Anasayfa | Site Haritası | İletişim | About Açık Radyo  
 
E-Dergi online kişiye özel yaşam kültürsanat dergisi
Açık Denizde Altı Kadın II
03/02/2006

Beysun Gökçin: Açık Deniz’den herkese iyi fikirler. Bu haftaki konuğum yine Handan Güçyılmaz Serezli, Atlantik kızlarının kaptanı. Geçen haftaki programda  başlamıştık; Cumhur Gökova ve öğrencileri 6 kadın, Atlantik ARC yelken yarışında büyük bir başarı elde ettiler ve ikinci oldular. Biz de tabii onu kapıp getirdik buraya, sohbete devam ediyoruz. İzin verirsen bir önceki programı özetlemek istiyorum. Zaten haberimiz vardı bu yolculuktan, seni stüdyoya aldık, Cumhur Hoca’nın 2 yıldır kafasında olan bir projeydi bu, 2004’te pek başarılı olamamıştı ama 2005’te Denizbank sponsor oldu, Cumhur Hoca da 600 kadar kadın öğrencisinin arasından 6 kişiyi seçti, seni de kaptan olarak seçti ve...

 

Handan Güçyılmaz Serezli: Cumhur Hoca 25 Eylül’de Marmaris’ten yola çıktı.

 

BG: Dufour 44 tipli Odienne isimli tekneyle yola çıktı, Kanarya Adaları’na, Las Palmas’a gitti tekne. 17’sinde sen oraya gittin ve pür telaş hazırlık başladı. Sen kaptan olarak özel brifingler aldın, çünkü sorumluluk kaptanındır her zaman.

 

HGS: Maalesef!

 

BG: Cumhur Hoca tekneyi bilgisayar sistemlerine, uydulara tanıttı. Geçen hafta, “sırtımızdaki ter kurumadan start hattına gittik” demiştin. Daha sonra 315 tekne aynı anda start aldınız, kanaldan çıktınız ve biz geçen haftaki programda anlattığın gibi, ilk gece seyrinden sonra, sabaha karşı saat 3’te, hocanın sözünü dinleyip kıyafetlerini giymediğin için sırılsıkla halde kendini yatağa attın.

 

HGS: Hoca’nın sözünü dinlemedim değil, sürekli dümen başında olduğum için. Bir anda fırtına bastırdı, Hoca herkesi ocean kıyafetlerini giymeleri için aşağıya gönderdi, ben tabii dümen başında şort ve tişörtle kaldım. Sabaha karşı 4’e kadar, fırtına, yağmur, tek başıma dümendeydim. Ama şimdi gidiyorum kurulanmaya, sıcak kıyafetler giyeceğim.

 

BG: O saatte kamaraya indin, uyudun mu?

 

HGS: Hayır uyuyamadım, çünkü zaten tekne deneyimi olanlar bilirler, özellikle de fırtınayla karşılaşmış olanlar bilirler, tekne ya sağa ya sola yatar, ya iskele[1] ya sancaktadır[2], bir türlü düzelmez. Fırtınada tekneyi kullanmak bir hayli zordur, zaman zaman kavançalar atarlar[3], zaman zaman hakikaten rotadan kaçarlar, uzaklaşırlar. Yukarıdakiler aynı şeyi hissetmez, ama aşağıda yaşayanlar, yatağında yatmaya çalışanlar bir sağa bir sola savrulurlar. O sırada teknenin hiçbir şeyi sabit değildir, netalanmasına[4] rağmen hareket halinde olan şeyler vardır, uyumak çok zordur, hele ıslaksanız titriyorsunuzdur, kuru elbiseleri bulup giyinmek çok zordur. Bu zorlukları aşarak, aşağıda giyinip, kendimi ısıtmaya çalışarak, uyumayı hakikaten hedefliyordum ama çok zordu, uyuyamadım, ama bir yarım saat sonra yorgunluktan uykuya daldım.

 

BG: O zaman bana ilk sabahını anlatsana; kalktınız ve yine geçen programdan hatırladığım kadarıyla artık etrafınızda tekne yoktu, tek başınızaydınız.

 

HGS: 4 saat kadar uyudum, daha sonra nöbet saati diye beni uyandırdılar. Atlantik okyanus yarışı başlamıştı, Muelle de Portivo Marinası'ndan çoktan uzaklaşmıştık, yaklaşık 100-150 mile yakın gelmiştik. Herkes bizimle beraber Atlantik’te yaşasın, bu duyguyu tatsın istiyorum. Biz yarıştayken çok fazla mail geldi, bu yarışı hakikaten biz tek başımıza başarmadık, herkes bizimle beraberdi, Açık Radyo izleyicileri de, sizin programınızın yakın takipçisi olan izleyiciler de ve tüm Türkiye halkı. İstiyorum ki bu sevinci mil mil anlatayım. İlk sabah uyandığımda hava çok güzeldi, akşamki fırtınamsı havadan iz kalmamıştı. Fırtına bitmiş, her şey sakinleşmiş gibi, güneş bir yerde çapkın bakış halinde, dalgalar hafif, kendini 6-7 metreye bırakmış, okyanusta salınıyordu. Etrafta hiçbir tekne yoktu, okyanusta bir nokta olmanın ilk emarelerini orada hissetmeye başladım, çünkü gece karanlıkta fark etmedik ama gün ışıyınca fark ediliyordu.

 

BG: Bu senin ilk okyanus deneyimin değil mi?

 

HGS: Evet, zaten böyle şanslar çok nadirdir, ben de ilk şansı yakaladım hem de en zoru, en büyüğünde.

 

BG: Benim de Hint Okyanusu civarında, karadan tamamen uzakta şöyle bir deneyimim olmuştu; denizde tuhaf bir şey var, başa gidersen, yani düşeyde hiçbir röper noktan kalmazsa, bulutların bir tavan etkisi yaptığını görüyorsun.

 

HGS: Aynen öyle.

 

BG: Çünkü şehirde o bulutların ufukta bittiğini göremezsin, oradan dağ, vs. bir şey girer, açık denizde ise gelip firar noktasında denizle birleşir.

