Anasayfa | Site Haritası | İletişim | About Açık Radyo  
 
E-Dergi online kişiye özel yaşam kültürsanat dergisi
Kyoto Protokolü ve Türkiye
23/06/2008

 

Ömer Madra: Kyoto Protokolü’nün Türkiye açısından durumunu konuşalım. Bugün bir gazetede, kamu kuruluşlarının kendi aralarında ortak bir görüş oluşturamamasından dolayı kafaların karıştığı yazılı. Meclis Çevre Komisyonu’nda özel gündemli bir toplantı konuşuluyor, ama Türkiye’de bürokrasi kendi içinde bir türlü karara varabilmiş değil anladığım kadarıyla. Ne diyorsunuz?

 

Semra Cerit Mazlum: Geçtiğimiz programdan bu yana Kyoto konusunda biraz ilerlemiş olduk, biraz daha açıklığa kavuşmuş oldu hangi aşamada olduğumuz. İç politika açısından da, dışarıdaki yansımaları açısından da süreç ilerliyor, fakat bir yandan da sorunlarla birlikte ilerliyor. Direnç noktaları da daha belirgin bir şekilde görülmeye başlıyor. Bu direnç bir yandan bürokrasinin içinde varlığını koruduğu gibi, aynı zamanda iş çevrelerinden, sanayi çevrelerinden de daha açık bir şekilde ve yüksek sesle ortaya konmaya başlandı. Sorunun bir boyutu bu kafa karışıklığının devam etmesi ve ifade ediliş biçimiyle ilgili, yani Kyoto’ya katılma kararının gerekçelendirilmesiyle, gerekçenin sunuluş biçimiyle de ilişkili. Hükümet, bu uzun gecikmeden sonra Kyoto’ya taraf olmak yönündeki iradeyi nihayet oluşturduktan sonra, bunu yalnızca 2012 sonrası görüşmelerine katılabilmek açısından yapıyor olduğunu kamuoyu önünde dile getirdi.

 

ÖM: Ne demek bu?

 

SCM: Dünyaya da bu şekilde duyurulmuş oldu. Kyoto Protokolü bütün başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de iki düzeyde müzakere ediliyor; bir ülkenin kendi içinde farklı kesimler arasında, hem sanayi ve devlet arasında, hem de devlet kurumlarının kendi arasında, bütün toplumda müzakere edilmesi gereken bütün öteki anlaşmalar gibi bir enstrüman, bir yandan da uluslararası düzeydeki müzakerelerin devam etmesi gerekiyor. Bu iç müzakerenin henüz sağlıklı bir şekilde sonuçlanmadığını görüyoruz.

 

“Protokolü 2012 sonrası anlaşmaya katılmak için onaylıyoruz” ne demek? Bu tabii son derece pragmatik bir gerekçe, hükümetin atmakta olduğu adımın değerini ve çevresel açıdan meşruiyetini yurttaşların gözünde, uluslararası toplumun gözünde düşürüyor bir ölçüde. Bu kararın ağırlığının taşınamadığını, öneminin de sonuçlarının da pek idrak edilemediğini gösteriyor bana göre.

 

ÖM: “Bakın biz görüşmelerde elimiz kuvvetlensin diye imzalıyoruz, yoksa başka sebebi yok” demeye mi getiriyorlar yani?

 

SCM: Bir ölçüde sunuluş biçimi açısından öyle. Bu sorunun ne kadar önemli olduğunun -Türkiye’nin etkilenme potansiyeli de gözönüne alındığında-, bu sorunun önlenmesinde Türkiye’nin evrensel sorumluluğunun bir parçası olarak bu iklim rejimine girilmesinin önemli olduğunun söylenmesi yerine, yalnız müzakerelerde elde edilecek somut etkinlik kapasitesi açısından onaylanıyor olduğunun söylenmesi tabii ki önemli ölçüde bir çevresel meşruluk sorunu yaratıyor. Bu gerekçenin ne kadar geçerli olduğunu da sorgulamak lazım. “Kyoto’ya taraf olmazsak müzakerelerde etkin bir şekilde görüşmelere katılamayız, kendi taleplerimizi, tezlerimizi ve özel koşullarımızı ortaya koyamayız ve istediğimiz sonuçları elde edemeyiz” demek ne kadar anlamlı? Bunu değerlendirirken biraz geriye gidip, bu iklim rejiminin kuruluş aşamasına, sözleşmenin ortaya çıkış sürecine dönmek gerekiyor. Sözleşme henüz yazılırken, Türkiye bütün öteki devletler gibi tam söz sahibi olarak görüşme masasında bulunuyordu, dolayısıyla aslında şimdi amaçlandığı şekilde, taleplerini engel olmadan ve müzakereye açık bir şekilde ortaya koyabiliyordu. Böyle olduğu halde, Türkiye orada öne sürdüğü gerekçeleri ve sözleşme içinde bulunmak istediği yer konusundaki pozisyonunu kabul ettiremedi, hem Ek1’de hem Ek2’de yer verilerek sözleşme görüşmelerinden ayrılmış oldu. Bunu değiştirmek için yıllarca uğraşıldı ve 2001’de Ek2’den çıkmayı başarabildi. Bu durumda Türkiye’nin, “2012 sonrasında masada tam söz sahibi olmak, etkin bir şekilde müzakere gücü elde etmek için anlaşmaya katılıyorum” demesi çok sağlıklı bir gerekçe olmuyor. Bu sorunun büyük ölçüde Türkiye’nin isteklerinden kaynaklandığının anlaşılması gerek aslında, 1990’larda Türkiye gelişmekte olan ülke olarak kabul edilmek ve sınıflandırılmak istiyordu. Şimdi de benzer bir şey istiyor, sözleşme yetkilileriyle, Türkiye’nin durumuyla değil bilgi alışverişi yapmak amacıyla yapılan ön görüşmelerde, yine ileri gelişmekte olan ülke olarak sınıflandırılmak yönünde bir talebi olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla pek de bir şey değişmiş değil. Türkiye hâlâ aynı yerde konumlandırıyor kendisini iklim rejiminin karşısında. Bunun protokol tarafları açısından ne kadar kabul göreceğini öngörmek pek mümkün değil. Bu yönde olumlu sinyal de yok aslında. Örneğin Bonn’da yapılan ve Cuma günü sonuçlanan yardımcı organlar görüşmelerinde AB böyle bir öneriyi ortaya attı; “gelişmekte olan ülkeler de kendi aralarında yeniden sınıflandırılsın, yani büyük bir geniş kategori, tek tür yükümlülükle tarif edilmiş bir kategori yerine, gelişmekte olan ülkelerin kendi aralarındaki farklar dikkate alınarak, ‘ileri gelişmekte olan ülkeler’, ‘az gelişmiş ülkeler’ gibi yeni bir sınıflandırma yapılsın ve buna uygun yeni yükümlülükler tarif edilsin” dendi. Fakat bir çok gelişmekte olan ülkeyi kapsayan bazı gruplar bu öneriye karşı çıktılar. Bunun bir anlamda az gelişmiş ülkelerin yükümlülükler sistemine dahil edilmesi anlamına geleceği eleştirisinde ve uyarısında bulundular. Türkiye’nin bu yöndeki duruşunun genel kabul göreceğini beklemek pek mümkün görünmüyor.

