Türkiye'de İş Dünyası ve Devlet İlişkisinin Tarihi | ||
| 06/03/2009 |
Ömer Madra: Bu seferki yayınımızı kayıt olarak önceden gerçekleştiriyoruz, sizin seyahatinizden dolayı, canlı yayın değil. Konumuza kesintisiz olarak devam edelim bu hafta da: İş dünyası, sermaye ilişkileri
Ali Bilge: Silahlı kuvvetler ve darbeler. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de Türkiyeli burjuvazinin gelişme sürecine ve devletle ilişkilerine, özellikle orduyla ilişkilerine ciddi olarak bakmak gerekiyor, ama biz bunu çok gerilere gitmeden, 12 Eylül’den başlatabiliriz.
Geçen hafta, belli grupların devletle, iç devletle, TSK ile olan ilişkilerine Ergenekon soruşturması çerçevesinde değinmiştik. Bu sefer de bunu biraz daha gerilere götürmek mümkün ve 12 Eylül’e bakmak, bugünün pek çok iş dünyası örgütünün ve işadamlarının 12 Eylül öncesindeki ilişkilerini de mercek altına almakta fayda var, ama biz iş dünyasının 12 Eylül’ü karşılayış biçimine ve 12 Eylül anayasasına karşı takındıkları tavra bakalım. Bu konuda da elimizde iki tane örnek var. Bu örneklerden bir tanesi, dönemin Koç Grubu başkanı Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı mektup. Bu önemli bir mektuptur. Biliyorsunuz 12 Eylül’de bütün dernekler kapatıldı, ama TÜSİAD kapatılmadı, onun faaliyetleri sürdü. O dönemin TÜSİAD’ının, o zamanki Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) ve Türkiye İşverenler Sendikası’nın (TİSK), 3 tane asal iş dünyası örgütünün, Türk sermaye örgütünün, darbeye inanılmaz bir şekilde destek verdiğini bir kere belirtmeden geçmeyelim. Araştırmacılar, 12 Eylül’ün hemen sonrasında yapılan açıklamalara, değerlendirmelere ve raporlara bakabilirler. Aynı zamanda 82 anayasasının oluşturulmasına ilişkin iş dünyası örgütlerinin takındıkları tavır ve önerilerine de bakabilirler. Bunlar gerçekten önemli belgeler. Türkiye’de 1980’lerin sonundan itibaren iş dünyası örgütlerinde, özellikle TÜSİAD’da gördüğümüz değişimi, demokratikleşme hamlelerine yaklaşımı ve bu çerçeve içerisindeki hareket tarzını, hem 12 Mart’ta hem 12 Eylül’de hatırlamak ve 12 Eylül anayasasını desteklemenin de ötesine giden tavırlarını not etmek lazım bu değişimi görmek açısından.
ÖM: Evet, TÜSİAD sonradan demokratikleşme yöntemleri üzerine de raporlar hazırlatmıştı hatta.
AB: Evet. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren TÜSİAD’da ciddi bir değişim görüyoruz. Yani anayasayı eleştirir, her alanda Türkiye’nin yapısal sorunlarını gündeme getirir, adeta iş dünyası örgütünün ötesinde bir düşünce kuruluşu gibi tespit ve çözüm önerileri üretir. Bu konudaki ileri adımlar TOBB’da daha sonraki yıllarda gecikmeli olarak cereyan eder. TİSK için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sonuçta, 1980’lerin ikinci yarısından günümüze kadar olan dönem, Gümrük Birliği sonrasındaki gelişmeler, AB’nin Türkiye’nin gündemine girmesi, iş dünyası örgütlerinde artık kârın darbeden, diktatörlükten değil, demokrasiden geçtiğinin farkedildiği bir dönemdir.
ÖM: Ama ondan önce böyle değildi.
AB: Değildi, ayrıca 28 Şubat’ta da takındıkları bu gelişmeye çok uygun bir tavır değildi. Denilebilir ki, son 27 Nisan bildirisinde daha önceki tarihlerdeki takındıkları tavırlara göre daha demokrat sayılabilecek bir tavra doğru gelişmiştir.
ÖM: 27 Nisan’da Genelkurmay’ın internet sitesi üzerinden yaptığı “e-muhtıra” diye adlandırılan açıklaması.
AB: Evet. 80 öncesindeki iş dünyası aktörlerinin ve örgütlerin gerçekten çok geri bir konumda olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Örneğin 12 Eylül olur olmaz, TİSK Başkanı Halit Narin’in, -ki uzun yıllar boyunca bu görevi sürdüren bir şahıstır- bir sözü var; “artık biz güleceğiz,” diyor, “işçiler, solcular değil, gülme sırası bize geldi,” diyor.
ÖM: Son derece net bir sınıfsal açıklama.
AB: Tabii. Hatırladığım kadarıyla Rahmi Koç’un da İstanbul Sanayi Odası’nda bir konuşması vardır 24 Ocak gelişmeleriyle ilgili, “bu kadar isabetli bir durum olamaz,” diyor, darbeye dair. O programın işleyişi açısından “inanılmaz bir zamanlama” diye hatırladığım bir yorumu var var.
Vehbi Koç’un 3 Ekim 1980’de, yani 12 Eylül’den 1 ay bile geçmeden yazdığı bir mektup var Kenan Evren’e. Orada bu darbeyi desteklediğini ve ordunun muzafferiyetini övdükten sonra, belli noktalarda da akıl veriyor; “Türk ordusunun bu hareketi son derece geçerlidir” dedikten sonra, “Yıpranabilirsiniz, aman yıpranacak hareketlerden kaçının. Eğer ordu yanlış kararlarla yıpranırsa, memlekete diktatörlük, onun arkasından da komünizm gelebilir” diyor. “Vaktinde demokrasiye dönülmesi konusunda da aman dikkatli olun, bu konuda kantarın topuzunu kaldırmayın. Bu arada da anarşistlerin mahkemeleri hiç uzatılmamalı, cezaları süratle verilecek kanunlar çıkarılmalı ve polis teşkilatının imkânları arttırılmalı. Buna ilişkin ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı en kısa sürede. Yoksa ‘faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor’ propagandası yapılır. Böyle bir iftira karşısında bir an evvel işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek kanunlar bir an önce çözülmelidir. DİSK’in kapatılmış olmasından medet umanların bu anlamda heveslerinin kursaklarında kalması lazım,” diyor.
ÖM: Bu da gayet sınıfsal bir açıklama.
AB: Çok sınıfsal, net bir mektup. Diyor ki mesela; “Kıdem tazminatları kurulacak bir fonda toplanmalıdır. İşçilere ödenecek yıllık miktarlar ayrıldıktan sonra geriye kalan kısım kamu ve özel sektör yatırımları için düşük faizde kullandırılmalıdır.”
ÖM: Yani onlar da işverene iade edilmelidir.
AB: Evet.
ÖM: Uzun bir mektup.
AB: Evet. Islahat hareketi olarak görüyor 12 Eylül’ü, mesela diyor ki; “Bu hareketin muvaffak olması için komünist partilerin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettireceğini gözönünde bulundurun, uyanık olun, bu teşebbüsleri muhakkak engelleyin.” “Solcu örgütlerin, Kürtlerin ve Ermenilerin!”
ÖM: Bu mektup darbe lideri Org. Kenan Evren’e yazılıyor. Türkiye’nin en büyük holdinginin başkanı, bir işadamı, çok kanlı sonuçlar verecek olan bir darbenin liderine mektup yazıyor; bunun bir ıslahat hareketi, yani reform hareketi olduğunu söyledikten sonra da solcuları, Kürtleri ve Ermenileri de hizaya getirmesinin yerinde olacağını belirterek akıldânelik yapıyor. Çok ilgi çekici.
AB: “Kürtler, komunistler, solcular, Ermeniler ve bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerine karşı uyanık olun ve teşebbüsleri muhakkak engelleyin,” diyor. Biliyoruz ki 12 Eylül’le Anayasa Mahkemesi yürüdü, devam etti.
ÖM: Üstelik de kapatılan, el konulan DİSK’in binasında icra-i hukuk eylemeye devam etti.
AB: Evet, devam etti ve de o insanlar bunu sindirdiler ve maaşlarını alıp o pozisyonlarını devam ettirdiler. İşte oradaki aktörleri 28 Şubat’ta ve 27 Nisan’da ulusalcı, cumhuriyetçi ön saflarda görürsünüz, o da ayrı bir konu. Diyor ki sayın Vehbi Koç; “aman hatalı bir tebliğ ve kanun çıkartmamaya gayret edin, bu tür durumlarda -siz askersiniz- Anayasa Mahkemesi üyelerini çalıştırın, mütalaalarını alın.”
ÖM: Gerçekten ilgi çekici. Bu 28 Şubat’tan kastettiğimiz de, sonradan özellikle Org. Çevik Bir tarafından “postmodern” diye de nitelendirilen, Çevik Bir’in de uygun olduğunu söylediği -bir “yarı darbe” diyelim ona da-, silahlı kuvvetlerin itmesiyle mevcut iktidarın görevden uzaklaştırılması. Tarih 1997 miydi?
AB: Evet. 3 Kasım 1996 Susurluk kazası, 28 Şubat 97 de o meşhur 10 saat süren MGK toplantısıdır. Zaten o sürece baktığınızda, Susurluk askere dayanınca 28 Şubat ve ortaya çıkmıştır, onu da ayrıca konuşmak lazım.
Bu mektubunda Sayın Vehbi Koç gerçekten akıl veriyor, “şunlara şunlara dikkat edin” diyor, bir de “özellikle söylüyorum, Turgut Özal’a karşı dedikodular başlatılmıştır, Turgut Özal’ı koruyun, aman dedikodulara bakmayın, onun da hataları olabilir, fakat bu nazik dönemde mevcudun içinde meselelerimizi en iyi bilen insandır, dedikodulara bakmadan kendisini tutmakta fayda vardır,” diyor.
ÖM: Dedikoduların neden kaynaklandığını bilmiyoruz, ama 24 Şubat kararlarının da bir devamı aslında.
AB: Tabii, o dönemde, IMF ve Dünya Bankası, darbeden hemen sonra hazineyi ararlar, o zamanki teknokratları, bu durumun nasıl devam edeceğine dair görüş alışverişinde bulunurlar. Bu konuda hemen güvence verilir, “mevcut modelden bir değişiklik olmayacaktır” denir. Vehbi Koç’un akıl verdiği, dikkat çektiği önemli hususlardan bir tanesi de şu; “aman dinsiz millet olmaz, din işleri bu defa artık siyasi partilerin istismar edemediği şekilde düzene sokulmalıdır” diyor.
ÖM: Bu da enteresan doğrusu. Başka bir şey sorayım, Kenan Evren’den bir cevap gelmiş mi Vehbi Koç’a, biliyor muyuz bunu?
AB: Onu bilmiyoruz, ama muhtemelen gitmiştir. Zaten o dönemde TUSİAD’la askeri rejim arasında hep olagelmiş bir ilişki söz konusudur ve grup olarak özellikle Koç Grubu’nun askerlerle olan teması, geçen hafta bahsettiğimiz Asil Çelik olayında da kendini net bir şekilde gösterir.
ÖM: Asil Çelik’i de bir cümle ile kısaca hatırlatabilir miyiz?
AB: Asil Çelik o dönem Koç Grubu içerisinde çok önemli şirketlerden biri ve hatırladığım kadarıyla kur farkları nedeniyle zor duruma düşüyor ve bir kurtarma planı hazırlanıyor. 82 yılında Koç Grubu’yla o zamanki Turgut Özal ve teknokratlar arasında görüş ayrılığı çıkıyor. Grup Turgut beyin önerisini kabul etmiyor, grup konseye kendi önerisini kabul ettiriyor ve o dönemde devletleştiriliyor Asil Çelik. Gruba para konuluyor, o zamanki parayla 22 milyar liraya patlıyor bu iş ve Asil Çelik Koç Grubu’nun sırtından alınıyor. “Bu programa ilişkin operasyon nedeniyle, bankerlik nedeniyle değil, bu nedenle, Turgut Özal ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığından uzaklaştırıldı,” denir.
Bir de 1982 Anayasası’na ilişkin TİSK’in bir görüşü var elimde. Diyor ki; “61 anayasası tümüyle çöpe atılmalı, ekonomik model tercihi başlangıç bölümüne konulmalı.”
ÖM: Anayasada ekonomik modelden kastı nedir?
AB: Mesela sosyalizme kapalı, devlet yaklaşımlarına kapalı, tamamen özel sektöre dayalı liberal bir ekonomi modeli olarak zikredilmeli anayasada.
ÖM: Piyasanın görünmez eli tarafından yönetilmeli. 1980’leri kasıp kavuran, “neoliberal” dediğimiz, mutlak bir piyasa bağımsızlığını öngören modelden, piyasanın hiçbir müdahale kabul etmeyen öncülüğünden bahsediyoruz herhalde?
AB: Evet. O zaman “neo”su yoktu daha. Diyor ki; “Direnme hakkı’ gibi yanlış anlam ve yorumlara yol açacak kavramlara yer verilmemelidir anayasanın içinde. ‘Sosyal devlet’ ibaresi “sosyalist devlet” yorumuna götürdüğü için, bu ibare kesin olarak başlangıçtan ve diğer maddelerden çıkarılmalıdır.”
ÖM: TİSK “Sosyal devleti de tamamen ortadan kaldırın” diyor yani? O zaman yine Halit Narin mi başında?
AB: Evet. Bir de yayın çıkartmaya ilişkin de enteresan öneriler var, diyor ki; “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin silahsız ve saldırısız olması yeterli değildir. Ayrıca kamu sınırı da yeterli değildir, toplantı, gösteri ve yürüyüşlerinin kamu yararına olması gerekir, başka türlü izin verilmemesi gerekir,” diyor.
ÖM: Bu da bir mektup şeklinde mi kaleme alınmış?
AB: Bu madde madde danışma meclisine sunuluyor. Taslak anayasa içinde bunlar var zaten; yani TİSK’in unsurları. Anayasada yer almasını istedikleri görüşleri bu şekilde belirtiyorlar. Dernek kurma haklarıyla ilgili de enteresan şeyler var; “Siyasi ve askeri ve toplum yapısına ters düşen amaçlı dernekler kurulmamalıdır. Memurların mesleki amaçlı dernek kurması önlenmelidir,” gibi. Bunların hepsi de hayata geçen unsurlardır hatırlayın, kaç yıl mücadele edildi.
ÖM: En önemlisi de bu son söylediğiniz olsa gerek, çünkü bunlar basit, teorik önermeler. Danışma kurulu gibi davranan bu kuruluşların, işveren kuruluşlarının ve örgütlerin naçizane tavsiyeleri olmanın ötesine geçmiş görünüyor; bilfiil uygulanmış yani.
AB: Evet. MGK için çok enteresan önerileri var diyor ki; “MGK daha da etkinleştirilmelidir.” 61 anayasasında vardır MGK, 12 Eylül’de çok daha etkinleştirilmiştir, yani öneriler dikkate alınmış. Çok fonksiyonel olması öneriliyor, “teminattır” deniyor. Tam okuyayım: “Devletin bütünlüğü ve otoritesinin sağlanması konularında sorumlu ve daha fonksiyonel olması, yürütme faaliyetlerini daha güçlü kılabilecektir. Siyasi, idari ve askeri yüksek derecede yetkililerden oluşan MGK’nın yürütme faaliyetlerine yardımcı olabileceği bir sistemin anayasanın uygulanışı bakımından bir teminat olarak görülebilir,” diyor. Ve enteresan bir öneride bulunuyor; “61 anayasasında öngörülen MGK’nın mevcut kadrosu bir önceki cumhurbaşkanının, ana muhalefet liderinin, yüksek yargı organlarının başkanlarının katılması suretiyle daha da genişletilmeli” diyor. Bir nevi Encümen-i Daniş gibi bir şey yani.
ÖM: Tabii başka ülkelerde de, otoriter sistemlerde, korporatif faşist sistemlerde de çok sözü edilen, çeşitli siyaset bilimi kitaplarında rastladığımız, Franco’nun Falanjistleri ve pek çok başka yerde gördüğümüz gibi bir şey. Otoriteyi bu kadar altını çizerek vurgulaması, çok güçlü bir yürütmeyi önermesi ve bütün fonksiyonlarının da merkezi yürütmeye ağırlık verecek şekilde düzenlenmesini önermesi, nerdeyse faşizan bir sistem önerildiğini gösteriyor.
AB: Bu metnin içerisinde çok hoş inciler var, sosyal ve ekonomik haklara yer verilmesini de eleştiriyor: “Sosyal hakların devlete getireceği çok yükler olacak,” diyor, “bu sosyal haklar öyle beğenilmesi gereken hususlar olmamalıdır,” diyor. Düşünebiliyor musunuz? İnanılır gibi değil. “Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmalıdır,” diyor. Bunlar yapmış anayasayı yani.
ÖM: Bütün otoriter tasavvur, Franco’yu, Mussolini’yi, Hitler’i filan hepsini hatırlatan göndermeleri de içeren, çok tuhaf öneriler. Çok net aslında, tercihini bu şekilde koyuyor. Neyse bu epey yol almış olduğumuzu gösteriyor.
AB: Ben de onu söyleyecektim. 27 sene olmuş.
ÖM: Epey bir mesafe almışız, daha çok yolumuz olduğu da aşikâr, ama buna rağmen de mesefe de almışız.
Peki, büyük görüş değişikliği olduğunu söylediğimiz TÜSİAD’ın bir özeleştirisi var mı bu konuda acaba?
AB: Böyle bir açıklama metni, bildiri olmadı, ben bunu zaman zaman TÜSİAD içerisindeki tanıdıklara, dostlara iletirim hatta. Bir şekilde Bülent Tanör’ün raporu aslında başlı başına bir özeleştiri olmalıydı, ama dillenmemiştir.
ÖM: Evet “Türkiye’de Demokratikleşme”.
AB: Aynı zamanda şunu da söylemek mümkün; TÜSİAD’da birinci kuşak 12 Mart’ta kurulmuştur, 12 Eylül’de bu tavrı izlemiştir, ikinci ve üçüncü kuşaklar daha farklı dünyalarda yetiştiler ve farkındalıkları arttı. Dolayısıyla o kuşaklarla bir önceki kuşak arasında zaten 80’lerin ikinci yarısından günümüze kadar olan sürede ciddi çatışmalar yaşanmıştır.
TUSİAD’ın özeleştiri yapmaması konusu zaman zaman gündeme gelen bir şeydir. TOBB zaten çok daha gerilerden geliyor. AB süreci, 2000’li yıllarda bir takım değişmeler göstermeye başlamıştır. TİSK çok umut veren bir örgüt değil bu anlamda, mesela hâlâ günde 15 saatlik çalışmayı savunabilirler. Sermaye örgütleri arasındaki en çetin örgüt TİSK’dir.
(2 Mart 2009 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)