 

HGS: Ufuk noktasında birleştiğini hissediyorsun. Hakikaten öyle. Hele Atlantik’te, ki okyanuslarda genelde bu yaşanır, eğer kara görünmüyorsa, okyanusun ortasındaysanız, ki Atlantik en büyüğü, hakikaten hiçbir yerde bir son yok. Yani deniz hep gidiyor, gökyüzü hep gidiyor ve bir yerde denizle gökyüzü karışmış birbirine, o sonu görmüyorsunuz, sanki denize karışmış gökyüzü, gökyüzü denizle buluşmuş, o son yok; olağanüstü bir manzara. Burada da gökyüzüne bakıyorum, bulutları görüyorum, mesela bulutlar daha hızlı ilerliyor, inanılmaz hızla ilerliyor ve alçak basınçla yüksek basıncı aynı anda bulutların hareketinden fark ediyorsunuz, görebiliyorsunuz.

 

BG: Hep sorulan bir soru vardır, bana da çok soruldu, şimdi ben de sana sorayım; karada yaşayanlar 3 hafta denizde hiçbir yeri görmeden gittiğin zaman “yahu canınız sıkılmıyor mu?” diye sorarlar. Gerçi siz yarışıyordunuz, ama yine de eninde sonunda siz de kendinizle yarışıyorsunuz, bir de hergün mevki koyduğunuz haritadaki çizgilerle yarışıyorsunuz.

 

HGS: Çok güzel söyledin, hakikaten öyle.

 

BG: Hiç sıkılmadın mı?

 

HGS: Sıkılmadık, çünkü programla gittik, sürpriz değildi bu; bir kere 4 haftayı planlıyorduk, Cumhur Gökova sayesinde yarıştaki doğru rota ve doğru tekniklerle bu 3 hafta 19 güne indi. 4 haftayı planlayarak yola çıktığımız için bir kere hepimizin yanında kitapları vardı, bolca okuyabileceği. Benim ekstra çok görevim vardı, ATV’de çalıştığım için televizyon kameramı kullanarak bol bol görüntü çekmem lazımdı. Sabah’a yazılar yazmak zorundaydım, bir de dönüşte şu anda planladığım kitabımın başlangıcını atmam lazımdı. Kaptan olduğum için hergün seyir defterini tutmam gerekiyordu hem kendime, hem ekibe. Dümen tutmam gerekiyordu, yemek yapmam gerekiyordu, ben hiç sıkılmadım, vaktim bile kalmıyordu, hatta 4 saatlik uykularım vardı, 2 saat nöbet 4 saat uyku, 2 saat nöbet 4 saat uyku, onları çalmaya başlıyordum ki yazıyı yazayım ve yemeği yapayım, temizlik yapayım, kendi temizliğimi yapayım, kendi kitabımı yazayım, bir de normal rotaları hesaplayayım, vs. böyle bir sürü iş vardı. Dolayısıyla vakit bulamıyordum, arkadaşlarımın da sıkıldığını görmedim açıkcası. Muhteşem bir sohbet ortamı oluyordu bir kere. Bir de bazen birbirimizi özlüyorduk, göremiyorduk, çünkü nöbetlerimiz çakışmıyordu, ekipler farklıydı. Kendi ekip arkadaşımla bol sohbet ediyordum ama diğer 4 kişiyle az sohbet edebiliyordum, Hoca’yla da öyle. Dolayısıya, o aralarda uyanıp bir önceki nöbeti devrederken o 5-10 dakikalık kısımlarda ne konuşabiliyorsak onlar yetersiz geliyordu. Dolayısıyla yemek seanslarında hepimiz birarada yemek yüyebilmek için herkes uyanıyordu. Zaten tek öğün yemek yiyorduk, oralara geleceğiz, onun için şimdi anlatmayayım.

 

BG: İnsan hep şunu düşünüyor, bunlar yarışıyorlar, denizdelerse sırf deniz konuşulur, sırf yarış konuşulur. Konuşuyor muydunuz?

 

HGS: Deniz ve yarış konuşuluyordu, bir kere en önemli kısmı, yarışta olmak, yarış psikolojisi nedeniyle, “diğer takımlar ne yapıyorlardır, onlar bizim fırtınaya girmiş midir, diğer takımlar şu kısımda acaba ne düşünüyor, önümüzde fırtına var mı, hava açacak mı, ne kadar yağmur var, ya rüzgârsız kalırsak! Diğerleri acaba ne yediler, ne yaptılar, ne kadar önümüzdeler, ne kadar arkamızdalar?” diye düşünüyor ve konuşuyorduk tabii. Kimseyi bilmiyoruz biz yarış kuralları gereği, dolayısıyla diğer teknelerdeki çok üstün teknolojiler de yoktu bazı anlamlarda, yani onlar mesela yarışın dışında, yarışmayan tekneler herkesi görüyordu, yarışta olup ama rahat gidenler, rölantide gidenler, motor yapanlar veya daha lüks pozisyonda olanlar. Yelken sınıfındakiler diğer yelkenlileri görmüyordu yarışta. Dolayısıyla kim önümüzde, kimi arkamızda bilmiyorduk. Bir de özel bir rota koyduğumuz için, bilinen kuzey-güney rotasının dışında bir rota koyduğumuz için, ekvatordan gittiğimiz için çok tenha bir yer olduğunu gördük, rotamızda kimse yoktu. Dolayısıyle muhabbet hep denizden yanaydı. Bu arada eğitim devam ediyordu, Hoca sürekli eğitiyordu bizi, gece yıldızlara yönelik eğitimler devam ediyordu, sekstanta[5] yönelik eğitimler, teoriler devam ediyordu. Gündüz ise normal hava koşullarına, fırtınalara, bulutların şekline, bıraktığı havanın büyüklüğüne, küçüklüğüne, denizde yaşayan canlılara, mesela balinalara kadar her konuda eğitiyordu Hoca sürekli. Dolayısiyle muhabbetler hep eğitim üzerineydi.

 

BG: Balina gördün mü?

 

HGS: Yok görmedik ama çok yunus gördük. Balinalar en büyük kabusumuzdu aslında, çünkü gece seyrinde karanlıkta durmadan gittiğimiz için, hiçbir yer görmüyoruz.

 

BG: Bir balinaya çarparsak!

 

HGS: Evet, ki onlara çarptığımızda, o belki minicik bir “ah” diyecek, ona bir şey olmayacak, dev bir yaratık, yağlı bir cüsse, ama bize çok büyük zarar verebilirdi, tekne batabilirdi, dümenden salmaya kadar çok zarar alabilirdik. Dolayısiyle en büyük kabusumuz balina idi ama balina ile gündüz karşılaşmak isterdim de, gece allahtan böyle bir şey olmadı. Ama bol bol yunuslarla yarıştık.

 

BG: Ortalama hızınız neydi, hesapladın mı?

 

HGS: Dönüp geldikten sonra ortalama bir hesap yaptık, maksimum 22.2 knot[6] idi.

