'Dünya Uyurken' Neler Oluyor?

-
Aa
+
a
a
a

Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese, yeni kitabı “Dünya Uyurken” (When the World Sleeps) adlı eserinde Filistin'de yaşanan büyük acılara dair hikâyeler paylaşıyor ve uluslararası hukukun içinin boşaltılmasını üzüntüyle ele alıyor.

""

Chris Hedges: Francesca Albanese, Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’ü kapsayan İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndan sorumlu Birleşmiş Milletler Özel Raportörü olarak, Gazze’de devam eden soykırıma ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik uygulanan acımasız baskılara karşı çıkan en cesur ve en öne çıkan seslerden biri. Birleşmiş Milletler için hazırladığı ayrıntılı raporlar, apartheid ve soykırım mekanizmasını, ayrıca İsrail’in uluslararası insancıl hukuku hiçe saymasını korkusuzca inceleyen çalışmalar oldu. Bu nedenle ağır saldırılara maruz kaldı. Trump yönetimi, ABD Hazine Bakanlığına Albanese’yi “özel olarak belirlenmiş kişi” olarak sınıflandırması talimatını vermiş, böylece onu küresel finans sisteminden dışlamış ve ABD vatandaşları ile şirketlerinin kendisiyle herhangi bir ilişki kurmasını yasaklamıştır. ABD’de bulunan tüm mal varlığı dondurulmuş, günlük ve olağan finansal işlemlerini dahi gerçekleştiremez hâle gelmiştir. Cesaretinin ve dürüstlüğünün bedelini ödemiştir.

When the World Sleeps: Stories, Words, and Wounds of Palestine adlı kitabında, Francesca Albanese, birçoğunu bizzat tanıdığı Filistinlilerin ve daha birçok kişinin sesini on kısa bölüm aracılığıyla bir araya getirerek, İsrail’in işgali ve kitlesel katliamlarının insani bedelini gözler önüne seriyor. Filistin’de yaşadığı dönemde edindiği deneyimlerden yararlanarak bölümlerini, yaşanan acılara insani birer yüz kazandıran bireylerin hikâyeleri etrafında örüyor. Bunlar arasında, Gazze’den Mısır’a kaçan ve geride bırakmak zorunda kaldığı insanlar nedeniyle derin bir suçluluk duygusu yaşayan sanatçı Malak Mattar ile, İsrail’in hava sahasını, yer altını ve yatay sınırları kontrol etmek amacıyla fiziksel mekânı üç boyutlu biçimde kullanmasını ifade eden “dikey siyaset” anlayışını kavramasını sağlayan Eyal Weizman da yer alıyor. Albanese, Filistinliler ile onları işgal eden güç arasında sanki eşit koşullar varmış gibi yanlış bir denklik algısı yarattıkları gerekçesiyle Batı basınını ve dünya diplomatlarını sert biçimde eleştiriyor. Filistinlilerin bir hava kuvveti, ağır silahları, mekanize birlikleri, donanması ya da Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in Avrupalı müttefiklerinden aldığı milyarlarca dolarlık askerî desteği bulunmuyor. Buna karşılık Filistinliler, İsraillilerin kontrolünü, hareket serbestisini ve kara, hava ile suya erişimini ya da asgari bir yaşam kalitesini sürdürebilmek için gerekli mal akışını yapısal olarak sınırlandırabilecek bir güce de sahip değiller.

“Savaş ve çatışma gibi kelimeleri kullanmak gerçeği örtbas eder. Bu, gerçekliğin çarpıtılmış bir versiyonunu sunar. İsrail’in apartheid sistemi ve soykırımı, bunlar kabul edilip tam anlamıyla kavranmadıkça durdurulamaz,” diye yazıyor. Bunun için yalnızca bilgi değil, aynı zamanda empati de gerekiyor. Neyse ki Albanese her ikisine de sahip. Yeni kitabı When the World Sleeps (Dünya Uyurken) üzerine konuşmak üzere konuğum Francesca Albanese.

Francesca, Dr. Hussam Abu Safiya ile başlamak istiyorum. Kendisi, Gazze’deki hastanenin başhekimiydi ve 27 Aralık 2024’ten bu yana, yani on sekiz aydır İsrail tarafından tutuklu bulunuyor. Avukatı Nasser Odeh’den gelen haberler oldukça endişe verici. Abu Safiya’nın, daha önce kapatılmış ancak Ben Gvir tarafından yeniden açılan yer altındaki Rakefet Hapishanesi’ne nakledildiği belirtiliyor. Gün ışığı almayan, son derece ağır koşullara sahip bir tutukluluk tesisi burası. Avukatıyla yaptığı görüşmeye getirildiğinde elleri kelepçeli, ayakları zincirli ve prangalıydı; yanında yüzleri maskeli cezaevi görevlileri bulunuyordu. Avukatı, vücudunda, özellikle başında, göz çevresinde, kulaklarında ve boynunda yeni oluşmuş ağır morluklar gördüğünü aktardı. Hatta avukatlar, onu tanımanın bile güç olduğunu söylediler.

Nefes almakta güçlük çekiyordu. Konuşmakta zorlanıyordu. Son derece güçsüz görünüyordu. Büyük bir korku içindeydi. Ağır bir fiziksel ve psikolojik sıkıntı yaşıyordu. Misillemeye uğrama korkusu nedeniyle kendini ifade edemediğini söyledi. Avukatına anlattığına göre, 10 Haziran 2026’da tutukluluğunun uzatılmasına ilişkin karara karşı Yüksek Mahkeme’ye yaptığı itirazın duruşmasının ardından, dört ya da beş cezaevi görevlisi hücresine girerek vücudunun her yerine çekiç ve coplarla vurdu. Esasen her gün şiddete maruz kaldığını, birkaç kez bilincini kaybettiğini söyledi. Kitabınızda da belirttiğiniz gibi, bu İsrail hapishanelerinde yaşamını yitiren ilk doktor değil. El Şifa Hastanesinde cerrahi ve ortopedi bölümünün başkanı olan Dr. Adnan el-Burş da ağır işkencenin, muhtemelen cinsel işkencenin ardından hayatını kaybetti. Kamal Adwan Hastanesi’nin doğum ünitesinin müdürü Dr. İyad Rantisi de aynı şekilde yaşamını yitirdi.

Sadece bu son derece acil duruma değinmek istiyorum. Avukatı, İnsan Hakları İçin Hekimler, Uluslararası Af Örgütü ve diğer kuruluşlar şu anda hayatının tehlikede olduğunu söylüyor. Yanılmıyorsam, kendisi de mahkemede avukatına bunun son kez olduğunu, artık tükendiğini ya da buna benzer bir şey söyledi.

Francesca Albanese: Çok teşekkür ederim Chris, beni davet ettiğin için. Dr. Abu Safiya’nın durumu son derece ciddi, son derece acı verici. Avukatına hayatta kalacağını düşünmediğini söyledi. Düşünün; hukuka aykırı biçimde tutuklanmış, hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmemiş, yargılanmamış, ağır şekilde dövülmüş ve sizin de söylediğiniz gibi işkence izleri taşıyan bir insanın bunu söylemesi ne kadar acı. Bunları tekrar etmeme gerek yok. Ancak dün ailesinden bir mesaj aldım. Sevdikleri insan için bir şey yapmamı yalvararak istiyorlardı. Ve insanın hissettiği çaresizlik duygusu tarifsiz.

