Muhalifleri Ezmek İçin Sivil Ölümü Bir Silaha Dönüştürmek

-
Aa
+
a
a
a

Alman gazeteci Hüseyin Doğru'ya yaptırım uygulanması, Batı'nın anti-emperyalist söylemi bastırmasında yeni bir emsal oluşturuyor.

""

Batı'da bilgiye karşı yürütülen savaş, Filistin'deki soykırımdan bu yana yeni bir aşamaya geçti. Egemen sınıfın emperyalist girişimlerini haberleştiren gazeteciler ve medya kuruluşları, giderek daha fazla, emperyalizmin tetikçiliğini yapmak üzere faşizan yasalar hazırlayan yasa koyucuların baskısı altına giriyor. Başvurdukları yöntemler, uygulanan cezaların kapsamı ve ağırlığı bakımından hukukun sınırlarını zorluyor. Bu baskı, en açık biçimde Almanya'da görülüyor. 7 Ekim 2023'ten bu yana hükümetler Filistin'le bağlantılı dilleri ve sembolleri yasakladı; yalnızca gazeteciler değil, profesörler, doktorlar ve avukatlar da soykırıma karşı çıktıkları veya Filistin yanlısı gösterilere katıldıkları için işlerini kaybetti.

Chris Hedges'ın programı The Chris Hedges Report'un bu bölümünde Hedges, Alman vatandaşı ve üç küçük çocuk babası olan, anti-emperyalist ve sosyalist bir medya kuruluşu olan Red Media'nın kurucusu Hüseyin Doğru ile konuşuyor. Doğru, 20 Mayıs 2025'ten bu yana Hedges'ın ifadesiyle bir "sivil ölüm" yaşıyor. Doğru ve aile üyeleri, Avrupa Birliği'nin Rusya'ya yönelik yaptırım paketi kapsamında yaptırıma tabi tutuldu. Banka hesapları donduruldu ve beş kişilik bir aile için son derece yetersiz olan aylık 506 avroyla yaşamak zorunda bırakıldılar. Doğru'nun ailesine yiyecek götürmek gibi herhangi bir destek sağlamak bile yaptırımların ihlali sayılıyor ve ağır hapis cezaları ile para cezalarıyla cezalandırılıyor.

Doğru'ya yöneltilen suçlamalar asılsız ve gerçeği yansıtmıyor. Ancak herhangi bir suç işlememiş olmasına rağmen, yargı sistemi içinde başvurabileceği yollar son derece sınırlı. Doğru, her gün neyi yapmasına izin verilip verilmediğine dair yanıt bulma mücadelesini ve çocuklarının yeterli gıdaya ya da diğer temel ihtiyaçlara erişip erişemeyeceğini bilememenin yarattığı acı verici belirsizliği anlatıyor. Onun davası, devletin hukuk sistemini bir silaha dönüştürme ve bir yurttaşın yaşamının her yönünü kontrol etme yetkilerini nasıl giderek genişlettiğini gözler önüne seriyor.

Doğru, basın özgürlüğüne yönelik bu saldırıyı "bilgi alanının askerileştirilmesi" olarak nitelendiriyor ve bunun ne kadar etkili olduğunu vurguluyor. Kendi sendikasının bile hükümetin yanında yer aldığını belirtiyor. Gazeteciler, onun yaşadıklarını haberleştirmeye dahi korkuyor. Doğru, durumu şu sözlerle açıklıyor: "Bana ve aileme yapılanlar insanları ve gazetecileri öylesine korkutuyor ki, kendi kendilerine sansür uyguluyorlar." Almanya'nın Siyonist devlete verdiği destek sorulduğunda ise Doğru, Almanya'nın Yahudi halkına karşı tarihsel bir sorumluluk taşıdığı yönündeki iddiasındaki ikiyüzlülüğü gözler önüne seriyor. Almanya'nın politikalarını, gerileyen ekonomisi ve yükselen çok kutuplu dünyada yeniden önem kazanma arayışı bağlamında değerlendirerek şunları söylüyor: "Alman emperyalizmi de Avrupa'da öncü güç olmaya çalışıyor. Alman emperyalizmi son kez askerileşip dünyaya yayıldığında bunun nasıl sonuçlandığını ise hepimiz biliyoruz."


Chris Hedges: Alman gazeteci Hüseyin Doğru, Gazze'deki soykırıma ilişkin haberleri nedeniyle son derece ağır yaptırımlarla karşı karşıya bırakıldı. Mayıs 2025'ten bu yana Almanya'dan ayrılması ya da herhangi bir şekilde ülkeyi terk etmeyi başarsa bile yeniden giriş yapması yasaklandı. Kimlik kartını teslim etmeye zorlandı. Banka hesabı donduruldu. Çalışması yasaklandı; buna karşılık hayatta kalabilmesi için aylık yalnızca 506 avro kullanmasına izin veriliyor. Alman Federal Meclisi (Bundestag), yaptırım listesinde bulunan bir kişiye doğrudan ya da dolaylı olarak para veya başka kaynaklar sağlayan herkesi hedef alan bir yasa çıkardı. Bu kapsamdaki ihlaller beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabiliyor. Üstelik bu yaptırımlar, Avrupa Birliği bürokrasisi içinde idari bir tedbir olarak tanımlandığı için, Doğru'nun bunlara karşı Alman mahkemelerinde itiraz etme hakkı da bulunmuyor.