 

BG: 22 knot gittiniz mi?

 

HGS: 50 knot hava gördüm, fırtınada 22.2 yaptık ki o zaman dalgalarla sörf yapıyorduk, pupa seyrindeydik. Bunun ötesinde cenova açık, ana yelken açık, fırtına floğu açık, balon açık, yani deli gibi gidiyoruz.

 

BG: Tezahürat yaptılar mı?

 

HGS: Çılgınlar gibi bağırdık, evet, müthiş bir şeydi. Yani gözümü hakikaten hız göstergesinden ayıramıyordum, 20 oldu çığlıklar atıyorduk, 21’de yine çığlıklar, 22.2... artık daha hızı ne olabilir? Zaten hava 50 knot, delirmiş olmamız lazım aslında, bir yandan diyorsun ki, 55-60’ta tekne dağılabilir, ama biz hiç onu düşünmüyorduk, iyi yelken yapıyoruz diye mutlu oluyorduk. Hakikaten korkmadık, sadece o dalganın kırıldığı an korktuk, onun dışında korkmadık.

 

BG: İlk fırtınayı ne zaman yaşadınız?

 

HGS: Hemen çıkıştaki o akşam yaşamıştık, benim yalnız kaldığım akşam, herkesin kustuğu, aşağı indiği akşam. O fırtınamsı hava ama bizim gördüğümüz ilk ciddi fırtınaydı, çünkü 35-38 hava gördük. Hızım da aşağı yukarı o akşam 16-17’lerde. Bütün yarış boyunca ortalama bir hız alacak olursak 8-10 knot arası ortalama bir hız diyebilirim, çünkü 2 gün sıfır rüzgâr vardı.

 

BG: Tekne kaç ton?

 

HGS: Teknemizin tonajını değişik dönemlere göre söyleyebilirim, çünkü ilk başta çok yiyecek yüklüydü, çok su yüklüydü.

 

BG: Teknenin kendi tonajını soruyorum.

 

HGS: Zannediyorum 11 ton.

 

BG: Sonra artık günler geçmeye başladı, bir rutine oturdunuz herhalde?

 

HGS: Alıştık.

 

BG: Peki performansınızın yüksek olduğunu hissediyor muydunuz?

 

HGS: İlk başlarda, normal denizdeki yarışla okyanus yarışı çok farklı olduğu için, kendini iyi hazırlıyorsun, ama ne olacağını çok kestiremiyorsun. Bir kaç gün geçtikten sonra “Aaa, iyi gidiyoruz, demek ki oluyor” diye kendi kendimize moral ve güç vermeye başlıyoruz, tabii ki yaşadığımız olaylardan sonra. Dolayısıyla kendimizi iyi hissediyorduk ve “güzel gidiyoruz” diye her anlamda tebrik ediyorduk kendimizi nöbet değişimlerinde. Çünkü birbirimize bir şey devrediyorduk, ben şunu gördüm, şu oldu, fırtına şöyle geliyor, orsa[7] gidiyoruz, balon çok sıkıntı yaratıyor, balonu kapatıyoruz, vs. Motor çalıştırmadığımız için günde bir saat rölantide motor çalıştırma hakkımız vardı aküler için, doğal olarak hoca bütün navigasyon ışıklarını söndürüyor, sadece tepedeki navigasyon ışıkları yanıyor.

 

BG: Silyon feneri[8].

 

HGS: Hatta onu da iptal ettik. Cumhur Hoca inanılmaz bir şey yaptı, çapa hiç kullanmayacağız sonuçta Atlantik’te, çapa ışığını aldı yukarı taktı ve pupa[9], orsa, sancak, iskele, bütün lambalar yukarıda, bir tek ışıkla her taraftan görünebiliyoruz bunun sonunda. Dolayısiyle aküyü en az nasıl kullanabilirizi planladık. Öyle olunca göstergeler de çalışmıyor.

 

BG: Güneş enerjisi yok muydu?

 

HGS: Vardı, bir tane güneş enerjisi vardı ama o da yetmiyordu.

 

BG: Rüzgâr jeneratörü?

 

HGS: Hayır onlar yoktu, onlar zaten yarış teknesinde dezavantaj olduğu için yoktu. Dolayısıyla bir ara Hoca göstergeleri de kapattığı için sadece rüzgâr göstergesiyle kullanmaya başladık. O bitti, bazen balonlarla takip ediyordum, balonların hızına göre her 5 dakikada bir derecemi 5 derece güneye veya doğuya atarak takip ediyordum. Yani farazi bir rota tutarak çoğu zaman, çoğu zaman güneş, ay, yıldızlar, inanılmaz bir rotasyon yaptık. Işık hiç yoktu, buzdolabı hiç yoktu mesela, enerji hiç yoktu bir anlamda. Biz kendimizi iyi hissediyorduk. Tam bir yelkenci, denizci gibiydik...

 

BG: Tartışmalar olur, bugünkü bizim edindiğimiz harita bilgileriyle, bana hep bir tane pusula ile gidilebilir gibi geliyor, yani aşağı yukarı bir tek pusulan olsa, bir kara parçasına varırsın mutlaka. Çünkü eski dönemlerde harita çok bilinen bir şey değildi, doğruluk derecesi de zaten tartışılırdı. Şimdi o kadar çok gözümüz döndü ki, bana sanki bir tek pusula ile gidilebilir gibi geliyor.

 

HGS: Doğru.

 

BG: Bir de yıldızlar tabii.

 

HGS: Ne kadar denizciyseniz, -yelkenci demiyorum, yelkenci olmak çok önemli bir şey, ama denizci olmak daha da önemli bence, çünkü yelkencilik bazen teknolojik aletlere de bağlantılı oluyor ama denizcilik başka bir şey- bir pusula ile, hatta bir pusulanız olmadan bile rotanızı koyup gidebiliyorsunuz, bu çok önemli. Otomatik pilot olmadan da gidebiliyorsunuz, biz hiç kullanmadık, hep dümen tuttuk.

 

BG: Tabii bu çok net, bir yıldırım düştüğünü düşün tekneye ve bütün navigasyon aletlerinin uçtuğunu düşün!

 

HGS: Aynen öyle.

 

BG: Dolayısiyle geriye senin ne kadar bilgi biriktirdiğin kalıyor. Aslında Türkiye’ye erkek-kadın dahil, ilk Atlantik, yani açık deniz kupasını getirdiniz.

 

HGS: Erkek-kadın demeyelim, çünkü biz “Ladies Team”iz, ama erkek bir tek Cumhur Hoca’ydı.

 

BG: Bütün Türk denizciliği adına ilk kupa bu.

 

HGS: Bak nasıl savunuyorum! Kadınlar, kadınlar...

 

BG: Yok canım, biz erkekler dedikodu yapıyoruz, onların her işini Cumhur yapmıştır diye!

 

HGS: Hakikaten çok yardımcı oldu, Hoca olmasaydı geçemezdik. Kendisine bir kere daha buradan sevgiler yolluyorum. Biliyorsun Hoca’mız şu anda Karayipler’de, eğitim tekneleriyle öğrencilerine eğitim vermeye devam ediyor.

 

BG: Şu 800 mile gelelim bakalım, denize mi düştün?

 

HGS: Tekrar hatırlatmak istiyorum, Türkiye Atlantik yarışında hakikaten ikinci oldu, dünya çapında bir başarı bu ve kadın takımıyla ikinci oldu. Yarıştaki tek kadın ekibi de bizdik, 2500 erkeğe karşı tek ve ilk kadın ekiptik, Türkiye ilk defa katıldı ve kadınlarla katıldı.

 

BG: O yarışa da ilk defa katıldı?

 

HGS: Evet. O yarışta da tek kadınlar ve ilk kadınlardık hakikaten. 800 mil çok güzeldi, çünkü birincisi hepimizin gözlerimizde şöyle bir parlama vardı, bu miller bitmiyor, bu ortalamaya yakın, yani 800 mile gelince hepimizin gözünde şu vardı, bu mil bitmiyor, zaman geçmiyor, ilerlememiyoruz gibi. Yani nasıl geçecek bu süre? O 800 mili gördüğümüz gün, hatta sabah çığlık attık “inanılmaz bir şey, neredeyse 1/3’ünü geçtik” diye. Bu çok önemliydi.

 

BG: Dolayısıyla bir performans hesabı yapma şansınız oldu.

 

HGS: Hakikaten yapmamızın zamanı gelmişti, çünkü neredeyse okyanusun artık 1/3’lük kısmını arkanda bırakıyorsun, evvelki en derin, en uçsuz bucaksız, en yalnız olduğun yerlerindesin, kendini daha da korkutacak bir noktaya da taşıyabiliyorsun aslında. Yalnızlık figürü de daha büyüyor, orada kendinle başbaşa kalmanın ötesinde bir şey olursa da çok yalnız olduğunu hissediyorsun çünkü sana en yakın mesafedeki tekne bile en az 5-6 mildir ki bunu da bilmiyorsun, daha da uzak olabilir. Ufacık bir şey olsa bile seni kurtarmaya gelmeleri saatler sürebilir, bunu da biliyorsun. Ama daha güzel şeyler de hesaplıyorsun, 1/3’ünü aştık diyorsun, bu çok önemli.

 

BG: Ne zaman haritasız kaldınız?

 

HGS: Açıkçası bizim bilgisayar sistemimiz iptal oldu.


BG: O anlamda sormuyorum, artık paftaların dışındasındır, o boş beyaz kâğıtlarda navigasyon yapmaya ne zaman başladınız?

 

HGS: 200 milden sonra başladık, Hoca bizi o havaya öyle bir soktu ki 200 milden sonra herşeyin dışındaydık ve tamamen haritayla içiçeydik, haritayı takip ediyorduk, pusulaya bakıyorduk. 200 milden sonra tamamen denizci olarak işe başlamıştık ama yarışçı kimliğimizi de hiçbir zaman unutmadan, “denizciyiz, yarışçıyız, yelkenciyiz, Türküz, Türk kadınıyız, başaracağız” diye gitmeye devam ediyorduk. 800 mil onun için çok önemli; biz bir yerdeydik onu hissettik ve başarımızı daha da büyütmemiz lazımdı, daha da hırslanmamız gerekiyordu. Dolayısıyla nirengi noktalarından bir tanesiydi 800 mil.

 

BG: Geçen programda söylemiştin, 6 kadın denizci ilk defa beraber denize çıkıyordunuz. Mesela “man over board” teknede, “denize adam düştü” deneyimini Cumhur’un daha önceki teknelerinde yapmıştınız mutlaka.

 

HGS: Tabii hepimizin eğitiminde vardı.

 

BG: Beraber mi yaptınız?

 

HGS: Beraber eğitim, Hoca’yla tekneyle denize indiğimiz gün yaptık, hızlıca bir “man over board” yaptık.

 

BG: Ne yaptınız, usturmaça[10] mı attınız, biriniz denize mi atladı?

 

HGS: Yok bol bol usturmaça atıyorduk denize, kimsenin gözü yemedi Atlantik’e atlamayı ama Akdeniz’deki eğitimlerde bol bol birimiz kurbandık, atılıyorduk. O çok korkunç bir şey denizde olan için, üstüne tekne geliyor, o çok bela bir duygu, onu yaşadığım için biliyorum, ya beni biçerlerse, ezerlerse şeklinde. Bir de zaten teknede man over board’larımız var, turuncu uzun çubuklar ve üstünde baloncuklar, zaten onlarla eğitim yapıyoruz. Ama onu atmadık denize, tamamen usturmaça atarak, çekerek eğitim yaptık. Atlantik’te –Allah göstermesin- hiç ihtiyacımız da olmadı ama son derece eğitimliydik.

 

BG: Cumhur Hoca hiç dümene geçti mi?

 

HGS: Hayır.

 

BG: Sadece bir danışman olarak, koç olarak ordaydı?

 

HGS: Taktisyendi zaten pozisyonu.

 

BG: Peki 6 kişinin dümencilik performansı eşit miydi?

 

HGS: Değildi.

 

BG: Bu kadar uzun bir yarışta bence dümen çok önemli. Birinin elinde yavaşlayabilir, öbürünün elinde hızlanabilir. Bunu hesaplayarak, mesela bir başkasının daha sıkça dümen tutması gibi teknik ve taktik kararlar verdiniz mi?

 

HGS: Tabii ki oldu, mesela fırtınada iyi dümenciler dümendeydi.

 

BG: O zaman normal vardiya düzeninizi bozuyordunuz.