Burada üç boyut var. Birincisi, kendisinin son derece saygın bir doktor olması. Kendisi de yaralandı ve çocuklarından birini kaybetti. Çocuğu bu soykırım sırasında öldürüldü. Buna rağmen görevine geri döndü ve hastanede kalmaya devam etti. Kuşatma altındaki bir hastanede kaldı. “Hastalarımı geride bırakamam,” dedi. Hastanenin baskına uğramaması için İsrail ordusuna teslim olmak zorunda kaldı. Ancak her şeye rağmen hastalar yine de zorla yerlerinden edildi. Dolayısıyla bu adama yapılanlar gerçekten akıl alır gibi değil.

Tekrar etmek gerekirse, kendisi 18 aydır tutuklu bulunuyor ve hakkında hâlâ herhangi bir suçlama yok. Buna karşılık ağır kötü muameleye maruz kaldığını açıkça gösteren somut kanıtlar var. Kilosunun yarısını kaybetmiş durumda. Aşırı derecede zayıflamış. Vücudunda gözle görülür morluklar bulunuyor. Büyük bir korku içinde görünüyor ve kendisi bir doktor. Bu durum, İsrail’in sağlık çalışanlarına yönelik aralıksız ve sistematik saldırılarının bir parçasıdır. Sağlık tesisleri neredeyse tamamen yok edildi. Bu aynı zamanda, Gazze’deki kâbusun içinde mahsur kalan Filistinlilerin hangi yaraya, hastalığa ya da sağlık sorununa sahip olurlarsa olsunlar tedaviye erişememelerini sağlamanın da bir yolu.

İkinci boyut ise işkence meselesi. Bu konuda kapsamlı belgeler mevcut. Ocak 2024 gibi erken bir tarihte bu konuda bildirim alan bir diğer özel raportörle, Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörü Reem Alsalem ile birlikte, kadın tutuklulara yönelik ağır şiddet, kötü muamele ve tecavüz iddialarını rapor ettik. Bu raporun ardından İnsan Hakları İçin Hekimler, B'Tselem ve diğer birçok kuruluş, İsrail hapishanelerinin bir işkence merkezleri ağına dönüştüğünü ortaya koyan çok sayıda rapor yayımladı. Daha sonra, 2025 yılında İşkenceye Karşı Komite (Committee Against Torture), işkencenin devlet politikası olarak kullanıldığını belgeledi. Ben de işkence vakalarını belgelendirdim; ayrıca İsrail ve Filistin’e ilişkin soruşturma komisyonu da işkenceyi soykırım fiillerinden biri olarak raporladı.

İşkencenin var olduğuna dair en ufak bir şüphe yok. Ve bütün bunlar karşısında, üçüncü unsur olarak en sarsıcı olan şey, İsrail’in hâlâ cezasızlık zırhından yararlanmaya devam etmesidir. Çünkü İsrailli rehinelerin evlerine döndürülmesi için büyük bir kampanya yürütülmesi elbette son derece doğaldı. Ancak benim merak ettiğim, neden bu empati seçici? Neden Dr. Abu Safiya gibi Filistinli tutukluların evlerine dönmesi için benzer bir kampanya yürütülmüyor? İsrail’in, hukuka aykırı bir işgali sürdürürken alıkoyduğu yaklaşık 10 bin Filistinli bulunuyor. Bütün bunlar, küresel liderliğin içine düştüğü ahlaki çöküşü ve aynı zamanda birçoğumuzun tüm bunlar yaşanırken yaz mevsimini kayıtsızca yaşamaya devam edişini gözler önüne seriyor.

C.H.: Kitabınızdan bir alıntı yapmak istiyorum: “Yaklaşık bin sağlık çalışanının işkence görmesi ve öldürülmesi, sağlık sisteminin yok edilmesinin temel unsurlarından biridir.” Burada kitapta yer verdiğiniz kişilerden Hassan’ın sözlerini aktarıyorsunuz: “El Şifa Hastanesi birkaç yıl içinde yeniden inşa edilebilir. Ama bir doktor yetiştirmek on iki yıl alır.” Burada muhtemelen işkence sonucu hayatını kaybeden Dr. Adnan el-Burş’tan bahsediyor. Gazze’nin acilen ihtiyaç duyduğu temel tıp uzmanlık alanları düşünüldüğünde, 7 Ekim’den önce bölgede bulunan beş patoloji uzmanından yalnızca ikisinin hayatta kaldığı söylenebilir. Gazze’de artık acil cerrahi müdahaleleri gerçekleştirebilecek nitelikte doktor kalmadı. Ardından, Gazze’de bir sağlık çalışanının öldürülme ihtimalinin diğer insanlara kıyasla iki buçuk kat daha yüksek olduğunu belirtiyorsunuz. Bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. İsrail’in şu anda on sekiz Filistinli cerrahı tutuklu bulundurduğu doğru değil mi? Bu sayı zaman içinde değişebilir ama sanırım yaklaşık bu kadar. Silah taşımayan, uluslararası hukuka ve Cenevre Sözleşmelerine göre hiçbir şekilde savaşçı olarak değerlendirilemeyecek sağlık çalışanlarına yöneltilen bu vahşeti konuşmak istiyorum.

F.A.: Bakın, İsrail işgali boyunca siviller ile savaşçılar arasındaki ayrımı defalarca bulanıklaştırdı. Bu, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü kapsayan yaklaşık altmış yıllık işgal süreci boyunca sürdü. Ancak son 1.005–1.007 gün içinde yaptığı şey ise, insancıl hukuku bir tür kamuflaj olarak kullanmak oldu. İsrail, uluslararası insani hukukun kavramlarını alıp ters yüz etti. Uluslararası alanda daha ikna edici bir anlatı oluşturmak ve eleştirileri azaltmak amacıyla Gazze’deki herkesi Hamas mensubu, terörist ya da terörizme yardım eden kişi olmakla suçladı. Doktorların Hamas’ı koruduğu ileri sürüldü. Hastanelerin Hamas’ın karargâhı olduğu iddia edildi. Hatırlarsınız, El Şifa Hastanesi’nin altında Hamas’a ait bir yer altı karargâhı bulunduğunu gösterdiği öne sürülen ve kamuoyuyla paylaşılan video gerçeği yansıtmıyordu. Yine hatırlarsınız, İsrailli generaller bir hastanede ele geçirildiğini söyledikleri ve Hamas’ın saldırı planı olduğunu iddia ettikleri belgeyi göstermişlerdi. Oysa bu belge, yalnızca Arapça yazılmış bir doktor nöbet çizelgesiydi. Ancak Arapça olduğu için bunun Hamas’ın hastanede hazırlanmış bir saldırı planı olduğuna kamuoyunu ikna etmek kolay oldu. İsrail bu şekilde, bilgisiz ya da önyargılı olmaya yatkın insanları, her doktorun potansiyel bir terörist olabileceğine ve bu nedenle cezalandırılmayı, tutuklanmayı, alıkonulmayı, öldürülmeyi ya da işkence görmeyi hak ettiğine inandırdı. Sonuçta, birçok İsrailli liderin de söylediği gibi, onların bakış açısında masum hiçbir sivil yok.

Dolayısıyla herkes, masum olduğu kanıtlanana kadar suçlu kabul edildi. Aslında bu yaklaşım uzun zamandır geçerli olan bir normdu. Ancak maruz kaldıkları muamele; yargısız infazları, işkenceyi ve bir kez daha uluslararası insancıl hukuk sisteminin tamamen altüst edilmesini içeriyor. Oysa bu hukuk sistemi, siviller ile savaşçılar ve sivil yapılar ile askerî hedefler arasında ayrım yapılması ilkesine dayanır. Bu nedenle, “Sağlık personeli, sağlık çalışanları ve hastaneler uluslararası insani hukuk kapsamında korunmuyor mu?” diye sormanız son derece yerinde. Elbette korunuyorlar ve bunun iki nedeni var. Birincisi, kendileri sivildir. İkincisi ise, çatışma ortamında hayati derecede önemli bir görev üstlenerek sağlık hizmetlerinin sürdürülmesini sağlamalarıdır. Ancak İsrail’in sağlık sistemini hedef almasının nedeni de tam olarak budur. Gazze’deki insanların hiçbir başvuru imkânına ve hiçbir tıbbi desteğe sahip olmamasını sağlamak amacıyla binin üzerinde sağlık çalışanını öldürdü ve işkenceye maruz bıraktı.

Bu da soykırımın ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak benim son derece rahatsız edici bulduğum şey, medyanın oynadığı rol. Ben de şu anda bunu araştırıyorum. Dün, BBC'nin Dr. Abu Safiya hakkında hazırladığı bir videoyu paylaştım. Yaklaşık iki ya da üç dakikalık bir videoydu. Ancak videonun büyük bölümü; doktorun gördüğü işkenceyi, gözle görülür kötü muamele izlerini, on sekiz aydır hiçbir suçlama yöneltilmeden tutuklu tutulmasını ya da öldürülme korkusunu dile getirmesini anlatmak yerine, doktorun Hamas’la bağlantılı olabileceğine dair şüpheleri tekrar tekrar dile getirmekle geçti. Mesele tam da bu. Batılı kamuoyu, gerçekte neler yaşandığını anlama fırsatı bile bulamıyor. Çünkü ana akım medya, yaşananları sorgulamak yerine İsrail’in anlatısını güçlendirdi. Bu gazetecilik değil; bu, soykırımı meşrulaştıran propagandayla iş birliğidir.

C.H.: Bu durum en başından beri böyleydi. İsrail hastaneleri hedef almaya başladığında, aynı anda bunlardan sorumlu olduğunu da inkâr etti. Oysa bugün, soykırım sürecine ilişkin ortaya çıkan bulgulardan, sağlık sistemini tamamen ortadan kaldırmanın en başından itibaren İsrail’in politikası olduğunu biliyoruz. Buna rağmen basın bu yalanları görevini yaparcasına aktardı. Şunu da açıkça belirtmeliyiz ki, Gazze’de sahada görev yapan tek gazeteciler Filistinli gazetecilerdi ve bunların 250’den fazlası öldürüldü. Çok büyük bir kısmı, belki de çoğu, hedef gözetilerek gerçekleştirilen suikastlarda yaşamını yitirdi. Bu nedenle kitabınıza When the World Sleeps (Dünya Uyurken) adını verdiniz. Ne yazık ki dünyanın büyük bir bölümü, özellikle de Batı dünyası ve onun medyası, aslında uyumuyordu. Tam tersine, yaşananlara bütünüyle ortak oldu.

F.A.: Evet, kesinlikle. Bence her soykırımda olduğu gibi, özellikle de Holokost nedeniyle İsrail’e büyük bir sempati duyan insanları, Holokost’un gerçekte ne olduğunu ve Yahudilere Holokost öncesinde ve sonrasında nasıl muamele edildiğini gerçekten okumaya davet ediyorum. Çünkü 1960’lardan bu yana Holokost hafızası, Siyonist gündeme hizmet edecek şekilde büyük ölçüde manipüle edildi. Ancak Yahudiler de o dönemin medyasında ulusötesi ölçekte itibarsızlaştırılmaya maruz kalmıştı. Bu durum, bugün Filistinlilere yönelik yaşananlarla bazı yönlerden son derece benzerlik taşıyor. Aradaki ek fark ise, 2026 yılında geçmişte yaşananlardan ders çıkarılarak bu tür çöküşleri ve ahlaki çürümeyi önlemesi gereken bir uluslararası hukuk çerçevesine sahip olmamızdır. Biz — “biz” derken sözde Batı’yı kastediyorum — bununla övünmeyi seviyoruz. Ancak gerçek şu ki medya, İsrail’in anlatısını güçlendirdi ve Filistinlilerin ortadan kaldırılması gereken sorunun bir parçası olarak gösterilmesine katkıda bulundu.

‘Uyku’ sözcüğü, kayıtsızlığın ve bilgi eksikliğinin bir parçasını ifade ediyor. Ancak bilenler, görenler bile sanki felç olmuş gibi davranıyor. Sanki bu uyanış anının eylem gerektirdiğini, yaşamın her alanında bir değişim gerektirdiğini kavrayamıyorlar. Soykırım yaşanırken eskisi gibi yaşamaya devam edemeyiz. Benim tekrar tekrar söylediğim tek şey değişim için hâlâ umut var. Ve bu soykırımı, ancak uyanmış olanların bu farkındalığı eylem ve sorumluluk duygusuyla birleştirebildiği anda durdurabileceğiz.

C.H.: Kitabınızda, bence de doğru bir şekilde, Gazze’deki soykırımın hukukun üstünlüğünü tamamen hiçe sayan yeni ve son derece ürkütücü bir dünya düzenini gözler önüne serdiğini yazıyorsunuz. Şöyle diyorsunuz: “Gazze’deki kriz, küresel bir krizin belirtisidir. Giderek daha sık düşünüyorum ki, bütün bunlar her ne kadar korku yaratmaya mahkûm olsa da, bize cesaret vermelidir. Filistinlileri baskı altında tutan sistem; İsrail ile ona her zaman yararlandığı cezasızlığı sağlayan diğer devletlerin seçkinleri arasındaki köklü ittifak, aynı zamanda bizim de içinde yaşadığımız sistemdir. Hayatımız açısından hayati öneme sahip konularda bizi dinlemeden ve bizi temsil etmeden bizim adımıza karar veren sistem budur. Güvenceli işleri yarı zamanlı ve geçici çalışmaya, hakları ise ayrıcalıklara dönüştüren; bizi birbirimizden yabancılaştıran, hepimizi daha kırılgan ve daha güvencesiz hâle getiren; dayanışmayı yıkıcı bir eylem, empatiyi ise zihinsel ve toplumsal bir bozukluk olarak gören de aynı sistemdir.”

Kitabınızda ayrıca, Filistin’in sizin için Matrix filmindeki “kırmızı hap” anlamına geldiğini söylüyorsunuz. Bundan biraz söz eder misiniz? Filistin’i ve yaşanan soykırımı bu küresel bağlam içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

F.A.: Evet. Sanırım kitabı okuyanlar bunu görecektir. Ayrıca kitabın ABD’deki okurlara ulaştırılmasının ne kadar zor olduğuna dair birkaç söz söylemek isterim. Çünkü İsrail yanlısı destek grupları kitaba karşı büyük bir baskı uyguladı. Bunun nedenini tahmin edebilirsiniz. Benim için Filistin bir hakikati açığa çıkaran yer oldu. Bir anda uyanıp ABD’nin hâkim olduğu bir dünyada yaşadığımızı fark etmiş değiliz. Özellikle siyasi, askerî ve stratejik olarak parçası olduğumuz dünyada belirleyici güç ABD’dir. İsrail ise Orta Doğu’daki bir uzantısı gibidir. Batı’nın gücünün ve üstünlüğünün bölgedeki uzantısıdır. İsraillilerin bunu duymaktan hoşlanmadığını biliyorum. Ancak aynı zamanda, kendilerinin de kendi üzerlerindeki çıkarlar tarafından ne ölçüde araçsallaştırıldıklarının farkında olmadıklarını düşünüyorum. Devletleri nihai karar vericiler olarak görmeye eğilimliyiz. Demokrasilerde de diktatörlüklerde de böyle düşünüyoruz. Oysa ben artık devletlerin asıl karar vericiler olduğuna inanmıyorum. Bugün devletler, geçmişe, hatta birkaç on yıl öncesine kıyasla çok daha fazla; dünyanın başlıca güç odaklarıyla bağlantılı ekonomik, askerî ve finansal çıkarların etkisi altında hareket ediyor. Bunun rakamsal karşılıkları da var. Dünyadaki eşitsizlik hakkında yeterince bilgi sahibi olmayanlara söylediklerim bir komplo teorisi gibi gelebilir. Ancak World Inequality Lab tarafından yayımlanan en son eşitsizlik raporunda yer alan bir veri beni dehşete düşürdü. Dünya nüfusunun yarısının toplam serveti, dünyadaki yalnızca 50 bin kişinin elinde bulunan servetin ancak üçte biri kadar. Tekrar ediyorum: Dünyadaki 50 bin kişi, dünya nüfusunun yarısının sahip olduğu servetin üç katını elinde bulunduruyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Bu insanlar kim? Açık ki bunlar yalnızca sizin ya da benim gibi bireyler değiller. Ellerinde büyük güç odaklarını tutuyorlar. Bunlar doğal kaynakların denetimi için faaliyet gösteren çıkarıcı endüstrilerle bağlantılı olanlar; güç kullanımını, askerî kapasiteyi ve gözetim mekanizmalarını kontrol edenler; ayrıca finansal işlemler, şirketler, bankalar ve emeklilik fonlarıyla bağlantılı olanlar. Dünyadaki asıl güç merkezleri bunlardır. Bazı şirketler, örneğin ilaç şirketleri, diğerlerinden daha etkilidir; turizm sektörüyle bağlantılı olanlar da buna dâhildir. İşte bu 50 bin kişinin elindeki esas güç budur.

Bugün buna Büyük Teknoloji şirketleri de eklendi. Onlar hukukun üstünde hareket ediyor. Bir şirkete dava açmaya kalktığınızda, sayısız engel, hukuki sorun ve dava süreciyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Böyle bir yapıyla mücadele etmek neredeyse imkânsız hâle geliyor. Filistin, işte bu dünya düzenini görünür kıldı. Bunun merkez üssü Filistin oldu. Geçen yıl seninle de konuştuğumuz İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine başlıklı raporum nedeniyle yaptırıma uğramamın nedeni de buydu, Chris. Çünkü ben dünyaya, pek çok İsrailli ailenin ve bireyin ekonomik durumu kötüleşirken, Tel Aviv Borsası’nın yükselmeye devam ettiğini, değerinin katlandığını anlattım. Bu gerçek birçok şeyi açığa çıkardı. Demek ki soykırımdan kâr eden birileri vardı. Bunlar Palantir Technologies ve benzeri şirketlerdi; Lockheed Martin ve benzerleri, yani sadece İsrail ve ABD’de değil, birbirine bağlı tüm askerî sanayi şirketleriydi. Ve hepimiz bu sistemin içinde olduğumuz için hikâyenin ikinci ve son kısmı da şu: biz de bunun bir parçasıyız. Tüketiciler olarak da, üreticiler olarak da bu sistemin içindeyiz. Son iki yılda ne kadar çok sendika temsilcisi ve işçiyle konuştuğumu bilemezsiniz. Ne kadar çok tüketiciyle konuştum ve hepsi aynı şeyi söyledi: “Bu piyasanın dışına çıkmanın ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz? Örneğin İtalya’da askerî sanayiyle bağlantılı Leonardo gibi bir şirket için çalışmak istemiyoruz ama işimizi kaybetmekten korkuyoruz.” Kendi kırılganlıklarının bu sistemin bir parçası olduğunu fark ediyorlar; çünkü ya çocukları öldürmekte kullanılan silahları üretmeye devam edecekler ya da hiç çalışamayacaklar. Bu da bize, bazı insan topluluklarının adeta feda edilebilir varlıklar olarak görüldüğünü gösteriyor. Ancak belki de bu düzeni değiştirebiliriz. Filistin’in bize anlattığı bir diğer gerçek de budur. Boykotlar ve yatırımların geri çekilmesi yoluyla bu sistemin bağlarını koparabilir, yaptırımlar yoluyla ise İsrail’le kurulan suç ortaklığını sınırlandırabiliriz. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için bireysel bir sorumluluk ve kararlılık gerekiyor.

C.H.: Şunu da söylemeliyim ki, geçen kasım ayında seninle birlikte İtalya’da İsrail’e giden gemilere silah yüklemeyi reddeden liman işçilerine katılmıştık. Sanırım ikimiz de bütün enerjimizi tam da bu tür girişimlere, yani sistemi fiilen durdurmaya yönelik eylemlere yöneltmemiz gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlar bununla ilgili Resistance 101 adlı bir saatlik belgeseli izleyebilirler.

Kitabınızda, Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda eğitim gördüğünüz dönemde iki temel şeyi keşfettiğinizi yazıyorsunuz. Birincisi, “Filistin’in yalnızca karşıt siyasi iddiaların konusu olan bir mesele olarak değil, uzun süreli, kurumsallaşmış ve sistematik hukuka aykırılık sorunu olarak ele alınabileceğini ve ele alınması gerektiğini” fark ettiğinizi söylüyorsunuz. İkinci olarak ise, “eleştirel ırk teorisinden etkilenen hukuk çevreleriyle tanıştığınızı; hukuku eleştirel ve sömürgecilik karşıtı bir bakış açısıyla anlamayı öğrendiğinizi; hukuku, yalnızca kazananların yazdığı tarih üzerinden değil, yakın zamana kadar uluslararası hukukun, özellikle de Batılı ülkeler tarafından şekillendirilmiş hâline maruz bırakılmış halkların perspektifinden değerlendiren bir yaklaşım geliştirdiğinizi” ifade ediyorsunuz. Kitabınıza yönelik yaptırımlardan da bahsedelim istiyorum, ancak önce bu iki noktayı biraz açabilir misiniz?

F.A.: Kesinlikle. Ve bence burada da Filistin, dünyanın en dezavantajlı kesimlerinin, yani eski sömürgelerin başına gelenleri özetleyen bir örnek niteliğinde. Yerli halkların varlığı, sömürgecinin gözünde adeta bir yük, hatta neredeyse bir suç gibi görülmüştür. Filistinliler de bunların arasındadır. Özellikle Batı medyasında Filistinliler her zaman potansiyel vahşiler olarak sunuldu. Batı medyasını düşündüğümde, barbar ya da şiddete eğilimli olarak gösterilenlerin sürekli onlar olduğunu görüyorum. Araplara ve Müslümanlara yönelik söylem o kadar sert ve şiddet dolu ki, kendi kendime, “Yüz yıl önce Yahudiler hakkında da tam olarak böyle konuşulduğunu nasıl fark etmiyoruz?” diye soruyorum. Hatta belki daha yakın bir zamana kadar da böyleydi; çünkü antisemitizm hâlâ varlığını sürdürüyor ve konuşmamız gereken şey gerçek antisemitizmdir, apartheid uygulayan İsrail’in antisemitizmin anlamını paranoyakça çarpıtması ve manipüle etmesi değil. Ancak bana göre Filistinliler uzun yıllar boyunca, iyi niyetli kişiler tarafından bile, uluslararası hukuka uygun biçimde çözülmesi gereken temel bir siyasi mesele olarak değil, yönetilmesi gereken insani bir sorun olarak sunuldu. Oysa bugün Uluslararası Adalet Divanı, yani uluslararası olan bir mahkeme, işgalin hukuka aykırı olduğuna karar vermiş durumda. Dolayısıyla bu işgalin tamamen ve koşulsuz olarak sona erdirilmesi gerekiyor. Bunun için belirlenen son tarih Eylül 2025’ti. Bugün ise bundan neredeyse hiç kimse söz etmiyor. Benim uluslararası hukukun zaten bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol haritası sunduğunu söylememin nedeni de bu. Buna rağmen durum hâlâ, sanki bir deprem ya da sel felaketinin ardından ortaya çıkan insani bir acil durum gibi ele alınmaya devam ediyor.

Bence bu da sorunun bir parçası ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler bünyesinde nelerin yanlış gittiğiyle de yakından bağlantılı. Bununla birlikte, uluslararası hukuk da çoğu zaman sorunun bir parçası olarak kullanıldı. Çünkü on beş yıl önce işgalin bütünüyle hukuka aykırı bir girişim olarak değerlendirilmesi düşünülemezdi. O dönemde ilerici olarak görülen kişiler bile işgalin hukuki niteliğini kabul ediyor, yalnızca İsrail’in uluslararası insani hukukun belirli hükümlerini ihlal etmesini, örneğin tutuklulara kötü muamele etmesini ya da evlerin cezalandırma amacıyla yıkılması gibi uygulamalara başvurmasını eleştiriyorlardı. Yani işgalin kendisi değil, yalnızca aşırılıkları eleştiriliyordu. İşgal, özünde ya da bütünüyle hukuka aykırı olarak görülmüyordu. Oysa bugün bu bakış açısı artık daha yaygın. Bunun, belirtileri ele alan yaklaşımdan uzaklaşıp işgalin bütününe ve hukuki niteliğine odaklanan bir anlayışa geçilmesi sayesinde gerçekleştiğini düşünüyorum. Bir özel raportör olarak bu değişime katkı sağlamış olmayı umuyorum. Eleştirel çalışmalar bu dönüşümde son derece önemli bir rol oynadı. Bu çalışmaların başlıca öncüleri ise Güney Afrika’dan, Kenya’dan, Nijerya’dan, Filistin’den, ayrıca Avustralya, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Asya’dan yerli halklara mensup akademisyenler ile küresel çoğunluğu temsil eden araştırmacılar oldu. Bence bu çok değerli bir gelişme. Hukukçular olarak ilerlememize büyük katkı sağladı. Ancak elbette hukuk çalışmalarında da, diğer birçok alanda olduğu gibi, hâlâ küçümseyici yaklaşımlar ve şovenist bakış açıları varlığını sürdürüyor.

C.H.: Öyleyse kitabın başına gelenlerden söz edelim. Ama önce daha genel yaptırımlarla başlayalım. Girişte de belirttiğim gibi, size yaptırım uygulandı. Bu yaptırımların kaldırılması için açtığınız davayı kazandınız, ancak ardından Trump yönetimi geri dönerek yaptırımları yeniden yürürlüğe koydu. Elbette bunun çok ciddi sonuçları oldu.

Bu süreci sizden dinlemek isterim. Çünkü bu durum, kitabınızı yayımlama ve okurlara ulaştırma imkânınızı bile doğrudan etkiledi.

F.A.: Bir bakıma evet, kesinlikle öyle. Çünkü bu yaptırımlar… İnsanların bir an durup ifade özgürlüğünün gerçekten ne anlama geldiğini düşünmelerini isterim. Burada artık demokratik tartışmanın doğal sınırlarının dışına çıkmış durumdayız. Sizinle aynı fikirde olmayan birinin konuşmasını engellediğiniz anda, artık ortada liberal bir kamusal alan kalmaz. Sizinle benim aynı fikirde olmamız gerekmiyor. İnsanlar bana katılmayabilir. Ama ben, benden farklı düşünen insanların konuşma hakkını her zaman savunurum. Çünkü demokratik bir alanın özü budur. İfade özgürlüğünün korunmasının özü de budur. Üstelik ben, Birleşmiş Milletler adına görev yapan bir kişiyim. Merak edenler için söyleyeyim; bu görevi tamamen gönüllü ve herhangi bir ücret almadan yürütüyorum. Ayrıca Birleşmiş Milletler Ayrıcalıklar ve Bağışıklıklar Sözleşmesi kapsamında korunan bir görevliyim. Bu nedenle, görevimi yerine getirirken söylediğim sözler veya attığım adımlar nedeniyle herhangi bir yaptırımla karşılaşmamam gerekir. Buna rağmen bana, Amerika Birleşik Devletleri’nde normalde uyuşturucu kaçakçılarına ya da diktatörlere uygulanan en ağır yaptırımlar uygulandı. Aynı yaptırımlar, bu kez İsrail’in işlediği suçları soruşturan Uluslararası Ceza Mahkemesi hâkimleri ve savcılarına ile bu davalara delil sağlayan Filistinli insan hakları kuruluşlarına da yöneltildi. Gördüğünüz gibi burada aynı zamanda delilleri etkisiz hâle getirmeye ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Nürnberg Mahkemeleriyle birlikte kurulmasına öncülük ettiği uluslararası adalet sistemini boğmaya yönelik bir girişim de söz konusu. Bu son derece vahim bir durum. Bu yaptırımlar nedeniyle ABD’deki insanlar benimle hiçbir tür parasal işlem gerçekleştiremiyor. Buna, bana bir bardak su ikram etmek bile dâhil. Çünkü bana ekonomik bir fayda sağladığı düşünülen herhangi bir eylem ağır bir suç sayılıyor ve yakalanan kişiler yirmi yıla kadar hapis ve bir milyon dolara kadar para cezasıyla karşı karşıya kalabiliyor.

Bu nedenle yayınevim Other Press bile büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Kitabı yayınlayabilmenin bir yolunu bulabilmek için bir avukat tutmak zorunda kaldılar. Çünkü kitabı gerçekten beğenen ilk kişi Judith Gurewich’ti. Kitabı çevirmeyi teklif eden ilk yayınevi de Other Press oldu. Kitap bugün 60 ülkede ve 20 dilde yayınlanmış durumda. Ancak İngilizce baskısının ilk olarak ABD, Avustralya ve Birleşik Krallık’ta çıkması gerekiyordu. Fakat ABD’de yayınlanma sürecinin zaten uzun olmasının ötesinde, kitabımın yayınlanmasını ve dağıtılmasını engellemek için büyük bir baskı uygulandı. Ben de, “Bakın, umurumda değil. Zaten yaptırım altında olduğum için telif hakkı talep etmeme gerek yok. Yayınevinin başının derde girmesini istemiyorum. Ben sadece insanların bu kitabı okumasını istiyorum,” dedim. Böylece yazar olarak da bir anlamda gönüllü çalışmaya devam edebileceğim bir çözüm bulduk. “Önemli değil,” dedim, “Benim için esas olan kitabın okunması.” Sonunda When the World Sleeps’in ABD’deki kitapçılarda yer alabilmesini sağlayacak tek anlaşma da bu şekilde mümkün oldu.

