"Türkiye’de yeni bir rejim inşa edildi"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile CHP’ye yönelik yargı süreçlerini, Türkiye’de otoriterleşme tartışmalarını, muhalefetin direnişini ve önümüzdeki döneme ilişkin siyasi senaryoları konuşuyorlar.

""
Açık Gazete: Sezgin Tanrıkulu'yla CHP'ye yönelik müdahale üzerine
 

Açık Gazete: Sezgin Tanrıkulu'yla CHP'ye yönelik müdahale üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo’nun Açık Gazete’si devam ediyor. Saat tam 09:00, hatta şu anda dokuzu bir geçiyor ve burada, daha önce de size sözünü ettiğimiz gibi, Cumhuriyet Halk Partisi Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu şimdi konuğumuz. Dünkü ve önceki olaylardan bugüne nasıl gelindi, bundan sonra neler olacak; bunları biraz sohbet etmek üzere kendisini davet ettik. Merhabalar Sezgin, hoşgeldin.

Sezgin Tanrıkulu: Çok teşekkürler, selam ve sevgiler.

Özdeş Özbay: Merhabalar, hoşgeldiniz.

S.T.: Çok sağol, çok teşekkürler.

Ö.M.: Evet, dün görebildiğimiz kadarıyla oldukça beklenmedik bir direnişe de tanık olundu. Yalnızca Ankara’da, Meclis yolunda değil; hem Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nde, hem de sokaklarda, yollarda ve çeşitli şehirlerde ciddi bir hareketlilik vardı. Senden bu tabloya dair bir değerlendirme rica edelim.

S.T.: Şöyle ifade edeyim: Dün ortaya çıkan tablo, CHP yönetiminin bir mahkeme kararıyla, iktidarın isteği doğrultusunda değiştirilmeye çalışılmasıydı ve bu durum Türkiye’deki rejimin niteliğini bir kez daha ortaya koydu. Adalet ve Kalkınma Partisi ve Sayın Erdoğan, Türkiye’de yeni bir rejim inşa etti. Bunun adı artık hukuk devleti ya da demokrasi değil; çok açık biçimde bir otokrasi. Bütün otokrasilerde olduğu gibi Türkiye’de de sandığın olmasını isterler çünkü seçilmiş görünmek isterler ama sandıktan sonucun değişmemesi için de ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

2023 yılının 28 Mayıs’ındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bunun değişebileceği ortaya çıktı. Seçim ikinci tura kaldı, arada bir-iki puanlık fark oluştu. Bütün manipülasyonlara rağmen değişim ihtimali görünür hâle geldi. Ardından 31 Mart 2024’te, değişimi savunan yeni CHP yönetimi yerelde iktidarı elde etti ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ni 23 yıl sonra ilk kez sandıkta yendi. Bu tarih hem Türkiye, hem de AK Parti açısından bir milattır.

2017 anayasa değişikliğiyle rejim zaten değişmişti. Bugün dünyadaki bütün demokrasi endeksleri Türkiye’yi otokrasi olarak gösteriyor. Biz siyaset yapıyoruz ama rakiplerimizin de akılsız olmadığını biliyoruz. Onlar da bir sonraki seçimi sandık gününe bırakmak istemediler. Bu nedenle yeni bir oyun planını devreye soktular.

Biz bunu 30 Ekim 2024’ten beri yaşıyoruz. İlk olarak Esenyurt Belediyesi’ne operasyon yapıldı. CHP, DEM Parti’yle ve çeşitli örgütlerle iş birliği yapmakla suçlandı. Ardından 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, Ekrem İmamoğlu’na ve ilan edilmiş Cumhurbaşkanı adayına operasyon yapıldı. O tarihten düne kadar süreç sistematik biçimde ilerletildi. Belediye başkanlarına operasyonlar yapıldı, CHP’ye yönelik pek çok işlem başlatıldı. Ama bütün bunlara rağmen bir sonuç elde edemediler.

Kamuoyu yoklamalarında CHP’yi geriye itemediler, kendileri öne çıkamadılar. Kimse yapılan operasyonların hukuki olduğuna inanmadı; bunların siyasi operasyonlar olduğu düşünüldü. Eğer kamuoyu yoklamalarında AK Parti, CHP’nin 5-10 puan önünde olsaydı, bu operasyonlarla CHP zayıflatılmış olsaydı, bugün böyle bir adıma ihtiyaç duymazlardı. Ama olmadı.

Çünkü Sayın Erdoğan yeniden aday olmak istiyor. Mevcut anayasal koşullarda bunun mümkün olabilmesi için ya Meclis’in erken seçim kararı alması gerekiyor ya da anayasanın değişmesi lazım. Bunun için de parlamentoda belirli çoğunluklara ihtiyaç var. Ama asıl mesele şu: Aday olsa bile seçimi kazanacağından emin değil. Bu yüzden rakibini kendisi belirlemek istiyor.

Ekrem İmamoğlu meselesinin özü budur. CHP’nin adayı ilan edildiği andan itibaren aday olmaması için çok sayıda yargı işlemi başlatıldı. Tutuklandı, gözaltına alındı, diploması iptal edildi. Türkiye’de üniversite diplomasının adaylık şartı olduğu tek seçim Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Bugün seçim olsa Ekrem İmamoğlu aday olamaz ama CHP başka bir aday çıkarsa ona da benzer süreçler işletilir.

Buna rağmen Özgür Özel liderliğindeki CHP geri adım atmadı. Bunu hesaplayamadılar. 19 Mart operasyonlarıyla CHP’yi zayıflatabileceklerini düşündüler ama CHP ve muhalefet direndi. Türkiye’nin her yerinde kitlesel bir destek ortaya çıktı. Yakın siyasi tarihimizde görülmemiş bir toplumsal hareketlilik yaşandı. Tüm baskılara, medya gücüne ve hukuka aykırı işlemlere rağmen bu destek devam etti.

Dolayısıyla seçim gününü beklemeden, CHP yönetimini değiştirerek kendileriyle rekabet edemeyecek yeni bir siyasal düzen kurmaya çalıştılar. Biz bunun yapılabileceğini öngörüyorduk; sadece zamanını bilmiyorduk.

21 Mayıs’ta verilen mahkeme kararını dikkatle okudum. Kararın 15. sayfasında, ancak dikkatli okuyucuların ya da hukukçuların fark edebileceği bir ayrıntı var. Anlaşılıyor ki karar aslında çok daha önce yazılmış. Çünkü kararın içinde, bazı dosyaların 5 Mart’taki ve 15 Mayıs’taki duruşmalarına atıf yapılıyor ve “ertelendiği anlaşılmakla” deniyor. Oysa kararın tarihi 21 Mayıs. Bu da bize, sürecin önceden planlandığını gösteriyor.

Ö.M.: Evet, çok tuhaf.

S.T.: 5 Mart’ta duruşma yapılmış ve Temmuz ayına ertelenmiş. 15 Mayıs’ta da duruşma yapılmış, o da Eylül ayına ertelenmiş. Yani mahkemenin kararında bunu bu şekilde yazması gerekir.

Ö.M.: Hukuken zorunlu değil mi?

S.T.: Evet, kararın gerekçesinde bunu böyle yazması gerekir. “5 Mart’ta ertelendi” diyor. İyi ama 5 Mart’ta bir duruşma yapılmış ve dava Temmuz ayına ertelenmiş. Aynı şekilde 15 Mayıs’ta da duruşma yapılmış ve o dava da Eylül ayına ertelenmiş. Karar ise 21 Mayıs tarihinde verilmiş. O hâlde mahkemenin, bu duruşmalarda ne olduğunu da kararına yazması gerekir ama yazmamışlar. Çünkü o davalar devam ediyor.

Dolayısıyla kararın aslında 5 Mart’tan önce yazıldığı izlenimi ortaya çıkıyor. Kararın 15. sayfası bunu gösteriyor. Demek ki siyasi ortamı uygun görmedikleri için o tarihte açıklamadılar. Bayram, adli tatil, yaz süreci ve siyasi atmosfer hesaplanarak böyle bir zamanlama tercih edildi.

Bakın, bunu özellikle vurgulamak istiyorum: Siyasi partilerin seçim işleri, seçim hukuku ve seçim yargısının konusudur. İlçe kongresi yaparsınız, il kongresi yaparsınız, kurultay yaparsınız; bunların tamamı İlçe Seçim Kurulu, İl Seçim Kurulu ve nihayetinde Yüksek Seçim Kurulu denetimine tabidir. İtiraz süreleri bellidir.

Tabii seçim yasasında seçim suçları da vardır. Eğer hile yapılmışsa, sahtecilik olmuşsa bunlar ceza yargısının konusudur ama bir kongrenin ya da kurultayın kendisini asliye hukuk mahkemeleri inceleyemez; incelememesi gerekir.

Bunu neden söylüyorum? Çünkü anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre siyasi partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Eğer bir siyasi partinin yaşamı, herhangi bir üyenin ya da vatandaşın herhangi bir zamanda mahkemeye vereceği bir dilekçe ve yatıracağı harçla sürekli tehdit altında tutulabilirse, o partilerin siyasal güvenliği ortadan kalkar. Bu nedenle seçim yargısı sistemi kurulmuştur.

Yüksek Seçim Kurulu’na da bu nedenle anayasal güvence verilmiştir. Verdiği kararlar kesindir; hatta Anayasa Mahkemesi’ne bile götürülemez. Sistem böyle kurulmuştur.

Buna rağmen birden fazla dava açıldı ve CHP’nin kongreleri ile kurultayları asliye hukuk mahkemelerine taşındı. Türkiye’de mevcut hukuk düzeninde şu da var: Cebinizde paranız varsa, harcı yatırabiliyorsanız ve sonunda mahkeme masrafını ödemeyi göze alıyorsanız, teorik olarak her davayı açabilirsiniz.

Ö.M.: Evet, ilginç.

S.T.: İstenen davalar açıldı. Bir açıldı, iki açıldı, üç açıldı, beş açıldı, on açıldı. Farklı mahkemelere düştü. Mahkemeler kimi zaman reddetti, kimi zaman dosyaları birleştirdi. Ama Ankara’daki bir mahkeme sonuçta “Ben bu davaya bakamam” dedi ve görevsizlik kararı verdi. O hakimin bu süreçte nasıl baskılar gördüğüne dair bir şey söylemek istemiyorum ama ciddi baskılar gördüğünü tahmin ediyorum.

Ardından dosya Bölge Adliye Mahkemesi’ne, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’ne gitti ve o daire de 21 Mayıs’ta bu kararı verdi.

Ö.Ö.: Sezgin Bey, sabah saatlerinde AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala’nın sosyal medyada yaptığı bir açıklama vardı. Diyor ki: “CHP’de ve mahkemede kaybettiklerini AK Parti’de arama yanlışından vazgeçmelerini, kaba sloganları teşvik etmemelerini öneririz. CHP’nin kurumsallaşmış parti içi kavgalarına ayıracak vaktimiz yok.”

AK Parti’nin genel yaklaşımı da bu yönde görünüyor; meseleyi CHP’nin kendi iç sorunu olarak tanımlıyorlar. Çünkü davayı açan isimlerden biri olan Lütfü Savaş da sonuçta Özgür Özel döneminde belediye başkan adayı yapılmış bir isim. Dolayısıyla iktidar cephesi bunu “CHP’nin kendi iç süreci” olarak sunuyor.

S.T.: Şimdi şöyle ifade edeyim: Efkan Ala’yı ben iyi tanırım. Çok eskiye dayanan bir dostluğumuz da vardır. Ben Diyarbakır Barosu Başkanı’yken kendisi Diyarbakır Valisi’ydi. Şimdi ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkan Vekili. Ama onun açıklamasından bağımsız olarak şunu söylemek lazım: Türkiye’de yargı gerçekten bağımsız ve tarafsız mı? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi gündemi ve talebi olmadan böyle bir karar verilebilir mi? Ben yargıçların böyle bir kararı kendi başlarına verebileceklerini düşünmüyorum. Bu çok açık.

Bakın, biraz önce kimsenin dikkat etmediği bir ayrıntıyı anlattım. Kararın 15. sayfasındaki ifadeler bize bu kararın aslında Mart ayından önce yazıldığını gösteriyor.

Bir de şu önemli: Türkiye’de neden böyle bir karar verildi? Daha önce kapatılan siyasi partiler oldu, Kürt siyasi hareketine yönelik baskılar yaşandı. Ama bugünkü durum onlardan farklı. Çünkü mevcut koşullarda, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurduğu bu siyasal rejimi seçim yoluyla değiştirebilecek tek güç CHP’ydi. Önümüzdeki dönemde yapılacak bir genel seçimde iktidarı değiştirme ihtimali olan başka bir siyasal güç görünmüyor.

Dolayısıyla mesele şu hâle geldi: “Seçim olsun ama ben kazanayım, hep ben kazanayım.” Bunun için de CHP’nin yönetimini değiştirmeye dönük bir müdahale ortaya çıktı. Daha önce “kontrollü darbe” dediğimiz şeyin bugün başka bir versiyonunu yaşıyoruz: kontrollü muhalefet. Otokrasilerde muhalefet olur ama iktidarı değiştiremez.

Yakın zamanda Macaristan’daydım. AGİT Parlamenter Meclisi üyesi olarak seçim gözlemlerinde bulundum. Orada da benzer bir tablo vardı. Orbán yönetimi sandıktan farklı bir sonuç çıkacağını öngörmüyordu. Türkiye’de de iktidar, sandıktan istemediği bir sonucun çıkmasını engellemek için bu adımları attı.

19 Mart’tan sonra başlayan süreçte iktidar pek çok şeyi öngördü ama Özgür Özel’in performansını ve liderliğini öngöremedi. Eğer bunu öngörmüş olsalardı belki bu süreç daha erken başlatılırdı.

Bütün operasyonlara, medya gücüne, toplum mühendisliğine ve hukuk dışı uygulamalara rağmen CHP’nin gerilemediğini görüyoruz. Örneğin üç gün önce Panoramax’in yayımladığı araştırmada CHP %35 civarında, AK Parti’nin ise birkaç puan önünde göründüğü bir tablo vardı.

Ö.M.: 4-5 puan önünde değil mi?

S.T.: Evet, sonuçta CHP’nin 4-5 puan önde göründüğü bir tablo vardı. Bunu görüyorlar. Dolayısıyla meseleyi son bir aya, son iki aya ya da seçim dönemine bırakmadan, CHP açısından başka bir tablo inşa etmeye çalıştılar. Bunu nasıl yapacaklardı? En kolay aracı buldular; bir mahkeme heyeti üzerinden bu süreci yürüttüler.

Ama bakın, dün ortaya çıkan tablo gerçekten çok üzücüydü. Ben Türkiye adına da, uğruna mücadele ettiğimiz değerler adına da son derece üzgünüm. Cumhuriyetin kurucu partisi olan ana muhalefet partisinin genel merkezine bu şekilde girilmesi, gaz sıkılması, ortalığın darmadağın edilmesi gerçekten son derece kötü bir tabloydu.

Ö.Ö.: Peki Sezgin Bey, Özgür Özel’in dikkat çeken bir açıklaması oldu. “CHP kapatılmıştır, üçüncü kez açacağız” dedi. Milli Mücadele dönemindeki kuruluşu birinci dönem olarak, 12 Eylül darbesi sonrası yeniden açılışını ise ikinci dönem olarak tanımladı. Şimdi de “üçüncü kez açacağız” diyor.

Burada tam olarak neyi kastediyor? Çünkü bir yandan da yeni bir parti tartışması yürütülüyor.

S.T.: Tabii ki bu bir metafor sonuçta. Ortada bir parti var, bina da var; içinde oturanlar da olacak. Ama kastedilen şey fiilî değil, siyasal anlamda bir kapatılma. Yani toplumun zihninde, CHP tabanının ve üyelerinin gözünde partinin mevcut yapısına yönelik bir müdahale yapılmış olması anlamında “kapatılmıştır” diyor sonuçta.

Ö.Ö.: Yani bu hâliyle, örneğin bir yıl sonra seçim olursa, Özgür Özel’in buna dair bir planı var mı? Bu koşullarda seçime nasıl girilecek?

S.T.: Şöyle söyleyeyim: Tabii Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir planı, bir aklı var ama bizim de aklımız var. Dün bu yola başvurmalarının nedeni de aslında başka türlü sonuç alamamış olmaları.

Biz öncelikle partinin tabanına, delegelerine, üyelerine güveniyoruz. Bugün herhangi bir kurultay yapılsa, hangi delegasyonla yapılırsa yapılsın, Özgür Özel liderliğindeki değişim hareketi çok güçlü bir destekle çıkar. Ama zaten bunu yapamazlar çünkü böyle bir tabloyu göze alamazlar.

Onun dışında siyaset sadece bina içinde yapılmaz. Siyasi faaliyet sokakta, halkla birlikte yürütülür. Biz de bunu yapmaya devam edeceğiz. Sandık ne zaman halkın önüne gelirse gelsin, o sandığın karşısına hem bir Cumhurbaşkanı adayıyla, hem de güçlü bir listeyle çıkacağız.

Ö.M.: Bir de şunu sorabilir miyim Sezgin Bey? Zamanımız da bitmek üzere ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun tırnak içindeki “arınma” videosunun zamanlaması, ardından polis izinlerinin topluca kaldırılması, bayram izinleriyle ilgili kararlar… Bunların da bütünlüklü bir planlamanın parçası olduğu söylenebilir mi?

S.T.: Tabii ki. O videonun zamanlamasıyla idarenin aldığı güvenlik tedbirleri birlikte değerlendirildiğinde, bunların mahkeme kararından bağımsız olmadığını görmek mümkün. Bir kez daha o kararın gerekçesindeki ifadelere atıfta bulunayım; bizim yaptığımız okumayı destekleyen ibareler var. Bütün bunların eşgüdümlü biçimde planlandığını düşündüren bir tablo ortaya çıkıyor.

Kemal Bey’in ya da çevresinin bu süreçten tamamen habersiz olduğunu söylemek de mümkün değil.

Ö.M.: Peki, bundan sonraki günlerde nasıl bir gelişmeler dizisi bekliyorsunuz? Onu da sorarak bitirelim.

S.T.: Şunu ifade edeyim: Biz, yani ben ve arkadaşlarımız, Özgür Bey başta olmak üzere, siyaset yapmaya, sokakta olmaya ve halkla bütünleşmeye devam edeceğiz. Örneğin bugün DEM Parti Eş Genel Başkanları da heyetleriyle birlikte bir ziyaret gerçekleştirecekler.

Ö.Ö.: Evet, destek açıklaması yaptılar zaten.

S.T.: Bugün de açıklama yaptılar ama ayrıca bizzat gelecekler. Zaten daha önce de destek vermişlerdi. Aslında bütün muhalefet partileri bu süreçte destek verdi.

Ö.M.: Parti de "demokratik siyasete müdahalenin karşısındayız" diye net bir tavır aldı zaten.

S.T.: Evet, çok net bir destek alındı zaten. Bir de içinde bulunduğumuz başka bir süreç var. Türkiye’nin Kürt meselesi, silahsızlanma ve çatışmanın sona erdirilmesiyle ilgili yürüyen bir süreçten söz ediyoruz. CHP de bence herkesi şaşırtan ölçüde net bir tutum aldı. Bütün baskılara rağmen sürecin yanında durdu, önünü açtı ve çok sağlam önerilerde bulundu.

Eğer CHP’nin bu tutumu olmasaydı, bu sürecin bu kadar rahat ilerlemesi de mümkün olmazdı. Kendi tabanını da sürecin içinde tutmayı başardı ve belli bir noktaya gelinmesini sağladı. İşin böyle bir boyutu da var. Bunun bu süreçle bağlantısını belki daha sonra, yeniden fırsat olursa ayrıca konuşuruz.

Ö.Ö.: Çok seviniriz.

Ö.M.: Tabii çok seviniriz. 

S.T.: Evet, yani dokunulmazlıkların kaldırılması, başka baskılar ya da yeni operasyonlar… Bunlar bizim açımızdan çok da beklenmedik gelişmeler değil. Onu da ifade edeyim.

Ö.M.: Evet, genel olarak şimdi hem Meclis’te, hem de Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nde oldukça hareketli günlere tanık olacağız gibi görünüyor. Çok yoğun görüşmelerin, açıklamaların ve yeni gelişmelerin yaşanacağı bir döneme giriyoruz. Yakından takip etmek durumunda kalacağız. Biz de açıkçası bir tatil bile yapamadık.

S.T.: Bizi takip edin Ömer Abi.

Ö.M.: Tamam. Çok teşekkür ederiz Sezgin Tanrıkulu.

Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz.

S.T.: Çok selamlar, sevgiler. Görüşmek üzere. İyi tatiller, iyi bayramlar diliyorum.

Ö.M.: İyi bayramlar, teşekkürler.