 

HGS: Tabii, mesela 19 saat deli fırtına, 50 knot hava gördüğümüzde dümende ben ve Çiğdem vardık sadece, arkadaşlarımız dinlendiler biz 19 saat boyunca dümende nöbet tuttuk, ki çok yorucuydu, yani birer birer saat değişirken, artık yarım saat, onbeş dakika, hatta öyle bir an oldu ki biz ikimiz birden dümen tutmaya başladık, ikimiz de oturup, kendimizi iyi sabitleyerek dümen tuttuk. Hoca yanımızdaydı sürekli, çünkü çok zor, yani otomatik pilotta dümen tutmuyorsunuz, normalde de dümen tutmuyorsunuz.

 

BG: Zaten o kadar ağır havada otomatik pilot da olmaz.

 

HGS: Onun ötesinde de, balon açık, ana yelken açık, cenova açık, fırtına floğu açık.

 

BG: Ben de onu söyleyecektim, sizin durumunuz ile normal bir teknenin durumu arasında böyle bir fark var, normal bir tekne yelkenlerini küçültür, hatta indirir, olmadı derin su demirini atar, fırtınanın geçmesini bekler. Siz yarışa devam etmek zorundaydınız.

 

HGS: Evet öyleydik. Hoca’nın da dinlenmesi gerekiyordu, hocayla koordineli olduğumuz için Hoca daha az dümencilerle başında duruyordu, daha iyi dümencilerde hoca gidip dinleniyordu, mesela bizde hep dinleniyordu. Çiğdem’le ben hep aynı nöbeti tutuyorduk, uzun saatler tuttuğumuz da oluyordu, fırtınadaki veya sert havalarda, zor koşullarda. Mesela biz yattığımızda veya Hoca’nın olmadığı anlarda çıkıp bakıyorduk ki, camadanlar[11] atılmış, ana yelken de, cenova da küçültülmüş, hemen hoca bağırıyordu bazen “çocuklar yarışıyoruz, ne yapıyorsunuz?” diye. Onların da olduğu oluyordu tabii ki yumuşak hava olmasına rağmen. Mesela 2 gün hiç rüzgârsız kaldık, o zaman hep öbür arkadaşlarımız daha çok kullandılar, biz daha çok dinlendik, çünkü rüzgârsızdı hava. Zaten gitmiyordu tekne, böyle paylaşımlar oluyordu.

 

BG: Genel algılama şudur, sanki dümende kol gücü, fizik gücü daha çokmuş gibi; halbuki ben konsantrasyonun senden emdiği enerjinin o kol gücünden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.

 

HGS: Çok doğru.

 

BG: Hele o dalgalar sık sık gelmeye başlayınca, tekneyi oturtmak, hızdan kesmek, vs. sigara bile yakacak aralığı veremiyorsun.

 

HGS: Aynen öyle, çok zor. Dediğin gibi dümencinin çok iyi konsantre olması lazım dümenine, etrafında olan hiçbir şeyle ilgisinin olmaması lazım.

 

BG: Eskiden otobüslerde yazıyordu biliyorsun “şöförle konuşmayın!” diye.

 

HGS: Hakikaten öyle, şöförle konuşulmaz, çünkü dümenci iyi rota tutturmak zorunda, tamam ama balon açıksa balonu da iyi doldurmak zorunda. Balonu iyi doldurduğun noktada rotadan çıkmamam lazım, ana yelken, cenova, fırtına floğu açık, bir de hava kötü, dümenci iptal oluyor. Orada o 1 saatlik tuttuğunuz dümen, 5-6 saate bedel oluyor çünkü inanılmaz bir efor sarf ediyorsunuz. Onun ötesinde fırtınamsı havada dümene iyi sahip olman lazım, dümeni tutmaya çalışıyorsun, bir güç sarf ediyorsun. Zaten sen duramıyorsun ki yerinde, sağa veya sola fırlatıyor tekne seni, hava kötü, dümen zaten sana bir güç uyguluyor, yelkene kaç bin metreküp enerji biniyor, güç biniyor, yelken gücü, rüzgâr gücü biniyor, sen onu da bir anlamda zapt etmeye çalışıyorsun. Hakikaten bazen inanılmaz bir güç sarf ediyorsun, trimci[12] vincin[13] başında trim atarken veya cenovacı[14] bir güç hissediyorlar, onlara o güç binmesin diye rotadan çıkıp nasıl yelkene binen rüzgârı küçültüyorsan, bütün onları da bir anda zapt etmek için, dümeni tutmak için çok zorlanıyorsun. Bazen dümenin altındaki o tokayı daha da sıkıyorduk ki belli oranlarda gücü dağıtalım diye.

 

BG: Bir sürtünme yaratıp daha az güçle...

 

HGS: Tek lüksümüz oydu zaten!

 

BG: Ana yelkenci var mıydı, yoksa herkes anayelkenci miydi?

 

HGS: Vardı, Çiğdem anayelkenciydi ama bizim teknede şöyle bir özellik vardı, tabii ki herkesin görevi vardı ama herkes herşeyi yapıyordu. Anayelkenci de vardı, cenovacı da vardı, trimci de vardı ama herkes anayelkeni de yapıyordu, dümeni de tutuyordu.

 

BG: Çünkü iyi bir anayelkenci dümeni de rahatlatır.

 

HGS: Evet. Bizim Çiğdem’le beraber olmamızın sebebi oydu, dümende iken anayelkenci çok iyi konsantre oluyordu, birbirimize çok iyi dönüşümlerle hızımızı daha iyi tutmaya çalışıyorduk, iyi havada iyi basalım diye.

 

BG: Gemilerle sohbet ettiniz mi? Civardaki Türk gemilerine anons ettiniz mi?

 

HGS: Yok hiç öyle olmadı, keşke olsaydı. Bizim rota da enteresan olduğu için yalnızdık, sadece ve sadece biz vardık. Çok uzaklardan, yani bir kaç mil öteden geçen dev, büyük grostonluk gemiler, belki o aşk gemileri diye bildiğimiz tarzda olduğu için, yolcu gemileri vardı, çok büyük grostonlu şlepler, tankerler vardı, onların dışında bir şey görmüyorduk. Zaten görsek hemen heyecanlanıyorduk “yaşasın, bir şeyler var!” diye, hayat belirtisi, insanlar, vs. yalnız değiliz diye. Ama onlar da en büyük kabusumuzdu, özellikle onlardan düşebilecek konteynerler büyük kabusumuzdu. Yüküne göre suyun altında olabilir, suda görünebilir, üstünde olabilir, gece görmeyeceğimiz ve çarpabileceğimiz için rotamızda olabilir diye büyük kabusumuzdu.

 

BG: Radar var mıydı?

 

HGS: Maalesef yoktu, pusulamız vardı, biz pusulayla, GPS (Global Positioning System) ile gittik. Onlar radarlarında bizi görüyorlardı da biz kimseyi görmüyorduk.

 

BG: Sonra? Ne zaman geliyoruz duygusunu yakaladınız?

 

HGS: Ortaladığımız zaman, yani 2880 deniz mili, tam ortasında, 1440 mile geldiğimiz zaman, buradan hemen kulaklarını çınlatalım, sevgili Cahit Üren’i biliyorsun, Türkiye Açık Deniz Yelken Federasyonu Başkanı, kendi elleriyle hazırlamış olduğu likörlerden bize yola çıkmadan hediye etmişti ve “çocuklar, özellikle rica ediyorum, tam ortaya geldiğinizde bunu için!” demişti. Sabırla onu bekledik ve o güzel likörlerin ilkini Cahit Üren’le beraber, onu anarak ve herkese sevgi-selamlar yollayarak keyifle içtik. O bize inanılmaz bir damak tadı verdi çünkü günlerce hiçbir lüks yoktu bizim teknemizde yarışçı olduğumuz için, o detayları da anlatırım. Lüks olmadığı için o bize çok iyi geldi, şişeye de birer not yazdık, denize attık. 1440 bizim için çok önemli bir mildi çünkü ilk defa banyo yaptık normal suyla! O ana kadar...

 

BG: İzin çıktı. Bundan sonra kalan yolda suyumuz yeter artık, yüzünüzü yıkayabilirsiniz!

 

HGS: Aynen öyle.

 

BG: Buna kim  karar veriyor?

 

HGS: Cumhur Hoca tabii, çünkü 300 litre su var, 2 depo var. Hoca dedi ki “150 litreyi kullanabilirsiniz, zaten 6 kızın saçları uzun –bakma benim kısa olduğuna!- bir depoyu bitirdik. Güzelce banyo yaptık, çok keyifliydi, ama ondan önceki banyolarımız da komikti; Hoca hepimizi inci gibi diziyordu yanyana, herkes bikiniyle elinde şampuanı, köpürtecek, havlusu, bezi, vs. Hoca denizden su çekiyordu, sırayla döküyordu, biz yıkanıyorduk. Hoca’nın hâli çok hoştu, herkes Hoca’nın yerinde olmak ister herhalde, 6 kızı yıkıyorsunuz, hakikaten çok keyifliydi. Biz de şarkılar, türküler eşliğinde yıkanıyorduk. Tabii hava kötü değilse, hava kötüyse berbat bir şekilde yıkanıyorduk, o ayrı.

 

BG: Peki şişeye ne not yazdınız?

 

HGS: “Biz 6 kadın yelkenci ve yarış taktisyenimiz sevgili Cumhur hoca ile beraber Atlantik’in tam ortasında size bu notu attık denize. Türk kızları Atlantik’i geçmek için bütün heyecanını, Türkiye’nin heyecanını taa buralara kadar getirdi. Bu not kimbilir kimin eline, nerede ulaşır? Ama biz Atlantik yarışında iyi bir dereceye ulaşacağız!” diyorduk. Altına da imzalarımızı atmıştık.

 

BG: Bunları İngilizce yazdınız herhalde?

 

HGS: Hem İngilizce, hem Türkçe. Türkçe yazmak lazım, bir Türk bulur belki, hatta kesin Türk bulur!

 

BG: Daha sonra biraz kıyıya doğru gidelim. Bana anlatacağın, o an ürktüm diye bir anın var mı?

 

HGS: Erol Evgin’in şarkısında olduğu gibi “işte o an fırtına kopar.” Evet, oldu, yarışın bitmesine yaklaşık 19 saat kalmıştı, bir güne yakın bir süre, böyle diyoruz çünkü bizim için saatler hep devinim noktasıydı, bir saat, bir saat; her bir günle yaklaşık 100 mil aştık şeklinde. Son miller ve son saatler hiç çekilmiyordu, tam bunu derken Hoca dedi ki; –biz meteoroloji, hava durumu, vs. hiçbir şey alamıyorduk, çünkü hakikaten sistem göçmüştü, internet bağlantımız göçmüştü, hatta ARC’nin sitesine Türkiye’den bakanlar bizi hep aynı noktada görüyorlarmış, ilerlediğimizden bile endişe duyuyorlarmış. ARC komünitesi bize ulaşamıyor, kimse ulaşamıyor, bir de tek kadın teknesiyiz diye yarışın başlangıcında bize gönül veren bir çok tekne, bizi destekleyen, hayranlık duyan bir çok tekne şaşkınlıkla beraber ‘kadınlara bak!’ diyenler bizi kollamak için bize haber ulaştırmak istiyorlar ama bizi kaybettikleri için, kimseyle bağımız yoktu- Cumhur Hoca inanılmaz bir meteorolog, aynı zamanda deniz adamı olduğu için, baktı ve “çok iyi bir fırtına geliyor, bu fırtınadan kaçmayalım diyorum” dedi. Hemen bir toplantı yaptık, “çocuklar, fırtınaya girmeyeceğiz ama fırtınayı ucundan yakalayalım diyorum, bu fırtına bize acaip bir avantaj sağlayacak” dedi. Hakikaten öyle oldu, fırtınanın ucu bile 50 knot’tı bu arada! Yani fırtınanın merkezi kimbilir ne kadardı, 65-70 olabilirdi, belki daha bile fazla. Zaten o 2 teknenin batması da o dönemlerde zannediyorum, sonradan aldığımız habere göre. Ucundan yakalamamıza rağmen felaketti, hep dagaların üstüne çıkmayı başarıyorduk, 9 metre, 12 metre, 15’e yakın dalgalar, 6-15 arası dalga büyüklüklerinde hep dalganın tepesine çıkıp iniyorduk, sörf yapıyorduk, hakikaten keyifliydi. Ama bir tanesi duvar gibi geldi ve işte onun üstüne çıkamadık. O bizi yuttu.

 

BG: Ne oldu? Üstünüze mi kapaklandı?

 

HGS: Evet.

 

BG: Kırıldı yani?

 

HGS: Evet. Dümendeydim, bir 5 dakika önce 50 knot rüzgar gördük, iyi hız yaptık diye çığlıklar atan ben su yutuyordum artık. Yanımda Çiğdem vardı, Çiğdem’i tutamadım, dümeni tuttuğumu fark ettim, hâlâ dümeni tutuyordum. Demek ki tekne komple batmıştı, suyun içindeydim, demek ki ben uçmamışım dedim.

 

BG: Bağlısınız?

 

HGS: Bağlıyız tabii, iki kere bağlıyız, hem birbirimize hem tekneye. Solumda Cumhur Hoca vardı, sağımda Çiğdem vardı, dümeni hâlâ bırakmayan bir tip olarak baktım ki tekne ile beraber battık. Diğerlerini göremedim ve su yutmaya başladım. Yaklaşık 12-15 saniye falandı belki de, sonra hemen yukarı çıktık. İnanılmız bir şey, o kokpit tamamen suyla kaplanmıştı ve anında sular boşaldı. Tekne o kadar güzel dizayn edilmiş ki.

 

BG: Kamaralar kapalı mıydı?

 

HGS: Tabii ki kapalıydı, zaten içeride yatan arkadaşlarımız da, o sırada herkes can yeleği ile yatıyordu, herkes kendini bağlamıştı, çünkü çok kötü bir havaydı. Birbirimize ifade etmiyorduk ama herkes herşeyi anlıyordu. Hoca’nın suratında gülücükler olmasına rağmen o hava kötü bir havaydı ve bizim de durumumuz da çok kötü olabilirdi, bunun farkındaydık.

 

BG: Dalga bordadan[15] mı geldi, kafadan mı?

 

HGS: Kafadan geldi.

 

BG: İyi gelmiş.

 

HGS: Ama sağlı sollu geliyor, iki taraftan da vuruyordu, dolayısıyle sörf yaparken yönünü tayin edemiyorsun.

 

BG: Hangisine göre...

 

HGS: Evet yakalayamıyorsun. Bir de hava çok açmamıştı, karanlıkta yedim onu, hava biraz daha açık olsaydı belki daha iyi tayin edebilirdim. Zaten rotadan çoktan çıkmıştım, dalgalara göre rotam darmaduman. Ondan su yutarak ve hepimiz derin bir nefes alarak hayata dönüş şeklinde... çünkü tahmin etmedik. O kadar güzel gidiyorduk ki, o çok büyük bir dalgaydı. İşte o an, demek ki herşey oluyor, onu hissettik.

 

BG: Ama işte o andan sonra da insan tekneye aşık oluyor “bunu geçtik, ben bu tekneyle her yere giderim” diye.

 

HGS: Bu bir mucize diyorsun, nasıl yapmışlar bu tekneyi! Çıktık yeniden yukarıya diyorsun, yanındakilerle yeniden bir hayat, inanılmaz bir an, çok büyük bir duygu.

 

BG: Ondan sonra daha küçük dalgaları da küçümsemeye başlıyorsun? Senin babanı gördük biz...

 

HGS: Öyle. Büyük büyük babanla tanıştım hatta diye. Hakikaten artık koymuyor sana dalgalar, umursamıyorsun. Zaten bir ikincisi yine öyle gelmişti, onu çok güzel alt ettik, çünkü o gün ışığında geldi. Fakat çok enteresan, her gün yazıyor; gün batımı, gün doğumu, o gün normalde hergün 6.20’de doğan güneş o gün 8.20’de doğdu, fırtına ve kötü havadan dolayı güneşi görmedik. Çok uzun süre karanlıkta gittik. Güneş olsa onu yemezdik, ama çok iyi bir tecrübe oldu, hakikaten ölüm korkusunu da orada hissettik, yaşama yeniden sahip olabilmenin şansını da hissettik. O, çok güzel, çok güçlü bir andı bizim için.

 

BG: Sohbetimizin maalesef sonuna doğru geliyoruz. Şimdi daha karaya varmayalım.

 

HGS: Atlantik kolay geçilmiyor zaten.

 

BG: Balık tuttunuz mu?

 

HGS: Bir kez tutabildik, çünkü Hoca’mız hızımızı keseceğini düşündüğü için izin vermedi, hak verdik ve çok istememize rağmen okyanus balığını bir kez tadabildik. Süperdi.

 

BG: Ne tuttunuz? Lambuka?

 

HGS: Yok, çok büyük bir balık, Sadun Boro dolfin diye anlatıyormuş kitaplarında, onun dışında bilmiyoruz.

 

BG: Yassı, yuvarlak, rengârenk çıkıyor, sonra soluyor, lambuka herhalde?

 

HGS: Aynen öyle.

 

BG: O çok lezzetlidir.

 

HGS: Florosan gibi, çok lezzetliydi, süper güzel bir tepsi balığı yaptık. Hoca kızarttı çok az yağda, inanılmaz lezzetliydi.

 

BG: Bu arada teknede anladığım kadarıyla Cumhur Hoca’nın dışında en iyi dümenci sensin, en iyi aşçı kimdi?

 

HGS: En iyi aşçı tabii Cumhur Hoca, onun yemeklerinin üstüne yok, ikincisi de Güzin’di, çünkü iki çocuk annesi olduğu için çok enteresan ve güzel şeyler yaptı bize.

 

BG: Geçen programda saydık ama, sen ekibi tekrar saysan?


HGS: Derhal, yarış taktisyeni Cumhur Gökova, Gökova Yatçılık’tan. Ben takım kaptanı, dümenci...

 

BG: Sen televizyon sunucususun.

 

HGS: ATV haber spikeriyim, Günortası kuşağını sunuyorum. Anayelkende Çiğdem Tepecik vardı, bilgisayar mühendisi, yaşlarımızı da söyleyeyim, ben 33 yaşındayım, Çiğdem 41 yaşında, bir çocuk annesi. Güzin Gürel vardı, iki çocuk annesi, 39 yaşında ve trimciydi, Gülçin Aksekili vardı, cenovacıydı, iki çocuk annesi, şu anda hatta üçüncü bebeğine hamile, 38 yaşında. Yine Zerrin Ulusman vardı, en büyüğümüz, 46 yaşında, sergi salonu düzenleyecisi, yönetmeni. Ayşenur Gedik vardı, otel yöneticisi, o da 42 yaşında, baloncuydu. 6 kadındık.

 

BG: Sen anlatırken aklıma geldi, aşağı yukarı gitmeden okumuştum sizlerle yapılan söyleşileri, tanıtıldınız.

 

HGS: Ben yazmıştım Sabah’taki yazıyı.

 

BG: Yolda, o büyük dalgadan sonra, anneler hiç pişmanlık belirtisi gösterdiler mi? “Acaba yanlış bir iş mi yaptım?” diye.

 

HGS: Bunu kimse sesli söylemedi.

 

BG: Senin izlenimin?

