Avniye Tansuğ: Bugün Bilgi Çağının Hukuku programında uzun zamandır bu programda konu ettiğimiz, 5651 sayılı kanun başta olmak üzere, Türkiye’de internetin yasal düzenlenmesi konusunda yazılmış yeni bir kitaptan söz edeceğiz ve bu kitabın yazarlarından birisi telefon ile programımıza konuk olacak. Önce kitabın adını söyleyeyim: İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır. Türkiye’deki İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme. Böyle uzun ve güzel bir başlığı var kitabın. Yazarları Doç. Dr. Yaman Akdeniz ve Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak. Bu kitap İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (İHOP) katkısıyla gerçekleşebildi. Doç. Dr. Yaman Akdeniz İngiltere’de, ama Kerem Altıparmak konuğumuz olacak. Kerem Altıparmak, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi. Lisans ve lisans üstü düzeyde insan hakları ve idare hukuku dersleri veriyor. Aynı zamanda fakültenin İnsan Hakları Merkezi’nin de yönetim kurulu üyesi. Uluslararası dergilerde yayımlanmış pek çok makalesi, araştırma ve eğitim programları, bildirileri bulunuyor. Yazarın çalışma konuları arasında, ifade özgürlüğü dışında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, işkence ve insan haklarının kurumsallaşması altbaşlıkları bulunuyor. Daha fazla uzatmadan doğrudan Sayın Altıparmak’ın ağzından dinleyelim. Bu kitap nasıl doğdu, neyi amaçlıyor ve ne gibi bulgulara ulaştı?
Kerem Altıparmak: Merhaba.
AT: Nasılsınız? Öncelikle tebrik ediyorum, 2-3 gün içinde hayli etki yarattı bu çalışmanız.
KA: Teşekkürler. Yavaş yavaş biz de geri bildirimleri alıyoruz..
AT: Nasıl karar verdiniz böyle bir kitap yazmaya? Bu belki abes bir soru, çünkü ihtiyaç vardı zaten, ama siz nasıl karar verdiniz?
KA: Aslında abes bir soru değil, çok yerinde bir soru, biz Yaman’la çok uzun süreden beri tanışıyoruz; Yaman daha çok bilişim hukukuna yakın çalışıyor, ben ise daha çok insan hakları hukukuna yakın çalışıyorum, ama ikimizin ortak çalışma alanı aslında ifade özgürlüğü. Bizim İHOK’la, İnsan Hakları Merkezi olarak, daha önce ifade özgürlüğüyle ilgili bir çalışmamız ve kitabımız çıkmıştı İletişim Yayınları’ndan. Onlar bana Yaman Akdeniz’i tanıyıp tanımadığımı ve böyle bir çalışmanın uygun olup olmayacağını sordular. Bir tesadüftür, ama Yaman yakın arkadaşım olduğu için, “ben teklif götüreyim ama kendimden emin değilim” dedim. Yaman da “ben tek başıma yapamam, beraber yaparsak daha iyi olur” dedi. Bu uzak durulacak bir konu değildi, dediğiniz gibi dalga dalga geldiği için. Aslında hikâyenin başlangıcı böyledir, ama dediğim gibi, ikimizin de ilgilendiği ve üstünde düşündüğü bir alandı zaten bu. Yazım süreci içerisinde de çok iyi bir karar verdiğimizi gördük, çünkü biz kitabı yazmaya başladığımızda, erişim engelleme kararları çok çeşitlenerek ve hukuksal sorunlar yaratarak arttı. Aslında kitabı bitirmek o açıdan biraz zor oldu. Çünkü, biz yazdıkça yeni erişim engelleme kararları ve yeni problemler üst üste geldi.
AT: Bir tane de yeni Naçizane Sözlük, www.nacizanebilgi.com var, Adnan Oktar’ın avukatları tarafından kapattırılan site. Şu anda Naçizane Sözlük’ün kurucusu olan arkadaşımız yolda, eğer yetişebilirse programa o da konuk olacak. Dediğiniz gibi, erişim engellemeleri son bulmak bilmiyor.
KA: Bir de şunu söylemek lazım, yakın vadede hükümetten de herhangi bir konuda ışık göremiyoruz, Başbakan her ne kadar Youtube’a kendisinin girdiğini söylese bile, herhalde bu kanunu ve daha önemlisi, kanunu da aşan bir şekilde, Naçizane Sözlük örneğinde olduğu gibi, Türkiye’deki sansür rejimini tartışmaya devam edeceğiz.
AT: Keşke başka bir şeyi tartışmaya devam etsek.
KA: Evet.
AT: Bunlar zaman alacak herhalde, bu yasakların neden olumsuz olduğunun algılanması, bunun politikacıların zihninde kristalize olması maalesef zaman alacağa benziyor.
KA: Evet. Sanıyorum burada bizim kitabımızın da ana tezlerinden biri olan konuyu vurgulamak lazım; internette ifade özgürlüğü, Türkiye’deki genel ifade özgürlüğünden bağımsız bir şey değil, onun için teknik bir sorun da değil. Türkiye’de gazeteler niye toplatılıp, yazarlar niye yargılanıyorsa, internet siteleri de aşağı yukarı aynı sebeplerden dolayı erişime engelleniyor. O yüzden aslında sadece 5651’den veya Adnan Oktar kapatmalarıyla ilgili bir sorundan değil, çok daha genel bir ifade özgürlüğü sorunundan bahsediyoruz internette erişim engellemelerinden söz ettiğimizde. Onun için, uzun erimli ve sağlıklı katılımcı bir süreç ihtiyacı var. Bu tabii çok iyimser kılamıyor insanı, çünkü teknik bir problem olsaydı, çok daha kolay aşılabilirdi.
AT: Teknik yanı da var tabii, mesela özel bir web sitesi engelleneceğine, onun üzerinde bulunduğu sunucu tümden engelleniyor. Bu işin teknik yanı gibi görünse de, dediğiniz gibi esasen arıza daha derinlerde. Peki kitabınızın bölümleri hakkında Açık Radyo dinleyenlerine biraz özet bilgi verelim mi? bir de kitabınızın, Türkçe’sinin de İngilizce’sinin de internetten ücretsiz olarak indirilebildiğini söyleyelim.
KA: Kitapçılarda da satılıyor, çok da ucuz bir fiyata satılıyor, ama aynı zamanda internetten indirilebiliyor, bu konuda İHOP’a bir teşekkür borçluyuz, aynı zamanda yayıncımız İmaj Yayınevi’ne de. Kitap temel olarak 3 bölümden oluşuyor giriş ve son değerlendirme kısmını bir kenara bırakırsak. İlk bölümde Türkiye’deki erişim engelleme vb. kısıtlamaların tarihçesini anlatıp, 5641 sayılı yasanın getirdiği rejimi anlatıyoruz. Burada Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın oynadığı rol ve hangi suçların hangi gerekçe ve nedenlerle erişimi engellemeye sebep olduğu anlatıldığı gibi, istatistiksel veriler de var. İkinci bölüm, bu rejimin Türk Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku açısından değerlendirilmesini içeriyor. Burada hem Anayasa Hukuku hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Medeni Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne ilişkin bir değerlendirme var. Nihayet sonuç bölümünün öncesindeki son bölümde, uluslararası gelişmelerden Türkiye’yi ilgilendiren kısmı tartışma konusu yapılıyor. Özellikle Avrupa Konseyi ve AB’deki gelişmeler ve bizdeki hukuksal gelişimin bu gelişmelerle ne kadar uyumlu olduğunu değerlendiriyoruz. Son bölümde de tabii bir genel değerlendirmenin yanında bazı tavsiyelerimiz var. Belki de en önemlisi 5651 sayılı yasanın kaldırılması.
AT: Evet çok pratik bir çözüm “İskender’in kılıcı” gibi. “Orasını mı düzeltelim, burasını mı geliştirelim, 9. madde lazım mıydı, değil miydi?” diyene kadar “bu kanun kalksın” diyorsunuz, ama karşılığında da yapıcı bir öneri getiriyorsunuz. Onu da öğrenebilir miyiz?
KA: Tabii. Biz bu süreci, biraz önce de söylediğim gibi, bütün ifade özgürlüğü sorunuyla bağlantılı olarak değerlendirdiğimiz için, aslında yasanın iddia ettiği gibi, çocukların korunmasına yönelik meşru sebebi gerçekten sağlıklı kılabilecek, ama öte yandan da yetişkinlerin ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı ve özel hayata müdahale etmeyecek bir yasa yapılabilmesi için katılımcı ve uzun erimli bir tartışma sonrasında bir yasa hazırlanması gerektiğini ileri sürüyoruz. Bu yasa hazırlanırken, ilgili birimlerin, ilgili kişilerin hiç fikri alınmadığı gibi, Meclis’te görüşme süresi 2 saatle sınırlı bir şekilde geçti. Bu kadar önemli, hayatımızı bu kadar yakından ilgilendiren bir yasanın bu şekilde hazırlanmasına karşıyız. Özgürlükler esas alınarak, -herkesin fikrini alınca sonuç yine sansüre gidiyorsa orada da hassas olmak lazım tabii-, özgürlükler esas alınarak, konuyla ilgili bileşenlerin katılımı ve şeffaf bir süreçten sonra bir yasal düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
AT: İhtimal veriyor musunuz bu önerinin hayata geçirileceğine ya da yüzde kaç ihtimal var? Hukuk magazini gibi oldu bu soru.
KA: Daha önce de söyledim, ben insan hakları hukukçusuyum, bilişim hukukçusu değilim, o yüzden biraz önce okuduğunuz gibi çeşitli alanlarda çalışıyorum. Diğerlerinde gördüğüm ihtimalden daha yüksek bir ihtimal vermiyorum ne yazık ki. Tabii bu ihtimali vermek isterim, ama yasanın çıktığı durumda bile mahkemelerin nasıl bir tepki vereceğini kestirmek çok zor. Bilmiyorum onu konuşma imkânımız olur mu, ama bu yasayı aşan bir de mahkeme halesi var burada. Onun için ben çok ihtimal vermiyorum, yani belki bu yasa üzerinde düzeltmeler yapılır, aldığımız sinyaller o yönde, ama bu söylediğim süreci takip eden bir değişiklik umudu yok. Bunu, Türkiye’deki insan hakları rejimine ilişkin bütün yasalarda görüyoruz; çok daha katılım beklenen alanlarda, -mesela insan hakları ulusal kurumsallaşması meselesinde olduğu gibi-, bile bir şeffaflık, açılım ve katılım yokken burada olur mu? “İnşallah olur” diyeyim, tahminde bulunmak yerine.
AT: Ama biz önermiş bulunalım diyorsunuz?
KA: Tabii. Çünkü bu kadar çok şeye kötü dedikten sonra, ya bir yasa yazmak, -bu çok doğru bir şey değil, çünkü her yazılan şey içinde hatalar barındırabilir- ya da bir süreç önermek gerekiyordu. Bu yasanın hazırlanması, mümkün olduğunca bizzat o hakkın sahibi olan herkesin sesini duyurabileceği bir süreç sonucunda ancak sonuçlandırılabilir. Özgürlükten hareket etme gereğini de şuradan çıkarıyoruz, zaten anayasada öngörülen rejim bu. Yani aslında önerdiğimiz çok çok büyük bir şey değil, 5651 tersine, özgürlüğü istisna haline getiren bir rejime dönüştürdü bu alanı.
AT: Siz, “5651 sayılı kanun kalksın, ama karşılığında da onun yerine de şöyle geniş kapsamlı bir kamuoyu araştırması yapılsın” dediniz değil mi yanlış anlamadıysam?
KA: Kamuoyu araştırması demeyelim ona, ama bu konuda mağdur olanlar dahil olmak üzere, geniş kapsamlı, katılımlı bir çalışma yapılsın. Çünkü kamuoyu araştırmalarının şöyle bir riski var biliyorsunuz; aslında herkes Youtube’un kapatılmasına karşı, ama kapatılan bazı siyasi sitelerin kapatılmasını halkın %90’ının coşkuyla karşılayacağına da eminim. Çoğunluğun söylediği her zaman doğru değil, onun için doğru yolu bulmak özgürlükleri esas alarak gerçekleştirilebilecek bir şey. Onun için burada mağdurların daha ağırlıkta olduğu, şeffaf bir sürecin olması gerekiyor diye düşünüyoruz.
AT: Siz bunun kitapta adını “kamuoyu yoklaması” diye kullanmışsınız, ama bizim Açık Radyo dinleyenlerinin, özellikle bu programın dinleyiclerinin yabancı olmadığı bir kavram var, o da “çağdaş düzenleme yöntemleri”, yani kendi kendini düzenleme, birlikte düzenleme ve risk analizi, değerlendirme analizleri. Bunları bu programda zaman zaman tartışırız biz, acaba sizin bu kitapta bahsettiğiniz, bu mağdurların ağırlıkta olduğu ve bütün tarafların katıldığı çalışma buna bir örnek olabilir mi? Mesela bunun bir diğer adı risk analizi olabilir mi?
KA: Aslında devletin bu alandaki müdahalesini mümkün olan en alt seviyede tutmak gerekiyor. Biliyorsunuz bu alandaki düzenlemeler bazı ülkelerde devlet dışı kurumlar tarafından yapılıyor veya kendi kendini kontrol etme mekanizmaları işletiliyor. Tabii Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın iddiası, bunun Türkiye’de çok mümkün olmadığı, benim şahsi fikrim bu –bunu aslında biraz kitabın dışına çıkarak söylüyorum- bu filtreleme vs. meselesini ya internet servis sağlayıcılara veya onların oluşturduğu herhangi bir mekanizmaya vermek hem başlı başına ayrı bir tehlike yaratır Türkiye’de, -çünkü özel bir sansür mekanizması yaratma potansiyeli çok yüksek-, hem de bizim anayasa sistemimiz açısından bir sorun ortaya çıkarabilir. Çünkü temel hak ve özgürlükleri özel kişilerin sınırlandırması gibi bir anomali, bizim çok alışık olmadığımız bir modellemeye yol açacak. Onun için benim önerim, buradaki devletin rolünün, bu hakkı kullananların, bu hakkı kullanmaları etkilenenlerin tartışarak tanımlanmasıdır. Bu “risk analizi” olarak değerlendirilebilir mi bilmiyorum, ama bu asla doğrudan doğruya özel sektörün sansürcü haline gelmesi anlamına değil, tam tersine, devletin özgürlüğü sınırlandırmasına karşı savunması anlamına geliyor. Aynı şekilde devletin de, engelleme ve hak kısıtlama faaliyetini şeffaf, açık bir şekilde denetlenebilir kılınması gerekiyor. Çünkü 5651 bunu getirmiyor ve 5651’in en problemli yönlerinden biri bu. Bu konuyla ilgili olanlar, yasaklamaların çoğunun gerekçelerini bilmiyorlar, biz çalışmamız nedeniyle öğrendik belki, ama aslında durum bu. “Adnan Oktar kapattırmış” demek bir gerekçe değil. Niye kapattırmış? Ne gerekçeyle? Bunların hemen hemen hiçbiri bilinmiyor.
AT: Tansu Gürsel de şu anda stüdyomuzda, Adnan Oktar’ın avukatları tarafından kapatılan ‘Naçizane Sözlük”ün kurucusu, yöneticisi. Hoşgeldiniz sayın Gürsel.
Tansu Gürsel: Hoşbulduk, biraz geciktim.
AT: Rica ederiz., “Naçizane sözlük” neden kapatıldı? Sizin bildiğiniz neden nedir?
TG: Biz 2006 Mart ayının ortalarında yayına başladık. Kapatılma zamanımız da 2008 yılının Temmuz ayının ortalarına denk geliyor. Yani yaklaşık 3 seneye yakın bir geçmişimiz var. İlginç bir iletişim kopukluğu oldu orada, Telekom’la alakalı zannediyorduk, Telekom’u aradık. Burada tabii olay değişik bir boyuta varacak; Telekom’dan bize söylenenin sitenin yanlışlıkla Telekom tarafından engellendiği. Bu bize 1,5 ay civarında bir vakit kaybetti.
AT: Siz bundan dolayı ekonomik olarak da bir sıkıntıya düşüyor musunuz?
TG: Biz sözlükten herhangi bir ticari kazanç elde etmiyoruz. Sözlüğümüzün bir gideri var, ama reklam alma olanağımız da var tabii ki.
AT: Almış olsaydınız bu bir kayıp anlamına gelecek miydi?
TG: Tabii, reklam almış olsaydık bizim ciddi anlamda gelir kaybımız olacaktı. Ancak ticari anlamda bakmıyoruz olaya, daha çok insanların iletişim hakları, haberleşme, birbirleriyle iletişim kurabilme haklarının gaspedilmesi olarak bakıyoruz. Sansür zaten her anlamda buna kasteden bir eylem. Bunun için de ne yapmamız gerekiyorsa yapmaya çalışıyoruz. Şu anda çok geniş çaplı bir kampanya ve ulaşabildiğimiz bütün medya kaynaklarına yönelik. Siz de buna kulak verdiniz, sağolun, teşekkürler.
KA: “ Telekom tarafından yanlışlık olduğu söylendi, 1,5 ay kaybettik” dediniz., sonrasını da öğrenebilir miyiz? Nasıl öğrendiniz yanlışlık olmadığını?
TG: Telekom gibi kurumlarda verdiğiniz bir dilekçeye cevap almanız çok zor bizim ülkemizde, çok uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Biz tabii ki dilekçeler verdik, çeşitli yazışmalar yapmaya çalıştık, ancak herhalde cevabı bekleseydik çoluğa çocuğa karışacaktık, torunlarımızla ilgilenecektik. Sonradan biz tahmin üzerine Adnan Oktar’ın avukatlarıyla iletişime geçmeye karar verdik. Onlar da “a evet, biz sizin sitenizi kapattık” dediler.
AT: Tahmin üzerine?
TG: Evet. Yani Telekom’dan bize herhangi bir yardım, niye kapatıldığımıza dair bir bilgi verilmedi. Telekomünikasyon kurumundan da verilmedi. “Sizin hakkınızda bir şikâyet yok, biz yapmadık” dendi. Ancak varmış ve mahkeme tarafından engellenmişiz, biz bunu sonradan öğrendik.
KA: Peki yazışmanız var mı bu arada Telekom’la?
TG: Telekom’a telefonla ulaştık, bir de benim verdiğim dilekçe vardı, dilekçeye cevap alamadım, o yüzden karşılıklı bir diyalog yok.
KA: Tabii burada Telekom’un hukuksal bir sorumluluğu da olduğu ortaya çıkıyor. Bilmiyorum bir avukatla bu işleri takip ediyor musunuz, ama ben bu kısmını bilmiyordum. Yani o yazışmalara gerekli cevabı vermeme nedeniyle zarara yol açıyorlar; bir hukuksal sorumluluğu olabilir. Bir ihtiyati tedbir kararı var anlaşılan siteniz hakkında, peki sitenizi kapattıran kişiler size dava açtılar mı?
TG: Söylediklerine göre açmışlar, ancak ben onlarla ilk iletişime geçtiğimde dava dosyalarını istedim, dosya numarasını istedim, nelerden şikâyetçi olduklarını göreyim, ona göre bir tedbir alayım istedim, gönderdiler. Ben aslında başta onlara “uzlaşacağım sizinle” dedim, ama şimdi uzlaşmaya pek niyetim yok, bence çok uygunsuz istekleri var.
KA: Kapatma tarihi ne zamandı?
TG: 11 Temmuz diye hatırlıyorum.
KA: Burada kısa bir açıklama yapayım, kitabımızda da bunu çok açıkça ortaya koyduk ve dedik ki, “5651 sayılı yasa yürürlüğe girdikten sonra, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası’na dayanılarak ihtiyati tedbir yoluyla site kapatılamaz”. Biliyorsunuz Bianet bu yazımızı yayınladığı için kapatılması yönünde girişimde bulunulacağına dair Adnan Oktar’ın avukatları tarafından uyarı gelmişti. Zaten bizim kanımızca sadece bu kapatma karara değil, hepsi hukuka aykırı, ama bir an için hukuka uygun olduğu varsayılsa bile bu verilen ihtiyati tedbir kararı dava açılmadan önce verildiyse, 10 gün içerisinde dava açılması gerekiyor, dava açılmadığı takdirde otomatik olarak düşmesi gereken bir karar. Size dava açıldıysa bir tebligat almanız lazım, avukattan gelmez, mahkemeden gelmesi lazım. 10 gün sonrasındaki dava açılmış olsaydı böyle olması gerekiyor. Eğer siz şu anda kararı öğrendiyseniz, hangi mahkemede ve hangi sayıyla verildiğini, bu davanın açılıp açılmadığını öğrenmeniz lazım, herhangi bir tebligat almadığınızı ve kararın hemen kaldırılması gerektiğini söylemeniz lazım. Yani bunun çok basit bir hukuksal yöntemi var. Benim tahminim 60’ın üzerinde sitenin böyle kapatıldığı söyleniyor, hepsine dava açılıp açılmadığını bilmiyoruz. Açılmayanların tamamının 10 gün içerisinde, Hukuk Usulü Muhakemesi Yasası gereğince ihtiyati tedbirle kapatılabileceğinde hâlâ ısrar ediliyorsa bile, eğer dava açılmadıysa 10 gün içerisinde kaldırılması lazım. Yani sizin söylediğiniz senaryoda size ifade edilenlerin pek gerçekçi görünmediğini, olmadığını düşünüyorum. Yani, “dava açtık ama size gelecek”... Bir davayı açarsanız en fazla 1 ay içerisinde mahkemeden tebligatı gelir, öyle 5-6 ay olmaz ve buradaki süre çok kısadır. Kanunda hüküm çok açık, 10 gün süre içerisinde açılması lazım. Bu sadece Naçizane Sözlük değil diğerleri açısından da çok büyük ölçüde böyle. Burada çok daha problemli bir durumla karşı karşıyayız; 5651’e göre kapatmalar Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı eliyle yapılıyor, ama Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre veya medeni yasaya dayanarak, Hukuk Usulü Muhakemesi Yasası aracılığıyla yapılan kapatmalar Telekom üstünden yaptırılıyor. Biz Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda da şeffaflığın da olmadığını ve çok eleştirilmesi gerektiğini söylüyoruz, ama en azından mahkemenin adını ve sayısını görebiliyorsunuz. Halbuki sizin de arasında bulunduğunuz durumdaki kapatmalar, yani 5651 sayılı yasa dışındaki kapatmalarda, hangi mahkeme tarafından ne gerekçeyle ve hangi numarayla karar verildiğini bilemiyorsunuz. Bu durumda tekrar TürkTelekom’dan öğrenmek lazım, “kim verdi bu kararı?” diye. Bu aslında artık tartışılmasına bile girilmeyecek derecede, her türlü hukuksal usul ilkesini ortadan kaldıran bir uygulama. Savunma hakkı vermediğiniz gibi, hakkına müdahale ettiğiniz kişiye kararı dahi duyurmuyorsunuz, bu çok çok garip bir şey. “Yurt dışındakilere duyurmuyoruz” diyor, ama yurt içindekilere de duyurulmuyor, duyurulmadığı gibi öğrenmek isteyen de öğrenemiyor.
İkinci boyutuna geçeceğim, ulusal hukuk dışında, bence Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hukuk yollarını tüketmeye gerek olmaksızın gitmek için bir neden. Çünkü etkili bir iç hukuk yolu yok. Etkili bir iç hukuk yolu olabilmesi için, sizin kendinizi savunma hakkınız olması lazım, ikincisi ulaşabilmeniz lazım böyle bir müdahaleye. Bu olmadığı için uluslararası insan hakları mekanizmalarını da çalıştırmak lazım. Hatta bunu sistematik çalıştırarak bir pilot dava haline getirmek lazım AİHM önünde.
Bakan’ın da ağzından çıkan “uzmanlık mahkemesi” çok tartışılan bir şey, bu söylediklerimizin hiçbirinin uzmanlıkla ilgisi yok. Bunların hepsi anayasa hukukuyla ve insan hakları hukukuyla ilgili temel her yargıcın uygulaması gereken şeyler. Hakkında karar verdiğiniz kişiye, hakkını sınırlandırdığınız kişiye, koca bir site kapandığı zaman tebligatta bulunmanın internetle, uzmanlıkla, teknolojiyle vs. ilgisi yok. Onun için buradaki sorun çok daha derinde, başından söylediğim gibi, ama Naçizane Sözlük için naçizane öneri, bunu tespit edip, hem ihtiyati tedbirden sonra 10 gün içinde dava açılmadığı için kaldırılmasını istemek, hem de İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmek önerisini yapmayı gerekli görüyorum ben.
TG: Bizim fiziki bir adresimiz gözükmediği için mahkemeden gelen tebligat nasıl bize ulaşacak? O çok önemli bir nokta.
KA: Tabii o adresin koyulması yönünde yer sağlayıcılar açısından kanunda hüküm var, ama bu durumun böyle olduğunu varsaysak bile siz Türk Telekom’da bu girişimde bulunduğunuzda Türk Telekom’dan bir cevap alamadığınızı söylüyorsunuz. Son derece basit bir şey, Türk Telekom’un elinde o kararın numarası vs. var. Mahkeme böyle bir kararı verirken buna ilişkin girişimde bulunup, sonrasında eğer bu kararı verdiyse belki bir yere kadar anlayışla karşılanabilir. Bildiğimiz kadarıyla böyle bir çaba yok, yani karşı tarafa ulaşma ve onun görüşünü alma çabası, çünkü nihayetinde bir yargılama yapıyorsunuz, bir iddia var, bir sav var, onun bir karşı savı da muhtemelen vardır, siz de diyeceksiniz ki “hayır, burada böyle bir kişilik hakkının ihlali söz konusu değil”. Site ulaşılamaz bir yer de değil, elektronik olarak en azından sizin sitenize ulaşılabildiği şüphesiz. Bu hak ve özgürlüklerin etkilendiği alanda, kural özgürlük, sınırlandırma istisna olduğuna göre, bu çabaların gösterilmesi gerekir. Gösterilmiyorsa, ardından “fiziksel bir adres bulamadık” özürü, bence genel insan hakları hukuku açısından çok da kabul edilebilir bir özür değil. Çünkü burada özgürlüğün çok ciddi bir kısıtlanmasıyla karşı karşıyayız.
AT: Şimdilik programa son vermek zorundayım. İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır. Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme başlıklı kitabın yazarlarından Doç.Dr. Kerem Altıparmak konuğumuzdu. Kerem Bey çok çok teşekkür ediyoruz ayırdığınız süre ve verdiğiniz bilgiler için. Naçizane Sözlük’ün kurucusu Tansuğ Gürsel’e de bize katıldığı ve somut bir örnek üzerinde tartışmamıza fırsat yarattığı için teşekkür ediyoruz.
TG: Sayın Altıparmak’a ben de çok teşekkür ederim, gerçekten yararlı bilgiler oldu benim için.
AT: Naçizane Sözlük ilk değil, son da olmayacağa benziyor. Son olarak bu kitaba internetten nasıl ulaşabileceğinizi söyleyelim: www.ihop.org.tr adresinden, yani İnsan Hakları Ortak Platformu web sitesinden, Yaman Akdeniz’in blogundan veya İnternet ve Hukuk Platformu’nun web sitesinden ulaşabilirsiniz. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz, şimdilik iyi haftalar.
(1 Aralık 2008 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)