 

ÖM: Bu uluslararası alanda bir problem, Türkiye’nin de muhtemelen başka bir problemden mustarip olduğunu söyleyebiliriz; Devlet Planlama Teşkilatı diyor ki; “ülkemizin şartları Kyoto Protokolü’nü imzalamak için henüz uygun değil, sınaileşme sürecini tamamlamış ülkelerin bugünün dünyasına hediyesidir küresel ısınma” diyor. Türkiye’yi tamamen masum, karbondioksit emisyonları açısından gayet düşük seviyede gösteren ve Batılı bazı güçlerin Türkiye’nin sınaileşmesini engelleyici bir planıymş gibi algılayan bir zihniyet. Taraf gazetesinde Aylan Uncu’nun haberini görüyoruz Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı temsilcileri de DPT’nin görüşlerine katılıp Türkiye’nin kendi özel şartları olması gerektiğini, Kyoto’yu imzalamanın maliyeti olacağını söylüyorlar. Buna ne diyorsunuz? Bu maliyet hesapları nasıl yapılıyor? Özel şartlar olabilir mi? 180 küsur ülke nasıl imzaladı da Türkiye hâlâ böyle düşünüyor?

 

SCM: DPT’nin görüşlerinin aslında bir dayanağı var, uluslararası hukuk açısından da, Türkiye’nin iklim rejimi içindeki pozisyonu, statüsü açısından da var. Sorun bu özel koşulların hâlâ tanımlanamamış olması, Türkiye’nin kendi çevresinde bu sorunu ele alıp uygun karşılığını bulamamış olması. “Özel koşul”u aslında Türkiye şuraya dayandırıyor; “2001’de Marekeş’te yapılan görüşmelerde, OECD üyeliği nedeniyle Türkiye’nin otomatik olarak Ek1 ve EK2’ye alınması aslında ekonominin gerçek koşulları açısından, gelişmekte olan ülke durumunda olan bir ülkeye uygun değil. Türkiye’nin, daha sanayileşmesini tamamlamamışken, yalnızca OECD’de bulunması nedeniyle zengin ülkelerle birlikte aynı kategoride değerlendirilmesi uygun ve yerinde değil” dedi. Bunun da bir özel durum yarattığını öne sürüldü ve bu da kabul edildi. Aslında bunun bir dayanağı var arka planda, fakat buradaki sorun şu; Türkiye 2001’den bu yana bu özel koşulların, iklim rejimi açısından, yükümlülüklerin türü açısından kendisine ne gibi farklılıklar getirmesi gerektiği konusunda müzakere etme becerisini gösteremedi. Büyük ölçüde sekreteryadan AB’nin desteğini bekliyor bu konuda. Fakat biçerideki uzmanlıktan yararlanarak, bürokratik deneyimden yararlanarak, iç politikadan yararlanarak kendisini tarif etmesi gereken bir durum söz konusu. Tarif ettiği, kendisi için öngördüğü bu özel koşulların sonuçlarını, yükümlülükler açısından etkilerini masaya götürüp koyup tartışması lazım öteki taraf ülkelerle. Türkiye bunu karşı taraftan bekliyor büyük ölçüde, bu gecikmiş bir süreç, sancı biraz da oradan kaynaklanıyor. Yıllarca niye bu hazırlık yapılmadı Türkiye’de? DPT başta olmak üzere ve İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu’nda bulunan öteki bakanlıkların, kamu kurumlarının bu hazırlığı şimdiye kadar yapmış olmaları gerekiyordu. Hazırlık erteleniyor, hazırlığın büyük ölçüde katılmaktan çekinildiği için ertelendiğini de düşünebiliriz

ÖM: Böyle de bir şey olabilir tabii, işin bu yönünü pek düşünmemiştik. Size sormak istediğim başka bir şey daha var, aklımı kurcalayan meselelerden biri de şu, sanki bu tüm dünyanın lehine, yaşadığımız dünyayı korumak için yapılan bir uluslararası antlaşma değilmiş de, doğrudan doğruya özel şartlar koşan bazı ülkelerin aleyhine gelişebilecek bazılarının da lehine olabilecek bir şeymiş gibi görülüyor. Bu anlayışı nasıl kıracağız bilemiyorum. Bu ülkelerin hepsine bir takım yükümlülükler de getirmeye çalışan, hukuki bağlayıcılığı olan tek uluslararası antlaşma bildiğim kadarıyla. Buna niye ulusal bağımsızlığı zedeleyecek bir anlaşma gibi bakılıyor acaba?