 

HGS: Çok normal, çünkü orada ölüm korkusu yaşadı herkes bir anlamda, çok kötü bir gündü ve onlar aşağıdalar, dümende olan biziz, biz daha iyi görüyoruz, onlar görmeden aşağıda daha yoğun yaşanıyor o deli fırtınalı havayı. Çünkü her şey hareket ediyor, onlar yataklarına bağlanıp, bir de can yeleğinle uyumaya çalışıyorsun. Uyumadıklarına eminim hepsinin, belki bayıldılar o sarsıntıdan dolayı. Belki hepsinin aklından çocukları geçmiştir, “çocuklarımızı belki bir daha göremeyeceğiz” diye, ama bunu sesli kimse söylemedi. Herkes o kadar profesyonel davrandı ki, herkes birbirine enerji verdi, umut verdi birbirine, bunu hiç konuşmadılar. Ama ben dalgayı yemeden önce de bunu düşünmemiştim, dalgayı yedikten sonra, o kötü fırtınayı yaşadıktan sonra aklıma geldi, “o son olabilirdi” dedim. Onu yaşadıktan sonra aklıma geldi ama son olmadı. Bu kadardı. Zannedersem herkes inanılmaz bir tecrübe yaşadı, bu fırtınada bir takım talihsizlikler de olabilirdi, belki dönemeyebilirdik diye düşünmüşlerdir ama yarışın başında belki ilk kararlarında bile bunu düşünmediler, çünkü herkes çok iyi hazırlanmıştı. Daha enteresanı, biz fırtına yaşayacağımızı düşünerek gitmedik ki, biliyorsun yılın 11 ayı buradan geçiş yasak, çünkü Atlantik’te rüzgârlar ve fırtınalar...

 

BG: Yasak değil de sakıncalı.

 

HGS: Yasak diyorum, çünkü hiçbir zaman hiçbir denizciye liman çıkış izni verilmiyor o dönemde, çünkü Atlantik Okyanusu en büyük, en zorlu okyanus, çünkü yılın 11 ayı rüzgâr ve akıntı birbirine ters yönde seyrediyor ve seyir yapmak çok zor. Sadece yılın 1 ayı, Kasım-Aralık arasında Atlantik geçişi kolaylaşıyor çünkü fırtınanın olmadığı tek ay. Ama 200 yıldır görülmeyen iki büyük fırtına bu döneme denk geldi, dolayısıyla biz fırtına yaşayacağımızı düşünmemiştik açıkcası. Şöyle düşündüm, Atlantik geçişi çok kolay olacak, konuştuğum herkes bana aynı şeyi söyledi, Akdeniz’den bile kolay olacak dedi ve ben bunu düşünerek geçtim. Dolayısıyla korkmadım, tek bir korkum vardı okyanusa düşmek, denize düşmek. Çünkü denize düştüğünüz zaman 25 dakika sonra hipotermia başlıyor, o çok önemli. Zaten büyük dalgalar var, ceviz kabuğu gibi tekne, sen nokta gibisin, bulması çok zor. İstediğin kadar iyi man over board yap, dön, adım gör, almaya çalış. Çok zor birinin takip etmesi, görmesi, öbürünün tekneyi o kadar anayelken, cenova, balon açıkken dönmesi, vs. bunlar zor şeyler, açık konuşmak lazım.

 

BG: Kitapta “8 yap” diye yazar.

 

HGS: Kesinlikle, ama o anda adam... yani çok zor.

 

BG: Peki, bu ekipten “ben bir daha böyle bir şey yapmayacağım” diyen çıktı mı? Yoksa herkes bir sonraki yarışa hazır mı?

 

HGS: %95’i “ben bir daha böyle bir şey yapmayacağım” dedi zaten! Bir tek anayelkenci Çiğdem ile ben bir daha yaparız dedik. Çiğdem tekrar yapar mı onu bilmiyorum, ama o tabii ki devam edecek, ben bir daha yapmak istiyorum ve yapacağım ARC’de. Atlantik’i en fazla geçen Türk olabilirim, kadın olarak da, dünyadaki yelkenciler arasında olabilirim. Seneye Hoca’nın yeni teknesi Mat12 ile, hatta 12-13 gün gibi bir rekor koyduk önümüze, onunla öyle geçmeyi düşünüyorum, inanılmaz bir hızla.

 

BG: Yolunuz açık olsun, selametle.

 

HGS: Teşekkürler.

 

BG: Bir yere kaçamazsın, haftaya bir programa daha geliyorsun.

 

HGS: Haftaya Atlantik’i geçmeye devam ediyoruz, daha bitmedi.

 

(14 Ocak 2006 tarihinde Açık Radyo’da Açık Deniz programında yayınlanmıştır.)


Notlar:

[1] Arkadan bakıldığında teknenin sol tarafı.
[2] Arkadan bakıldığında teknenin sol tarafı.
[3] Rüzgâr arka taraftan alınırken, bumbanın bir yandan diğer yana geçmesini sağlayan manevra.
[4] Dağınık ve düzensiz bir yeri tertip ve düzene sokmak.
[5] Denizde yatay ve dikey açıları ölçemede kullanılan, modern navigasyon aleti.
[6] 1 Knot 1 denizmiline karşılık gelir.
[7] Yelkenli teknelerde rüzgâra karşı gidilmesi.
[8] Teknenin baş-kıç orta hattı üzerine konulan 225 derecelik bir ufuk yayı üzerinde kesiksiz bir beyaz ışık gösteren fener.
[9] Gece seyir eden teknelerin kıçında bulunan seyir feneri.
[10] Tekneler iskeleye veya birbirlerine bağlanırken, zarar görmemeleri için aralarına konulan parça (içi mantar veya hava dolu plastik yastık, kalın halatlar, eski araba lastiği, vs.)
[11] Halatlarla bağlanarak yelkenin işlemez hale getirilen bölümü.
[12] Yelkenlerin baş-kıç doğrultusuna göre gelen rüzgardan en iyi yararlanacak şekilde pozisyonlarını ayarlayan kişi.
[13] Üzerine bir palanganın (kaldıraç, vites, makara, halka veya benzeri araçlarla, gücü arttırmak için kullanılan mekanik alet) çekilen kısmı, sarılan, elektrik veya buharla çalışan ufak, yatay bocurgat (demir çekme gibi ağır işlerde kullanılan silindirik disk, vinç.)
[14] Cenovayı (büyük ön yelken) yönlendiren, kontrol eden.
[15] Teknelerin dış tarafta ve su kesiminden yukarıda kalan yan tarafları.

 

Açık Denizde Altı Kadın I


Yazıcı formatı Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan