BG: Bütün filo da mı?

 

HGS: Evet. 29 ülkeden yıllardır bu yarışa katılanlar var, ama hiç kadın ekibi katılmamış, hiç kadın ekibi ‘Atlantik’i geçeriz’ dememiş. İlk defa bir kadın ekibi vardı ve ilk defa Türkiye vardı işin içinde, bu kısmı çok önemliydi. Bize gelip gelip “Ya, Türkiye’nin yelkenciliği ne kadar?”, “Aaa, bir de kadınlar!” “ladies team!” diyorlardı, esprisi oydu. Hakikaten bakıyorlardı. Bir de bütün ekipler en az 12 kişi, biz 6 kadın bir de Hoca. Ekip de çok az, tekne küçük, hakikaten çok iddialı görünüyorduk olayda, çok iddialıydık ve iddiayı da ortaya koyduk zaten sonuçla.

 

BG: Kaç grup vardı?

 

HGS: Tabii ki motor grubu vardı, motoryatlar, motor yaparak geçen yelkenli grubu vardı, katamaran grubu vardı,

 

BG: Motorla offshore geçtiler?

 

HGS: Aynen öyle, rally yaparak geçtiler. Yaklaşık 6 grup vardı.

 

BG: Yani regatta gibi, yelken-motor giden de vardı arada?

 

HGS: Hepsi vardı, farklı sınıflar da vardı.

 

BG: Siz, sırf yelkenle geçtiniz?

 

HGS: Bizim grupta yaklaşık 60 yelkenli vardı, 3 gruba ayrılmıştık biz de, çünkü yelkenlerin sınıflarına, raytinglerine göre, boylarına göre gruplanmıştı. Biz o 60 tekne arasında yarıştık, ama genel klasmanda bakarsan, 315 tekne arasında bakarsan da inanılmaz iyi bir derecemiz vardı sonuçta.

 

BG: O 60’lık grup 20’şer tekneye mi ayrıldı?

 

HGS: Evet.

 

BG: Peki, toplam değerlendirme o 60 tekne içinde mi yapıldı?

 

HGS: Evet, ikinci olduk.

 

BG: Tamam, çok güzel! Oraya en son geleceğim, en güzel parçasını en sona saklıyorum!

 

HGS: Doğru.

 

BG: Start nasıl alındı?

 

HGS: 315 tekne bir anda, Las Palmas’ın Muelle de Portivo Marinası’nda... Zaten o marina tamamen kapatılmıştı, Kanarya Adası’nın en büyük marinasıymış, yarış için ARC kapatmış. Böyle yan yana dizilmişti, inanılmaz güzel tekneler vardı, baktıkça içimiz gidiyordu hepsine, o yelkenlilere. Herkes bir anda kanaldaydı, herkes kılavuz teknesini buldu.

 

BG: Kılavuz tekne ne demek?

 

HGS: Yarışlarda start almak için herkes kılavuz tekneyi buluyordu, bir kaç tane klavuz tekne vardı -bu yarış için farklıydı, öyle söyleyeyim çok kalabalık katılım olduğu için-. En çok bayraklı olan tekne kılavuz tekne, herkes onu yakalıyordu ya da göz teması kuruyordu. Onun startlarına bakıyordu, çünkü bir tane start çalınıyor önce, tekneler kılavuz tekneyi buluyor, ikinci start düdüğünde de kanaldan çıkmaya başlanıyor.

 

BG: Peki count down yok mu? Yani 10 dakika ya da 5 dakika verip...

 

HGS: Veriliyordu işte, kılavuz tekne ilk startı verdikten sonra geri sayım başlıyordu. Herkes saatlerine bakıyordu, saatine göre çıkışını almaya başlıyordu. Bu çok büyük bir yarış olduğu için bunda çok iyi bir start yapmanın anlamı yok, çünkü günler sürüyor.

 

BG: Start hattının genişliği ne kadardı bu 315 tekne için?

 

HGS: Belki 600-700 metre diyebiliriz, o kadar çok geniş değildi, yani gözümüz rahatlıkla algılayabiliyordu.

 

BG: Çapariz[4] veren tekneler, bağırış, çağırış oluyor mu yoksa gayet güzel, “cool” mu çıkış oluyordu?

 

HGS: Çok “cool” çünkü herkes çok popüler, herkes çok tanınıyor, o teknelerin ismi biliniyor, gelen gruplar çok iddialı, İngiltere’den “bussiness man” grubu gelmiş ki, bu adamlar yılardır bu yarıştalar, popülerler ve bu sene de en cafcaflı halleriyle gelmişler, kostümler, espriler, vs. televizyonlar, kameralar, inanılmaz bir hengâme. Kanaldan çıkış çok güzeldi, çünkü bütün Las Palmas kanala dizilmiş, bütün halk vedalaşıyordu.