Bu sivil ölüm dayatması, muhalifleri etkisizleştirmek ve susturmak amacıyla uzun süredir başvurulan bir yöntemdir. Daha önce Paul Robeson ve Julian Assange'e karşı da benzer yöntemler kullanıldı. Aynı durum, Filistin konusunda Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkaran iki Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıcının da küresel finans sisteminin dışına itilmesinde de görüldü. Doğru, 2023 yılının başlarında, Gazze'deki soykırıma ve Almanya'daki Filistin'le dayanışma hareketine odaklanan sol görüşlü İngilizce video platformu Red Dot Media'yı kurdu. Bu hikâyedeki belki de en sıra dışı gelişmelerden biri ise Avrupa Birliği'nin, Doğru'nun haberlerinin "Birliğin istikrarını ve güvenliğini zayıflatan veya tehdit eden Rusya Federasyonu hükümetinin eylemlerini desteklediği" iddiasında bulunmasıdır. Bir düşünün; Gazze'deki soykırımı haberleştirmenin, Rusya'ya karşı yürütülen savaş çabalarını zayıflattığı öne sürülüyor. Doğru'nun adı, Avrupa Birliği'nin Rusya'ya yönelik 17. yaptırım paketi kapsamına alındı. Almanya'da hiçbir ana akım gazete ya da yayın kuruluşu onun davasını haberleştirmedi.

Doğru, bu sessizliğin nedeninin gazeteciler ve haber kuruluşlarının kendilerinin de yaptırıma uğramaktan korkmaları olduğuna inanıyor. Benzer yaptırımlar, Rusya'da faaliyet gösteren Alman gazeteciler Thomas Röper ve Alina Lipp ile Batı Afrika'daki Fransız nüfuzuna karşı çıkışıyla tanınan Kamerun-İsviçreli aktivist Nathalie Yamb'a da uygulandı. Aynı şekilde, Ukrayna'daki fiyaskoya ilişkin değerlendirmeleri NATO ve Avrupa devletlerinin tepkisini çeken eski İsviçre Ordusu albayı Jacques Baud da yaptırım uygulanan isimler arasında yer alıyor.

Maruz bırakıldığı sivil ölümü ve bunun gazetecilik, özellikle de soykırımı haberleştiren gazeteciler açısından ne anlama geldiğini konuşmak üzere Hüseyin Doğru bizimle birlikte. 7 Ekim’den kısa bir süre sonra soykırımın başladığı döneme kadar geri dönelim. Portalınızda ne tür haberler yaptığınızı ve hangi içerikleri yayınladığınızı anlatabilir misiniz?

Hüseyin Doğru: Merhaba Chris, beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bahsettiğiniz gibi, Red Media'yı 2023 yılında kurduk. Kurucusu bendim. Red Media'yı, dünyanın dört bir yanında, özellikle de Küresel Güney'de Batı emperyalizmine ve sömürüye karşı verilen mücadeleleri görünür kılmayı amaçlayan anti-emperyalist ve sosyalist bir haber kuruluşu olarak konumlandırıyoruz. 7 Ekim'e kadar ağırlıklı olarak Latin Amerika, Asya, Avrupa, Afrika kıtası ve Orta Doğu'daki mücadeleleri uluslararası ölçekte haberleştiriyorduk. Ancak 7 Ekim'den sonra odağımız tamamen olmasa da büyük ölçüde Orta Doğu'ya ve Filistin'e kaydı. Başlangıçta savaş suçu olarak gelişen, daha sonra ise bir soykırıma dönüşen süreci yakından takip ettik. Bu nedenle hem bu gelişmelere hem de Avrupa, ABD ve Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde düzenlenen Filistin'le dayanışma ve soykırım karşıtı gösterilere yoğun biçimde odaklandık. Asıl çalışma alanımız buydu.

Bunun yanı sıra Filistin'den ve Afrika kıtasından da sömürüye, savaş suçlarına ve bu adaletsizliklere kendi yöntemleriyle direnen insanların hikâyelerine odaklanan çeşitli belgeseller hazırlamayı başardık. Zaman içinde Orta Doğu'daki siyasi aktörlerle de görüşmeler yapmaya başladık. Özellikle Filistinli direniş grupları, Husiler, Ensarullah ve Hizbullah gibi Direniş Ekseni içerisinde yer alan yapılarla röportajlar gerçekleştirerek, yaşanan gelişmelere farklı bir perspektiften ışık tutmaya çalıştık. Aynı zamanda, Avrupa'da hâlâ büyük ölçüde Orta Doğu'daki Siyonist devletin bakış açısının hâkim olduğu, soykırıma ilişkin tek taraflı haber anlatısını kırmayı hedefledik. Bunu yapmak istememizin nedeni, Filistin'deki direnişe karşı çıkan birçok insanın, kısmen, olayların bu aktörler tarafından nasıl görüldüğüne ve tarihsel bağlamına hiç maruz kalmamış olmalarıydı. Biz de bu eksikliği gidermeyi amaçladık.

C.H.: Peki, ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunuzu ilk ne zaman fark ettiniz? Yanılmıyorsam Hizbullah lideri Nasrallah ile ve başka bazı isimlerle de röportaj yapmıştınız. Sizce bunun etkisi oldu mu? Yani ilk kez ne zaman gerçekten ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunuzu hissettiniz?

H.D.: Bu, yaptırımlardan önceydi. Yaşanan süreç şöyle gelişti: 7 Ekim'in ardından yaptığımız ve uluslararası alanda farklı bir yerde duran haberlerle çok sayıda takipçi ve izleyici kazandık. Yanılmıyorsam, 2024 yılının Ocak ayından Eylül ayının ortalarına kadar geçen sürede içeriklerimiz yaklaşık yarım milyar kez izlendi. Bu gerçekten olağanüstü bir rakamdı.

C.H.: Vay canına.