Sorunlardan biri de şu: Ne Birleşmiş Milletler ne de İtalya dâhil herhangi bir devlet, Birleşmiş Milletler görevlisinin ayrıcalık ve dokunulmazlıklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı Uluslararası Adalet Divanı nezdinde dava açma cesaretini gösterdi. Oysa 13 yaşındaki kızım ve ABD merkezli bir kuruluşta çalışan eşim de bu yaptırımlardan doğrudan etkilendi. ABD’deki mal varlıklarım donduruldu. Kızımın doğduğu ve sahip olduğumuz küçük daireye el konuldu. Banka hesabım kapatıldı ve o tarihten bu yana başka hiçbir yerde banka hesabı açamadım. Bu yüzden maaş alamıyorum. Sağlık harcamalarımın geri ödemesini bile alamıyorum. Hatta özel sağlık sigortam da artık masraflarımı karşılamıyor. Gerçekten çok ağır bir durum ve bütün ailemi etkilediği için hukuki yollara başvurmak zorunda kaldılar. Birleşmiş Milletler bana kendimi mahkemede savunma imkânı bile tanımayınca, 13 yaşındaki kızım Başkan Trump, Dışişleri Bakanı Rubio ve yaptırımlarda rol alan diğer yetkililer hakkında dava açtı. İlk derece yargılamasında, Washington DC Birinci Bölge Federal Mahkemesindeki hâkim, sürecin hukuka uygun görünmediğini, yalnızca ifade özgürlüğümü kullandığım için bana yönelik bir kovuşturma yürütüldüğünü değerlendirdi ve yaptırımların geçici olarak durdurulmasını önerdi. Ancak sistemin işleyişi ve hâkimlerin yürütme organı tarafından atanıyor olması nedeniyle bu karar temyize götürüldü ve yaptırımların askıya alınmasına karşı itiraz edildi. Şimdi davanın esasına ilişkin kararın verilmesini bekliyorum. Dolayısıyla hâlâ Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları altındayım.

C.H.: Gazze hakkında biraz konuşalım. Kitabınızda şöyle yazıyorsunuz: “Başkan Trump, İsrail’e dokunmaya cesaret eden herkesi defalarca tehdit etti ve ‘Bizimle uğraşmak zorunda kalırlar’ dedi. Bu, bugüne kadar bildiğimiz siyaset anlayışıyla bağdaşmayan bir tehdit diliydi. Ancak Trump’ın, Gazze Şeridini kastederek ‘Konuştuğum herkes, Amerika Birleşik Devletleri’nin o toprak parçasına sahip olması fikrini beğeniyor’ sözleriyle tamamen tutarlıydı.” Devamında ise şu ifadeleri kullanıyorsunuz: “Bu cümlede, her şeyi güç kullanarak elde edebileceğine inanan sınırsız bir iktidarın tüm şiddeti vardır. Çünkü yirmi birinci yüzyılın Caligula’sı gibi, kendisini hukukun üstünde görmektedir. Aslında hukuku bile bilmiyor.” Trump’ın Gazze’ye ilişkin bu önerisini konuşmak istiyorum. Öte yandan Hamas da teknokratlardan oluşacak bir hükümet lehine geri çekilmeye hazır olduğunu açıkladı. Ben, Hamas’ın atacağı herhangi bir uzlaşma adımının Netanyahu’yu tatmin edeceğini düşünmüyorum. Yine de bu konuyu değerlendirelim.

F.A.: Evet, her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, beni röportaj yapanlar arasında Trump’ı yaşadığımız çağın Caligula’sı olarak tanımladığıma dikkat çeken ilk kişi sanırım sensin. Ama bunu gerçekten kastediyorum. Bunu anlayabilmek için Roma tarihi uzmanı olmaya gerek yok. Caligula’nın temel özellikleri; hukukla hiçbir şekilde sınırlandırılmayan mutlak ve keyfî iktidar, aşırı narsisizm ve kendini yüceltme tutkusu, yozlaşmış ve öngörülemez bir güç anlayışı, muhalifleri aşağılaması ve kişilik kültü yaratmasıydı. Bütün bunlar bana Roma İmparatoru Caligula’yı hatırlatıyor.

Başkan Trump, Şubat 2025’te Gazze’yi “Gazze Rivierası”na dönüştürme fikrini ortaya attığında üç şey söyledim. Birincisi, bunun hukuka aykırı olduğunu söyledim. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin ne Gazze’nin, ne işgal altındaki Filistin topraklarının, ne Filistin’in tamamının, ne de açıkçası dünyanın herhangi bir bölgesinin geleceği hakkında belirleyici şekilde söz söyleme hakkı vardır. Nokta. Çünkü halkların kendi kaderini tayin hakkı diye bir ilke vardır ve Filistinliler, İsrail’e karşı da, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı da ve başka herkese karşı da bu hakka sahiptir. Bunun hukuka aykırı olduğunu söyledim; çünkü bu, İsrail’in yaptığı gibi Filistinlilerin zorla yerinden edilmesini gerektireceğinden, Amerika Birleşik Devletleri’ni zorla yerinden etme gibi başka suçların da tarafı hâline getirecekti. Bunun aynı zamanda ahlaken kabul edilemez olduğunu söyledim. Çünkü dünyanın en büyük acılarından birini yaşayan bir halka karşı Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nı böylesine saygısız açıklamalar yapmaya iten şey ne olabilirdi? Son olarak bunun sorumsuzca olduğunu söyledim. Çünkü bu açıklamalar İsrailli liderler arasında cezasızlık duygusunu ve öldürme, işkence etme ve insanları zorla yerinden etme konusunda kendilerini daha da serbest hissetmelerini teşvik edecekti. Nitekim tam olarak olan da buydu. Dolayısıyla bunun hukuka aykırı, ahlaken yanlış ve sorumsuz bir yaklaşım olduğunu söyledim. O gün ne düşündüysem bugün de aynı şeyi düşünüyorum.

Bununla birlikte, “Gazze Rivierası” söyleminin aynı zamanda bir dikkat dağıtma aracı olduğunu da düşünüyorum. Gazze’de gerçekten bir Riviera kurulmasının planlandığına inanmıyorum. Gazze yerle bir edildi; yaşanamaz hâle getirildi. Ben de şu anda hazırlamak istediğim bir sonraki rapor için ekokırım üzerine araştırmalara başladım. Ancak mevcut ABD yönetiminin birçok alanda öne çıktığı konulardan biri de, başta Avrupa’dakiler olmak üzere kamuoyunu sürekli psikolojik olarak bunaltmak ve dikkatini dağıtmaktır. Avrupa’da neredeyse her sabah Başkan Trump’ın söylediği yeni ve sarsıcı bir açıklamayla uyanıyoruz. Bu bazen Gazze Rivierası oluyor, bazen de ancak Caligula’nın yapabileceği türden, 2026’da aramızda olsaydı Dünya Kupası’na müdahale etme biçiminde karşımıza çıkıyor. Çünkü bu kişinin kendini sınırlama düzeyi, daha doğrusu hiçbir özdenetiminin olmayışı, kıyas kabul etmeyecek ölçüde büyük. Bu nedenle bütün bunların, Filistinlileri yeniden yerinden etmeye yönelik asıl planlardan ve Gazze’nin muhtemelen ekonomik amaçlarla İsrail’in bir uzantısı hâline getirilmesinden dikkatimizi uzaklaştırmaya yönelik olduğunu düşünüyorum. Netanyahu’nun Arap ülkelerinden, özellikle Körfez ülkelerinden başlayıp güney İsrail ve muhtemelen Gazze üzerinden Akdeniz’e ulaşacak bir doğal gaz boru hattı planını neden tekrar tekrar gündeme getirdiğini de sürekli düşünüyorum. Muhtemelen bunun İsrail açısından ekonomik açıdan avantajlı olacağına inanıyor. Ancak planları ne olursa olsun, bunların hukuka aykırı, ahlaken yanlış ve sorumsuz olduğunu düşünmeye devam ediyorum.

C.H.: Şunu da açıkça belirtmeliyiz ki, İsrail’in kontrol altına almak istediği, Güney Lübnan’da ve Gazze’nin kuzey kıyıları açıklarında bulunan geniş doğal gaz sahaları var.

F.A.: Kesinlikle. İşte bu yüzden bu sürece dâhil olan her bir şirketin tek tek incelenmesi gerekiyor. Çünkü bu faaliyetler, şirketlerin kendileri açısından yağma suçuna iştirak anlamına geliyor. Kısa süre önce enerji devi ENI, Gazze açıklarındaki deniz doğalgaz sahalarını işletmeyi amaçlayan konsorsiyumdan çekildi. Bunun, benim de aralarında bulunduğum kişilerin dışarıdan yaptığı baskılar, İş Dünyası ve İnsan Hakları Çalışma Grubu’nun girişimleri, İtalyan sivil toplumunun çabaları ve muhtemelen şirket içinde vicdan sahibi çalışanların baskısı sonucunda gerçekleştiğini düşünüyorum. Bir kez daha görüyoruz ki, hem devletler hem de şirketler üzerinde baskı kurarak onları İsrail’in işgalinden uzaklaşmaya ve yatırımlarını geri çekmeye zorlamamız gerekiyor.

C.H.: Bu doğalgaz sahaları Lübnan ve Filistin’in karasularında bulunuyor, doğru mu?

F.A.: Evet, bu doğal gaz sahaları Lübnan açıklarında ve tarihsel Filistin kıyılarında, yani İsrail ile Gazze açıklarında ve Gazze’den Mısır yönüne uzanan deniz alanlarında bulunuyor.

C.H.: Çocuklar ve İsrail’in çocuklara yaptıklarıyla kapatmak istiyorum. Şöyle yazıyorsunuz: “Reşit olmayan çocuklara karşı açılan birçok davaya katıldım. İsraillilerin akıl almaz vahşetine kendi gözlerimle tanık oldum. Çocuklar mahkeme salonuna zincirlerle getiriliyordu. Kendimi kölelik ve çalışma kamplarından sahneler izliyormuş gibi hissediyordum. Küçük, zayıf düşmüş, bitkin, kaygılı çocuklardı; çünkü tutuklandıklarından bu yana ilk kez, yalnızca birkaç dakikadan fazla sürmeyen bu duruşmalarda anne babalarını yeniden göreceklerini düşünüyorlardı. Hâkim çoğu zaman onlara bakmıyordu bile. Suçlamayı dinliyordu: ‘Taş atıyordu.’ deyip sonra cezayı veriyordu: iki yıl hapis, üç yıl hapis ve böyle devam ediyordu. Üstelik bu, merhametli bir hâkim sayılıyordu. Çünkü taş atan Filistinliler için ceza on yıla kadar, birine zarar verme niyetiyle yapılmışsa yirmi yıla kadar çıkabiliyor. O hâlde, hapse atılan Filistinli çocuklar evlerine döndüklerinde travma yaşamalarına, dışarı çıkmak istememelerine, korkmalarına, altlarını ıslatmalarına, davranış bozuklukları ya da şiddet eğilimleri göstermelerine nasıl şaşırılabilirsiniz?” Burada 12, 13, 14 yaşındaki çocuklardan söz ediyoruz; ama daha küçük çocuklar da tutuklanıyor. Beş ya da altı yaşındaki çocukların İsrail araçlarıyla götürüldüğü, belki gözaltında tutulmadığı ama sorgulandıktan sonra eve gönderildiği vakalar da vardı.

Bunun hakkında konuşalım. Elbette çocuklara yönelik bu savaş, Gazze’de korkunç boyutlara ulaştı. Öyle ki, çocuklar sarı çizgiye biraz fazla yaklaştıklarında bile keskin nişancılar tarafından vurularak öldürülüyorlar.

F.A.: İlginçtir Chris, çünkü birkaç hafta önce başka bir röportajda tam da senin kullandığın ifadeyi kullanmış ve “Filistin’de çocukluğa karşı yürütülen savaş korkunç boyutlara ulaştı,” demiştim. Bunu açıkça görebilirsiniz. Aslında durum, seninle benim Filistin’de bulunduğumuz dönemlerde de oldukça kötüydü. Çünkü evlerinin, okullarının yıkılma, öğretmenlerinin, anne babalarının ya da amcalarının öldürülme veya tutuklanma riski altında yaşayan çocuklar için gerçek anlamda bir çocukluk hiçbir zaman mümkün olmadı. Üstelik bu insanlar, hapishanelerde dövülüp işkence gördükten, bazen de cinsel şiddete maruz kaldıktan sonra adeta yaşayan birer ölü gibi geri dönüyorlardı. Döndüklerinde ise bastırılmış büyük bir öfke, kızgınlık ve şiddet duygusunu da beraberlerinde getiriyorlardı. Sonuç olarak Filistinli bir çocuğun bütün yaşamı şiddet tarafından kuşatılıyor, şiddet tarafından gasp ediliyor ve yıllar boyunca umut ufku giderek daha da daralıyor.

Ancak Ekim 2023’ten bu yana geçen son 1.005 gün içinde tanık olduğum şeyler bambaşka bir boyutta. Bu durum hem kendilerini yalnızca seyirci olarak gören İsraillileri hem de dünyanın geri kalanındaki seyircileri sorgulamaya zorluyor. İsrail’in yaptıklarını nasıl tanımlarsanız tanımlayın; parçalanmış çocuk cesetlerini gördünüz mü? Duvarlarda adeta bir palto gibi asılı duran, geriye kalmış çocuk bedenlerini gördünüz mü? Parçalanmış bedenleri gördünüz mü? Gazze bugün dünyada yetim çocuk oranının en yüksek olduğu, uzuvlarını kaybetmiş çocukların en fazla bulunduğu yer. Şimdi buna açlık ve sefalet de eklendi. Yetersiz beslenme ve gelişim geriliği yaşanıyor. Oysa gelişim geriliği, Ekim 2023’ten sonra ablukanın daha da sıkılaştırılmasından önce de zaten ciddi bir sorundu. Üstelik bunu görmek için Gazze’ye gitmenize bile gerek yok. Batı Şeria’ya bakın. Orada Filistinliler, çocuklar da dâhil olmak üzere, askerlerin saldırısına uğrama ya da yerleşimcilerin sürekli terörüne maruz kalma tehdidi altında yaşıyor. Kim böyle bir sistemde yaşamak ister? Ve tekrar ediyorum, bütün bunlar Ekim 2023’te başlamadı; onlarca yıldır devam ediyor. Bana göre tek çıkış yolu, İsrail’in uyguladığı şiddete artık “yeter” diyebilmek ve çocukların en azından biraz olsun çocukluklarını yaşayabilmelerini sağlamaktır. Kitabımın ilk bölümü de bununla başlıyor. Kitabı okumayanlar için söyleyeyim; her bölümün, tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Vergilius gibi, okura rehberlik eden bir karakteri var. Bunların hepsi gerçekten yaşamış insanlar. Büyük çoğunluğu benim arkadaşlarım ve hayatımın bir parçası olmuş kişiler. Tek istisna ise bölüme adını veren çocuk, Hind Rajab. Bu bölümü, Hind’in ölümünden bir yıl sonra, Ocak 2025’te yazdım. O dönemde Hind’in hikâyesi, binlerce benzer olaydan biri olarak biliniyordu ama bugün olduğu kadar tanınmıyordu. Bugün bile o, yüz binlerce çocuktan yalnızca biri; İsrail ordusu tarafından acımasızca öldürülen on binlerce çocuktan sadece biri. Ardından bölüm, Filistinli çocuklarla yaşadığım deneyimleri anlatıyor. Bu deneyimler çok güzel ve umut vericiydi. Ama yine de bu çocuklar, hiçbir çocuğun taşımaması gereken kadar ağır bir yükü ve kaygıları omuzlarında taşıyorlar.

C.H.: Kitabınızda, Filistin’de Birleşmiş Milletler adına görev yaptığınız dönemde çocuklarla ilgili bir rapor hazırladığınızı anlatıyorsunuz. Ayrıca, görüştüğünüz küçük çocukların sizinle konuşurken adeta yetişkinler gibi konuştuklarını da söylüyorsunuz.

F.A.: Evet, bu zaman zaman gerçekten insanı sarsıyor. Çünkü hepimizin zihninde çocukluğa dair belirli bir algı var. Elbette benim de önyargılarım var; mümkün olduğunca açık fikirli olmaya çalışıyorum ama sonuçta benim de iki çocuğum var ve bir çocuğun olgunluğunu değerlendirirken ister istemez kendi deneyimlerimden hareket ediyorum. Bu yüzden on ya da on üç yaşındaki bir çocuğun eğitim hakkından, gıda hakkından, sağlık hakkından söz etmeye başladığını duyduğunuzda, ilk anda “Belki benimle görüşeceği için ona böyle konuşması öğretildi,” diye düşünebilirsiniz. Ancak ben bu çocuklarla defalarca görüştüm. Aynı çocuklarla birçok odak grup çalışması yaptım ve iki-üç aylık araştırma sürecinde, her ne kadar bizzat orada bulunamasam da onları yakından tanıma fırsatı buldum. 2024 yazını, temmuz, ağustos ve eylül ayının bir bölümünü, neredeyse her gün Filistinli çocuklarla konuşarak geçirdim. Size şunu söyleyebilirim ki, bu çocukların bu kadar bilgili olmasının nedeni, çok erken yaşta büyümeye zorlanmış olmaları ve yine de önlerinde ve çevrelerinde yaşanan dehşetin üstesinden barışçıl bir şekilde gelmeye çalışmalarıdır. Kitapta da belirttiğim gibi, onların adeta genç hukukçular gibi konuşmaları beni zaman zaman sarsıyordu. Ama bunun nedeni umutsuzluktu. Kendileri için korkunç derecede sağlıksız ve son derece adaletsiz bir dünyada, güvende kalmaya ve ruh sağlıklarını korumaya çalışıyorlar.

C.H.: Ve elbette kitabınızdaki bölümlerden biri de, bu tür travmalar üzerine çalışan Gabor Maté etrafında şekilleniyor.

F.A.: Evet, birkaç gün önce Gabor Maté ile When the World Sleeps (Dünya Uyurken) kitabım üzerine çok güzel bir sohbet yaptık. Kitaptaki karakterlerden ve onların bizde uyandırdığı duygulardan konuştuk. Bir noktada, “Ben de bu kitabın karakterlerinden biriyim,” demesi onun için tuhaf bir deneyimdi. Bana zaman zaman çığlık atmak isteyip istemediğimi sordu. Evet… Keşke böyle hissetmeseydim. Bilmiyorum. Elbette bazen siyasetçilere çığlık atmak istiyorsunuz. Sanki yaşayan ölüler gibiler. Ama bunu, ölümün onları bir sonraki köşede beklemesi anlamında söylemiyorum. Sadece yaşamdan ve insanlıktan tamamen yoksun görünmeleri anlamında söylüyorum. Çünkü insan daha ne görmeli? Siz buna hangi adı vermek isterseniz verin. Ama uluslararası hukuku ciddiye alıp harekete geçmeniz için İsrail’in daha ne yapması, daha ne söylemesi gerekiyor? İsrail’in uluslararası hukuku cezasızlık içinde yerle bir etmesine izin verdiğinizde, yalnızca bunu yapmış olmuyorsunuz; aynı zamanda uluslararası hukuk sisteminin temellerini de yıkıyorsunuz.

Evet, acıyı hissediyorum. Ama aynı zamanda kendimizi koruma biçimlerimizden biri de bu acıyı uyuşturmak oluyor. Bu yüzden, maruz kalmanın yarattığı ikincil travmayı, yani tanık olmanın travmasını, muhtemelen ancak bu soykırım sona erdiğinde gerçekten işleyebileceğimi düşünüyorum. Elbette hiçbir şey Filistinlilerin yaşadıklarıyla, Gazze’deki, İsrail’deki, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ya da diasporadaki Filistinlilerin maruz kaldıkları ile kıyaslanamaz;. Ancak bizim, bütün bunlara tanıklık etmenin yarattığı ikincil travmayla başa çıkabilmemiz de muhtemelen ancak soykırım sona erdiğinde mümkün olacak. Çünkü şu anda yapmaya çalıştığım şey, sağlıklı kalmak ve bu felaketi nasıl sona erdirebileceğimize odaklanmak. Çünkü henüz bitmedi ve insanların şunu anlaması gerekiyor: Adaletsizlik, sadece bizim istememiz ya da bunun için dua etmemizle sona ermez; harekete geçmemiz gerekir. Yapmamız gereken şeyler var ve kararlılıkla yolumuza devam etmeliyiz. Bunun bir gün, on gün, yüz gün ya da bin gün sürmesi önemli değil. Vazgeçmeden sürdürmeliyiz. Adaletsizliğe karşı kazanmanın tek yolu budur.

C.H.: Julian Assange’ın özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak on dört yılımızı aldı. Yani bu uzun soluklu bir mücadele. Ama siz de adalet mücadelesinin en önemli isimlerinden birisiniz. Teşekkür ederim Francesca. Ayrıca programı hazırlayan Thomas ve Max’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.


* Chris Hedges'ın Francesca Albanese ile gerçekleştirdiği 'What Happens 'When the World Sleeps'' başlıklı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.