Aydın Engin: "Tüm zorluklara rağmen 'acılaşmayan', tersine güleçleşen ve güzelleştiren..."

Seyyare
-
Aa
+
a
a
a

Sezin Öney'le Seyyare'de, Aydın Engin'i ondan öğrendiklerimiz ve gazetecilik mesleğine kattıklarını konuşarak son kez andık. 

Aydın Engin
Seyyare: 25 Mart 2022
 

Seyyare: 25 Mart 2022

podcast servisi: iTunes / RSS

(25 Mart 2022 tarihinde Açık Radyo’da Seyyare programında yayınlanmıştır.)

(Bu metin hızlıca hazırlanmış bir ses kaydı deşifresidir, nihai biçiminde olmayabilir.)

Ömer Madra: Günaydın Sezin, merhabalar. 

Sezin Öney: Merhaba, merhaba. 

Özdeş Özbay: Günaydın. 

SÖ: Programdan hemen önce Aydın Engin'le ilgili haberi öğrendim. Bu sefer gerçekten haber atlamışım. Keşke atlamış olsaydım bu haberi tamamen, bu haber olmasaydı. Çok üzgünüm yani… Ben de son zamanlarda biraz bu birtakım şeylerden dolayı, bu dernek içişleri vesaire hiç içinde artık olmak istemediğim şeylerden dolayı üzüntülü zamanlar geçirdim. 24 saat kendime kopma hakkı verdim. Bütün gündemden, her şeyden uzaklaşayım diye 24 saat ben yokum hiçbir şeyde dedim ve o 24 saatte de meğerse Aydın Engin'in haberi varmış. 

ÖM: Evet, 82 yaşında ameliyat komplikasyonundan gitti.

SÖ: Evet. 

ÖM: Bir saatlik yaklaşık bir yayın yaptık kendisiyle ilgili olarak. Olağanüstü, bizim Açık Radyo’da da yaptığı konuşmalardan, özellikle de 17 Ağustos depremi sırasında dünya çapında bir gazetecilik örneği vermişti. Ondan bazı parçalara da yer vererek bizzat yerinden anlattı ve genç gönüllülerin nasıl tamamen duruma vaziyet ettiğini filan anlattı. Olağanüstü hikayelerinden bir kısmını duyma fırsatını bulmuş olduk. 

SÖ: Aydın Engin'in benim hayatımda tabii ayrı da bir yeri var. Şu bakımdan; hakikaten bazen benim o gazetecilik heyecanı, hevesiyle, yüz yüze tanışmadığımız halde, tanışmadığımız zaman bile oturup benim yazılarımdan Türkçe hatalarımı bulup bana yazmıştı. 

ÖM: Yapar.

SÖ: Ve ben ilk başta, o zamanlar çok daha yeni yazıyordum. Yani daha yeni, işlerin çok başındaydım diyelim. Çok bozulmuştum. Böyle bir şey niye oldu, niye bana böyle bir eleştiriyle geldi diye. Çünkü insanlar, eleştirilerle değil de böyle gayet güzel -işte tabii ki özellikle genç yaşlarındayken- övgülerle karşılaşmak istiyorlar sadece. Fakat Aydın bey, o eleştirileriyle… Sonra oturup üstüne düşündüm; önce bozulduğumu da söyledim, yazdım kendisine; “Ya keşke güzel bir şey söyleseydiniz. Böyle çok ağır eleştirmişsiniz.” falan filan, “Böyle ne kadar kötü hatalar yapmışım, hepsini yüzüme vurmuşsunuz.” diye ve ondan sonra oturup düşündüm ve benim hayatımda önemli de bir dönüm noktasıdır bu. Hakikaten şimdi de hep onu söylüyorum, eleştirilerden insan çok şey öğreniyor. Tabii ki böyle vahşice saldırıp da böyle negatif, ters ters laflar edenlerden, onları kastetmiyorum veya bu tür saldıranlardan. Ama gerçekten oturup da birisi size zaman ayırıp bir eleştiri yapıyorsa ona kulak vermeniz sizin hayatınızı değiştirebiliyor. Yani bugün hala o alışkanlığımı devam ettiriyorum. Mesela bir kere bir dinleyicimiz geçenlerde Twitter'da şey yazmış, “O kadar çok ııı’ladı ki radyoyu kapatmak zorunda kaldım.” Demiş ve ondan beri mesela ben özellikle, daha konuşurken… "Iı" dedim şimdi, eyvah! Özellikle dikkat ediyorum. Daha akıcı konuşmaya çalışıyorum, konuşurken kendimi daha dinlemeye, kulak vermeye çalışıyorum. Eleştiriler bize çok şey öğretiyor ve Aydın Engin de böyle bir hayat dersi vermişti bana. Bu hayat dersinin de izi bugüne kadar ömür boyu kaldı. Ve tabii her yaşın da, her zamanın da gazetecilik hevesini kaybetmemesi... Şimdi bu gazetecilik refleksi çok başka bir şey. Geçtiğimiz günlerde Zeynel Lüle’nin programına konuk oldum Tele1'de ve oradan çıktıktan sonra, program bittikten sonra Zeynel bey, programda geçen bir cümleye dikkat çekiyordu ve o gazetecilik heyecanı, işte özellikle bu tecrübeli gazetecilerin... Türkiye'de de şimdi eminim genç meslektaşlarımız arasında vardır ama özellikle belli bir kuşakta, çünkü ben bunu görerek gazetecilik hayatında da büyüdüm, başladım ve ne öğrendiysem de öyle insanlardan öğrendim zaten. O refleks, heyecan ve gerçekten işini iyi yapma hevesi çok başka bir şey. Ve Zeynel Bey de orada programda işte bir şeye dikkat çekiyordu, bir tek cümleye. Yani benim de mesela programı dinlerken dikkatimi çekti ama o şeyde o an bu kadar büyük manşetlik bir tarafı olduğunu fark etmemiştim; Selçuk Özdağ, Gelecek Partisi'nin kurucular kurulu üyesi, önemli isimlerinden orada bütün bu altı partinin mutabakat çalışmaları sırasında -kendisinin de içinde bulunduğu- fena halde takip edildiklerini, dinlendiklerini, hatta kendilerinin telefonlarının dinlenmesi ötesinde alan dinlemesi yapıldığını, bundan dolayı kendi aralarında kuryelerle haberleştiklerini söylüyordu. Bu mesela gerçekten de günümüzün Türkiye'si ve günümüzün Türkiye'sinde aslında muhalefetin içinde bulunduğu durumları, şartları açıklaması açısından çok enteresan bir örnekti ve Zeynel bey de hemen bunu eski kurt, böyle eski toprak gazeteci olarak yakaladı ve bunun manşete çekilmesi gerektiğini de vurguladı. İşte böyle Aydın Engin'de de ben bunu hep gördüm, bu heyecanı gördüm ve işini iyi yapma ve gerçekten yeni nesillere de bir şey verebilme, bir şey öğretebilme… 

ÖM: Aynen öyle yani. 

SÖ: …arzusunu gördüm. Çok kıymetli. 

ÖM: Bu çok önemli, çok kıymetli bir şey bence de. Yani şeye kulak verme fırsatın olabilirse birinci saate, özel yayını kendisinin. 

SÖ: Sizden de kendime tatil vermiştim. Yani birinci saati de özellikle dinlemedim ama geriye dönüp dinleyeceğim. 

ÖM: Yani olağanüstü bir gazeteci, dünya çapında bir gazetecilik örneği veriyor ve bizzat yerinde, koşarak gidiyor ve üstelik şeye sokulmuyor, deprem bölgesine, uzaktan böyle gidiyor. Sonra çalışmaları filan inceliyor ve gençlerin adeta nasıl gönüllü olarak ayaklanmaya  gittiğini ve çocukları nasıl eğlendirmek için örgütlendiklerini filan anlatıyor. Yani hakikaten gazetecilik dersi… Belki zamanında şeyi de, “Forever Young”, Bob Dylan’ın Ebedi Genç parçasını çalmamız gereken çok önemli bir insan, insanın hayatını her an yenileyen, gençleştiren insanı Aydın Engin’i kaybettik. 

Bütün sıkıntılar arasında hep daha iyi bir toplum, daha iyi bir çevre ve ülke için çalışan, didinen bir insan

SÖ: Gençleştiren çok doğru bir şey. Gerçekten o gençlik enerjisi ve hevesi zaten sonradan da tekrar genel yayın yönetmenliği yaptığı dönemde Cumhuriyet’te… Ben de o sırada Yunanistan'daydım. O hevesiyle bana bile oradan haberler yazdırdı. Adeta bir Yunanistan muhabiriymişimcesine bir hevesle ben de oradan haberleri takip ettim. Mesela tekrar bana muhabirlik heyecanını yıllar sonra kazandıran insan oldu. Bu bana verdiği ilk köşe yazarlığı zamanımın ilk başlangıcındaki dersten sonra mesleğin asıl boyutu aslında o gözlemcilik zaten. Yorum yapmak zaten Türkiye'de herkesin çok fazlasıyla yaptığı bir durum, herkes çok seviyor yorum yapmayı. Çok da fazla gözlem olmadan veya veri olmadan da bunu yapmayı çok sevenler var. Ancak Aydın Engin hakikaten de gazetecilikte o gözlemin önce olması gerektiğini de hatırlatan bir yanı vardı ve zaten de hiç bırakmadı bunu. Her zaman, her yaşında, mesleğinin her kademesinde o gözlemci ve o haberi aktaran, işte o muhabir heyecanıyla çalıştı ki muhabir heyecanı çok önemli bir şeydir. Türkiye'de bu çok azımsanıyor. Bugün işte uluslararası kanallarda baktığımızda hep aslında karşımızda muhabirler var, kıdemli muhabirler var. Ve çok da saygı gören, tutup da herhangi bir analist veyahut da işte yorumcunun çok daha ötesinde kıymet gören muhabirler var. Mesleğinde kademe kademe, adım adım yükselmiş, tecrübeleri biriktirmiş ve gözlemlerini aktarırken, oradaki veriyi bize aktarırken zaten bir yandan da çok kıymetli bir şekilde bütün bu şeyi veren, yorumu da bir anlamda bize düşündürten, bize izleyici olarak da yorum yaptıran kişiler bunlar. O yüzden çok önemli işte muhabirlik ve Türkiye'de de tabii ki dediğim gibi hiç kıymet verilmiyor. Mesleğin sanki bir an önce aşılması gereken bir bölümüymüş gibi. Bir an önce sizi o muhabirlikten çekip yönetici yapmak veyahut da işte bir paye vermek çok önemli bir şeymiş gibi gazetecilikte gösteriyor. Halbuki hiç öyle değil tabii ki. Mesleğin yapı taşı muhabirler ve en çok da ceremesini çekenler, en kötü şartlar altında çalışanlar, tabii Türkiye'de, dünyada da sorunlar var ama Türkiye'ninkiler apayrı maalesef. 

ÖM: Evet, yani biz de kaç zamandan beri sürekli olarak bunu yansıtmaya çalışıyoruz. İşte Ukrayna'daki akıl durdurucu felaket durumundan haber verenler özellikle de Mariupol kentinde son dakikaya kadar kalıp ondan sonra da bir daha artık hiçbir bağlantının kurulamayacağı korkunç, mezarlık gibi bir kente dönüştü. Oradan son çıkan gazetecinin, muhabirin, Associated Press muhabirinin yaptığı yazıyı okuduk, okuma fırsatı bulduk evvelki gün mesela. Sonra da aynı şekilde Sarah Rainsford’un, Rusya'da muhabirlik yapan ve oradan kovulan, zor kaçan Sarah Rainsford’un değerlendirmesini de aynı konuda yaptık BBC için. Ve bunların ne kadar hayati önem taşıdığı, bu senin de söylediğin muhabir anlayışının hiçbir zaman kaybedilmemesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha duyuyorduk ki işte Aydın Engin'in de tamamen yaptığı bu, işte 1999 depreminde, 22 Ağustos'ta ve 28 Ağustos'ta yaptığı. Espri gücünü de kaybetmeden o korkunç, yoğun felaketin ortasından bildiriyor, durumları bildiriyor. Gözlemlerini, keskin gözlemlerini bildirmesi müthiş yani. 

SÖ: Yani üf! Hakikaten de işte bu 24 saatlik kopuşum da işte tam zamanına denk gelmiş. Hakikaten bunu gerçekten hicap duyarak söylüyorum. Yani hala inanamıyorum Aydın abinin artık aramızda olmadığına ve bir yandan da işte haber meselesi, işte 24 saat kopayım diyorsunuz. Ama bakın 24 saatte ne kadar önemli şeyler olabiliyor. Veyahut da işte “Olmayayım, ben bugün bunları dinlemek istemiyorum artık.”, aslında hiçbirimizin böyle bir lüksü yok, çünkü bu hayatta bilmek zorundayız ve bilerek bu edindiğimiz bilgilerle bir şeyler yapıyor olmak zorundayız. Öyle sadece kendi hayatımı yaşayayım köşemde gibi olmuyor. Yani Aydın Engin'in hayatı da aslında bunun örneği, çünkü bütün bu sürgün, hapis, bütün bu sıkıntılar arasında hep daha iyi bir toplum, daha iyi bir çevre, ülke -neyse yani onun etrafındaki- onun için çalışan, didinen de bir insan. Bu sadece işte bir mesleki heyecan veyahut da mesleki heves de değil, bunun ötesinde gerçekten de büyük bir şey, çevresini değiştirme heyecanı. Özünde de bu var işte zaten aslında.

ÖM: Evet, aynen. Murat Belge de zaten Aydın Engin hakkında yazdığı küçücük yazıda da aynı şeyi söylüyor. Yani “İnsanlar vardır…” diyor, “…her gün görmezsin hatta belki seyrek görürsün ama bilirsin ki bir yerde anlamlı bir işle uğraşmaktadır. Bu bilgi sana rahatlık verir, güven verir.” diyor. Çok önemli bir noktaya işaret etmiş olduğunu düşünüyorum. Aynen aynı fikirdeyim yani. Ve üstüne, o keskin mizah duygusunu da kimseyi de incitmeden yaptı. İncitirmiş gibi gözüken ama asla incitmeyen, aslında yücelten mizah duygusuyla da müthiş şeyler kazandırabilen insan. Yani Oya Baydar'ın kendi anılarında anlattığı bir hikayeden, işte partinin elemanı olarak parti çalışmalarına, uzak diyarlarda çalışmaya gittiği zaman Oya Baydar, küçük çocuklarına bakmak Aydın Engin'e kalıyor ve bu uzun aylar süren bir şeyden sonra döndüğünde Oya Baydar kavuştukları zaman şöyle karşılamış çocuklarına bakması durumuna; Aydın Engin, “Artık yılın annesi seçilirim herhalde!” demiş. Yani böyle bir adam.

"Eğreti hayat"

SÖ: Böyle bir adam ve yani tabii ki işte Oya Baydar'ın, sevgili Oya Baydar'ın kendisine dediği o işte “Hapiste mi yaşayacaksın evde mi, artık karar ver.” gibi eşi olarak ki Oya Baydar da büyük mücadeleci bir insan. O bunu söylüyorsa da gerçekten de artık biraz da ev, biraz da kendi hayatını demek istemiştir diye düşünüyorum ve bütün tabii o sürgün hayatı… Şimdi yurtdışında bu kurulmaya çalışılan hayatlar özellikle politik sebeplerle oluyorsa… Kendin karar verip göç etmek başka bir şey. Ben gidiyorum kendi isteğimle, kendi arzumla, artık bu ülkede olacağım veyahut da bir süre bu burada yaşamak istiyorum diyorsanız bu çok başka bir şey. Ama zorunluluk nedeniyle gidiyorsanız bu ağır bir durum, kolay bir şey değil ve o hayatlara alışmak, o hayatları sürdürmek de kolay değil ve "eğreti hayat" dediği bir süreç olarak Almanya'da yaşadıklarından bahsediyor Aydın Engin. Çünkü gazetecilik tabii ki, şimdi uluslararası çapta yapılanı da var, çok daha değişti bu işler vesaire ama sonuçta kendi dilinize, kendi ana dilinize veya kendi ikliminize, ülkenize, habitatınıza da çok bağlı bir şey. Bir süre sonra o ülkeden uzak olduğunuz zaman, özellikle o ülkenin siyasetiyle ilgili yorum yapıyorsanız yavaş yavaş o refleklerinizin öldüğüne tanık oluyorsunuz. Yavaş yavaş daha o yorum reflekslerinizin veyahut da o ülkeye dair o yakalama reflekslerinizin yavaş yavaş azaldığını görüyorsunuz. Bu çok zor bir şey. O yüzden sürgün gazeteci olmak iyice zor bir şey. Hem sürgün hem gazeteci, yani mesleğinizin asıl yapılması gereken veya yapmanız gereken yerden uzaksınız. 

ÖM: Bir de yabancı bir şehirde taksi şoförlüğü gibi son derece zor…

SÖ: Tabii canım, aşçılık ve daha başka bir sürü şey…

ÖM: Olacak iş değil yani. 

SÖ: Tabii tabii, aslında yani her türlü hayatta kalma çabasıyla ilgili. Yani büyük bir mücadele insanı. İşte Almanya'da da bunları yapıyor olmak hiç kolay değil hakikaten de. Sonunda da ilk dönebildiği zamanda dönüyor tabii ki ve hiç bitmiyor, işte hem ‘Tırmık’ı yazıyor hem gazetecilikle ilgili… Ya dediğim gibi, benim gibi yeni yetme gazeteciye bile yetişti yani, düşünün.

ÖM: Evet. 

SÖ: Bu çok çok önemli bir şeydi. Bu hakikaten aslında benim bu hayatta gurur duymam gereken bir şey. Ya oradaki, dediğim gibi, “Niye beni eleştiriyor” gibi değil, “Ya zamanını ayırmış bana”. O zaman o olgunlukta olsaydım bunu söyleyebilirdim ama bugün en azından bunu görebilecek kafa yapısına ulaşmama neden olan bir dönüm noktası. O yüzden yani bundan sonra özellikle bizi dinleyen genç arkadaşlarımıza söylemek istiyorum, yani bunu vurgulamak istiyorum; eleştirilerde de… Tabii ki kıymetli, bazen de can yaralayıcı eleştiriler de oluyor. Özellikle bu sosyal medya dünyasında, günümüzde insanlar aklına geleni ilk bir yazıveriyorlar, söyleyiveriyorlar vesaire. Bazen onlardan dahi öğreneceğiniz şey var, ama bir de bir insan kıymet verip, size zaman ayırıp bir eleştiri yapıyorsa sizin bir çalışmanızla ilgili, bir yaptığınızla ilgili veya sizle ilgili, demek ki orada belki bir şey vardır, ona bir kulak verin. Size bir zaman ayırmış. Zaten yani aynı fikirde olduğumuz, aynı şeyleri düşündüğümüz insanlarla olmak çok güzel ama her zaman farklı düşünen size bir şey öğretiyor aslında. Aynı düşünenle, “Aaa evet, ne kadar güzel düşünmüşsün.” diye karşılıklı birbirimizi ağırlamakla nereye kadar gidebiliriz? Burada işte farklı düşüncelerin de kıymetini görüyor olabilmek ve size dediğim gibi, işte bir şey katmak için kendi zamanını ayıran, eleştiren insanı da bir anlayıp “Bana ne demek istiyor acaba, ben kendimi daha iyi nasıl yapabilirim?”, bunu eğer alabilirseniz bence çok şey olmuş olur. Aydın abinin de hepimize gerçekten de bir mirası, hepimize bıraktığı farklı bir sada olur diye düşünüyorum. 

ÖM: Evet muazzam bir kayıp olduğunu da hemen bir kez daha söylemek lazım. Ama şimdi hemen hemen pek çok insanın düşüneceği gibi ben de aynı şeyi düşünüyorum, yakından tanıma fırsatı bulmuş olan pek çok insan da bizim yola devam etmemizi, mücadeleyi sürdürüp aynı güçle yola devam etmemizi isterdi diye pek çok zaman, bu böyle bir klişe olarak söylenir ama Aydın Engin'in durumunda bu klişe olmaktan çıkıyor. Gerçekten, “Hadi oğlum yoluna devam et, yapacağın işi yap, uzatma.” diyeceğinden eminim, yani fazla bir şeyle oyalanmamız halinde. Böyle düşüneceğine eminim.

SÖ: Kesinlikle. 

ÖM: Evet, öyle bir tip yani.

Aydın Engin'in son dersi

SÖ: Bakın yani bu hakikaten Aydın Engin, aramızdan ayrılışı haberiyle bile bana bir ders vermiş oldu. Şimdi düşünüyorum yani o 24 saat kendimi kapatayım, ben örselendim, hayat beni örseledi veya mutsuz etti veyahut da kanadımı kırdı deyip kendi içine çekilmek; böyle tavşan şeyi gibi, adeta yuvası gibi böyle bir gömülme hali olarak bunu niteliyorum. Tam bir “rabbit hole” gibi böyle şey yapıyorsun, deliğinize ve yer altına gömülüyorsunuz gibi… Çok incinebilir bir halle aslında hayata karşı küsmek gibi… Ve onda da bakın işte hayat kaçırıyorsunuz. Resmen hayatı kaçırıyorsunuz. Yani haberi kaçırıyorsunuz, yasıyla, üzüntüsüyle, sevinciyle her şeyiyle bir 24 saat kaybolmuş oluyor ve bunun hiçbir anlamı yok. Tam tersi, orada daha fazla çabayla, aslında hayata daha fazla angaje olarak, daha fazla hayatla ilgilenerek bir şekilde var olmalıyız ki aslında o hayatın bize, işte neyse o örseleme hali veya sıkıntı hali, ondan çıkıyor olabilelim ve çıkıp da üretelim. Üretelim ki başkaları bizim yaşadıklarımızı yaşamasın. Veyahut da başka bir şeyler yaşamaları mümkün olsun. Her şeye rağmen daha iyi bir toplum, daha iyi bir çevre, daha iyi bir hayat, arkadaşlık, neyse işte, eşlik, ortaklık, bunlar mümkün olabilsin. Çünkü kendimizi kapatmamız…Yani Aydın Engin'in işte hayatına bakıyorsunuz, o kadar çok örselenme var ki, o kadar çok kızgınlık yaratacak veyahut da küsmesine, içine kapanmasına yol açacak şey var ki ama inadına, tam tersi daha çok çalışmak, hiç alanı olmayan konularda da var olmak için, hayatta kalabilmek için çalışmak; kendisi için, ailesi için, çevresi için hiç bunlardan vazgeçmemek çok önemli bir şey. 

ÖM: Evet ve sürekli mavra yapmaya da devam etmek. Yani bu olağanüstü bir şey, mavra yazılarını da yakın bir okuyucusu olarak büyük bir keyifle izlemekteydim. Yani böylesine kritik, dramatik hatta trajik durumları ele alırken gene de mavralar içinden bunları geçirerek mizah, keskin mizah duygusunun içinden süzerek yansıtması onun mavra konuşmalarının, yazılarının daha doğrusu, cumartesileri çıkan T24’te, topluca yeniden yayınlanmasını istiyor insanın gönlü yani. Böyle bir şey. 

SÖ: Tabii yani bütün hayata bu kadar ağırlıklara rağmen, hakikaten ağır şeyler yaşamaya rağmen hafif bakabilmek, bu aslında çok büyük bir erdem. Gerçekten öyle. Bu çoğumuzun da yapabildiği bir şey değil. Giderek ağırlaşıp, acılaşıp kekremsi ve zehirli insanlar haline geliyoruz çoğu zaman, çoğu insan, maalesef yaşadıklarıyla. Halbuki tam tersi daha hafiflemek daha arınıyor olmak ve çevresini daha da yaşatıyor olmak... Sadece kendi yaşamak değil mesele ayrıca da. Keyfini sürdürmek vesaire ya da işte bencilce hayattan intikamını almak değil. Aynı zamanda yaşatıyor olmak. Ya birilerinin hayatına dokunuyorsunuz. Bu bence olabilecek en güzel şey. Daha ne olabilir? Yani bir genç insanın veyahut da daha yaşı ne olursa olsun bazı konularda gözü açılmamış bir insanın bir konuda gözünü açabilmek, onun hayata daha bir farkında yaklaşabilmesini sağlamak, bunlar o kadar önemli şeyler ki işte zaten hayatın anlamı bu. Yoksa geri kalanı bütün yaşadıklarınız işte bir kısmı yanınızda kalıyor, bir kısmı güzel hatıra olarak kalıyor vesaire. Ama gerçekten işte bu, o hoş seda olup hayatlarda bir şeyleri değiştirmek çok başka bir şey. O zaman işte gerçekten yaşamış oluyorsunuz. 

ÖM: Evet, bunu şeyle de bitirmeme izin verirsen, küçücük bir alıntıyla Murat Belge'nin Aydın'ın arkasından yazdığı yazıda, “Aydın bir yığın özelliğinin arasında dünyaya yeni bir gözle bakma imkanı demekti.” diyor, “Bakar, kapar, kavrardı. Biz de bunları yaptığımızı düşünürdük ama onun kaptıklarından bir kısmını biz kaçırmış olurduk. Sonra o kavradığını anlatırdı ama başka kimsenin bulamayacağı kelimelerle, kıyaslamalarla, nüanslarla gülmeyi de, güldürmeyi de sevdiği için, onun bu anlatımları genellikle çok eğlenceli olurdu ama acı olanı bilmeyen bir adam hiç değildi. Hayatı zaten acıyı yok etme mücadelesine adandı.” diyor. Aynen böyle işte. 

SÖ: Bu acıyı yok etmek çok çok önemli bir şey. Acıya razı olmak, teslim olmak değil; tam tersi, o acıyı yok etmek ve sadece kendi için değil, başkaları için de yok ediyor olmak bu işte belki. Zaten bunu yaparsak çok şey yapmış da oluruz hepimiz diye düşünüyorum. 

ÖM: Evet. Böylece kapatabiliriz. 

SÖ: Aynen öyle Aydın abi. Söz bundan sonra böyle gömülmeler, kaçmalar, öyle tavşan deliğinde oralara sığmalar yok Aydın abi. 

ÖM: Dudu Lele’yi okşa bizim için

SÖ: Dudu Lele... Bütün arka planda bir aile oldular. Bakmayın siz şimdi, böyle orada üç kişilik bir aile birbiriyle oynuyor. Şey de, JinJin ve JenJen de Dudu'yu sahiplenmiş vaziyetteler. Onu evlat edinmiş vaziyetteler. Kendilerinden çok farklı bir köpek olsa da.

ÖM: Tamam, çok teşekkürler, hoşça kal.

SÖ: Görüşmek üzere. 

ÖÖ: Görüşmek üzere.