Anasayfa | Site Haritası | İletişim | About Açık Radyo  
 
E-Dergi online kişiye özel yaşam kültürsanat dergisi
Dünya Su Forumu
13/03/2009

 

Ömer Madra: Öncelikle Dünya Su Forumu meselesinden başlayalım.

 

Cengiz Aktar: Sudan işler! Aslında etkinlikler bu hafta başlıyor tabii, İstanbul Su Mahkemesi bu hafta toplanacak.

 

ÖM: Başladı da zaten galiba?

 

CA: Sonuçlar da Cuma veya Cumartesi günü açıklanacak. Bu Dünya Su Forumu çok önemli, Türkiye’de de, ilk defa İstanbul’da toplanıyor, belki Hasankeyf’te toplansa daha iyi olurdu. Dünya Su Forumu’yla ilgili herhalde dünya kadar şey işiteceğiz, Açık radyo da bunu uzun uzun işleyecek. Bunun yanında 3 tane alternatif etkinlik var, biraz onlardan bahsedelim.

 

ÖM: Su Forumu’nun kendisi de zaten bir takım sergiler, filmler, vb. kültürel etkinlikler gibi görünüyorsa da aslında büyük ölçüde büyük şirketlerin kâr amaçları var arkasında.

 

CA: Evet, çok iddialı, ama su meselesinin temeline hiç inmeyen bir toplantı olduğu anlaşılıyor. Zaten STK’lar ne şimdi ayın 16 Mart’ta İstanbul’da başlayacak 5. Dünya Su Forumu’nda, ne de ondan öncekilerde yerlerini alamadılar. Yani onlara söz hakkı yok. Bu biraz üst düzey hükümetler ve şirketler toplantısı gibi bir şey.

 

ÖM: Evet, yüzlerce şirket ve sayısız hükümet temsilcisinin de katıldığı bir toplantı. Dünya Su Konseyi diye de bir kuruluş var; bu isime bakarak insanlar farklı bir şey zannediyorlar, ben de öyle bir yanılgıya kapılmıştım.

 

CA: Evet, çünkü çok iddialı bir ismi var.

 

ÖM: BM’nin, insanlık camiasının, susuzluk meselesini, kuraklık ve açlık meselesini çözme çalışmalarının bir parçası zannediyorduk, ama öyle değilmiş, arkalarında çok büyük su şirketleri var, özellikle Avrupalı olanlar.

 

Avi Haligua: Suyla ilgili bir fikri hegemonya kurmaya çalışıyor olabilirler mi? Çünkü aslında biraz da marjinal fikirleri var.

 

CA: O kadar ilginç ki, kullandıkları deyimler, sloganı vs. böyle çok yaygın, çok demokratik birşeyler çağrıştırıyor. Mesela İngilizcesi “Bridging Divides for Water”, bunu ben şöyle tercüme ediyorum; “Su konusundaki dengesizliklere çare arayışları.”

 

ÖM: Mekanizma olarak da kamu ile özel kesim arasında bir işbirliği öneriyor.

 

CA: Kazın ayağı öyle değil! Üstelik Türkçe çevirisinde de çok ciddi bir hata var, o işi daha da suladırıyor tabiri caizse, “Farklılıkların suda yakınlaşması” diye çevirmişler; alaturka bir şarkı sözü gibi!

 

ÖM: Dünya Su Konseyinin başında da Loic Fauchon var, o da zaten dünyanın en büyük su şirketinin CEO’su. Suyun çok önemli bir ihtiyaç olduğunu söylüyorlar. Malumu ilan etmenin bir anlamı yok, ama bir hak olduğundan, vazgeçilemez ve devredilemez bir hak olduğundan hiç bahsetmiyorlar.

 

CA: Tabii, o bir türlü girememiş zaten, bu seferkine de giremeyecek herhalde. İstanbul’daki afişlerde “Su Forumu medeniyetleri İstanbul’da buluşturuyor’ diyor. Şu “medeniyetleri buluşturma” lafını bir bellediler, alakalı alakasız her yerde kullanmak istiyorlar. Ne alakası var medeniyetlerin buluşmasıyla su meselesinin?

 

ÖM: Arada bir dedikodu da vereyim, bu medeniyet meselesi tabii parayla da çok ilgili anladığım kadarıyla, nihayet çözüyorum bunu; mesela bu büyük su forumuna en az 1000 gazetecinin geleceği söyleniyor, 20 bin’e yakın da katılımcı olacakmış hükümetlerden filan. İstanbul’da da Haliç’teki kongre salonu yetiştirildi alelacele. Mesela alternatif foruma için bir tane bile simültane çeviri ekibi kalmadı, çünkü hepsini kapatmış durumda Dünya Su Forumu. “Para-düdük” meselesi! Medeni bir şey oluyor işte, çeviriler anında yapılacak.

 

CA: Ben de sana bir dedikodu yapayım, bu ilk öncüler gelmeye başlamışlar, bu parti flamalarını su forumu için kutlama zannetmişler.

 

ÖM: Öyle değil mi zaten? Ben de öyle zannediyordum!

 

CA: Şaka bir yana, iki acı rakam vereyim Türkiye ile ilgili: Su zengini olduğumuzu zannederiz, öyle bir yaygın kanaat vardır malum, bunun için kişi başına yıllık ortalama su miktarının en az 10 bin metreküp olması gerekiyor; Türkiye 1430 metreküp ile su yoksulu bir ülke. “Arapların petrolü varsa bizim de suyumuz var” falan denirdi ya bir aralar. Tabii bizden beteri var, Ürdün 138 metreküp, daha da beteri var İsrail 124 metreküp. Yani orada biraz savaşın ve bütün bu itiş kakışın arkasında biraz da su olduğunu söylemek mümkün açıkçası.

 

ÖM: Hatta bunun ötesinde, 1967 savaşının da aslında -Ariel Şaron’un anılarına bakılacak olursa- bir su savaşı olduğunu da söylememiz mümkün. Özellikel Golan Tepesi’nin altındaki bütün su yataklarını ebediyete kadar İsrail’in mülkiyetine geçirmek için girişilmiş olduğunu bizzat Ariel Şaron hatıratında söylüyor.

 

CA: Su zengini ülke de tahmin edebileceğiniz gibi Kanada; 92 bin metreküp, yani 9 kez daha fazlası asgari ortalamanın. Türkiye’nin rakamları çok ürpertici. Bu rakamları Doğal Hayatı Koruma Derneği (WWF) Türkiye’den aldık. Son 40 yıl içinde 3 tane Van Gölü büyüklüğüne denk gelen sulak alan kaybedilmiş bu memlekette. Ülkenin su potansiyeli 110 milyar metreküp, bunun sadece %16’sı içme ve kullanma amaçlı, büyük bölümü, %72’si tarım için kullanılıyor, tabii %12 de sanayiye gidiyor.

 

ÖM: Bunlar WWF Türkiye’nin sitesinden mi? Peki Alternatif Su Forumu’nda görmedim bunları.

 

CA: Alternatif Su Forumu’nda böyle bilgiler yok, oraya geleceğim, o çok önemli tabii.

 

ÖM: Bunları çıkıp söyleseler iyi olurdu tabii.

 

CA: Alternatif Su Forumu bu meselenin tamamen bir meta alanı, alıma satma meselesi olduğuna dikkat çekiyor ve bunun üzerinden yürüyor. Bizim “sanayiden sorumlu çevre bakanı”ndan bir alıntı var basın bültenlerinde: “Gelin paranızı suya yatırın,” diyor.

 

ÖM: Dünya Su Forumu’ndan mı bahsediyorsun?

 

CA: Hayır! Alternatif Su Forumu’nun. Ondan bahsedeceğiz, onun üzerinden yürüyorlar ve burada işaret ettiği 60 milyar Euro’luk bir pazar. Bu pazarın %90’ı da baraj inşası. Bu özel sektörün 1400 tane projesi, Devlet Su İşleri’nin de 600’e yakın baraj projesi var. Bunların büyük bölümü enerji ağırlıklı, bir kısmı da sulama. Bunların hiçbirinin ciddi bir etki analizi ve kâr-zarar analizi yok; yani önüne gelen yerde kafasına estiği gibi, suyu gördüğü yere baraj yapmak şeklinde.

 

ÖM: ÇED diye kısaltılan “Çevre Etki Değerlendirme” raporu zaten çok hafifletildi, kanun değişiklikleriyle de, yönetmelik değişiklikleriyle çok kolaylaştırıldı anladığım kadarıyla.

 

CA: Artık bu yerel insiyatifler öne çıkıyor, bu Rize İkizderelilerin zamanında başlattıkları bir “Vadime Dokunma!” kampanyası vardı. Yıllardır bunlar söyleniyor; özellikle göz diktikleri 3 tane ırmak var Türkiye’de, Çoruh, Dicle ve Göksu. Ağırlıklı olarak bu üçüyle uğraşıyorlar. İkizdereliler şöyle diyor; “bu kurulacak 16  tane hidroelektrik santralinin toplam üretimi 1,6 milyar kw, Türkiye’nin elektrik tüketimi 185 milyar kw. Hakikaten devede kulak. Bunun 35 milyarı bu hidroelektrik enerji santrallerinden geliyor, gerisi de tabii kömürden. 2010’da bu tüketim 230 milyar kilowat’a çıkacak, 2020’de de 500 milyar kilowat’a çıkacak. Yani İkizdere’de üretilecek olan 1,6 milyar hakikaten komik bir rakam, ama bunun karşılığında, Türkiye’nin en güzel vadilerinden biri olan bu vadide 100’ü aşkın endemik bitki var.

 

ÖM: İkizderelilerin verdikleri mücadeleyle ilgili birkaç program da yaptık biz “Açık Yeşil” programında. Büyük bir başarı da kazandılar hukuk mücadelelerinde.

 

CA: Mesela anzer balı burada çıkıyor, kayın ve ladin ağaçlarından oluşan ciddi bir orman dokusu var, ama kimsenin “ne getiriyor, ne götürüyor?” diye baktığı yok. Hiç çevre bilinci olmadığı için AKP hükümetinde, bilakis çevre düşmanı bir yapıya sahip olduğu için böyle bir kaygı yok. Aynı şey tabii parasızlıktan inşaatı durmuş olan Hasankeyf’teki Ilısu Barajı için de geçerli. Onun ömrü de 60 sene, ama orada yokettiği tarih hiçbirşeyle kıyas kabul etmez. İnsan da dahil, tüm canlılar oradan göç edecek filan. Bakan ne diyor biliyor musun? “Kardeşim siz ne karışıyorsunuz, biz kararı aldık” diyor.

 

ÖM: Halkın pek ilgileneceği bir şey değil yani?

 

CA: “Devletin, hükümetin aldığı bir karardır, bu santraller yapılacak, hiçkimse engelleyemez” diyor.

 

ÖM: Çevre Bakanı’ndan iyi bilecek halimiz yok ya!

 

CA: Alternatif Su Forumu da İstanbul’da yapılacak hafta sonunda. Bunun dışında dLatin Amerika Su Mahkemesi ile Heinrich Böll Vakfı’nın desteği ile toplanacak olan İstanbul Su Mahkemesi bugün toplandı. Bunların amacı yasal düzenlemeler yoluyla çözüm bulunamamış suyla ilgili çalışmaların çözümüne katkı sunmak. Bu sene Türkiye’den 3, Latin Amerika’dan da 2 dava, ihtilaf ele alınıyor. Bir dördüncü etkinlik daha var, bu en radikal olanı “Su halkındır satılamaz,” diyen Suyun Ticaretleştirilmesine Hayır Platformu. Bunu duydun mu?

 

ÖM: Hayır.

 

CA: Bunlar sokak etkinlikleri yapıyorlar daha çok, muhtemelen su forumunun yapıldığı yerin önüne gidip orada bir nümayiş yapacaklar.

 

ÖM: Odalar Birliği’nin de bir alternatif toplantısı var.

 

CA: Bu aslında iyi bir şey, çünkü sudan bahsedilecek, istemediğimiz kadar bilgiye ulaşacağız, gazeteler, televizyonlar bu konuyu dile getirecek. Hiç olmazsa bir nebze bilinç geliştirme imkânı olur. Türkiye’de çok doğru diye bilinen yanlışlar var; “Türkiye su zenginidir, bize birşey olmaz.” Belediyenin İstanbul’da suyu nasıl har vurup harman savurduğunu, Melen’in suyunu İstanbul için nasıl sömürdüğünü, suları nasıl kirlettiğimizi, bir türlü temizleyemediğimizi bilmiyoruz ama... Türkiye’de temizleme yok, yani su sadece bir kere kullanılıyor Türkiye’de. Avrupa ki Türkiye’den çok daha zengin su açısından, ama aynı su temizlenerek ve 3 kere kullanılıyor,. Hiç böyle bir adet yok burada. Bütün bunlar konuşulacak herhalde.

 

ÖM: Bunun dışında bir iki de Avrupa ile ilgili şey konuşalım.

 

CA: Avrupa ile ilgili bir iki gelişme var; geçen Cuma günü Ankara’da büyük bir toplantı yapıldı. Avrupa işlerinden sorumlu devlet bakanı Egemen Bağış’ın tasarrufuyla yapılan bir toplantı. 600’e yakın STK davet edildi bu toplantıya ve AB konusu konuşuldu. Dolayısıyla bu kadar kalabalıkta hiçbir şey konuşulamadı tabii; “dostlar alışverişte görsün” usulünden oldu. Bir iki tane malum büyük STK’ya söz verildi, diğerleri de kızıp salonu terk etti; tam alaturka bir iş oldu.

 

Böyle olmaz bu işler, geçen programda da yen, bir bakanlığın doğru bir karar olduğunu, ama arkasının getirilmesi gerektiğini, içinin doldurulması gerektiğini söylemiştik. Şimdilik maalesef öyle bir şey yok, seçim sonrasında ne olacak o da belli değil. Evvelki gün konuşulan yani AKP’nin oy kaybetme potansiyelini gözönünde bulunduracak olursak, seçimden yara alarak çıkan bir AKP, AB işine belki daha kolay dönebilir. Böyle bir ihtimal ortada duruyor. Zora giren bir AKP, tekrar AB işlerine tekrardan dönebilir. Nelerle avunuyoruz görüyorsun! Ama ‘Allah muhafaza’ %50 falan olursa oy oranı, herhalde 22 Temmuz sonrasındaki o aşırı özgüven, hatta kibir ve küstahlık havasına girilirse o zaman yandık tabii.

 

ÖM: Aslında pek öyle olmayacağına ilişkin epey sayıda da yorum ve araştırma var; İktisat İşletme ve Finans Dergisi’nde %40 tahmin ediliyor eski seçimler üzerinden yapılan bir modellemeyle.

 

CA: Bir de son olarak bugün Avrupa Parlamentosu’nun genel kurulunda mutat Türkiye raporu konuşulup oylanacak. Pek bir sürpriz yok içinde, malum konular var, ama bir iki yenilik de var; artık Türkiye’de AB ile ilişkili reform yapılmadığı, -ki bunu Avrupa’ya Doğru programında tekrar tekrar söyleye söyleye bîhal olduk. Artık bu kayıtlara geçmiş durumda, “son 3 yıldır reform yapılmıyor” diyor rapor açık açık. Kimileri çıkıyor, “parti kapatma davası vardı o yüzden yapamadı da, üstüne çok gidildi, ama seçim vardı,” vs. diyor. Aslında 4 senedir reform yapılmıyor. Türkiye’nin malum fotoğrafını çeken bir rapor bu, bizim bildiğimiz şeyleri tekrar ediyor, fakat bir takım ilginç ifadeler var, özellikle İmroz ve Tenedos’la ilgili, yani Bozcaada ve Gökçeada ile ilgili. Biliyorsun onların isimlerini de değiştirmemiz gayrikanuni.

 

ÖM: Lozan’a göre mi?

 

CA: Evet. Değiştirme hakkımız yokmuş, ama biz yapmışız olmuş! Oradaki iki kültürlülüğün korunması üzerinde duruyor, bu daha önce yoktu. Bu Tur Abdin’deki Süryani manastırı sorununa değiniyor ve muhafaza edilmesini gerektiğini söylüyor. Ayrıca, Meclis’teki Cinsiyet Eşitliği Komisyonu’ndan bahsediyor. Biliyorsun onun adını da, “cinsiyet” sözcüğü muhafazakâr camiayı nedense ürküttüğü için, “fırsat eşitliği” diye değiştirdiler. Aynı “bölgesel politika” gibi, onun içinde de ‘böl’ var biliyorsun! Bölgesel politika bir türlü olmuyor, en önemli AB konularından biri bu.

 

(11 Mart 2009 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır)


Yazıcı formatı Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan