Ömer Madra: Bali’deki BM İklim Konferansı’ndan, epey yoğun bir sürecin sonunda Kyoto sonrası düzen için bir anlaşmaya, bir uzlaşmaya varıldığı haberi geldi. adasından, ama tam ne olup ne bittiğini kavramak o kadar da kolay değil.
Semra Cerit Mazlum: Bali’deki BM İklim Konferansı özellikle izlenmeyi hak ediyordu. Konferans her yönüyle, hem alınan kararlar hem de o kararların alınmasına götüren süreçle, ‘tarihi’ sıfatını hakedecek bir özellik taşıyordu. Konferanstan çıkan belli başlı sonuçları kısaca sıralamak gerekirse; öncelikle 2012 sonrasına ilişkin olarak ortaya çıkacak anlaşmaya götüren yol haritası belirlenmiş oldu, belki de en önemli sonuçlarından bir tanesi bu. Ayrıca, az gelişmiş ülkelerin ve iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerin uyum önlemlerini geliştirmesini destekleyecek bir fonun yürütülmesiyle ilgili somut kararlar alındı, aslında daha önceden başlamış bir süreçti bu. Gelişmekte olan ülkelerde ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonların azaltılmasına ilişkin olarak da bir karar alındı. Bu da bir süreci başlatan bir karar aslında, son karar değil.
ÖM: Bu ormansızlaştırma ile ilgili karar neyi öngörüyor, ormansızlaştırmanın önünü nasıl almayı düşünüyor?
SCM: Konferans başladığı zaman yaptığımız programda da konuşmuştuk, aslında gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkeler kendilerine bu konuda çeşitli mali destekler sağlanmasını istiyorlardı. Bu alınan kararda, sürdürülebilir kalkınma anlayışı çerçevesinde ormanların korunması, geliştirilmesi, ormansızlaşmanın önlenmesi ve yeni ormanlar yaratılması yolunda bir takım önlemler dizisi öngörüldü. Ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonların hesaplanması oldukça karmaşık ve belirsizlikler içeren bir süreç. Bu konuda metodolojiler geliştirilmesi kararlaştırıldı. Ayrıca ormanların korunmasına dönük pozitif özendirici bazı tedbirler geliştirilmesi öngörülüyor. Bunun için de bir uzmanlar grubu çalışmaya devam edecek önümüzdeki bir kaç yıl boyunca. Ormansızlaşmayla ilgili konu Bali’den çıkan yol haritası içine de dahil edildi, yani 2012 sonrasındaki anlaşmanın kapsamı çerçevesinde, ormansızlaşma ile ilgili olarak önlemler ve gelişmekte olan ülkelere bu konuda sağlanabilecek olan yardımlar konusu daha açık bir şekilde ele alınacak. Ortaya çıkan anlaşmanın içinde bununla ilgili bir hüküm mutlaka olacak gibi görünüyor. Bazı demonstrasyon projeleri yapılması, bunların Dünya Bankası tarafından desteklenmesi gibi kararlar da var bu ormansızlaşma başlığının içerisinde. Bazı ülkelerde projeler geliştirilerek, bu projelerden çıkarılacak dersler yoluyla bu öngörülen karara somut girdiler sağlanması, deneyim elde edilmesi de amaçlanıyor. Şimdilik daha fazla metodoloji ve yaklaşım geliştirmeye dönük bir karar bu.
Bir diğer önemli karar yine az gelişmiş ülkelere teknoloji geliştirme ve teknoloji transferi konusunu ele alıyor. Bu, şimdilik doğrudan bir teknoloji aktarımı ya da bu konuda mali destek sağlanması yönünde bir karar değil, bunun nasıl yapılabileceğine ilişkin olarak yaklaşımların geliştirilmesi, politik alternatiflerin üretilmesine dönük bir karar daha çok. Bu konuda bir uzmanlar grubu çalışmalarını tamamlamıştı, bu uzmanlar grubunun 5 sene süreyle daha çalışmasına karar verildi. Buradan çıkacak olan sonuçlar da yine Bali yol haritasının içine dahil edildi. Teknoloji transferi konusu 2012 sonrası anlaşmanın kapsamına daha somut önlemlerle girecek; az gelişmiş ülkelerde yeni teknolojinin kullanılmasının önündeki piyasa engellerinin kaldırılması, uluslararası ticaretten kaynaklanan engellerin kaldırılması, bazı pozitif özendiricilerin sunulması gibi önlemler söz konusu.
‘Temiz kalkınma mekanizması’ diye bildiğimiz proje bazlı bir süreci vardı Kyoto Protokolü’nün; bazı gelişmiş ülkelerin kendi yükümlülüklerini gerçekleştirebilmeleri için az gelişmiş ülkelerde uyguladıkları emisyon azaltıcı projeleri düzenliyordu. Bunun kapsamına küçük ölçekli ormanlaştırma ve yeniden ormanlaştırma projeleri de dahil edildi. Bunun gerekçesi de şu; bu temiz kalkınma mekanizmalarının bölgesel olarak dağılımında dengesizlik var, 4-5 ülkede yoğunlaşıyor, bunlar da Çin, Brezilya, Meksika gibi ülkeler. Öteki küçük ülkeler, özellikle Afrika’daki ülkeler bu temiz kalkınma mekanizmasının yararını görmüyorlardı şimdiye kadar. Küçük ölçekli projeler yoluyla buralara da temiz kalkınma mekanizmalarının gitmesi, yatırımcının ilgisinin çekilmesi söz konusu olacak.
Kyoto Protokolü’nün ikinci yükümlülük dönemine ilişkin olarak Ek 1 ülkelerinin yükümlülüklerini belirlemeye dönük geçici çalışma grubu da kararlara ulaştı. Kyoto Protokolü’nün gözden geçirilmesi, uygulanmasındaki yetersizliklerin giderilerek iyileştirilmesi konusu da Konferans’ın gündemindeydi. Bu yönde de bir karar alındı. 2008’de, Kyoto Protokolü’nün Dördüncü Taraflar Konferansı’nda bu gözden geçirme süreci tamamlanacak. İçinde neler olacak, hangi açılardan gözden geçirilecek, yeniden ele alınacak Kyoto Protokolü? Bu konular da belirlendi. Bu gözden geçirme kararı Türkiye açısından önemli olabilecek bazı önemli hükümler de içeriyor; örneğin Ek1 ülkelerinin sayısal yükümlülüklerinin Protokol’ün ekine girmesiyle ilgili prosedürel mekanizmanın gözden geçirilmesi söz konusu olacak. Hangi süreçlerle gelişmiş ülkelerin sayısal yükümlülükleri Ek B’ye yazılacak. Bu konu da gözden geçirilecek. Bu Türkiye’yi ilgilendirebilecek bir karar. Bali yol haritası dediğimiz şey resmi adıyla Bali Eylem Planı.
ÖM: Bu eylem planının, gerçekten ufuk açıcı olup olmadığını anlamak çok kolay değil.
SCM: Bu eylem planı ufuk açıcı bir takım yönler içeriyor, ama, ABD’nin sürece dahil edilmesi konusu biraz fazla abartılmış bir vurgu olarak ön plana çıkarıldı daha fazla; çünkü bu Bali yol haritası Sözleşme’nin içerisinden yeni bir müzakere platformu oluşturuyor. ABD zaten sözleşmenin içindeydi, olmadığı bir yere getirilmiş, davet edilmiş değil ABD, bu açıdan önemli bir yeniliği söz konusu değil, önemli olan tarafı, gelişmekte olan ülkelerin 2012 sonrasındaki emisyon azaltıcı önlemlerin içine dahil edilecek olması. Şimdiye kadar olan düzenlemelerden böyle bir farklılık içeriyor.
Bali Eylem Planı’nın ne öngördüğünü kısaca ele alalım; aslında Bali Eylem Planı bir son karar değil, gidilecek yeri gösteren bir başlangıç kararı. İki senelik uzun bir diplomatik maraton öngörüyor bu karar ve 2009’da Kopenhag’da yapılacak olan Beşinci Taraflar Konferansı’nda bu yol haritasının çizdiği süreç içerisinden ulaşılacak olan sonucun bir karara dönüştürülmesi öngörülüyor. Sözleşmenin uygulanmasının iyileştirilmesi ve emisyon azaltma önlemlerinin belirlenmesine dair bir karar bu. Bir yan yardımcı organ oluşturdu Bali Eylem Planı sözleşmenin altında. 2005’de Montreal’de kurulan bir diyalog süreci vardı, daha önceki programlarda söz etmiştik bu diyalog sürecinden. Sözleşme altında, sözleşmeyle ilgili olarak konuların ele alınmasını öngören bir süreçti bu. Bu artık bir müzakere sürecine dönüştürülmüş oldu ve adı da Sözleşme Altında Geçici Çalışma Grubu olarak konuldu ve müzakere sürecinin bir yan organı olarak tasarlandı. Bali Eylem Planı’nın asıl amacı, uzun erimli işbirliğine dayalı bir eylem içinde, sözleşmenin tam etkili ve sürekli bir şekilde uygulanmasını sağlayacak kapsayıcı bir süreç başlatmak.
ÖM: Bu uzun vadeli bir maraton koşusu gibi görünüyor, 2 yıllık çok yorucu, zorlayıcı bir görüşmeler süreci söz konusu. Zaten 10 yıldan beri, 1997’den beri, hatta daha da öncesinden devam etmekte olan var görüşmeler var. Artık bir film ismini hatırlatan bir durum var ortada; “Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı” gibi bir durumla karşı karşıyayız. “Uzun bir yolun başlangıcındayız” şeklinde bir açıklama dizisi geliyor, kimse de “önemli bir mesafe aldık” demiyor, “ABD’ne son anda bir U dönüşü yaptırmayı sağlayabildik ne mutlu” diye seviniyorlar, ama biraz boş bir sevinç değil mi sizce de?
SCM: Evet alınmış olan kararın en büyük eksikliği, IPCC Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin öngörmüş olduğu gerekli emisyon azaltma oranlarına metnin içinde yer vermemiş olması. Bali Eylem Planı’nı ortaya çıkaran bu müzakerelerin en tartışmalı konularından bir tanesiydi bu. Zaten metin ilk ortaya çıktığı zaman, eylem planının çerçevesini belirleyen kısımda değil giriş bölümündeydi, yani bağlayıcılığı daha tartışmalı olan bir bölümde yer alıyordu. Sonra o da kabul edilmeyip dipnota indirildi. Bu önemli bir dezavantaja yol açtı 2 senelik müzakereler boyunca. Bu Dördüncü Değerlendirme Raporu bir rehber olarak 2 sene boyunca sürecek olan müzakereleri yönlendirecek, ona eksen oluşturacak, fakat hedeflerin metnin içerisinde açıkça görünmemesi raporun etkisini azaltabilecek olan bir unsur. 1997’den bu yana Protokol çerçevesindeki müzakereler devam ediyor, bunların önemli bir kısmı protokole uygulanabilirlik kazandırmak için gerçekleştirilen müzakerelerdi, 2005’ten bu yana da 2012 sonrasına ilişkin olarak müzakereler devam ediyor. Geldiğimiz noktada, alınmış olan kararların bir yandan hayal kırıklığına yol açabilecek boyutları var, bir yandan da iyimser olmayı gerektiren boyutları var. Bu kararın çıkmış olması kendi başına şu anda önemli görünüyor. En azından müzakerelerin yürüyeceği bir çerçeve çizilmiş oldu bu kararla. Belki de amacı o. Birinci ve ikinci yükümlülük dönemleri arasında bir açık oluşmaması, 2012’de Kyoto Protokolü’nün birinci yükümlülük dönemi bittiğinde yeni bir anlaşmanın hazır olması ve yürürlüğe girmesi sağlanabilecek bu görüşmelerle.
Bali’de bu kararın yanında başka bir karar daha aldı, o da önemli, aslında tek bir yol değil, iki yol ortaya koymuş oldu Bali’de alınan kararlarla. Bunlardan bir tanesi ‘sözleşme yolu’ diye bildiğimiz Bali Eylem Planı’nın çizdiği çerçeve, öteki de ‘protokol yolu’ diye bildiğimiz, Kyoto Protokolü altında yürümekte olan hazırlıklar. 2005’te oluşturulmuş olan bir geçici çalışma grubu vardı Protokol altında, aldığı kararla Ek1 ülkelerinin 2012 sonrasında, yani ikinci yükümlülük döneminde üstlenecekleri hedefleri belirleme çalışmalarına devam edecek. Orada sözleşmeden farklı olarak, IPCC Dördüncü Değerlendirme Raporu’nun ortaya koymuş olduğu rakamlar, yani gerekli indirim miktarları daha açık bir şekilde yer alıyor. Gelişmiş ülkelerin emisyonlarını 2020’ye kadar %25-40 oranında azaltmaları gerektiği, ancak böylece 2 derecelik artış sınırında kalınabileceği o kararda yer alıyor. Bu iki süreç, Eylem Planı altındaki süreçle Protokol altındaki süreç paralel bir şekilde yürüyecekler 2009’a kadar. Fakat 2009’a gelindiğinde, Kopenhag’daki toplantıda bunların nasıl ele alınacağı konusu belirsizlik taşıyor. İki şey olabilir; bir tanesi Kyoto Protokolü altında yürüyen hazırlıklar sonucunda, yalnızca Kyoto Protokolü’nün ikinci dönemini belirleyecek, yenileyecek bir karar alınabilir Ek1 ülkelerine dönük olarak. Bali’de eylem planının başlatmış olduğu sözleşme altındaki bu hazırlıklar sonucunda, sözleşmenin içinden yeni bir anlaşma ortaya çıkabilir. Ya da AB’nin öngördüğü başka bir gelişme, bu sözleşme görüşmeleriyle protokol görüşmelerini 2009’da Kopenhag’da birleştirip ikisinden yeni bir anlaşma ortaya çıkarabilir. Yani iki ayrı protokol yerine tek bir protokol yapıp, hem Ek1 ülkelerinin yükümlülüklerini, hem de gelişmekte olan ülkelerin yükümlülüklerini düzenleyen yeni bir anlaşma sağlanabilir Kopenhag’da.
ÖM: Bütün bunlar en büyük hazinemiz olan zaman kaybını önleyecek gibi görünmüyor. Bu konuda 2 yıl sonra iyi bir anlaşmaya varılıp varılmayacağı daha şimdiden tartışılırken, ABD’nin aslında gerçek bir oyalama politikası benimsemiş olduğu ve bunu da tutturmuş olduğu görülüyor. Aslında bu durumda Türkiye’nin de kendi ölçeği içinde benzer birşey yapıp yapmadığını tartışabiliriz. Bu arada okyanusların asitlenmesi süreci feci bir şekilde artmaya devam ederken, buzullar bugüne dek görülmüş en yüksek düzeyde erimekte iken bütün bunlarla oyalanabilecek vaktimiz var mı, bunu karşılayabilecek durumumuz var mı? Zaman kaybetmeye devam etmiyor muyuz?
SCM: Bir yönüyle zaman kaybediliyor bu görüşmelerle ama bir anlaşmaya varmak için de böyle bir zamanın kullanılması gerekiyor. Al Gore’un Nobel ödülü töreni sırasında ve sonrasında yaptığı konuşmalar da zaman kaybetmeye gerçekten kimsenin tahammülünün kalmadığını, böyle bir lüksümüzün olmadığını bir kere daha ortaya koyuyordu. Fakat bazı dönüm noktaları var, belki siyasette de var, iklimde olduğu gibi. Bali’deki toplantı böyle bir dönüm noktası oluşturabilecek bir aşamaydı.
ÖM: İnşallah öyledir, doğrusu ben tam bir dönüm noktası göremiyorum, çünkü tek ve en önemli bulduğumuz şeyin, sera gazları salımında, herkesin üzerinde anlaşacağı, gelişmiş kirletici ülkelere ağırlık veren bir kesinti planının metinde sadece bir dipnota indirgenmiş olması nedeniyle doğrusu ben bir tarihi dönüm noktası olarak göremiyorum. Kyoto’nun hemen ardından da tarihi bir dönüm noktası olduğu söyleniyordu, ama işte vardığımız nokta da burada.
SCM: Evet Bali kararlarını şansa dönüştürebilmek, gerçekten anlamlı bir yöne götürebilmek için, ülkelerin, toplumların bütün kesimlerin, bu sürecin çözüme katkıda bulunacak bir anlaşmayla sonuçlanmasını sağlamak yönünde etkili bir şekilde çalışması gerekiyor. Belki şöyle de demek mümkün; bunu tek başına devletlere bırakmamak gerekiyor. Bu yönde bir işaret örneği, Bali’de belediye başkanlarından geldi, onlar da emisyonları belediyeler düzeyinde azaltmak için bir anlaşmayı imzaya açtılar. Orada şöyle bir çağrı yaptılar devletlere; “Dünyada emisyonların yaklaşık %80’i kentlerden kaynaklanıyor, dolayısıyla yerel yönetimler emisyonların azaltılması ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda en ön planda olan yönetim birimleri. Bu nedenle 2012 sonrasına ilişkin görüşmeler sürecinde bizi mutlaka sürecin içerisine dahil etmeniz gerekiyor, devletlerle birlikte bizim de bu süreçte yer almamız gerekiyor” dediler. Konferanslara katılan ulusal heyetlerde yerel yönetim temsilcilerinin de olmasını istediler. “Biz de orada yer almak ve görüşlerimizi kendi çözüm önerilerimizi ortaya çıkacak anlaşmanın parçası haline getirmek istiyoruz” dediler. Yalnızca yerel yönetimler değil, öteki aktörlerin de bu süreçte etkin bir şekilde yer almalarının sağlanması gerekiyor. Bali’den çıkan bir çok kararda aslında bu yönde bir eğilim de seziliyor, STK’ların ve toplumun bütün kesimlerinin devletler tarafından mutlaka kararla ilgili sürece katılması gerektiği defalarca dile getirildi. Bu da önemli bir değişim gibi geliyor bana.
Kyoto ile karşılaştırmalı olarak baktığımızda, zamanın daralmasıyla ilgili ve Bali Eylem Planı’nın beklenen, istenen ihtiyaca cevap vermesi ile ilgili sorunlarından bir tanesi de şu; Kyoto’ya giden süreçte, 1995’te alınan Berlin Buyruğu diye adlandırılan bir karar vardı, o karara göre oldukça zayıf olduğunu görüyoruz Bali Eylem Planı’nın içindeki kararların. Berlin Buyruğu, emisyon sınırlama ve azaltma konusunda sayısallaştırılmış hedefler belirlenmekle sonuçlanacak, yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma, açıkça protokol üretecek bir süreç kurmuştu. Bali Eylem Planı’na baktığımızda böyle kesin ifadelerin burada yer almadığını görüyoruz. Belirsiz ifadelerle yol haritası çizilmiş Bali Eylem Planı’nda; örneğin gelişmiş ülkelerin yükümlülükleriyle ilgili olarak, “bu süreç ülkelerin ulusal koşullarına uygun bir şekilde emisyonlarını azaltacak yükümlülükler ya da eylemler üzerinde duracak, bunların arasında sayısallaştırılmış emisyon azaltma ve sınırlama hedefleri de olabilir” diyor, yani emisyon azaltma yükümlülüğü ile sonuçlanacak bir anlaşma öngörmüyor Bali Eylem Planı. Dolayısıyla, son derece zayıf, belirsiz, muğlak bırakılmış bir dili var. Bunun gerekçesi müzakereleri duraksatmaya, yavaşlatmaya çalışan tarafları ikna edebilmekti. Aslında, iklimin gerçekleriyle siyasetin gerçeklerinin uzlaştırılmaya çalışıldığı bir karar karşımızda duran. Gelişmiş ülkelerin yüklenecekleri eylemler arasında karşılaştırılabilirlik yani orantısallık söz konusu olacak ve ulusal ekonomik koşullarını dikkate alacak yükümlülükler olacak bunlar. Bu, Kyoto’nun kendi ulusal koşullarıyla uygun olmadığı yolunda Amerika’nın yıllardır söylediği şey.
ÖM: Türkiye’nin de söylediği aynı şey aşağı yukarı, “özel ulusal şartlarını kabul etmesi halinde Türkiye de kabul edecek” diyordu. ABD ile Türkiye’nin ortaklaşa olarak savunduğu bir pozisyonda kaldığımızı da söyleyebiliriz.
SCM: Müzakerelerdeki pozisyon açısından böyle bir benzerlik var iki ülke arasında. Belki kararın içeriği ile ilgili değil, ama biçimsel olarak şunu belirtmekte yarar var; Bali’deki görüşmeler başlıca 3 grup arasında geçti denilebilir, ABD, AB ve G77 Çin arasında, öteki ülkeler göreli olarak geri planda kaldılar bu görüşmelerde. Örneğin, Kanada, Japonya, Avustralya, özellikle Rusya daha az görünür, daha az duyulur, daha düşük profilli bir tutum benimsediler Bali Konferansı sırasında. Kanada ekibi, özellikle kendi ülkesinden çevre örgütlerinin gösterdiği tepkiler yüzünden Bali’de yapılması planlanmış açıklamayı yapmadı. Avustralya, Konferans’a gelirken Kyoto’yu onaylayarak bir iyiniyet gösterisinde bulundu, fakat geldiği ilk günlerde özellikle Kyoto Protokolü Geçici Çalışma Grubu’nun altındaki görüşmelerde yine eski tavrına benzer olumsuz bir tutum içindeydi. Bu yüzden tepki topladı, daha sonra Başbakan gelince pozisyonu biraz değişti. Japonya da isteksiz ülkelerden birisiydi, ABD görüşünü açıkça ortaya koyup müzakereleri etkileyen bir pozisyon haline getirmişken, Japonya da aynı görüşte olmakla birlikte daha alçak sesle bunları dile getirdi, nükleer santrallerini temiz kalkınma mekanizmasına dahil ettirmek gibi bir çaba içindeydi. Esas olarak bu 3 grubun, Amerika, Avrupa ve G77 Çin arasında geçen görüşmelerden ortaya çıkan karar da bunların beklentilerini, tercihlerini yansıtıyordu. Amerika’nın son gün, yani 15 Aralık Cumartesi günü uzayan görüşmelerde asıl dile getirdiği, kendi pozisyonuna ilişkin, yani gelişmiş ülkeler kategorisinin olası yükümlülüklerine ilişkin değil, daha fazla gelişmekte olan ülkelerin, az gelişmiş ülkelerin olası yükümlülükleri ve gelişmiş ülkelerden onlara aktarılacak kaynaklarla ilgili konulardaki kaygılarıydı. Oldukça da sancılı bir müzakere süreci oldu, örneğin 3 kere durduruldu müzakereler, Cumartesi günü sabah Türkiye saatiyle 9 civarında başlamıştı bu son eylem planının kabul edildiği görüşmeler, gerek içerik yönünden gerekse biçimsel açıdan yapılan itirazlar nedeniyle ara verildi görüşmelere, donduruldu, sonra yeniden başladı. Nihayet günün sonunda bu karara varılmış oldu.
ÖM: Bunu daha epey tartışma fırsatını bulacağız herhalde. Göründüğü kadar dramatik bir sonuç verdi mi bilemiyorum doğrusu.
SCM: Sonuç önümüzdeki sürecin devletler tarafından nasıl kullanılacağına bağlı çok büyük ölçüde. Bu son derece muğlak kararın içerisinden, somut, anlamlı ve metinde sık kullanılan bir deyimle ‘ölçülebilir’, gözle görülebilir bir anlaşma çıkması, sürecin asıl başarısını ölçecek olan konu.
ÖM: “İnşallah” diyelim.
SCM: Öyle umalım. Türkiye’nin tutumuna gelince; Konferans boyunca, esas olarak Türkiye’nin tavrını Çevre Bakanlığı Müsteşarı’nın Konferans’ta Türkiye adına yaptığı açıklamadan takip etme şansımız oldu. Belirtmek lazım ki Bakan’ın katılmaması önemli bir şanssızlık, bakanlar düzeyinde gerçekleştirilen toplantılar sırasında Çevre Bakanı’nın orada olmaması, Konferans’a yüklenen anlamlar çerçevesinde de bir kayıp olarak görünmeli.
Türkiye yaptığı açıklamada başlıca 3 konuyu ön plana çıkardı: Bunlardan biri emisyon miktarları konusu; karşılaştırmalı olarak, içinde bulunduğu grubun öteki ülkelerine göre Türkiye’nin daha düşük emisyon miktarlarına sahip olduğu bir kere daha tekrarlandı. İkincisi, Türkiye’nin iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olacağı konusu vurgulandı. Bu önemli, bu Türkiye’nin daha önceki açıklamalarında olmayan bir nokta, daha fazla emisyonlar üzerinde duran açıklamalar yapıyordu Türkiye, kendi kırılganlığını daha fazla dile getiriyor şimdi. Üçüncü konu da bunları da birleştiren ve asıl mesajın ana fikrini oluşturan konu, Başbakan’ın New York’ta yapmış olduğu konuşmaya bir atıf yapıldı ve Başbakan’ın Türkiye’nin pozisyonu ile ilgili söylemiş olduğu şeyler tekrar dile getirildi. Buna ek olarak da Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası işbirliğine verdiği önem bir kere daha dile getirilmiş oldu.
ÖM: Türkiye’nin de kendi adına bir dönüm noktası teşkil edecek açıklamalar yaptığını söylememiz güç.
SCM: Bali Konferansı’ndaki açıklamalara bakarak bir dönüm noktasından söz etmek mümkün değil Türkiye’nin pozisyonu açısından. Belirtilmesi gereken bir konu daha var; Türkiye’den ilk defa STK’ların çok aktif bir şekilde Bali’deki çalışmaların içinde yer almaları ve toplumu bilgilendirici çabalar göstermiş olmaları önemli. Türkiye’yi temsil eden STK’lardan önemli ölçüde haber alabildik Bali konferansı sırasında, bu önemli bir gelişmeydi. Bu sayının artması önemli, müzakereciler üzerinde toplumsal denetimi arttıran bir yanı var bunun. Hem de STK’ların katılması sayesinde gelişmeleri doğrudan yorumlamak da mümkün olabiliyor. Bunun da artmasını umalım Türkiye açısından.
Son olarak, Bali Eylem Planı’nı Türkiye açısından değerlendirmek gerekirse, bir ölçüde Türkiye’yi içinde bulunduğu pozisyon açısından rahatlatacağını tahmin edebiliriz; çünkü yalnızca Kyoto Protokolü’yle sınırlı olmayan yeni bir müzakere çerçevesinin oluşturulmuş olması, Türkiye’nin de bu sözleşme altındaki müzakereler sırasında kendi beklentilerini daha fazla geliştirerek, dayanaklarını oluşturarak bir müzakere pozisyonu belirlemesi, savunması mümkün olabilecek. Bali Eylem Planı’yla ilgili olarak, ülkelerin 22 Şubat’a kadar, kendi görüşlerini göndermeleri gerekiyor sekreteryaya. Mart ve Nisan’da da ilk toplantısı yapılacak bu geçici çalışma grubunun. Kısaca, Türkiye’nin 22 Şubat’a kadar 2012 sonrasına ilişkin kendisi açısından önemli olan konuları belirleyip bir ülke görüşü ve pozisyonu olarak sekreteryaya gönderme görevi var.
Sonuç olarak Bali’den çıkan karar tartışmaların devam etmesini gerektiriyor, biz de takip etmeye devam edeceğiz.
(17 Aralık 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)