H.D.: Evet. Bence bunu tetikleyen şey buydu. Çünkü Batılı ülkelerin soykırımdaki suç ortaklığına ve Filistin yanlısı aktivizme yönelik baskılara ilişkin yerleşik algıyı kırmayı başardık. Özellikle Almanya'da bunun çok net örneklerini gördük. Sanırım siz de bunları takip etmişsinizdir. İnsanların çoğu, 7 Ekim'in ardından Almanya sokaklarında baskının nasıl bir boyuta ulaştığını unuttu. İnsanlar coplarla dövüldü, kemikleri kırıldı. Berlin'de bir dönem Arapça konuşmak bile yasaklandı. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, Siyonizm karşıtı Yahudilerin İbranice konuşması da fiilen yasaklanmıştı; yani İbranice konuşmaları dahi engelleniyordu. Baskı son derece ağırdı. Biz de Orta Doğu'dan yaptığımız röportajlar ve aktardığımız bilgilerle farklı bir habercilik sunmaya çalıştık. Bu özgün yayınlarımız Almanya'daki ana akım medyanın dikkatini çekti ve onlar da doğrudan bizim hakkımızda, "Bu Yahudi nefreti içeren videoları kim yayıyor?", "Almanya ve Avrupa'daki bu terör destekçilerini kim destekliyor?" gibi haberler yapmaya başladılar. Ardından bizi incelemeye koyuldular ve bir noktada Red Media'nın kurucusu olan benim geçmişte, o dönemde RT ile bağlantılı olan Ruptly tarafından finanse edilen Redfish'te çalıştığımı tespit ettiler. Bunun üzerine şu propagandayı yürütmeye başladılar: "Hüseyin Doğru Redfish'te çalışmış, şimdi de Red Media'yı yürütüyor; demek ki ikisi de aynı şey." Özellikle sağcı ve Siyonizm yanlısı bazı gazeteciler, Kremlin, komünistler ve Yahudi düşmanlarını aynı komplo teorisinin parçası gibi gösteren bir anlatı oluşturdular; Almanya ve Avrupa'daki bütün bu gösterilerin arkasında bizim olduğumuzu, bunları bizim kışkırttığımızı öne sürdüler. Alman ana akım medyasının bize karşı yürüttüğü bu dezenformasyon kampanyası, sanırım 14 ya da 16 Eylül 2024'te yeni bir aşamaya geçti. O dönemde, tabiri caizse dünyanın en güçlü ikinci ismi olan Antony Blinken, sanırım Birleşik Krallık'ta düzenlediği bir basın toplantısında ilk kez bizden söz etti ve "Alman gazetelerine göre Red Media, Rus dezenformasyonunun gizli bir operasyonudur." dedi. Oysa Alman gazeteleri hiçbir zaman bunun kesin olarak böyle olduğunu yazmamıştı. Sürekli "böyle olabilir" diyorlardı. Yani başlangıçta ortada yalnızca bir varsayım vardı. Ardından Blinken bundan bahsetti. Buradaki asıl soru şu: Alman gazetelerindeki haberler, uluslararası ölçekte çok da etkili yayın organları olmamalarına rağmen, Blinken'ın masasına nasıl ulaştı? Daha sonra Alman gazeteleri ilk başta ortaya attıkları iddiayı, Blinken'ın sözlerinden sonra kesinleşmiş bir olgu gibi sunmaya başladılar. Bu kez "Blinken böyle söylediğine göre Red Media Rusya'nın bir uzantısıdır." diye yazdılar. Ancak hiçbir zaman Blinken'ın aslında kendi haberlerine atıf yaptığını ve o haberlerde de bunun kesin bir gerçek olarak değil, yalnızca böyle olabileceğine dair bir şüphe olarak ifade edildiğini söylemediler.

H.D.: Blinken'ın hakkımızda kamuoyu önünde konuşmasının ardından, sanırım bahsettiği başka bir yayın kuruluşu ya da kuruluşlar da vardı. O noktada işlerin gerçekten ciddi bir hâl aldığını anladık. Alman ana akım medyasının Red Media'ya karşı yürüttüğü bütün kampanyanın onun masasına kadar ulaştığını ve onun da bunu kamuoyu önünde dile getirdiğini gördük. Bunun ardından bir tür baskının geleceğini öngördük; belki evlerimize baskın düzenleneceğini ya da sosyal medya hesaplarımızın kapatılacağını düşündük. Bunların hiçbiri olmadı. Ancak ertesi yıl, 20 Mayıs 2025'te Avrupa Birliği tarafından yaptırım listesine alındık.

C.H.: Yaptırımlar tüm medya kuruluşuna mı uygulandı?

H.D.: Evet. Hem bana hem de medya kuruluşum Red Media'ya yaptırım uygulandı. Yani kurucusu olduğum için şahsen ben de yaptırım listesine alındım. Hakkımdaki suçlama, Red Media aracılığıyla yanlış bilgi, dezenformasyon ve terör propagandası yaydığım yönündeydi. Bizi yaptırım listesine almalarının gerekçesi buydu.

C.H.: Yani bu, fiilen medya kuruluşunuzun faaliyetlerini durdurmuş oldu, öyle mi?

H.D.: Hayır. Aslında bundan önce yaşananlar vardı ve bence işin ironik yanı değil ama teknik olarak en ürkütücü kısmı da buydu. Alman hükümetinden ve Avrupa'daki hükümetlerden bir şeylerin geleceğini anlamıştık. Ukrayna'daki savaş başladıktan sonra Almanya'da neler yaşandığını da görmüştük; her şey yasaklanıyordu, insanlar işlerini kaybediyordu. Aynı şekilde 7 Ekim'den sonra da çok sayıda akademisyen ve gazeteci ana akım gazeteler tarafından kamuoyu önünde hedef gösterildi. Hatta Alman gazeteciler insanların işverenlerini arayıp, "Bu kişinin Filistin yanlısı bir gösteriye katıldığını biliyor musunuz?" diye haber veriyordu. Bu yüzden insanlar burada işlerini kaybetti. Üstelik sadece sıradan çalışanlardan söz etmiyoruz. Profesörlerden, gazetecilerden, doktorlardan, avukatlardan, kısacası herkesten bahsediyoruz. Bunun çok karanlık bir yöne doğru gittiğini anladık. Bu nedenle, sanırım yaptırımlardan bir ya da iki hafta önce, Red Media'yı kapatma kararı aldık. Bu karar yaptırımlardan önce alındı ve o sırada yaptırım gibi bir şeyle karşılaşacağımızı bile bilmiyorduk. Çünkü çalışma arkadaşlarımıza yönelik tehditler almaya başlamıştık, meslektaşlarımız tehdit ediliyordu ve insanlar hakkında sosyal medyada kampanyalar yürütülüyordu. Bunun üzerine, özellikle benim kısmen Almanya'da bulunmam, diğer ekip üyelerinin ise Avrupa'nın farklı ülkelerinde ya da başka ülkelerde yaşıyor olmaları nedeniyle, bunun alınacak riske değmeyeceğine karar verdik. Red Media'yı kapatma nedenimiz buydu. Bunu kamuoyuna da açıkladık. Ancak Avrupa Birliği, sanırım bir ya da iki hafta sonra, artık ortada Red Media diye bir kuruluş kalmamış olmasına rağmen hem bana hem de Red Media'ya yaptırım uyguladı. İşin komik ya da daha doğrusu ürkütücü tarafı da bu; size yönelttikleri iddia konusu faaliyet artık ortadan kalkmış olsa bile peşinizi bırakmıyorlar. Bütün bunlar 20 Mayıs'ta yaşandı.

C.H.: Yaptırımların ve bunların kişisel ve mesleki yaşamınız üzerindeki etkilerine geçmeden önce, Almanya'nın neden Siyonist devletin, apartheid rejiminin ve soykırımın bu kadar ateşli bir destekçisi olduğunu açıklar mısınız? Dışarıdan bakıldığında bunun nedeni kesinlikle Alman toplumunun damarlarında ırkçılık karşıtlığının dolaşıyor olması gibi görünmüyor.

H.D.: Hayır, kesinlikle değil. Çünkü istatistiklere bakarsanız, Alman Şansölyesi'nin son bir iki yıldır söylediklerine bakarsanız, göçmenlere karşı kamuoyu önünde oldukça ırkçı ifadeler kullandığını görürsünüz. Alman siyasetçilerin sürekli tekrarladığı şöyle bir söylem var: Geçmişte yaptıkları nedeniyle Yahudi halkına ve İsrail devletine karşı tarihsel bir sorumluluk taşıdıklarını söylüyorlar. Bunun için de güzel bir sloganları var: “Bir Daha Asla, Şimdi.” Ancak Almanya'nın Siyonist oluşumu Yahudi halkına karşı tarihsel sorumluluğu nedeniyle desteklediğine inanmıyorum. Çünkü işledikleri suçlara karşı gerçekten tarihsel bir sorumluluk hissediyor olsalardı, geçmişte katlettikleri ve bugün hâlâ tazminat ödemeyi reddettikleri Namibya halkına karşı da aynı tarihsel sorumluluğu gösterir ve onları desteklerlerdi. Faşist Almanya'nın işgal edip katliam yaptığı Girit halkına karşı da aynı desteği gösterirlerdi. Bugün hâlâ onlara tazminat ödemeyi, hatta destek olmayı reddediyorlar. İşin tuhaf yanı şu ki Alman hükümeti Girit'te, eski Nazi askerlerinin gömülü olduğu anıtları ya da alanları hâlâ finanse ediyor ve bugün bile Alman vergi gelirleriyle faşistlerin mezarlarının ve gömülü oldukları alanların masraflarını karşılıyor. Yani bu, tarihsel sorumluluk değildir.

Bence öncelikle, İsrail'e verilen desteğin ya da soykırıma verilen desteğin hangi siyasal ve ekonomik bağlamda ortaya çıktığını anlamamız gerekiyor. Almanya ekonomisi geriliyor; bu bir gerçek. Almanya ekonomisini ve sanayisini teknolojik olarak dönüştürme sürecini kaçırdı. Yapay zekâ alanındaki gelişmeleri de kaçırdı. Sanayisinin bel kemiği olan otomotiv sektörü çöküşe geçiyor. Hem ABD'ye hem de Çin'e karşı rekabet gücünü kaybediyor. Bence Almanya bu koşullar altında, giderek daha çok kutuplu hâle gelen dünyada kendine yeni bir yer bulmaya çalışıyor ve Alman emperyalizmi de Avrupa'nın öncü gücü olmayı hedefliyor. Bence Ukrayna konusunda bu kadar ısrarcı davranmasının nedenlerinden biri de bu. Aynı nedenle Orta Doğu'da da bu kadar aktif davranıyor. Çünkü Filistin'deki soykırımdan Almanya'da kimin çıkar sağladığına baktığınızda karşınıza Alman askeri-sanayi kompleksi çıkıyor; Rheinmetall çıkıyor. Almanya hâlâ bölgeye silah satıyor. Almanya Suudi Arabistan'a silah sattı. Almanya, Orta Doğu'da ve Suriye'de Kürtlere karşı kullanılan silahları Türkiye'ye sattı. Şimdi de aynı durum Filistin'de yaşanıyor.

Bir diğer nokta ise, bence Almanya'nın siyasi ve ekonomik olarak ayakta kalmaya çalışıyor olması. Sanırım siz de birkaç ay önce Ursula von der Leyen'in söylediklerini duydunuz. Otomotiv sektörünün yeniden yapılandırılması ve tank ya da silah üretiminin bir parçası hâline getirilmesi gerektiğini söylemişti. Burada da tam olarak yapmak istedikleri şey bu. Yanlış hatırlamıyorsam, Volkswagen de artık askeri-sanayi kompleksi için üretim yapmayı değerlendiriyor. Almanya, Avrupa'nın askeri açıdan yeniden şekillendirilmesinde, militarizasyona daha fazla kaynak ayrılmasında kilit bir rol oynuyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde 500 milyar avroluk bir yatırım yapmayı planlıyorlar. Aynı zamanda toplumun militarizasyonu da yaşanıyor ve bence bütün bunlar aynı sürecin parçaları. Hatta onlar açısından Gazze ve soykırım, teknolojilerini ve silahlarını denemek için de uygun bir fırsat sunuyor; daha sonra umarım böyle olmaz ama bunları Rusya'ya ya da dünyanın başka bölgelerine karşı kullanmayı hedefleyebilirler. Çünkü Alman emperyalizmi yeniden uyanıyor. Avrupa'nın hâkim gücü olmak istiyorlar. Bence dünyada kendilerine yeni bir yer edinmeye çalışıyorlar. Alman emperyalizminin son kez askerileşip dünyaya yayıldığında bunun nasıl sonuçlandığını ise hepimiz biliyoruz.

C.H.: Peki, yaptırım listesine alındınız. Bunu ne zaman öğrendiniz? Yaptırıma tabi tutulduğunuzu nasıl öğrendiniz? Sanırım her şey anında yürürlüğe girdi. Artık bankamatiğe gidip para çekmeniz ya da hesabınızdaki paraya erişmeniz bile mümkün değildi, öyle değil mi?

H.D.: 20 Mayıs 2025'te yaptırım listesine alındım. Burada çok önemli bir nokta var: Yaptırım uygulandığında size hiçbir bildirim yapılmıyor. Ne önceden ne de yaptırımın yürürlüğe girdiği gün kimse sizi bilgilendirmiyor. Yaptırım listesine alındığınızı kendiniz öğrenmek zorundasınız. Bu da ilk büyük sorun. Çünkü yaptırım uygulanmasından, sizin bunu öğrendiğiniz ana kadar geçen sürede farkında olmadan yaptırımları ihlal edecek bir işlem yapabilirsiniz. Bu ise ceza gerektiren bir suç sayılıyor. Almanya'da bunun cezası sanırım beş ya da on yıla kadar hapis ve elli bin avroya kadar para cezası. Tam rakam konusunda emin değilim ama sanırım beş ila on yıl arasında hapis cezası söz konusu.

Bunu nasıl öğrendik? Yaptırım uygulandığı gün, hamile olan eşimle birlikte onun için ilaç almak üzere eczaneye gitmiştik. Eşimin kartları çalışmadı. Kredi kartları, hiçbir şey. Bunun üzerine, "Herhalde sistemde bir sorun var," diye düşündük. Sonra ben kendi kartımı denedim; o da çalışmadı. Bankayı aradık. Banka bize, "Size telefonda bilgi veremeyiz. Lütfen bize e-posta ve yazılı bir dilekçe gönderin," dedi. Daha sonra o gün eve döndüğümüzde, gazeteci olduğumuz için doğal olarak haberleri takip ediyorduk. Rusya'ya yönelik yeni yaptırım paketine bakarken ismimi o listenin içinde buldum.

Ama işin tuhaf bir tarafı vardı. Ben yalnızca Alman vatandaşıyım; çifte vatandaşlığım yok. Listede adım ve doğum tarihim doğruydu ama Türk vatandaşı olduğum, hatta Türkiye'de doğduğum yazıyordu. Üstelik adres olarak da bana ait olmayan farklı bir adres belirtilmişti. Bunun üzerine merak edip belgeyi inceledik. Okuduğumuzda "Hüseyin Doğru, AFA Media, Red Media" yazıyordu. Biz de, "Evet, bu kesinlikle benim. Ama neden böyle bir hata var?" dedik. Ardından avukatımızı aradık. Avukatlar da Avrupa Birliği Konseyi'ne bunun neden olduğunu ve ne yaşandığını sordu. Çünkü yaptırım listesine alındığımı öğrendiğimizde, yaptırım kararının gerekçesini de okuduk ve bence bu, Avrupa'nın genel olarak hangi yöne gittiğini gösteren oldukça tehlikeli bir metindi. Kararda, "Rusya'ya yönelik 17. yaptırım paketi kapsamında, Rus devletinin propaganda aktörleriyle çok derin mali ve kişisel bağları bulunduğu gerekçesiyle yaptırım uygulanmıştır." deniliyordu. Ardından bunun neden böyle olduğu açıklanmaya çalışılıyor ve bugün hâlâ internette erişilebilen belgede üç gerekçe sıralanıyordu. Birincisi, Filistinli direniş gruplarıyla röportaj yapmış olmamdı; buna göre ben terör propagandası yayıyordum. İkinci gerekçe, Berlin'deki Humboldt Üniversitesi'nde gerçekleşen işgal eylemini haberleştirmemdi. Bu arada, Karl Marx'ın üniversitesi olarak da bilinen Humboldt Üniversitesi, Filistin yanlısı aktivistler tarafından işgal edilmişti. Ben de oradaydım. Beni davet etmişlerdi, önceden bilgi vermişlerdi ve ben de oradan haber yaptım. Buna dayanarak, Yahudi düşmanlarına terör sembollerini yaymaları için platform sağladığımı iddia ettiler. Sanırım burada kastettikleri, artık Almanya'da yasaklanmış olan kırmızı üçgen sembolüydü. Hatta yanlış bilmiyorsam, karpuz sembolünün benzer kullanımları bile artık Almanya'da yasak. Üçüncü gerekçe ise Almanya ve Avrupa'daki protestoları, eylemleri ve şiddet içeren gösterileri haberleştirmemdi. Bu nedenle Avrupa'da anlaşmazlık yaratmaya ve istikrarsızlığa yol açmaya çalıştığım, dolayısıyla bundan yalnızca Rusya'nın fayda sağlayabileceği iddia ediliyordu. Açıkçası bu gerekçeye inanmak ve böyle bir mantık zincirini kabul etmek son derece güç.