 

BG: Şimdi onu soracaktım, kaç kişi seyretti bu startı?

 

HGS: Aslında rakamlarla aram çok iyi değil, göz alabildiğince diye söyleyeyim ama tahmini 500-600 kişi gördüm. Çünkü kilometrelerce insanlar vardı, yani kanalın çıkışında kilometre boyu insanlar vardı ve tekneler kanaldan geçip açık denize çıkarken ülkenin ismini söylüyorlar ve müzikler çalıyor. Biz geçerken “Ladies team! Turkey! Odienne!” dediler, bütün o kanal inanılmaz alkış tuttu, çok güzeldi. Biz de inanılmaz bir referans yaptık, dümeni bile bıraktım o sırada ben. Çok güzeldi o kısmı.

 

BG: Peki seyirci şamandırası var mıydı?

 

HGS: Vardı, çok güzel organize etmişler, hatta bir ara şamandırayı bırak, insanlar kendi botlarıyla bile denizde belli bir yerde gelip “hadi burada vedalaşmak zorundayız” diye ayrıldılar. Çok keyifliydi, göz alabildiğineydi.

 

BG: O eğlenceli alkışlar, kıyametler, müzikler, vs... Peki kaçta start aldınız?

 

HGS: Tam öğlen 12’de kanala göre yöneldiler, 12.30’da start aldık.

 

BG: Taktik rotayı önceden belirlemiş miydiniz?

 

HGS: Tabii. Ben gitmeden dersime çalıştım. Son 20 yıldır bu yarışta başarılı olan ilk 50 teknenin rotasını belirledim. Bilinen kuzey-güney rotası vardı, herkes bu rotaya sadık gitmişti, onu gözlemledim ama o 20 yıl içinde değişen akıntılar, farklı rüzgârlar, fırtınalar vardı ki, bu ay zaten en iyi ay olduğu için yarış bu ay düzenleniyor, Kasım-Aralık arası. Öyle çok ciddi fırtına ve rüzgâr yoktu gözlemlediğim kadarıyla ama başarılı olan tekneler hep 260-270 derece ile gidiyorlardı, güneye kayıp sonra kuzey rotasına çıkıyorlardı. Genel rota hep bu yöndeydi, ben de o rotayı çok iyi çalışmıştım. Cumhur Gökova kadar deneyimli bir yelkenci değilim ama Hoca’ya önce ben rotamı sunmuştum “hocam benim rotam bu”, çünkü “kaptan ne diyorsun?” dedi “rotam bu” dedim, “okey, gayet güzel bir rota” dedi. Fakat Hoca’nın kafasındaki rota farklıydı tabii, Hoca çok iyi bir deniz adamı olduğu için.

 

Bilinen rotada bütün tekneler gibi önce güneye indik, çünkü meteorolojiye göre –üç günde bir hava raporu alıyorduk ve yarışın başlangıcından önce aldığımız hava raporunda o rota en güzeliydi- hafif güneye inmemiz gerekiyordu ve öyle yaptık.

 

BG: Startı aldınız, sonra?

 

HGS: Saat 4’e kadar her taraf tekneydi, hatta birazcık kapıştık, “iddialıyız” vs..

 

BG: Start pupa[5] mıydı, orsa[6] mıydı?

 

HGS: Orsa start aldık. Tabii senin dinleyicilerin artık “orsa”ları, “pupa”ları biliyorlardır, onun için hiçbir şey söylemeye gerek yok. Ne güzel ki bunu bilenlerle konuşuyoruz. Eminim bilmeyenler de artık bilmek isteyecekler, katılmak isteyecekler. Orsa başladık, ilk 4 saat her taraf tekneydi ama her taraf ve yavaş yavaş balonlar açıldı, spinaker’lar[7] açıldı yavaş yavaş.

 

BG: O sırada hava kaç esiyordu?

 

HGS: Zaten yumuşak bir hava vardı, balona geçtik, aşağı yukarı 16-19 arası esiyordu, high tech balonumuzu takmıştık. Saat 4’ten sonra yavaş yavaş tenhalaşmaya başladı, ama ondan önceki kısım çok esprili, burun buruna tekneyiz, sancakta[8] tekne, iskelede[9] tekne, her tarafta tekne.

 

BG: O onun rüzgârını kesiyor, bu bunun rüzgâr üstüne çıkıyor.

 

HGS: Evet, Hoca bana “yaramazlık yapma!” diyor, ben sürekli rüzgârüstüne[10] çıkmaya çalışıyorum. Tabii çok büyük tekneler var yanımızda, rüzgârlarını kesiyorum önüne çıkıp, herkes  birbirine işaretler ediyor, vs. çok keyifliydi. Bu arada bize bakıyorlar, bayanlar üstümüze çıktı, bayanlar önümüze geçti, vs. Biz 5. tekne çıktık, start aldık.

