Kültür-sanat alanında kadın ve liderlik

Festival Alanı
-
Aa
+
a
a
a

Amacı toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki güncel tartışmalar için bir alan oluşturmak olan Festival Alanı, bu alanı WOW - Women of the World (Dünya Kadınları Festivali) festivalinden alıyor. 

Festival Alanı: 11 Mayıs 2020
 

Festival Alanı: 11 Mayıs 2020

podcast servisi: iTunes / RSS

Jude Kelly tarafından, ilk kez 2011 yılında Londra’nın en etkileyici kültür ve sanat merkezlerinden – o dönemde Kelly’nin Sanatsal Direktörü olduğu Southbank Centre’da gerçekleşen festival bugüne kadar altı kıtaya yayılarak 2 milyondan fazla insana ulaşmış. Festival, 2021 yılı içerisinde British Council desteği ile İstanbul’da düzenlenecek ve yerel küratörlüğünü de ben üstlendim. WOW festivallerinin renkli ve kapsayıcı sesini Festival Alanı ile Açık Radyo ailesine katıyor olmak büyük bir keyif. Festival Alanı konukları ile toplumsal cinsiyet eşitliğini, siyaset, sağlık, eğitim, iklim krizi ve adalet gibi geniş başlıklar çerçevesinde konuşacağız. Ama tüm konuklarımızdan temsiliyetleri ya da kurumsallıklarının ötesinde özne olarak seslerini bizlerle paylaşmalarını isteyeceğiz. Kadın kimliğini de kendini kadın olarak hisseden, kabul eden ve tanımlayan herkes olarak açtığımızı belirtmek isterim.

İlk programımıza toplumsal cinsiyet eşitliğinde çok da üzerinde durulmayan bir alanla, kültür ve sanat alanı ile başladık. Konuklarım araştırmacı ve editör Ceren Yartan ve Arter İletişim Direktörü İlkay Baliç ile kültürde kadın gücü üzerine sohbet ettik. Ceren Yartan Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursuyla gittiği Washington Üniversitesi St. Louis Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Şu sıralar Mekânda Adalet Derneği başta olmak üzere çeşitli STK’lar ve kültür-sanat kurumları için editörlük ve çevirmenlik yapmakta ve 11 Dakika adlı podcasti hazırlayıp sunmakta. Şehir planlama ve sosyoloji eğitimi alan İlkay Baliç, sivil toplum ve kültür alanında muhtelif kurumlar bünyesinde ve bağımsız projeler kapsamında araştırmacı, yazar, editör ve koordinatör olarak çalıştı. 2015 yılından bu yana da Arter’in iletişim direktörlüğünü yürütüyor.

Salgın döneminde şiddetin kaynağı: Evler

Son iki aydır tüm yaşam pratiklerimizi tekrar değerlendirmek zorunda kalırken, parçası olduğumuz kültür-sanat sektörünün de pek çok sektör gibi büyük bir darbe aldığını gördük. Aynı alanda fiziksel olarak bir araya gelememe durumu, birçok sanat mekanının yansıra sanatçılar ve kültür ve sanat emekçilerinin de üretim ve geçim desteklerini kaybetmesine sebep oldu. Ve elbette toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmaları da gündemimizi kaplayan önemli bir acil müdahale odağı oluşturdu. Salgın döneminde bize koruma sağlayan evler diğer yandan birçok kadın için şiddetin mekânı ve kaynağı. Kadınlar profesyonel hayatın yansıra sorgusuzca üstlendikleri, çocuk eğitimi, yaşlı bakımı, ev işleri gibi tüm sorumluluklarla dört duvar içerisine hapsolmuş durumda. İnsanlığın birbirine kenetlendiği günümüzde dahi, LGBTİ bireylere yöneltilen suçlamaların hızının da kesilmediğine tanık olduk.

Sohbetimize Ceren Yartan ile başladık. Ceren, kadın çalışan sayısının çok olduğu ve görece ‘’ilerici’’ olan kültür ve sanat alanında toplumsal cinsiyet meselesini emek bağlamında tartışmaya açan, British Council’ın 2019 yılında yayımladığı Kültürde Kadın Gücü raporunu, raporun editörü olarak yorumladı.

“Sektörün Türkiye’deki diğer sektörler arasında toplumsal cinsiyet farkındalığı anlamında görece iyi konumlandığını söyleyebiliriz. Yine iş memnuniyetinin yüksek olduğu bir alandan bahsediyoruz. Ama Kovid-19 salgının bize gösterdiği üzere kültür-sanat sektörü dünyada ve hele ki Türkiye’de oldukça kırılgan bir sektör. Bu zaten halihazırda kurumsal yapıların dışında bu alanda var olmaya çalışanlar için oldukça güvencesiz bir sektör olduğuna da işaret ediyor. Ayrıca raporun da gösterdiği gibi işe alım, terfi, kariyer gelişimi konularında eşitsizlik her alanda olduğu gibi bu alanda da devam ediyor. Türkiye kadınların işgücüne katılımı konusunda G20 ülkeleri arasında en kötü performansa sahip olan ülke. Buna rağmen rapora dahil edilen kurumlardaki kadın çalışan oranına baktığımızda; yüzde 50-71 arasında bir oranın verildiğini görüyoruz. Burada elbette raporun sektörü tüm kollarıyla ne kadar temsil ettiği sorgulanabilir. Ya da örneğin teknik pozisyonlarda kadınların daha az yer aldığı biliniyor. Ama yine de bize görece iyimser bir tablo çizdiğini söyleyebiliriz."

‘Kültün sanatın desteklenmesi lüks olarak görülüyor’

"Fakat çalışma saatlerinin uzun olması, etkinliklerin akşam yapılıyor olması kadınların aleyhine çalışıyor. Bu yüzden de raporda katılımcıların üçte biri özel hayatlarına yeterince zaman ayıramadığını belirtmiş. Çeşitli bakım emeğini üstlenmek durumunda kalan kadın çalışanların nasıl destekleneceği ise bir muamma olmayı sürdürüyor. Tam da burada belki de kültür-sanata yönelik ülkedeki algıyı da konuşmamız gerekir. Çoğunlukla kültür-sanatın desteklenmesi –hele günümüzün ekonomik kriz ortamında-bir lüks olarak görülüyor. Dolayısıyla bu bakıştan alanda çalışanlar da nasiplerini alıyor ve çoğu zaman çok da paraya ihtiyacı olmayan, zevk için çalışan insanlar gibi görülebiliyorlar. Bu da hak taleplerinin önünü kesen bir söylem. Halbuki rapora göre de çalışanların yüzde 66’sı maaşlarının aylık masraflarını karşılamaya yetersiz olduğunu söylemiş. Böyle olunca da kadın çalışanlar mesleklerini sürdürmek adına çevrelerinden destek almak zorunda kalabiliyor. Bu da alanın kapısını bir anlamda daha dezavantajlı kesimlerden gelenlere kapamış oluyor. Güvencesiz çalışma ve maaş konularını sektörün kanayan yarısı olmaya devam ediyor. Bu anlamda kadınların bunun negatif etkilerini daha fazla hissettiklerini söyleyebiliriz.

Ve her ne kadar çok kadın yöneticiye sahip bir alan olsa da en tepedeki isimlerin çoğunun erkek olması yine de bir engelin olduğuna işaret ediyor. Rapora dönersek, katılımcıların 3’te 1’i işe alım ve performans değerlendirmesi/terfi süreçlerinde kadın ve erkeklerin eşit muamele görmediğini düşündüğünü söylemiş. Son olarak kariyer gelişimi ve benzeri konularda da bir eksik olduğunu söyleyebiliriz. Bazı kurumlarda anne olmanız çok sorun teşkil etmiyor ve özellikle ek güvenceler anlamında destekleniyorsunuz. Ama bazen de üstlenmiş olduğunuz bakım emeği yükümlülükleri kariyerinizin önünde bir engel olarak da görülebiliyor."

Alanın genel ihtiyaçlarının alandaki kadın profesyonellerinin ihtiyaçlarını büyük bir ölçüde gölgelediğini ve arka planda bıraktığını anlamış olduk.

‘Kadınlar sayısal olarak çoğunluktalar’

İlkay Baliç de alandan örnekler vererek araştırma verileri üzerinden sohbete devam etti:

“Kültür-sanat alanının eleştirel perspektifi ve yenilikçi düşünceyi içinde barındırması nedeniyle bu yargılardan uzak ve eşit bir alan olduğu yanılsaması hepimizde var ancak bu alanda çalışan kadınlar da iş-özel hayat dengesi, eşit maaş talebi ve üst düzey koltuklara giden yolun kapalı olması gibi sorunlarla karşı karşıya. Kadınlar sayısal olarak çoğunluktalar ancak karar mekanizmalarında yer alabilmek için türlü meydan okumaları göğüslemeleri bekleniyor. Tıpkı ev hayatında olduğu gibi, işyerinde de sıklıkla arka plandaki titizlik ve uzun saatler çalışma gerektiren işleri sırtlanarak karar verici konumdaki erkekleri rahat ettiren konumun yaygın olduğunu görüyoruz.

Bu alandaki kadınların çoğu kariyerlerinin ilk yıllarında geceli gündüzlü bir çalışma temposunun içine “seve seve” giriyor. Bu yıllarda cinsiyetleriyle bağlantılı olarak yaşadıkları temel sorunun özellikle kendilerinden yaşça büyük, iktidar pozisyonundaki erkeklerden gelen duygusal veya cinsel yakınlaşma talepleri olduğunu biliyoruz. Gerek cinsel gerekse duygusal anlamda “taciz”i tanımlamanın ve rapor etmenin güçlükleriyle iş hayatında kadınlar daha sık karşı karşıya kalıyorlar. Kadınlar ayrıca fiziksel görünüşleriyle ilgili olarak erkeklere nazaran olumlu veya olumsuz çok daha fazla yorum duyduklarını söylüyorlar. Duygusal anlamda da kadın kimliğine yönelik önyargılar profesyonel hayatta devrede. Kadınlar duyguları olan, tehlikeli, kırılgan varlıklar olarak görülüyorlar. İş ortamında heyecanlarını veya öfkelerini ifade etmeleri hoş karşılanmıyor.

Kadınların orta düzey yöneticiliğe doğru ilerlediklerinde cinsiyet temelli ayrımcılıkla daha sık karşılaşmaya başlamaları veya karşılaştıkları durumların cinsiyete bağlı ayrımcılık olduğunun ayırdına varmaları da bir başka önemli nokta. Kadının medeni durumu, doğurganlığı, çocuk sahibi olup olmaması, özel hayatı, iş yerindeki konumunu, gündelik olarak maruz kaldığı muameleyi etkiliyor. 20’li yaşlarda işlerine geceli-gündüzlü vakit ayıran kadınlar özellikle çocuk sahibi olduktan sonra 7/24 çalışamaz duruma gelince performansları düşmüş gibi bir algı hızlıca oluşabiliyor. Halbuki başka sektörlerde yapılan araştırmalar da kadının doğum izninden döndüğü andan itibaren kendi performansını aslen düşmediği halde düşük bulduğunu, bunu telafi etmek için kendini fiziksel ve ruhsal olarak zorlayacak şekilde fazla mesai yaptığını gösteriyor. Bu, kadının kendi üzerinde kurduğu bir baskı oluyor çoğunlukla: Aman ayrıcalık beklediğim düşünülmesin, aman çocuğum olduğu için işimi eksik yaptığım, diğer arkadaşlarımdan az çalıştığım gibi bir algı oluşmasın derken kendi sağlığımızı tehlikeye atacak şekilde davranabiliyoruz.

Öte yandan, gündelik hayatta ayrımcılığın adını koymak kolay değil. “Aynısı bir erkeğe yapılır mıydı / söylenir miydi” sorusunu kendine soran kadın, maruz kaldığı tavrı yaşına mı, konumuna mı, cinsiyetine mi, yetersizliğine mi yoksa karşı tarafın yetersizliğine mi yükleyeceğini bilemiyor. Bu nedenle tıpkı taciz, mobbing gibi toplumsal cinsiyet alanında da yapısal tedbirlere ihtiyacımız var. Eşitlik için 108 sene beklemeyeceğimizi, en azından bir sonraki neslin daha eşitlikçi bir dünyada yaşayabileceğini ummak istiyorum. Cinsiyet, yaş, kimlik, etnisite temelli her tür ayrımcılık hepimizin meselesi. Bu alanlarda kanun koyucuların ve profesyonel dünyada da işverenlerin sorumlu davranmasına ihtiyacımız var. Eşitlik talebi müşterek bir talep olmalı. Kadınların özgürleşmesi erkekleri de özgürleştirecek.”

Programımızın son kısmında ise kültür ve sanat profesyonelleri olarak, kadın kimliklerimizle yerleştirildiğimiz kategorilerden konuştuk. Mesleğe yeni başlamış “genç” insanlar olarak iyi, çalışkan, fedakâr genç kız durumundan orta yaşlarımızda deneyim sahibi, sözünü sakınmayan birey durumuna geçiş yaptığımızda, sivri dilli ve agresif bir kadın olarak, prodüksiyon alanında yer alırsak maskülen, queer kimliklerimiz ile de görünmeyen ve konuşulmayan.

Ceren Yartan bu durumu toplumsal cinsiyet dinamiklerinin işyerine sirayeti olarak; kadınlara takılan, cinsiyetçi görünmeyip aslında cinsiyetçi olan etiketler ve genellemeler olarak tanımladı. Kadınların oynamaları beklenen rollere bir şekilde uymadıkları için bir nevi ehlileştirildiklerini, olmuyorsa da ötekileştirildiklerinden bahsetti. En çarpıcı tespit ise bu etiketleri takanların yalnızca erkekler olmadığı idi. Toplumsal cinsiyete dair farkındalık herkesin ihtiyacı olduğunu belirtti: “Ve bunun üstesinden gelen şey de her türlü dayanışma; kadın dayanışması. Dayanışma büyüdükçe cinsiyetçiliği normalleştiren kültür bir yerinden çatlamaya başlıyor. Kanıksadığınız şeye yabancılaşmaya başlıyorsunuz. Siz ortama kendi kültürünüzü getiriyorsunuz. Küçük değişimler kümülatif bir etki yaratmaya başlıyor.”

İlkay Baliç ile kadınlar olarak diğer kadınlara bakışımızı irdeleyerek, kendi ön yargılarımızla da yüzleşmiş olduk: “Çoğunlukla kariyerlerinin erken evrelerindeki kadınlardan işittiğim bir şikayet bu galiba: Kadın yöneticisinin tam bir ruh hastası olduğu, kendisine kök söktürdüğü, eh kadın olunca böyle olduğu gibi ...Daha soğukkanlı bir tanıdığım bu konuyu kadınların iş hayatında sürekli tepe erkek yöneticilerden sertlik ve baskı gördükleri, bu nedenle de kendi ekiplerini ezdikleri gibi yorumladığını söylemişti. Bu tespit de bana ilginç geliyor. Etrafımızda biyolojik cinsiyetinden bağımsız olarak çalışma arkadaşlarını farklı şekillerde sistematik olarak taciz ettiğini bildiğimiz kişiler varken neden kadın yöneticilere dair böyle olumsuz bir önyargıyı yayıyoruz? Biraz da psikanalitik bir yerden, içlerimizdeki çocukların annelerimizi her zaman evde ve yanımızda istediğimiz, dolayısıyla kadınların iş yerindeki konumuyla yetişkinlikte de kavgalı olduğumuz gibi spekülatif bir yorum yapabilir miyiz? Veya yönetici konumundaki kadınlardan özellikle annesel, kucaklayıcı, şefkatli bir yaklaşım beklediğimizi düşünebilir miyiz? Ben kendi deneyimlerime baktığım zaman biyolojik cinsiyetle kötü yöneticilik / kötü çalışma arkadaşlığı veya mobbing arasında hiçbir bağlantı göremiyorum”.

Kısa sohbetimizin de gösterdiği gibi bu konuda daha üzerinde durmamız gereken çok tespit, yüzleşmemiz ve değiştirmemiz gereken çok gerçek var. Programımız siyaset, liderlik ve güç başlıkları ile devam edecek ama hala kültürde kadın gücü hakkında konuşmamız gereken “şey” var, devamı gelecek.

Bu programda sıkça bahsettiğimiz Kültürde Kadın Gücü rapor özetine www.britishcouncil.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.