İşte yaptırım uygulandığını bu şekilde öğrendim. Yaptırım uygulanır uygulanmaz hesaplarınız derhal donduruluyor; ama yalnızca sizin değil, ailenizin hesapları da. Eşimin hesapları da aynı anda donduruldu. Birikimlerine bugün hâlâ el konulmuş durumda; tasarruflarını kendisine geri vermiyorlar. Yaklaşık bir ya da iki haftadır da annemin hesapları dondurulmuş durumda. Yani hedef almaya ailenizi de dâhil ediyorlar. Bir dönem, sanırım yaklaşık on gün ya da iki hafta boyunca, ben, eşim, iki yeni doğan bebeğimiz ve yedi yaşındaki çocuğumuz olarak beş kişilik ailemiz sadece 104 avroyla yaşamak zorunda kaldık. Berlin gibi bir şehirde yalnızca 104 avroyla. Gerçekten size zarar vermek ve peşinizde olduklarını hissettirmek istiyorlar. Ayrıca hedef alınanın yalnızca yaptırım uygulanan kişi olmadığını da gösteriyorlar; bütün aile fiilen yaptırıma maruz bırakılıyor. Çünkü sanırım bu yılın ocak ayında Alman hükümeti Yaptırımların Uygulanması Yasası adında yeni bir yasa çıkardı ve bu yasa yaptırımların kendisinden bile daha baskıcı. Yaptırımlar aslında aileme yardım edilmesini tamamen yasaklamıyor; başka bir ifadeyle, bebeklerime, çocuklarıma ya da eşime destek verilmesini suç saymıyor. Ancak yeni Alman yasası bunu bile suç kapsamına sokuyor; en azından metin o kadar muğlak kaleme alınmış ki bu kapıyı açık bırakıyor. Örneğin şimdi siz gelip "Çocukların için birkaç paket bez getirdim" deseniz, teorik olarak beş yıla kadar hapis ya da 50 bin avroya kadar para cezasıyla yargılanabilirsiniz. Yani sizi tamamen tecrit edebilmek için her şeyi suç hâline getiriyorlar. Yaptırım sadece mal varlığının dondurulmasından ibaret değil. Ayrıca yaptırım altında olduğum için Almanya'dan ya da Avrupa'dan çıkmama ve Avrupa'ya yeniden girmeme izin verilmiyor; yaptırım kararında böyle yazıyor. Fakat burada bir sorun var: Bu yaptırımlar aslında Avrupa dışında yaşayan kişiler için tasarlanmış. Ben ise Avrupa Birliği vatandaşıyım ve Avrupa'da yaşıyorum. Bu nedenle bunun benim durumumda nasıl uygulanacağını kendileri de tam olarak bilmiyor. Kısa süre önce Alman hükümeti ülkeden ayrılabileceğimi söyledi. Ancak gazeteciler, "Peki geri dönmesine izin verilecek mi?" diye sorduklarında, "Bu bizim sorumluluğumuz değil." yanıtını verdiler. Gazeteciler, "Ama kendisi Alman vatandaşı." dediklerinde ise yine, "Bu bizim sorumluluğumuz değil." cevabını verdiler. Dolayısıyla yaptırımların etkisi yalnızca yaptırım uygulanan kişiyle sınırlı kalmıyor; bütün aileyi etkiliyor.

C.H.: Ve elbette çalışmanıza da izin verilmiyor.

H.D.: Bu da onların benim çalışmama izin verilip verilmediğini bilmedikleri konulardan biri. Bunun için izin başvurusunda bulunduk. Çünkü artık her şey için Alman Merkez Bankası'na (Bundesbank) ya da gümrükten sorumlu kurum olan BAFA'ya izin başvurusunda bulunmam gerekiyor. Her şey için. İnsani gerekçelerle ayda kullanmama izin verilen 560 avro var ve bu kesinlikle yeterli değil. Bunun dışındaki her ödeme için izin almak zorundayım. Kiramı ödemek istesem, avukatımın ücretini ödemek istesem ya da faturalarımı yatırmak istesem bile onlardan izin almam gerekiyor. Buna onay vermeleri şart. Çalışma konusunda da durum aynı. Almanya'da Junge Welt (Genç Dünya) adlı solcu, anti-emperyalist bir haber kuruluşu var. Oldukça eski bir sol gazete. Bana iş teklif ettiler ve, "Hüseyin, seninle dayanışma göstermek istiyoruz ama aynı zamanda seni işe almak da istiyoruz." dediler. Ancak Alman hükümeti bugün hâlâ orada çalışmama izin verilip verilmeyeceğini bize söyleyebilmiş değil. Her şey bu kadar belirsiz çünkü onların da cevapları yok. Zira bu yaptırımlar Avrupa hukukunu ihlal ediyor. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hukukunu da ihlal ediyor. Çünkü bu yaptırımlar Avrupa dışında yaşayan kişiler için tasarlanmış durumda. İşte şu anda içinde bulunduğum belirsizlik tam olarak bu.

C.H.: Anladığım kadarıyla Almanya'da başvurabileceğiniz bir hukuki yol yok. Ancak teknik olarak davanızı Avrupa Birliği Adalet Divanı'na taşıyabiliyorsunuz, doğru mu?

H.D.: Evet. Öncelikle insanların yaptırımların yargı dışı tedbirler olduğunu anlaması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar tamamen yargı dışı. Ortada bir mahkeme yok. Duruşma yok. Delil yok. Mahkeme tarafından verilmiş bir hüküm yok, hiçbir şey yok. Yalnızca 27 dışişleri bakanı bir araya geliyor ve bu kişilere yaptırım uygulamaya karar veriyor, ardından da yaptırımı uyguluyorlar. Asıl sorun bu. Yargı dışında alınmış bir karara karşı yargısal yollarla mücadele etmek zorundayım ve bu da gerçekte pek işlemiyor. Almanya'da mahkemelere başvuramıyorum çünkü Almanya, “Bundan biz sorumlu değiliz. Avrupa Birliği'ne, mahkemelere gitmeniz gerekiyor,” diyor. Biz de bunu yapıyoruz. Şu anda Lüksemburg'daki Avrupa Birliği mahkemesindeyiz; dava Avrupa Birliği Adalet Divanı öncesindeki mahkemede görülüyor ve sanırım Temmuz veya Ağustos ayında bir karar çıkmasını bekliyoruz. Ancak buradaki sorun, kendimi savunabilmek için gereken bütün haklara fiilen sahip olmamam. Çünkü teknik olarak avukatımın ücretini ödeyemiyorum ya da ödememe izin verilmiyor. Herkes, “Avukat tutabilirsiniz, mahkemede buna itiraz edebilir ve mücadele edebilirsiniz,” diyor ama avukatımın ücretini ödeyebilmek için Alman hükümetinden izin almak zorundayım. Dolayısıyla savunmama ne ölçüde erişebileceğimi teknik olarak onlar kontrol ediyor ve bu da benim için mücadeleyi son derece zorlaştırıyor. Araçları onlar kontrol ediyor ve ardından, “Bizim Almanya'da bununla hiçbir ilgimiz yok,” diyorlar. Şu anda oradaki kararı bekliyoruz. Avrupa mahkemelerinden olumsuz bir karar çıkacağını düşünüyoruz çünkü bu siyasi bir karar. Yaptırımlar siyasidir. Bunun yargısal bir süreçle hiçbir ilgisi yok. Hatta Avrupa Birliği Konseyi'nin internet sitesinde yaptırımların ne olduğu açıklanırken kullanılan ifadeler var ki, bence en ürkütücü olan da bu. Bunun, Avrupa emperyalizminin, belki de Alman emperyalizminin nereye yöneldiğini gösterdiğini düşünüyorum; çünkü buradaki hâkim güç olan Alman emperyalizmi, Avrupa emperyalizminin kendisidir.

Üstelik yaptırımların cezalandırıcı olmadığını söylüyorlar. Kendi ifadelerine göre yaptırımlar, bir kişinin suç teşkil etmeyen davranışlarını, Avrupa Birliği'nin dış politika ve güvenlik politikasını destekleyecek şekilde değiştirmeyi amaçlıyor. Bu çok önemli. Çünkü bunun anlamı şu: Eğer bizim gibi düşünmüyorsanız, dış politikamızı ya da güvenlik politikamızı desteklemiyorsanız, size yaptırım uygulayabiliriz. Bu, tasarlanmış bir sansürdür. Bu doğrudan sansürdür. Avrupalılar sürekli, "Rusya'daki otoriter sisteme bakın. Venezuela'daki, Küba'daki, Çin'deki otoriter sisteme bakın." diyorlar. Ama sanırım İrlandalı Avrupa Parlamentosu üyesi McNamara'nın söylediği gibi, "Dezenformasyonla mücadele ederken, sözde mücadele ettiğimiz şeye dönüşüyoruz." Benim asıl sorunum da bu. Şimdi mahkemenin kararını bekliyoruz. Sanırım bir ya da iki ay içinde açıklanacak. Karar olumsuz olursa davayı Avrupa Birliği Adalet Divanı'na taşıyacağız. O zamana kadar yaptırım altında kalmaya devam edeceğim ve bu süreç birkaç yıl daha sürebilir.

C.H.: Bu durum günlük yaşamınızı nasıl etkiledi?

H.D.: Günlük hayat diye bir şeyiniz kalmıyor. Teknik olarak günü gününe yaşıyorsunuz çünkü daha ilerisini planlayamıyorsunuz. Ertesi gün eşimin hesaplarının yeniden dondurulup dondurulmayacağını ya da bana insani gerekçelerle verilen aylık 506 avronun tekrar bloke edilip edilmeyeceğini bilmiyoruz. Şu anda eşimin hesaplarının yeniden dondurulabileceği bir durumla karşı karşıyayız. Böyle olduğunda da 506 avronun üzerindeki paraya yeniden erişebilmemiz bir, iki, hatta üç hafta sürebiliyor. Sonra ciddi sorunlar başlıyor. Neden mi? Kiranızı ödeyemiyorsunuz. Gıda alamıyorsunuz. Sadece kendiniz için değil, ailenizin temel ihtiyaçlarını da karşılayamıyorsunuz. Bunları sizin yerinize başkasının yapmasını istemek de yasak. En zor kısmı bu. Bir diğer sonuç ise, yaşayabilmeniz için gerekli imkânlardan mahrum bırakıldığınızda toplumdan da izole olmanız. Çünkü insanlar korkuyor. Almanya'da bana yazan pek çok kişi, gazeteciler, komşular, arkadaşlar ve başkaları, WhatsApp ya da Signal üzerinden veya özel konuşmalarda benimle tam dayanışma içinde olduklarını söylüyorlar. Ama bunu kamuoyuna açık şekilde yazmıyorlar. Çünkü benim hakkımda olumlu bir şey yazmaları ya da benimle ilgili herhangi bir paylaşım yapmaları hâlinde bu yaptırımların kendileri açısından ne anlama gelebileceğini onlar da bilmiyor. Yine de bu durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Alman ana akım medyası artık dosyamı incelemeye başlıyor. Ancak görünürlüğüm arttıkça maruz kaldığım baskı da artıyor; Alman gazeteleri tarafından da.

Bunun benim kişisel yaşamımdaki bir diğer sonucu da, örneğin kendi sendikamın bana karşı tavır almış olması. Sendika resmî bir açıklama yaparak, "Dışişleri Bakanlığı'nın değerlendirmesini paylaşıyoruz. Hüseyin Doğru hakkındaki değerlendirmesi değişmediği sürece bizim tutumumuz da değişmeyecektir." dedi. Bu da sendikanın ve gazetelerin hükümetin çizgisiyle ne kadar uyumlu hareket ettiğini gösteriyor. Bu yüzden tekrar aynı noktaya dönüyorum: Almanya sürekli başkalarını işaret ediyor. Ama konu basın özgürlüğüne ve kurumların birbirinden bağımsız olduğu iddiasına geldiğinde, hükümetin bunları kontrol etmediği söyleniyor; oysa durum sanki tam tersini gösteriyor. En azından hepsi devletin çizgisi doğrultusunda hareket ediyor gibi görünüyor. Son olarak, bizim için en ağır olan şeylerden biri de çocuklarımızın hedef alınması. Daha çok küçük olmalarına rağmen onların yaşamlarını sürdürebilme imkânı hedef alınıyor ve bu sizi gerçekten korkutuyor. Sürekli, bir gün çocuklarımızı besleyemeyecek duruma düşürülebileceğimiz endişesiyle yaşıyoruz. Paranoyak olduğumuz için değil; bunu fiilen yaşadığımız için. On gün, neredeyse iki hafta boyunca bu durumu yaşadık. Bize yaptıkları en acımasız şey buydu ve bu insanı derinden korkutuyor. Çünkü burada mahsur kalmış durumdasınız ve çıkış yolunuz yok.

C.H.: Bunun, Red Media'nın yaptığı türden habercilik yapan diğer bağımsız medya kuruluşları üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

H.D.: Medya kuruluşları açısından durumun ne olduğunu tam olarak bilemem ama Avrupa'daki gazeteciler açısından, özellikle Almanya'da neler yaşandığını söyleyebilirim. 7 Ekim'den sonra çok sayıda gazeteci işini kaybetti. Neden? Çünkü Siyonist oluşumu eleştirdiler. Soykırımı eleştirdiler ya da yaşananları soykırım olarak nitelendirdiler. Çok sayıda gazeteci işinden oldu. Sınır Tanımayan Gazeteciler Almanya'nın sanırım 2025 raporunda da haber kuruluşlarının gazeteciler üzerinde, doğrudan ya da dolaylı biçimde, Siyonist oluşumun bakış açısını yansıtacak şekilde haber yapmaları ve belirli kelime ya da ifadeleri kullanmamaları yönünde baskı kurduğu vurgulanıyor. Bu da gazetecilerin çalışma hayatını doğrudan etkiliyor. Almanya'daki gazetecilerin, belki hepsinin değil ama tanıdığım büyük bir kısmının, artık belirli konular hakkında konuşmaktan özellikle kaçındığını görüyorum. Bence bana Avrupa'da bu kadar sert davranılmasının amacı da bu ve bu da yaptırımların bir parçası. Çünkü beni Alina Lipp, Thomas Röper, Jacques Baud ve Nathalie Yamb'dan ayıran temel fark şu: Onlar Avrupa dışında yaşıyor. Onlara da yaptırım uygulandı ama yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Para kazanmaya ve ihtiyaçlarını karşılamaya devam edebiliyorlar. Francesca Albanese için de benzer bir durum söz konusu. Bunun iyi olduğunu söylemiyorum; bu da kötü bir durum. Ama benim durumum farklı. Ben Avrupa vatandaşı olarak Avrupa'nın içinde sıkışıp kalmış durumdayım. Teknik olarak şu anda bir hapishanedeyim. Bana ve aileme yapılanlar insanları ve gazetecileri öylesine korkutuyor ki kendi kendilerine sansür uygulamaya başlıyorlar. Bence amaç da tam olarak bu.

Artık Avrupa'nın gazetecilere yaptırım uygulamasına bile gerek kalmıyor çünkü insanlar zaten korkuyor. Özellikle Almanya'da gündeme gelen yeni yasalarla birlikte bu durum daha da ağırlaşıyor. Sanırım şu anda İsrail devletinin var olma hakkını inkâr edenlere beş yıla kadar hapis cezası öngören bir yasa teklif ediliyor. Yani süreç giderek tırmanıyor. Bence yaptırımlarla şu anda yapılan şey aynı zamanda bir deneme. Burası adeta bir test alanı. Ne kadar ileri gidebilirler? İnsanların haklarını, basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü ne ölçüde kısıtlayabilirler? Bütün bunları deneyip sınırlarını test ediyor, ardından buna göre ayarlamalar yapıyorlar. Hatta bazı ülkelerde bu artık Avrupa Birliği düzeyini de aşmış durumda; devletler kendi başlarına da insanlara yaptırım uyguluyor. Fransa'da ne yazık ki pek bilinmeyen bir örnek var. Sanırım İran kökenli Fransız vatandaşı olan gazeteci Shahin Hazamy, Fransız hükümeti tarafından yaptırıma uğradı. Lübnan'dan haber yaptığı için evi terörle mücadele birimleri tarafından basıldı. Bunun görüntüleri internette hâlâ mevcut; kendisi yayımladı. Hamile eşi terörle mücadele ekipleri tarafından duvara itildi ve yaşananların tamamını kamuoyuyla paylaştı. Dolayısıyla baskı giderek artıyor ve insanlar korkuyor. Yaptırımların yarattığı asıl sorun da bu. Benim hedef alınmam bir yana, aslında bütün toplum fiilen baskı altına alınıyor ve tehdit ediliyor. Hatta Alman Dışişleri Bakanlığı'nın sözcüsü bile Berlin'deki basın toplantısında gazetecileri açıkça tehdit etti. "Bilgi alanımızı tehdit eden herkes yaptırımlar yoluyla baskıyla karşılaşacaktır." dedi. Burada çok önemli bir ifade kullandı: ‘bilgi alanı’ Bence amaç da tam olarak bu; bilginin askerileştirilmesi. Bilgiyi kontrol etmek istiyorlar. Çünkü yaptırım kararlarında, "Yanlış bilgi söylediniz." denmiyor. Onlar için mesele, bu bilgiyi kimin söylediği, bilgiyi kimin aktardığı ve bilgi üzerindeki tekelin kimde olduğu. İşte korkutucu olan da bu.

C.H.: Harika, teşekkürler Hüseyin. Programın hazırlanmasına katkıda bulunan Max, Thomas ve Nawell'e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com üzerinden ulaşabilirsiniz.


* Chris Hedges'ın Hüseyin Doğru ile gerçekleştirdiği 'Weaponizing Civil Death to Crush Dissidents' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.