 

BG: Süper! Hava karardı, ilk gece seyrinde ne hissettin? Çünkü artık karadan uzaklaştığınızın bilincine vardınız.

 

HGS: İlk şaşkınlığımızı yaşadık, onu beklemiyorduk, hava raporuna göre güzel bir fırtına başlayacaktı ama fırtına bile denmez, fırtınamsı hava demek lazım.

 

BG: 25?

 

HGS: 25’ler vs. bekliyoruz. Tabii ekip “lay lay lom”, güzel kıyafetlerimiz üstümüzde, gayet keyifliyiz, hatta diyoruz ki “Atlantik yarışı böyle miymiş, ne kadar güzel, diğer yarışlardan ne farkı var günlük güneşlik?” vs.

 

BG: “Güneş yağlarımızı sürelim” filan!

 

HGS: Evet. Aynen öyleyiz. Hoca havaya baktı “çocuklar fırtınamsı bir hava geliyor 25’lerde” dedi, zaten beklenen o “herkes kıyafetlerini değiştirsin, yağmurluklarını giysin!” Arkadaşlar aşağı indiler, yavaş yavaş yukarı çıkıldı, ben hâlâ kapri pantolonum, kırmızı Helly Hansen tişortum –Helly Hansen’ı unutmayalım bu arada. Bizim en önemli sponsorlarımızdan bir tanesi- kıyafetlerimle dümendeyim. Arkadaşlar giyindiler geldiler, herkes yine sancak tarafına oturdu, tekne süper güzel eğiminde tatlı tatlı gidiyoruz, balonumuzu açtık. Derken hava bir anda bozmaya başladı, ama nasıl! Hava 29, 30, 32’lere vurmaya başladı.

 

BG: Dalga?

 

HGS: Dalga boyu 6-7, çok fazla değildi ama güzel tarafı Atlantik’in güzel dalgaları var, sevdim, çünkü Akdeniz gibi üçgen dalga değil, insanı sersem yapmıyor.

 

BG: Ters yönlerden dalga gelmiyor.

 

HGS: Asla, yumuşak dalgalar var, dalgaları görüyorsun, oturuyorsun, sörf yapıyorsun, keyiflisin. Fakat hava çok kötü bozdu, hatta dedim ki “oh, Atlantik fena karşıladı bizi, hoş geldin sert!” Derken mide bulantıları başladı tabii ilk gün, ekibin tamamı mide bulantısı içerisinde. Hoca herkesi aşağı indirdi.

 

BG: Teknede oto pilot vardı değil mi?

 

HGS: Var ama hiç kullanmadık, ben dümendeyim ve tamamen rotamdayım, 240 derecede gidiyorum, güneye doğru iniyorum. Derken 6 saat filan geçti, yalnız başıma dışarıdayım ve deli gibi yağmur yağıyor ve ben üstümü değiştiremedim, epey ıslandım, artık titreme halindeydim. Gece oldu, saat 3 filan.

 

BG: Cumhur seni cezalandırmış galiba?

 

HGS: Yok, Hoca aşağıda ceza çekiyordu bence! Hoca aşağıda herkese yardımcı oldu ve hepsini uyuttuğunu düşünüyorum. Sonra yukarı çıktı “aferin Kaptan, süper gittin, dinlenmen lazım” dedi. Ekip yavaş yavaş toparlanarak yukarı gelmeye başladı. Ben titreyerek sabaha karşı 4’te aşağı indim, üstümü değiştirdim ve sıcak bir şeyler giydim, 2 saat dinlendikten sonra tekrar yukarı çıktım. Yani bir tokat yiyerek başladık.

 

BG: Vardiya düzeni nasıldı?

 

HGS: Şöyle bir vardiya düzeni yaptım, 2 saat herkes dümen başındaydı, 4 saat herkes dinleniyordu. Yani 6 kadın 3 ekibe ayrıldı, 2-2 ayrıldık. Böylelikle 2 kişi dümen başında olduğu zaman geriye kalan 4 kişi uyuyabiliyordu, 4’er saat uyku düzeni vardı. Ama tabii isteyen o 4 saat içinde isterse kitabını okuyordu, isterse hayatını anlatıyordu, isterse yemek yapıyordu, yemek sırası kimdeyse. Çünkü her günün nöbetçisi vardı 2 kişi, onlar yemek ve temizlikten sorumluydu ama normal dümen saatleri gelince dümenlerini de tutuyorlardı. Herkes görevinin başındaydı, 2’şer saat dümen, 4 saat dinlenme.

 

BG: Biz bir kere Fransa’dan gelirken, 2 kişi güvertede 1 kişi de çay ocağında, o da değişiyordu.

 

HGS: Ooo, keyifliymiş, süper.

 

BG: İki kişinin bir tane servis elemanı vardı.

 

HGS: Biz onları hiç yapamadık, çünkü deniz hiçbir zaman durgun değildi, her zaman dalga vardı, hava hep kötüydü diyebilirim, çok kötü değildi ama kötüydü, yemeği bile doğru yiyemiyorduk.

 

BG: Artık açık denize çıkıyorsunuz, kara kayboldu, diğer tekneleri ihtimal geceleri borda fenerlerinden[11] belki izleyebiliyorsunuz.

 

HGS: O bile olmadı, ilk geceden sonra asla görmedik, hatta fırtınamsı gecede kimseyi görmedik.

 

BG: Uydu sistemi neydi?

 

HGS: Matys On Board diye çok yeni bir sistem vardı. İlk defa Atlantik yarışında kullanılıyordu ve sistemde kendini tanıtıp tecrübe etmek için, “Bir tekneye vermek istiyoruz, bu tekne en esprili, en dikkat çeken, en popüler tekne olsun” dediler. Bu yarışta en popüler tekne “Turkish team” olduğu için bize verdiler. Bize verdiler ama tabii ki ciddi bir maliyeti vardı, onu ödedik elbette. Bu sistem bizdeydi ama başka sistemleri de aldık yarışma koşulları gereğince. Uydudan ARC bizi sürekli her dakika izleyebiliyordu, şu anda şuradalar, şu anda şu pozisyondalar, hızları bu, fırtına burada şu, hava şartları bu, akıntılar şu, dalga boyu bu, vs. her türlü bilgi vardı.

 

BG: İnternete girip filonun pozisyonlarını görebiliyorsunuz değil mi?

 

HGS: ARC’nin sitesi vardı.

 

BG: Bu sistem işin etik yanına biraz aykırı değil mi? Çünkü bakıyorsun internette bütün filoyu görüyorsun, bakıyorsun 12 saat sonra burası yürümeye başlamış ‘demek ki orada daha iyi rüzgâr var’ deyip...

 

HGS: Biz ondan yararlanamıyorduk, bizim teknemize özgü olarak söylüyorum, diğer teknelerde maalesef herkes herkesin pozisyonunu görüyordu, biz göremiyorduk, bizim teknemizde internet bağımız bir ara çöktü. “Bir ara” diyorum, ama yaklaşık 15 gündü, 15 gün boyunca nerede kim var, göremedik. Hava durumu bile alamadık, bize atılan mailleri okuyamıyorduk, maillerin başlığını görüyorduk “harikasınız” diyorlardı, içini açamıyorduk. “Birincisiniz” diyorlardı, “oleyyy, biz birinciymişiz!” diyorduk. Hava durumu gelmiyordu, resmen hava durumu Hoca’ydı, Hoca havaya bakıyordu, “kuzeyden geliyo”r, “güneyden geliyor”, “merak etmeyin az yağış bırakacak”, “çok sert bir hava geliyor”, vs. diyordu. Cumhur Hoca’ydı bizim meteoroloji kanalımız! Biz öylece gidiyorduk. 

 

BG: Maalesef zamanımız bitti ama seninle sohbete devam edeceğiz. En az 3 program istiyorum seni burada.

 

HGS: Atlantik’teki moon light’ları da anlatacağım daha.

 

(7 Ocak 2006 tarihinde Açık Radyo’da Açık Deniz programında yayınlanmıştır.)

 

 

devam edecek... 


Açık Denizde Altı Kadın II

Ekip hakkında..

Notlar:

[1] Büyük ön yelken
[2] Ana direğin önüne, bumbalı veya bumbasız olarak çekilen üç köşeli, hafif yelken.
[3] Havuzluk, Arka kısımdaki dümen dolabının veya yekenin bulunduğu geniş kısım.
[4] Diğer bir teknenin tam önünde, rüzgar veya akıntıyla giden başka bir teknenin pozisyonu.
[5] Rüzgarı tam arkadan veya bu yönün birkaç kerte yanından alarak seyir etmek.
[6] Rüzgara karşı seyir.
[7] Balon yelken
[8] Arkadan bakıldığında teknenin sağ tarafı.
[9] Arkadan bakıldığında teknenin sol tarafı.
[10] Rüzgarın geldiği taraf.
[11] Gece yol alan bir teknenin her iki yanında taşıması gereken yeşil (sancak) ve kırmızı (iskele) seyir fenerleri


Yazıcı formatı Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan