"Türkiye'nin en büyük 10 şirketinden 8'i fosil yakıt şirketi"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ali Bilge'nin gündeminde Türkiye ekonomisine dair gelişmeler, gözden kaçanlar ve Putin'in Türkiye ziyaretine yönelik beklentiler vardı.

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.) 

Ömer Madra: Günaydın Ali bey, merhabalar! Günün ve haftanın özetini vermek çok kolay olmuyor. Bu sıralarda hem dünyanın dört bir yanındaki denizlerde, karalarda ve göklerde, yer-gök-su inliyor. 

Güney Kutbu’nda buzulların alışılmadık ölçüde erimesi, okyanuslarda su sıcaklıklarının görülmemiş seviyeler ulaşması… Böyle giden olaylar var. Türkiye’de bununla çok bağlantılı olarak Akbelen meselesi var, onu yakından takip etmeye çalışıyoruz. Sizinle de geçen hafta konuşmuştuk, bu hafta biraz farklı şeylere geçelim. 

İkizköy çevre komitesinden dört dilde yapılmış bir çağrı vardı: İspanyolca, Fransızca, İngilizce ve Türkçe. “Mücadelemizi her zaman barışçıl bir şekilde sürdürmemize rağmen ordu ve polis güçlerinin orantısız şiddetine maruz kaldık” dedikten sonra önemli bir noktanın altını çiziyorlardı “ekolojik mücadelemiz tüm canlılar için refah dolu bir yaşam sağlamayı amaçlamaktadır. Ekolojik mücadele demokratik mücadelenin merkezinde yer alır. Bu nedenle çağrımız demokrasiye inanan herkesedir. Sesimiz olun ve bu mesajı tüm dünyaya yayın” diyorlardı. “Bu ekokırımı durdurmak için bizimle dayanışma içinde olun” diyorlardı. Onu bir kere daha sizin de sık sık üzerinde durduğunuz elden kaçan demokrasi meselesini konuşmak için bir ilavede bulundum.

A.B.: Akbelen’deki gelişmelere devam edeceğiz. Rusya Devlet Başkanı Putin‘in yakında geleceği söyleniyor. Bu nedenle Rusya-Türkiye ekonomi ilişkilerine, iktidarın körfezde para bulma gayretlerine, para bulma gayretlerine ek olarak, Merkez Bankası Başkanı ve Ekonomi Bakanı’nın yabancı bankalarla yapılan toplantıdan bahsedeceğim. 

Ancak bunlardan önce bahsedilmesi gereken dikkatimi çekten bazı gelişmelere kısaca değineceğim. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son birkaç günde göze çarpan haberleri oldu. Malum DİB’in Cuma hutbeleri, fetvaları oluyor. Her şeye fetva ve hutbe üreten Diyanet, Akbelen’le ilgili bir şey söyleyecek miydi? Elbette değinmiyorlardı, ayrıca çok ters uygulamaları devreye soktuklarını gördüm.

Bunlardan ilki; Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 4 Ağustos 2023 tarihli cuma hutbesinde yer alıyor. DİB; “Çalışanlarımızın ve öğrenci kardeşlerimizin en önemli farz ibadetlerinden birisi olan Cuma namazını eda edebilmelerine yardımcı olalım. İş yerlerimizdeki mesai saatlerini, okullarımızdaki ders programlarını Cuma namazının vaktine göre düzenleyelim” çağrısı yaptı.

Dinci otokratik yönetim, beş yıl daha iktidarını uzatması ile birlikte, antilaik düzenlemeleri artırmaya başladı. Yıllardır üzerinde durduğum, DİB ile devlet organları arasında yapılan protokollere bir tanesi daha eklendi. Devlet korumasındaki çocukları, hiçbir kamu görevlisinin refakati olmaksızın yaz kampına alan Nur Cemaati’ne yakın Mutlu Yuva Derneği’nin, Milli Eğitim Bakanlığı ile yaptığı protokol ortaya çıktı. Protokole göre dernek, uzun süredir çocukları kıskaca almış durumda, tarikatın/cemaatin mizacına göre çocuklara dini eğitim veriyor. İkinci antilaik uygulama da bu. Tüm protokollerin listesine ve içeriğine bugüne kadar ulaşamadım. Bazılarına rastlıyoruz sadece. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ile yapılan protokoller önemli, çünkü laik eğitim anlayışını ortadan kaldırıyor. İl ve İlçe düzeyinde de yapılan protokoller de bulunuyor. 

DİB‘in geçen hafta karıştığı işlerden üçüncüsü: Kobane Davası. 1 Ağustos’ta yeniden başlayan ve bir hafta sürecek olan davaya, bu defa Diyanet İşleri Başkanlığı katılma isteğinde bulundu. Aslında bu katılma isteğinden çok, savcının mütalaasına katılma ve HDP’lilerin cezalandırılması fetvası olduğu anlaşılıyor. Saray ne istiyorsa Diyanet ona göre fetva yazıyor. sadece sorumluluğu Diyanet’e ait olan ibadet yerlerinin şiddet eylemlerinden zarar görmesinden söz ediliyor. Bu iddiada ise herhangi bir somut bir şey belirtilmemiş. Hangi cami/mescittin, hangi tarihte ve ne tür bir zarar gördüğüne dair bir iddia geçmiyor dilekçede. Bu konuda sadece verilen zararın vatandaş nezdinde devleti itibarsızlaştırdığı ifadesi gerekçe gösterilmiş. 

Kobane davasına DİB’in müdahil olması, savcının mütalaasına katılma isteğini bir dilekçe ile belirtmesi çok önemli, tehlikeli bir şey. Yıllardır devam eden Türkiye’nin laik düzenine ilişkin, günlük hayatına ilişkin var olan düzenlemeler, örneğin mesai saatlerinin ders saatlerinin değiştirilmesi gündeme gelebiliyor. Yıllardır anlattığım, DİB ve diğer devlet kurumları arasındaki protokoller başlı başına laik düzenlemeleri ortadan kaldırıyor. Laiklik sadece Anayasa’da yazılı, sayısız düzenlemelerle getirilen uygulamalar antilaiktir. Toplumsal laik muhalefetin, protokoller üzerine bir masası kurması lazım. Ben bu protokolleri takip ediyorum, buldukça ya da basına sızdıkça gündeme getiriyorum. Protokollerle, yönetmeliklerle, kararnamelerle, Anayasa’mızda yazan laikliğin içeriği boşaltılıyor. Kişi olarak anayasada yazan laikliğin içeriğine katılmıyor olabilirsiniz, otoriter laiklik diye eleştirebilirsiniz. Ancak eleştirdiğiniz laikliği de arayacak noktaya geldiğinizin de farkına varmalısınız. DİB’in bir mahkemeye müdahil olması çok fazla rastladığımız bir olay değil. Bu konuya dikkat çekmek gerekiyor.

Ö.M.: Berrin Sönmez de Gazete Duvar’da Cuma günü çok ayrıntılı bir yazı yazdı. “Diyanet Kobane davasına neden sahneye çıktı?” diye soruyor. Yani “somut delil bulamadığı için manevi destek arıyor arıyor olabilir. Büyük ihtimalle Kobane davasının sonucu Anayasa Mahkemesi kararını da şekillendirecek Diyanet’in katılması sonrasında HDP’nin yerini almış olan Yeşiller ve Sol partisi üzerinde kurulacak baskıyı sürdürülebilir kılmak amacına yöneliktir” diyor. Berrin Sönmez, ilginç de bir şey söylüyor: “Merak edenler olursa hemen söyleyeyim, Diyanet’in katılma dilekçesinde hiçbir dini gerekçe yok diyebilirim. Yazmadan önce aynı merakla yana yakıla dilekçenin tam metnini görmek istedim. Bir gazeteci arkadaşımız gönderdi, okuduğumda Diyanet’in görev tanımıyla uyumlu hiçbir katılma gerekçesi olmadığını gördüm. Sadece sorumluluğu Diyanet’e ait olan ibadet yerlerinin şiddet eylemlerinden zarar görmesinden söz ediliyor” diyor. “Bu iddiada ise herhangi bir somut olgu belirtilmemiş. (...) “Hangi cami, hangi mescit, hangi tarihte ne tür zarar gördüğü de belli değil” diyor ve acayip bir durumdan bahsediyor.

A.B.: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen otokratik rejimin merkezinde, Diyanet İşleri Başkanlığı yatıyor. Başkanlık’la Saray ve tüm devlet kurumları ortasında DİB bulunuyor. DİB’in organizasyonunu da pek çok laikliğe aykırı karar hayata geçiriliyor. Bunların çoğu da yapılan protokoller üzerinden yürüyor. İlçe müftülükleri ile ilçe milli eğitim müdürlükleri arasında bile protokoller var, bu protokollere ulaşamıyoruz. Adalet Bakanlığı, hapishaneler, dışişleri, her yerde her konuda DİB ile bakanlıklar ve kurumlar arasında bu tür ilişkiler var.

Yani konu son derece önemli, sürekli benim gündemimde olan bir konu. Entelektüellerin, aydınların, düşün insanların da, gündemine ciddi bir şekilde girmesi gerekiyor. Ülkeyi kuranların belirlediği laikliği, otoriter ve yanlış bulanlar, bu işlerle hiç ilgilenmiyorlar. Yakında iş işten geçmiş olacak, beğenmediğiniz laikliği arayacak duruma düşebilirsiniz. Kaybolan kıyılan orman listeleri kadar, genç beyinlere kıymak, kesmek üzere yapılan protokol listesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Bugünlük bu kadar değinmekle yetinelim. 

Ortalıkta yine bir Putin rüzgarı esiyor. Putin gelecek mi? Ne zaman gelecek? Nereye gelecek? Biz onu nasıl bekleyeceğiz? Yok telefonla görüşme yapacak… Putin de geleceği tarihi henüz bildirmiyor. Halbuki çok ciddi konular var Rusya ile olan ilişkilerimizde. Başta Akkuyu Nükleer Santrali olmak üzere…

Ö.M.: Özellikle Akkuyu’yu söyleyecektim. Akdeniz tarihinin gördüğü en yüksek sıcaklık rekorları ile boğuşuyor ve nükleer santrallerin soğutma sistemleri için soğuk su birincil derecede önemli bir şart. Bunu da gerçekleştiremeyecek ama bundan da bahsedilmiyor. Mersin’deki bu limanda bir şey yapılmasına imkân yok.

Özdeş Özbay: Sıcak suyu da soğuturlar! Kuzey bölgelerde buzulları soğutuyorlardı biliyorsunuz petrol hatlarını korumak için.

A.B.: Akkuyu Nükleer Santrali’nin sahip olduğu şirkette Türkiye’den bir kişi vardı, Erdoğan’ın gözbebeğiydi bu insanlar:  Cuneyd Zapsu, o da çoktan istifa etti. Alınan kararlarda ülke temsilcisi kalmadı bildiğim kadarıyla. Akkuyu inşaat sahasına bir süre önce Türk görevli de alınmıyordu. Buna yöneticiler de dahildi, inşaat sözleşmesi de fesh edilmişti. Gazetelere yansıyan ilanlar tepkiler sonrasında sil baştan başlandı. Erdoğan, Rusya gidip geldi, inşaat alanına bir girdi çıktı, o kadar… Akkuyu başlı başına muamma… Santralin kurulduğu koyun yanındaki limanı da Ruslara verdik, etrafına hatırı sayılır bir füze/radar üssü kurulduğu iddia ediliyor. Bize tarih kitaplarında anlatılan Rus arzusu vardı: Rusya’nın sıcak denizlere inmesi bu devirde gerçekleşti. Sıcak denizleri daha da sıcaklaştıran nükleer santralle birlikte… Yine gözden kaçmış olabilir, Akkuyu Nükleer Santrali’ne 10 yılda 1000 hektar orman verilmiş.

Ö.M.: Benim de dikkatimden kaçmış olduğunu itiraf edeyim. 

A.B.:  2012 yılından itibaren 1000 hektar orman tahsis edilmiş: “Alın istediğiniz gibi kullanın” demişler. Akkuyu başlı başına muamma. Türkiye kamuoyu bunların çoğunu bilmiyor, muhalefet ve basın da bilmiyor. Akkuyu’ya basın giremiyor, bilgi verilmiyor. Akkuyu hakkında bizim devletimiz kamuya bilgi veriyor mu? Akkuyu’nun finansmanının da bilmiyoruz: Ne kadar borcumuz var? Ne kadar süreyle ödenecek bu krediler? Yapılan sözleşme nedir? 

Rusya seçimlerden önce, ciddi bir kıyak yaptı. Zor günlerinde Türkiye’nin doğalgaz borcunu erteledi. Erteleme ne zaman bitiyor? 2023-24 kışı için anlaşma yapıldı mı? Kaç dolardan, kaç metreküp alacağız? Biz doğalgaz bağımlısı bir ülkeyiz, bu da bir muamma. 

Türkiye artık Rusya turistlerine bile pahalı gelmeye başlamış, oransal olarak bu Rus turist girişlerinde azalma var. Türkiye’den kaçan turistler de Birleşik Arap Emirlikleri’ne gidiyorlarmış. Yani Türkiye ucuz turist ülkesi olmaktan çıkmış görünüyor. Son enflasyon, zamlar, döviz kuru meselesi yüzünden artık pahalı bir ülke olmaya başladı. Çünkü turizm girdilerinde çok ciddi ithal ürünler var. Bunu da not edelim. 

Astana Protokolü diye bir protokol var. Ama Suriye konusunda Rusya’yla anlaşmazlıklarımız da var, Erdoğan Esad'la görüşmeyi kabul ediyor ama Esad'ın istediği bazı şartlar var. Mesela “topraklarımızdan çık, sonra seninle görüşelim” diyor, bu başlı başına bir konu. 

Yıllarca konuştuk… S400 füzelerinde durum nedir? Bunlar nerede konuşlandı? Ambarda mı, Kazan’da mı, Akkuyu da mı? Nerede bulunuyor bunlar, çürüdü mü? Yıllar geçti üstünden, S400 füzelerini ne yaptınız? Ortalıkta Togg var ama S400 hiç göremiyoruz. İkincisi de sipariş edilmişti, ilki 2.400 milyon dolardı. “ikincisinin finansman paketi hazırlandı, bitti” deniyordu. Türkiye-Rusya arasında S400 muamması da başlı başına bir konu. Kullanmadığınız bir silahı ambarda tutuyoruz. Rusya ile silah sanayinde işbirliği yaptığımız söylendi. Bu yapılıyor mu gerçekten? Bunu da bilmiyoruz. En son tahıl koridoru da kapandı esir askerler iadesinden sonra. 

Ö.Ö.: Azov komutanlarının Ukrayna’ya iadesinden bahsediyorsunuz?

A.B.: Evet, ondan bahsediyorum. Tahıl koridoru, BM nezdinde Türkiye’yi öne çıkarmıştır. Ama bakıldı ki bu tahıl koridorundan giden tahıl gemileri fakir ülkelere gitmiyor. Rusya’nın buna izin vermesinin nedeni ayrıca kendisine ilişkin ambargonun düşürülmesiydi. Bu da gerçekleşmedi. Tahıl meselesi de büyük bir muamma… 

Her seçim öncesinde, “şu kadar kömür bulduk, kömür rezervleri iki katına çıktı” hayali manşetleri görürüz. Doğalgaz hikâyemiz de böyledir. “Karadeniz’de doğalgaz bulduk, şu kadar rezerv, Türkiye’ye 50-100 yıl yetecek” filan… Son olarak “Rusya, Türkiye’de doğalgaz platformu kuracak, doğalgaz üssü olacağız” diye sevindik. Türkiye’nin doğalgaz depolama tesisleri eksik. Tuz gölünün altında var biraz. Bu nedenle sevindik. Ancak kurulacak tesisin doğalgaz platformu olmadığı, depolama tesisleri olmadığı, elektronik gaz platformu olduğu anlaşıldı. Bunu da Putin söyledi. 

Rusya ile ilişkiler Türkiye’nin başına iş açar vaziyette. Bu nedenle Batı’yla NATO’yla başımız derde giriyor. Amerikalılarla kavga ediyoruz Rusya’ya koşuyoruz, Rusya ile kavga ediyoruz Amerikalılara koşuyoruz. Bu Sultan Abdülhamit’in taktiğidir, İngilizlerle kötü iken Ruslara yanaşır, Ruslarla kötü iken İngiliz ve Fransızlara yanaşır. Bu politika ile de Osmanlı’nın ömrünü 40 yıl uzattığı söylenir. Dolayısıyla hem politik düzeyde hem iktisadi düzeyde sorunlu ve girift ilişkilere sahibiz. Rusya en büyük dış ticaret açığı verdiğimiz ülkedir, dolayısıyla ciddi bir bağımlılığımız var. Herhangi bir ülkeye dış ticaret açığı veriyorsanız o ülkeye bağımlılığınız var demektir. 

Bu arada biliyorsunuz, muhalif Rus lider Aleksey Navalni, 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı Rusya’da.

Ö.Ö.: Evet, daha önce de 9 yıldı, şimdi 19 yıl daha…

A.B.: AB ve İngiltere bu tutuklamaya tepkide bulundu. Türkiye hükümetinden böyle bir tepki beklemek mümkün değil ama en azından şunu merak ediyorum: Türkiye’de, Rusya’daki gelişmelere duyarlı ilerici-demokrat bir kesim var mı? Aynı şey Rusya için de geçerli. Akbelen’de bir şey oluyor, Türkiye’de bir gazeteci ya da siyasetçi tutuklanıyor. Rus ve Türk otokratlar arası diyalog var ama demokratlar arasında bir diyalog var mı? Bugüne kadar pek oluşmadı galiba…

Ö.Ö.: Rusya’da böyle bir muhalefet kalmadı. 

A.B.: Rusya en fazla bağımlı olduğumuz bir ülke olması sebebiyle faturamız çok yüksek. Tahılda bağımlılığımız var, turistte bağımlılığımız var. Özellikle doğalgaz ve petrolde bağımlılığımız çok fazla, doğalgazın yüzde 92’sini alıyoruz. Türkiye’de döviz darboğazı sıkıntısı yaşanıyor. Her yere koşuyor, Rusya’ya “bizim borcu ertele abi biraz!” diyorsunuz. Körfez’e gittik, paketler ortalıkta uçuyor. “Şu kadar doğalgaz, kömür bulundu. Doğalgaz platformu Türkiye’de kurulacak" gibi temenniler var ama somut bir şey yok.

Türkiye’de enflasyonun çok altında bir faiz bulunuyor, son dönemlerde Körfez ülkelerinin faiz arttırdığını söylemeliyiz. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Bahreyn faiz arttırdı. FED’e uyumlu bir şekilde faiz arttırıyorlar. Türkiye’de de faiz artırımı sarayın anlayışına göre olduğu için enflasyon mücadelesinde kullanılabilecek bir silah olmaktan çıkmış durumda. Körfez’den henüz gelen somut bir şey göremiyoruz. Körfez bize ne yapacak? Borç para verecekse, Körfez ülkeleri Türkiye’ye döviz getirip TL cinsinden yatırım yapmaya yanaşmıyorlar. Çünkü net getirisi yok. Türkiye’ye borç verdiklerinde, ona uygun net getiri sağlayabilecek bir faiz alması lazım. Öyle bir faizi göremiyor. 

Türkiye’nin gittikçe azalan varlıklarının satışı söz konusu olabilir, onlar da pek kolay olmasa gerek. Üstelik bu işlerde açık bir şekilde olmuyor. Bu anlaşmalar sonucunda, Türkiye envanterinde bulunan nelerini satacak, kaç liraya satacak? Bu süreçler nasıl işleyecek? Rusya ve Körfez ülkeleriyle görüşüyoruz, onlardan para istiyoruz, “yatırım yapın, varlık alın” diyoruz. 

En sonunda döndük üçüncü kümeye Batı’ya, aslında 1990’dan itibaren borç aldığı uluslararası piyasalara dönüldü. Yabancı bankalarla, JP Morgan’ın liderliğinde İstanbul’da bir toplantı gerçekleşti. Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı bu kuruluşları ne kadar tatmin ettiler malum. Çünkü hiç kimse kör değil, bu faiz artışının enflasyonla mücadelede yetmeyeceğini herkes biliyor. Ayrıca karşınızda uluslararası piyasaların en acar elemanlarının, yöneticilerinin bulunduğu yerde, “kur korumalı mevduatın yarattığı tahribata” değinmeden bir şey anlatmanız mümkün değil. 

Merkez Bankası rezervlerinin neden eksi olduğunu analiz etmeden konuşmanız mümkün mü? Mümkün değil. SWAP işlemlerinin muhasebeleştirilmesini, açıklığa kavuşturmadan konuşmak mümkün mü?  Kamu özel bankalarında batıkları termiklere geçen hafta değindik. Batıkların durumu, miktarı açıklığa kavuşturulmadan konuşmak mümkün mü? Değil. Kimse size inanır mı? Toplam kamu açığını bilmiyoruz. Kamu bankaları dahil gerçek kamu açığı nedir? Buna biz kibarca literatürümüzde görev zararı deriz, aslında bu hortumlamadır. Kamu bankalarındaki görev zararlarını ve diğer kamulardaki görev zararlarını yani açıkları eklediğimizde durum feci. Bunları konuşmadan yabancıları tatmin etmek mümkün mü? 2001’de böyle yapılmıştı, bu açığa “IMF tanımlı bütçe açığı” dedik biz. Vaziyete göre açık tanımlarız. 2001’de “IMF tanımlı bütçe açığı” sonunda gerçek deliği gösterdi. 

1980-90’lı yılların birikimiydi. Kamu bankalarında, sosyal güvenlik sisteminde ve kamu iktisadi teşekküllerinde oluşan açıkları toplayınca ortaya çıktı. Bu açığa göre de istikrara programı dizayn edildi. Şimdi biz burada iktisatçılar, gazeteciler olarak gerçek kamu açığını göremiyoruz. Geçen hafta bahsettiğimiz santraller gibi sayısız firma ve sektörün kamu bankaları üzerindeki batıkları canlı gibi gösteriliyor.

Halbuki bunların ayıklanması gerekiyor ve ayıklanınca ne oluyor? Böyle durumlarda devlet nasıl işlem yapar? Kamu bankası “Kusura bakmayın, kâr ediyorum diye reklam verdim ama biz aslında zarardayız” deyip bu zararı Hazine’ye bildirince, Hazine bankaya kâğıt, tahvil veriyor. Bu şekilde zararı kapatıyorsun. Bu tahvilde Hazine’ye borç olarak yazılıyor ama o borcu kim ödüyor? Ben ödüyorum, Ömer Madra ödüyor, Özdeş ödüyor, Feryal ödüyor. Ödüyoruz. Türkiye’de basının önüne çıkarken bunları açıklamazlar ama yabancılar bunları sorar. IMF, uluslararası kuruluşlar, OECD bunları sorar. Dolayısıyla, bunları konuşmadan yabancı bankalar, size yeniden borç vermeye kolay kolay yanaşmazlar. 

İhracat sektörleri rekabet edemiyoruz diye ağlıyor. Turizmde fiyatta rekabet üstünlüğünü, yani ucuz olma avantajını kaybediyorsun. Oransal olarak azalma var turistte çünkü pahalı. Yiyecek fiyatlarına bakınca görüyorsunuz, onu oteller de alıyor. Isınma, aydınlanma ve serinleme için elektrik harcıyor, mazot harcıyor, petrol harcıyor. Uçak biletleri füze gibi. Ülkenin döviz açığını kapatacak bir borçlanma yapabilmesi için yabancı bankaların karşısında net bir tablo, net döviz kuru ve para politikasını ortaya koymadan konuşmak mümkün değil. 

Beyaz eşya sektörü ağlıyor. Geçen hafta söyledim tekstil inanılmaz kötü durumda, işsizlik boyutu had safhaya ulaşıyor. İşçilik nedeniyle rekabet etme üstünlüğü bir sektörümüzü kaybediyoruz. Bizim bildiğimizin 10 katını bu yabancı bankaların iktisatçıları biliyor. Bunlar olurken Özelleştirme İdaresi ihaleye çıkıyor, 4 ülke büyüklüğündeki taşınmazı satıyor, ne hale düşmüşüz anlayın. 

Böyle bir durumda Ekonomi Bakanı, Merkez Bankası Başkanı olarak ter dökmeye başlıyorsunuz, derdinizi anlatın bakalım. “Başkanımız ‘Faiz sebep, enflasyon sonuç’ dediği için, faizi enflasyonun çok altında tutmak mecburiyetinde kalıyoruz ama siz durumu artık idare edin.” Anlatılması hiç mümkün olmayan, çok zor bir şey. 

Türkiye’de de “500 büyük firma” anketleri yapılıyor. Peki en büyükleri kim? İsim vermeyeyim. İlk 10’da yer alanların 8’i fosil yakıtlarla ilgili şirketlerden oluşuyor. Bir tanesi de altın, diğeri ise gıda. Evet çok büyük ciro yapmışlar. Türkiye büyük ülke, ama obez bir ülke. 1 trilyon dolara yakın hasıla üretiyor, büyük sayılabilecek ihracat yapıyor, dış ticareti var ama teknolojik ürün ihracatınızın, toplam ihracatınız içindeki payı yüzde 2,5’u geçmiyor. Bu oranla gelecek vaat edemezsiniz, kendinize yetemezsiniz, doyamazsınız… 

Ö.M.: Bu bence altını çizdiğiniz nokta en can alıcı konuyu ortaya koyuyor. Fosil yakıttan derhal çıkış, mümkün olan en kısa zamanda tümüyle çıkmak, başta kömür olmak üzere uluslararası taahhütlerde de öngörülen bir şey olmasına rağmen bu yönde hiçbir hamle yok. Maalesef dediğiniz gibi tam aksi yönde fosil yakıtlarla giden şirketlerin öteki şirketlerden önü çok daha açık. Ciddi bir çelişki var ama üzerinde konuşmaya devam edeceğiz şüphesiz.