 

SCM: Bu görüş milletvekillerinde de var anladığım kadarıyla, Çevre Komisyonu’nun üyeleri arasında bulunan öteki partilerden milletvekilleri de benzer söylemleri paylaşıyorlar. Gelişmiş ülkelerin kurduğu bir sistem, Türkiye’ye dayatılan bir sistem gibi sunuluyor. Biz bunu Kyoto Protokolü bağlamında daha somut bir şekilde, görünür bir şekilde farkına vardık, aslında bu Türkiye’deki genel eğilim, uluslararası çevre koruma çabalarına karşı yöneltilen genel bir eleştiridir. Geriye dönük olarak da Meclis’te yapılan tartışmalara baktığımızda, öteki uluslararası anlaşmalara katılırken, onlarda da benzer eleştirilerin hep yöneltildiğini görüyoruz. Ama Kyoto’da daha fazla çok ciddi bir sorun olduğu için ve geniş bir şekilde tartışma fırsatı yakalanabildiği için bu konuda söylenen şeyler daha çok göze batıyor, daha çok görünür oluyor kamuoyunun önünde. Aslında bu genel bir tavır çevre konusunda. Türkiye bu yönde bir uluslararası çabanın olması gerektiğine, çevrenin korunması gerektiğine ve bütün devletlerin bunun içinde bir sorumluluğu olduğuna ve güçleri oranında bu işbirliğine katılmaları gerektiğine inanıyor, fakat hep kendisinin üstleneceği yükümlülüğün öteki ülkelerden daha az olması gerektiğine inanıyor.

 

ÖM: Evet. nedense?

 

SCM: Bu uluslararası politikada ikili bir yer işgal etmekten de kaynaklanıyor; bir yandan iddialı bir şekilde dünyanın gelişmiş ekonomileri içinde yer bulma iddiasında, Batı bloğuna dahil olarak uluslararası genel bir politika pozisyonu belirlerken orada yer almayı tercih ederken, çevre konusundaki işbirliğine gelince birden kendini Batı’dan, gelişmiş ülkelerden ayırıp az gelişmiş ülkelerin yanına koymaya çalışıyor. Bu ikili durum, dış politikanın ikili bakışı çevre politikasına daha bariz bir şekilde yansıyor.

 

ÖM: Buna ben de katılıyorum, yani şizofrenik diyebileceğimiz bir kişilik yarılmasının izleri de görülüyor sanki.

 

SCM: Somut olarak görüşmeler bağlamında ele aldığımızda da, protokolün onaylanması için komisyonun önüne gelen hükümet gerekçesini okuduğumuzda da yansımalarını buluyoruz bunun. Türkiye’nin protokole taraf olurken aradığı, beklediği müzakere gücünü, etkisini doğurmadığını bu müzakerelerin yürütülüş biçiminden de görebiliriz. Başka bütün çevre rejimlerinde olduğu gibi, iklim rejiminde de ülkeler tek başlarına müzakere etmiyorlar aslında, koalisyonlar şeklinde müzakere ediyorlar.

 

ÖM: Nasıl?

 

SCM: Siyasi müzakere grupları var, bunların başında G77 ve Çin geliyor, kalabalık,  büyük etkili bir grup, üstelik iklim rejiminde çok etkili, rol sahibi. AB kendi başına bir blok olarak müzakere ediyor, “Şemsiye Grubu” diye adlandırılan, Amerika’nın, Avustralya’nın, Japonya’nın içinde olduğu bir grup var. En az gelişmiş ülkeler var, ada devletleri var, bazen yeni gruplar da ekleniyor bunlara. Ülkeler kendi görüşlerini öne sürerlerken, önerilerde bulunurlarken, bu koalisyonlar içinden, onların desteğiyle müzakere ediyorlar. Türkiye’nin asıl sorunu burada başlıyor, Türkiye bu koalisyonlardan, yani siyasi müzakere gruplarından hiçbirine üye değil, hiçbiriyle ortak hareket etmedi şimdiye kadar, hep tek  başına hareket etti.

 

ÖM: Murat Belge de geçenlerde bir yazısında kullandı, “tek ve Türk” anlayışı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında bir hayli ironik biçimde dile getirdiği “tek ve Türk”  sloganına uygun şekilde hareket ediyor Türkiye anlaşılan.

 

SCM: Evet, kendi koşullarının yalnızca iklimde değil, başka çevre dış politikası sorunlarında da başka öteki ülkelere benzemediği anlayışından doğan bir sonuç bu aslında. Meksika, Kore, İsviçre gibi ülkelerin oluşturduğu “çevresel bütünleşme” diye anılan bir grup var, Türkiye onlarla birlikte davransın gibi bazı öneriler de var. Bu akla yatkın bir öneri aslında, fakat o ülkelerin de çok fazla Türkiye ile birlikte davranma eğiliminde olmadığını görüyoruz. Çünkü koşulları farklı, Türkiye Ek1 ülkesi, onlar değiller dolayısıyla onlarla bir ortaklık bulması da pek mümkün değil.

 

ÖM: Peki Ek1’in bir kez daha tanımını hatırlatır mısınız?

 

SCM: Resmi olarak, sözleşme altındaki OECD ülkelerini ve geçiş ekonomisi ülkelerini, yani gelişmiş ülkeler grubunu oluşturan bir kategoriye denk geliyor. Öncelikle bunun uluslararası müzakere bağlamında aşılmasının yollarının aranması lazım. Bali’deki toplantılarda büyük bir engel oldu Türkiye açısından, Türkiye orada istekli bir şekilde AB’nin görüşünü destekledi, Amerika “hayır” derken Türkiye “Bali kararları kabul edilsin” dedi; fakat tek başına olduğu için, aradığı, istediği gibi müzakerelerin içinde yer alamadı. Bundan sonra da aynı sorun çıkacak karşısına. Bir yandan bu içerideki sorunu, bu “özel koşul” nedir, ne değildir vs. konusundaki ayrılıkları aşarken, bir yandan da uluslararası düzeydeki bu yalnızlığının aşılması lazım beklenen sonuçları almak için. Bir de TİSK’in açıklaması var; bürokratların Kyoto ile ilgili görüşleri yanında, TİSK de geçtiğimiz hafta bir açıklama yaptı. Onlar da sonuç olarak “Kyoto onaylanmasın” demeye gelen, “Kyoto Protokolü’ne katılım Türkiye’nin sanayileşmesini frenlememeli” başlığıyla bir açıklama yaptılar. Burada da benzer şekilde görüşler vardı, “hazırlıklar tamamlanmadan, Kyoto’nun etki analizi yapılmadan katılmayalım” deniyordu. Fakat açıklamanın ayrıntılarını okuduğumuzda şunu görüyoruz; Kyoto Protokolü’nün onaylanması kalkınmadan vazgeçmek anlamına gelecekmiş gibi bir anlayış var. Halbuki bu kararın, kalkınmadan vazgeçmek değil, kirli kalkınmadan vazgeçmek anlamına geldiğini, yeni bir kalkınma modeline geçmek sonucu yaratacağını anlamak lazım.

 

ÖM: Evet burada çok önemli bir kavram kargaşası, kasti de olduğu düşünülebilecek bir kavram kargaşası var. Hadi “kasti” deyip suçlamayalım kimseyi, ama hakikaten “kalkınmanın sadece kirli şekilde, sınaileşmiş zengin ülkelerin şimdiye kadar yapmış olduğu şeklinde yapılması gerekir” gibi bir anlayış var ki kesinlikle doğru olmadığı giderek daha net biçimde ortaya çıkıyor. Bir de tabii bu yanlış argümanları kullanırken, TİSK gibi kuruluşların verdikleri rakamların da doğru olmadığını, eksik ve eski olduğu göze çarpıyor. Yani Türkiye’yi aslında gayet karbondioksit ve diğer sera gazları salımı yapan masum bir ülke gibi gösteren çok eski rakamlara dayanıyorlar. O konuda da bir kaç şey söyler misiniz?

 

SCM: TİSK’in açıklamasında da var, 2004 yılı karbondioksit emisyonlarını yalnızca dikkate alarak istatistiklendirme yapılmış; kişi başına 3.2 ton olduğunu söylüyor. Bunun çok düşük olduğunu, dünya ortalamasının çok altında olduğunu, gelişmiş ülkelerle karşılaştırılamayacak fark olduğunu, hatta bize benzer diğer ülkelerin de altında olduğunu söylüyor. Bu rakamlar 2004 rakamları, 2005’e baktığımızda arttığını görüyoruz kişi başına miktarın; yalnızca karbondioksite baktığımızda 3.7 ton görünüyor emisyonlar kişi başına. Toplam sera gazı emisyonlarına baktığımızda, -çünkü yalnızca karbondioksit değil öteki gazlar da var-, kişi başına 5 tona yaklaşmakta olduğumuz görünüyor. 2005 rakamları bunlar, artık 2008’deyiz, veriler güncel değil tabii ki. Fakat bunu tek başına rakamlarla açıklamak da yeterli değil, trende bakmak lazım Türkiye’nin nerede olduğunu anlayabilmek için. Uzun vadede Türkiye’nin emisyonlarının daha hızlı arttığını biliyoruz, %6-7 oranında yıllık bir artış söz konusu toplam emisyonlarında. Bu 2010-2012’ye vardığında çok daha yükselmiş olacak. Bu genel artış trendi yanında bir de şöyle bir trend var; emisyonlardaki artış hızı Türkiye’nin toplam büyüme hızından daha fazla, nüfus artışından da daha fazla; bu ikisi dikkate alındığında, zaten Türkiye’nin çok kısa bir süre sonra kişi başına emisyon açısından bugünkünden çok farklı bir yerde olacağını, sözleşmenin kendisini koyduğu yere yakın bir yerde olacağını, hatta kesinlikle orada olacağını kestirebilmek mümkün. Dolayısıyla oraya kadar varıp oradan geri dönmek yerine, iklim politikasında şimdiden oraya varmayı engelleyecek önlemlerin alınmasının maliyeti çok daha düşük olacak.

 

ÖM: %80’in üzerinde bir artış var değil mi?

 

SCM: %84 oranında bir artış var.

 

ÖM: 84 gibi, dünya rekoru sayılabilecek bir artış hızı var, üstelik de Britanya gibi, AB ülkeleri gibi zengin ülkelerin azaltma çabaları ve onlar azalırken bizde artıyor olması ayrıca üstünde durulması gereken bir husus gibi görünüyor.

 

SCM: Tabii Türkiye bulunduğu yere uygun bir yükümlülük alarak katılırsa zaten daha fazla artması mümkün olmayacak kişi başına emisyonların. Türkiye’deki emisyonların %77’si enerji üretiminden kaynaklanıyor 2005 yılındaki veriler göre. Dolayısıyla, Türkiye enerji yatırımlarını bugünden, karbon yoğun kaynaklara değil de yenilenebilir kaynaklara yaptığı takdirde, bu artış hızını düşürmek ancak mümkün olacak,  bugünden geleceğini sürdürülebilir hale getirmeye başlamış olacak. Bunun dönüşmesi lazım, kişi başına daha fazla çevre kalitesinden yararlanalım şeklinde yeni dilin kurulması lazım genel çevre politikasında ve iklim politikasında. Kalkınmaktan vazgeçmek değil, yeni, sürdürülebilir, düşük karbona dayalı bir kalkınma ve gelişme modelini benimsemek gerekiyor.

 

ÖM: Hatta 0 karbon hedefi Amerika’da bile sık sık konuşuluyor ve giderek yükselen bir akım haline geliyor, 0 karbon üreten bir ekonomik kalkınma modeli.

 

SCM: Bunun mümkün olduğu kestirilebildiği için bu türden bir politika hedefi konulabiliyor; somut, kesin bir hedef olmasa bile, böyle bir politika ideali en azından politika yapım düzeyinde söz konusu. Bütün bu, “Kyoto şu kadar maliyete yol açar,  Türkiye’nin sanayisine ket vurur mu vurmaz mı?” tartışmalarının aslında bir destek noktası da vardı; Meclis’in ilk Çevre Komisyonu’nun raporu raporu genel kurula gelemedi seçimler yüzünden, ama yeni bir komisyon daha kuruldu ve çalışmalarını tamamladı, raporunu da Meclis Başkanlığı’na sundu biliyorsunuz. Türkiye’de siyaset sorumluluğu olarak, temsil organı olarak Meclis’in sorumluluğu, bu hazırlanan raporu bir an önce genel kurula indirip görüşmek, resmi ortaya koymak, Meclis’in yapmış olduğu inceleme araştırma sonuçlarını da kamuoyuyla paylaşmaktır bir an önce. Bu sürecin de hızlandırılması lazım; o rapor, raflarda kalması için değil, kamuoyunun aydınlatılması, siyasetin bu bilgiyle yapılması için hazırlanmış olan bir rapordu.

 

İçeride bunlar olurken belki biraz da dışarıya bakmak lazım. Bonn’da yapılan Yardımcı Organlar toplantısı, düzenli toplantılardan bir tanesiydi, fakat aslında Bonn’da, Bali Konferans’ı sonrasında ortaya çıkan Bali Eylem Planı ve yol haritasının ikinci toplantısı yapılmış oldu. Genel olarak bakıldığında çok ağır ilerlediği, ilerlemekten ziyade tartışmalarla sürdüğünü görüyoruz bu toplantının maalesef. Fakat olumlu tarafları da var, Türkiye’ye de örnek olması gereken şeyler bunlar. Örneğin Meksika’nın bir önerisi vardı, çok yankı uyandırdı. Bir dünya iklim fonu kurulmasını önerdi Meksika; ülkelerin ulusal gelirlerine göre, emisyon miktarlarına göre, nüfuslarına göre, bir kaç kriter sayılarak oluşturulabilecek belli oranlarda bu fona katkıda bulunması ve biriken paranın, fonda oluşan kaynağın da az gelişmiş ülkelerdeki adaptasyon ve mitigasyon faaliyetlerine aktarılması şeklinde bir öneri. Bu somut bir öneri ve üzerinde bundan sonra tartışılacağı da anlaşılan bir öneri. Türkiye’nin, yalnızca kendi içine dönük bir bakış yerine, rejimin bütününe yönelik ve sonuçta kendisine fayda sağlayabilecek bir ufukla, uzak görüşlülükle müzakere pozisyonu belirlemesi ve bundan sonra Ağustos’ta Gana’da, sonra da Polonya’da yapılacak toplantılara gitmesi, aradığı, ulaşmaya çalıştığı noktaya gelmesine  daha fazla katkı sağlayacaktır.

 

ÖM: Çevre diye bir şeyin de olduğunu Türkiye kabul etse, çevrecilik de olacak.

 

SCM: Devletler yeşil devlet olma yolunda ilerliyorlar, devlet teorisi de yeniden sorgulanmaya, tartışılmaya başlandı; yani günümüz devletinin mutlaka bir yeşil devlet özelliği taşıması gerektiği, Türkiye’de devlet nosyonunun bu anlamda yeniden tartışmaya açılması ve sorgulanması gerekiyor.

 

 

(16 Haziran 2008 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan