Müzakere süreci normal devam etseydi bu tür sektörel detayları yakalama şansımız yüksek olacaktı. Müzakere sürecinin detaylarına girdiğimizde, bilmediğimiz, ihmal ettiğimiz çok konu olduğunu görüyoruz, ama biz uğraşılması gereken müzakere detaylarını bıraktık, çok farklı gündemler içerisinde dolaşıyoruz. Çok fazla sıkmadan bazı rakamlar vermek istiyorum; örneğin 2006-2007 sezonunda Avrupa futbol pazarı 1 milyar Euro artmış ve 13.6 milyar Euro’ya yükselmiş. Avrupa’da en fazla gelir elde edilen lig de İngiltere ligiymiş, 2.3 milyarla zirvede yer almış. Avrupa futbolu dünya futbolunun da en önemli parçası. Kıtanın en fazla gelir elde eden takımı İspanya’dan Real Madrid. Real Madrid’in geliri 351 milyon Euro’ya ulaşmış, bir evvelki sezon 292 milyon Euro ile yine dünyanın en çok kazanan klübüymüş. Avrupa’da yaklaşık 20 klübün geliri 2006’dan 2007’ye %11 artmış, 7 büyük klübün geliri 3.7 milyar Euro’ya ulaşmış. Bizde Fenerbahçe bu parasal ligde yer alıyor, 87 milyon Euro’luk geliriyle dünyada sıralama içerisinde yer alıyor. BM’nin yaptığı tespitlere göre, spor sektörünün küresel ekonomi içerisindeki payı %3’ü geçiyor, sektör AB ülkelerinin milli gelirinin de %1’ini oluşturuyor. Son yıllarda AB’de sporda, özellikle futbolda yaşanan sıçramanın arkasındaki en önemli olgularından biri 1990’ların ortasında yaşanan bir dava. Avrupa Adalet Divanı’na giden bir olay var.. bu çok önemli görünüyor: Bosman Kararı. Bu karar klüpler arasındaki dolaşımı mobilize ediyor, daha hareketlilik kazandırıyor. Bosman Belçikalı bir futbolcu, Fransız ligine transfer oluyor, ama klüple sözleşmesi de sona ermesine rağmen, klübü bonservisi karşılığındaki parayı karşı takımdan alamayacağı düşüncesiyle Bosman’a bonservsini vermiyor. Bunun üzerine Bosman Avrupa Adalet Divanı’na başvuruyor ve dava tarihe Bosman Davası olarak geçiyor. 1995 yılındaki bu karar Avrupa futbolunda dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Karar sonrası AB’de futbolcuların serbest dolaşımı artıyor, hem AB ülkelerindeki yabancı futbolcu kısıtlaması ortadan kalkıyor, hem de sözleşmesi sona ermiş futbolcuların bonservis bedellerine ilişkin yaptırım ortadan kalkıyor, AB ülkeleri içindeki futbolculara daha serbest bir dolaşım imkânı sağlıyor. Futbolcunun mobilize olması Avrupa futbolunda da hızlı yükselişin en önemli nedeni olarak görülüyor. Elbette iletişim teknolojisindeki gelişmeleri de eklemek gerekiyor, ama meseleye hukuk temelli olarak baktığımızda futbolcuların serbest dolaşımının çok önemli olduğu saptamasını yapıyoruz. İkincisi, kamu tekelinde olan maç yayın haklarının özelleştirilmesi sürecine girilmesi.
ÖM: Bosman kararıyla ilgili olarak belki ufak bir not olarak şunu da ekleyebiliriz, Avrupa’da Kopenhag kriterleri diye adlandırılan, hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olarak “Belçikalılar bir Belçika vatandaşı koskoca ülkemizi ve takımımızı nasıl şikâyet edebilir?” dememişler.
AB: Evet, Bosman koskoca bir içtihat yaratmış.
ÖM: Kapitalizmin ruhuna da çok uygun düşüyor serbest dolaşım ama bir yandan da hukukun üstünlüğünün ilginç bir örneği.
AB: Hukuk sisteminin işleyişi için çok güzel bir örnek.. Kararın yarattığı gelişmeler sonucunda, yani futbolcuların kendilerini bonservis sisteminin yükümlülüklerinden kurtarmaları, klüpler arasında futbolcu dolaşımı imkânının artması, AB ülkelerinde sınırların kalkması ve tabii ki kamu yayın haklarındaki kısıtlamaların kalkması, yayın çeşitliliği imkânlarının ortaya çıkması, Avrupa futbolunda hem klüplerin hem futbolcuların hem sektörün hızla ilerlemesine sebep olmuş. Yayın gelirleri açısından baktığımızda, rapora göre Dünya Kupası’nın yayın gelirleri şöyle seyretmiş; 1990 yılında 8 milyon Euro’luk yayın geliri 2006’da 1.3 milyar Euro’ya çıkmış, 2010 Dünya Kupası’nda 2.5 milyar Euro bekleniyor. Katlanarak artıyor. Bu gelişimin ardında yatan en önemli etmen Bosman Kararı, hukuki bir içtihat yaratıyor, ardından hem dolaşımı artırıyor, hem bonservis sistemini değiştiriyor, aynı zamanda yayında kamu tekelleri kalkıyor, yayıncılıkta özelleştirme ve başka yayın haklarının ortaya çıkıyor, Avrupa futbolu üzerinde çok ciddi gelişme yaşanıyor. Ama bu eğilimler beraberinde rekabeti azaltıyor.
ÖM: Evet bu da önemli bir başka yönü işin.
AB: Bosman Kararı, bonservis sisteminin rahatlaması, futbolcuların klüpler arasındaki serbest dolaşımının artmasıyla, Avrupa futbolunda tekelleşme, başarılı futbol klüplerinin aynılaşması süreci başlıyor, futboldaki rekabet ortadan kalkıyor. Avrupa futbol liglerinde hep aynı takımlar şampiyon oluyor, aynı durum Şampiyon Klüpler’de, UEFA’da da görülüyor. 1990’ların ortasından bu yana bu eğilim kendisini gösteriyor, Türkiye’de de benzer bir eğilim var ki Türkiye Avrupa futbol mevzuatına, tabanına büyük ölçüde entegre olmuş değil, ama önümüzdeki dönemde Türkiye’de de varolan bu durumun daha da kalıcılaşacağı tahmin ediliyor. Çünkü olanakları olan klüpler çok iyi futbolcularla donanıyor, Real Madrid’den Chelsea’ya Arsenal’a Manchester United’a ve Liverpool’a İngiltere liginde, İspanya liginde, İtalya liginde hep benzer bir durum hakim olmaya başlıyor. Büyük ve geliri çok olan klüpler, sürekli şampiyonlukları paylaşıyorlar ve Avrupa’da rekabet giderek azalıyor.
ÖM: Bir oligopol gibi.
AB: Evet, bir tehdit unsuru. Aslında bütünüyle rekabet otoritesinin devreye girmesini gerektirecek gelişmelere de sahne oluyor. Başlangıçta tekelci konumda olan yayın haklarının parçalanması, bonservis uygulamasında katılığın kaldırılması, serbest dolaşıma imkân veren bir şekilde düzenlenmesine karşın sektörde rekabet azalıyor, rekabetin azalması da gelirlerin de aynı klüplerde toplanmış olmasından kaynaklanıyor, rekabet şansı kalmıyor ve süper futbolcular, süper transferler büyük takımlar içerisinde gerçekleşiyor. Bu nedenle, yayın haklarına ilişkin dağılımı hem üst örgüt FIFA hem federasyonlar çeşitlendirmek istiyorlar, yayın haklarının tek bir paket şeklinde değil, farklı paketler halinde satılmasını, ihale edilmesini öngörüyorlar. Rekabetsizlik bir tehlike arz ediyor, futbola ilgiyi ve elde edilen geliri azaltacağı tahmin ediliyor. Uzun dönemde rekabet olmayışı bir tehlike ve risk unsuru olarak görülüyor. Bu kapsamda önlemlerin alınmasına yönelik politikalar geliştirilmeye çalışılıyor.
Türkiye futboluna geldiğimizde karşımıza yine aynı konular çıkıyor; Türkiye’nin uluslararası sözleşmelerle AB’ye karşı üstlenmiş olduğu bazı yükümlülükler var. AB’de de dünyada da sermayenin dolaşımından ziyade emeğin dolaşımında kısıtlamalar var. Futbolcu da bir emek-istihdam unsuru olarak algılanıyor ve bu kapsamda imzalanan sözleşmelerde, karşılıklı olarak serbest çalışabilme, emeğin dolaşabilmesi hakkı yasal olarak yok, ama herhangi bir şekilde AB ülkelerinden birinde bir Türkiye vatandaşı yasal yollardan çalışmaya başladıysa, artık o noktadan sonra AB yükümlülükleri işlemeye , çalışma yasalarına dair kurallar geçerli olmaya başlıyor. Daha önce bir Türk futbolcu hakkında böyle bir olay yaşanmış; yerel mahkemeye başvurmuş, yerel mahkeme de AB kuralları çerçevesinde, AB vatandaşı statüsünde futbol oynama hakkı vermiş. Yani bizim futbolcularımız oraya gittiğinde AB dışı ülkeden gelen bir kişi muamelesi görmüyor. Orada bir AB vatandaşının hak ve imkânlarından yararlanarak futbol oynuyor. Yalnız bu durum, karşılıklılık ilkesi bizde işlemiyor, mesela Fransız, İngiliz, AB ülkelerinden gelen futbolcular, bizim oraya gönderdiğimiz futbolcuların koşullarında oynayamıyorlar , yabancı muamelesi görüyorlar. Türk futbolcular gibi haklara sahip olarak oynayamıyorlar, bu konu müzakere sürecinde ele alınacak konuların içerisinde sayılıyor. AB futbolcuların da Türk futbolcularla aynı statüde Türkiye’de futbol oynayabilme haklarına sahip olması gündeme yakında geliyor. Önümüzdeki dönemde yabancı muamelesi yapılmaksızın, karşılıklılık ilkesi çerçevesinde, AB’den gelen futbolcuların Türk futbolcuların sahip oldukları haklara sahip olarak Türkiye’de futbol oynaması imkânı gündeme gelecek. Bunun bir etkisi olacak tabii Türk futboluna, ayrıca “yabancı oyuncu sınırlaması” denilen bir sınırlama var. Bu sınırlama Avrupa futbolunda kalkmış durumda, daha önce onların da sınırlamaları vardı, örneğin Chelsea takımında İngiliz oyuncu sayısı son yılda dramatik bir şekilde azalmış, neredeyse 11 oyuncunun 11’i de yabancı.
İngilizler tutucu tavır izlemişler yıllar önce. Serbest dolaşımdan sonra Avrupa’da en fazla yabancı futbolcu alan ülke İngiltere olmuş, en çok futbolcu ihraç eden de Fransa olmuş. Son 10 yıllık görünüm böyle. Türkiye’de de yabancı sınırlamasına ilişkin sayının artması, AB kökenli futbolcuların Türk futbolcular gibi haklara sahip olması bekleniyor. Ocak ayında bir karar almış Futbol Federasyonu, 6 yabancıyı 6+2’ye çıkarmış, 2’si yedek kulübesinde beklemek üzere. Türkiye’de de önümüzdeki dönemde AB’li futbolcular, Türk futbolcular gibi karşılıklılık esasına göre futbol oynayabilecekler. İkincisi, AB ve AB dışı diğer ülkelerden yabancı futbolcu sınırı ortadan kalkacak. Bu iki etkenin hem ilgiyi artırabileceği, fakat aynı zamanda Türkiye’deki futbol klüpleri arasındaki rekabeti de ortadan kaldırıcı endişesi hakim. Çünkü zaten yayın haklarının paylaşımına baktığımızda , 4 büyük klüp lehine bir dağılım söz konusu olmuş 2005 yılına kadar. 2005 yılından sonra biraz daha adil dağıtım sistemi getirilmesine karşın, durum Anadolu klüpleri lehine bir iyileşme arz etmiyor. Ayrıca Türkiye’de de özellikle bonservis sistemi Anadolu klüplerinin en önemli gelir kaynağını oluşturuyor, bu klüpler futbolcuyu yetiştirir, sonra yetiştirdiklerini 3 büyük klübe satarlar, oradan gelirler elde ederler. Bonservis sisteminin kalkacak olması ve yabancı futbolculara daha açık bir ülke olmak Anadolu klüplerinde hem gelir zayıflamasına sebep olabilecek hem de rekabeti ortadan kaldırabilecek.
ÖM: Orada yine tekelleşme zengin ve büyük klüpler lehine olacak herhalde, bir oligopolleşme olacak.
AB: Öyle gözüküyor. Türkiye’de rekabet otoritesi var malum; son 10 yıldır bizde de Avrupa’da da, anladığım kadarıyla rekabet otoriteleri, futbol endüstrisinin gelişmesi süreci içerisinde rekabeti engelleyici bazı hususlara tolerans göstermişler gibi gözüküyor. Ama akçıcası futbolun, bu sihirli endüstrinin geleceği, yaşanan tekelleşme ve rekabetsizlik nedeniyle risk altında. Bu tespit hem Avrupa futbolu için hem Türkiye futbolu için yapılabilir, yapılıyor da. Türkiye’de klüpler dernek gibi çalışan, ama hacimleri son derece büyük organizasyonlar, bunların denetlenmesi, bütçelerinin oluşturulması, çalışma ve disiplin biçimleri çok önemli. Türkiye bu konuda son derece ipin ucunu kaçırmış bir ülke. Konuya ilişkin UEFA ve FIFA’nın getirdiği standartlar var, klüplerin bu standartlara uyum sağlamaları gerekiyor, ayrıca bir de futbol dışı sektörlere girmeleri öneriliyor, nitekim Fenerbahçe inşaat şirketi kurmuş, inşaat yapacakmış; yani klüplerin dış sektörlerde de açılmaları isteniyor, stadlar yenileniyor, gelirlerini arttırıcı imkânlar yaratmaları öneriliyor klüplere. Ayrıca, AB ülkelerinde yayın haklarında çeşitlendirmesine, internet ve mobil telefonlardan maçların yayınlanmasına, paketlerin bölünmesi uygulamasına geçilmeye başlandı. Türkiye’de de bunun altyapısının oluşturularak yayın haklarının çeşitlendirmesi ve bu yayın haklarından doğan gelirin artırılması hedefleniyor. Ayrıca, bahis oyunları da kamunun tekelinde, bunun da özelleştirilerek gelirlerinin klüplere, federasyonlara dağıtılması gibi öneriler geliştirilmiş durumda.
ÖM: 2006’dan 2007’ye yaklaşık 1 milyar Euro artışla 13.6 milyar Euro’ya ulaştığını söylediniz bu büyük sektörün, bu rakama acaba Euro 2008 gibi Avrupa şampiyonaları ve onların reklam gelirleri ya da iddia gibi bahis oyunları da dahil mi?
AB: Deloitte’in Avrupa için yaptığı yıllık futbol finansmanı araştırmasında bu rakam yazıyor. Çok yeni bir araştırma, yeni yayınlanmış 2008 Mayıs ayında galiba, pazarın büyüklüğü olarak veriliyor bu rakam; pazar büyüklüğü ise dahil olabileceğini düşünüyorum, ‘pazar’ kelimesini kullanıyor, ama daha ayrıntılı bakmak lazım, biz daha çok darbe çalıştayları ile ilgilendiğimiz için, bugünkü konumuz sapma vektör konu oldu, onun için detayını daha sonra muhabirliğim çerçevesinde incelemeye çalışacağım.
ÖM: Bugün biraz genel konunun dışında, aslında belki de tam içinde, konuştuk. Osman Ulagay’ın dün Milliyet gazetesinde yazdığı gibi “velev ki şampiyon olsa Türkiye yine de çılgınca bir kaç günlük sevinçten sonra eski kutuplaşmalara, enflasyon kaygılarına ve diğer sorunlarımıza dönmeyecek miyiz?” diye bir soru soruyordu ki ona katılmamak zor gibi geliyor.
AB: Zaten önümüzdeki dönemde, “biz ve onlar”, “biz ve düşman” şeklindeki kutuplaşmanın nasıl çözümleneceğine kafa yormaktan başka çaremiz yok herhalde. Çünkü bu çatışma, daha endişe verici noktalara ulaşabilir, umarım kendi içinde, kendine özgü bir şekilde, şiddet olmadan çözmeye çalışırız bu süreci.
(23 Haziran 2008 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)