Fizan Ekspresi’nde Milat Bülent Kılıç, İran’da savaşın ilk günlerinden itibaren muhalefet içinde yaşanan kırılmaları, rejimle geçici ittifak tartışmalarını ve “üçüncü yol” eleştirilerini ele alıyor.
İsrail, ABD ve müttefiklerinin İran’a açtıkları savaşın yaklaşık ilk iki haftasının sonuna kadar, İran muhalefetinden kimsenin, hiçbir örgüt ya da partinin, dışarıdan gelen bu alçak saldırıya karşı “İran İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer almalıyız” dediğini duymamış, görmemiş, okumamıştım.
Fakat İran solunun bir platformunda 13 Mart’ta yayınlanmış bir yazı gördüm ve bunun bir dönüm noktası olabileceğini düşündüm. Yazı, Reza Fani Yezdi’ye ait ve “Kutsal Savunmadan Yeni Faşizmle Karşılaşmaya; Bugün İran'ı Savunmak Niçin Tarihi Bir Zorunluluktur?” adını taşıyor.
Reza Fani Yezdi, yazısında, İran – Irak savaşı günlerinden söz ediyor ve o günlerde, İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştiren solcu ve milliyetçi güçlerin bile, gönüllü olarak cephelere gittiğini söylüyor. Hatta, İran Tudeh Partisi Merkez Komitesinin danışman üyesi Asgar Daneş’in savaşın ilk şehitlerinden biri olduğunu ve ordunun onun için resmi cenaze töreni düzenlediğini belirtiyor. Bugün bulunduğumuz noktada ise “Üçüncü yol” diye nitelenen ve “Ne Molla Rejimi Ne Emperyalizm” diyenlerin, düşman işgalini meşrulaştırdığını ve savaş kışkırtıcılarının ekmeğine yağ çaldığını öne sürüyor. Sonra da “İran İslam Cumhuriyeti, bu toprakların siyasi ve egemen gerçekliğinin bir parçasıdır ve mevcut koşullar altında, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü savunabilecek tek örgütlü güçtür” diyor.

Reza Fani Yezdi’nin bu yazısından saatler sonra bu kez de “Deh Mehr” (10 Mehr) adlı hareket bir bildiri yayınladı. Deh Mehr, Tudeh grubundan kopan ve bugün ulusalcı çizgiye savrulan eski solcu bir hareket.
Bu grup, bildirisinde “Hamaney’i büyük, devrimci ve ileri görüşlü lider olarak niteledi ve düşmanın onu şehit ederek, kahraman İran halkını onun büyük düşüncesinden, parlak rehberliğinden ve efsanevi direnişinden mahrum bıraktılar … İran'ın bu büyük milli kahramanının adı, İran halkının ve dünyanın kurtuluş mücadelelerinde parlayacaktır” dedi. Grup, İran’da bu ikinci savaştan önceki ayaklanmayı bir fitne ayaklanması olarak niteliyor ve ayaklanmanın emperyalizmin ve Siyonizm’in 12 Gün Savaşı’ndan sonraki hamlesi olduğunu öne sürüyor.
Bu bildiriden bir gün sonra, yani 14 Mart’ta da, aynı mecrada, Hamid Ferazende’nin “Bölgesel İşgal mi, Direniş mi?” adlı yazısı yayımlandı ve “İran İslam Cumhuriyeti devletinin savaştan sonra iç baskıyı artıracağını söylemek, İsrail’in ve düşman medyasının söylemini yeniden üretmektir” dedi. Bu anlamda “‘üçüncü yol’ davulunu çalanları” dar görüşlülükle eleştiriyor. “Bugün, işgal ile işgale direniş arasında bir seçim yapmalıyız. Bugün işgale direnen tek askeri güç Devrim Muhafızlarıdır ve konunun başka biçimde sulandırılması ya dar görüşlülük ya da …. ihanettir” diyor.
“Emperyalist saldırganlığa karşı vatan savunmasında rejimle aynı safta olmak gerekir” diyen bu kesimin başkaca destekçileri de çıkmış olabilir ama ben ulaşamadım. Öte yandan, İran solunun başka bir bölümü bu kanadın, "İran'ı savunma" kisvesiyle İslam Cumhuriyeti’nin ömrünü uzatmaya çalıştığını iddia ediyor. “Suriyeleşme”, “Iraklaşma” diyerek, halkı mevcut baskıcı Rejim'e boyun eğdirmeye çalıştığını; sınıf mücadelesini bırakıp milliyetçiliğe kaydığını öne sürüyor.
Kabul etmeli ki bunlar hiç de kolay başlıklar değil. Aklı başında hiçbir insan sonuçlarını gözetmeden, dümdüz konuşamaz. Çünkü bunun, geleneksel ifadeyle, bir vebali var. Olanca içtenliğimle söylemeliyim ki, nasıl düşünürsem düşüneyim ben de hata edebileceğim olasılığını gözetiyorum ve yarın vicdan azabı çekmemek için sözlerimi tartıyorum. Ama nihai olarak biz zurnanın son deliğiyiz. İzliyor, yorumluyor, bir sonuç çıkarıyoruz. Benim görüşüm bu yönde ve böyle düşündüğüm sürece de bu biçimiyle ifade etmek niyetindeyim.
İran solunda ise kim ağırlıklı olarak hangi kutupta konumlanırsa konumlansın kendini büyük, karmaşık bir denklemin ortasında hissediyor gibi gözüküyor bana. Herkes tarihe, geçmişte dünya genelinde söz konusu olmuş benzer durumlara yöneliyor. Kimi Falkland savaşından, kimi Vietnam’da kimi II. Dünya Savaşı'nda yaşananlara yöneliyor ve o deneyimlerden anlamlı sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.
Reza Fani Yezdi’nin “Kutsal Savunmadan Yeni Faşizmle Karşılaşmaya” adlı yazısından ve bu noktadan sonra İran solundan belli bir kesimin Rejim ile savaşını askıya alıp emperyalist düşmana karşı onunla hareket etme kararı aldığından söz etmiştim. Bu durumun pratik sonuçları da var. Örneğin, Yezdi, yıllardır birlikte program yaptığı daha doğrusu programlarına konuk olduğu kişi ile yollarının ayrıldığını belirtti.
Yani bundan sonra farklı öbeklemeler göreceğiz: Bazı eski dostların yolları ayrılacak, bazı düşmanlarınsa yolları kesişecek sanki.
İran muhalefetini uzun süre meşgul eden konulardan biri de özellikle yurt dışındaki Rıza Pehlevi yandaşlarının faşist, baskıcı, uzlaşmaz ve lümpen tavırları oluyor. Ben de zaman zaman söz ediyorum. Herkese küfreden, herkesi tehdit eden, sırası gelince tartaklayan ve döven bir kesim bu. Her ne kadar onlar bu olup bitenleri münferit olarak niteliyorsa da….

İşte, bu tehditlerden birinin yöneldiği kişilerden biri de İranlı Mesud Mescudi adlı bir muhalifti. Mescudi, başlangıçta monarşist olmasına karşın sonradan bu gruplardan uzaklaşmıştı. Laik ve demokratik bir yapıyı savunuyordu. Mescudi, İran’daki mevcut rejime de Pehlevi hanedanının (monarşinin) geri gelmesine de karşıydı. Ama muhaliflere yönelik kimi komplolar düzenlediklerini düşünerek bir grup Şah yanlısını ve Rıza Pehlevi’nin kendisini Kanada mahkemelerinde dava etmişti. Bunun sorucunda da tehditler almaya başlamıştı. Pehlevi yandaşları ona karşı kullanacakları hançerin boyutundan, nereye saplayacaklarından söz ediyordu. Sonra Mescudi kaybolmuştu ve derken cesedinin kalıntılarına ulaşıldı. Bunun üzerine de Şah yanlısı bir kadın ile bir erkek gözaltına alını ve birinci derecede cinayetle suçlandı. Dava henüz görülmedi. Bu, kuşkusuz bir provokasyon da olabilir ama muhalif kamuoyu “yok yahu monarşistler öyle şey yapmaz” demiyor.
Bütün bunlar bize kutuplaşmaların başladığını, şiddete yönelme eğiliminde olduğunu gösteriyor olabilir. Umalım ki başka üzücü şeyler yaşanamasın ve İran Halkı birbirine düşmesin.
Dikkatimi çeken önemli bir şey de, bir yabancı ajansın savaş devam etmekteyken İran sokaklarında yaptığı bir araştırmaya, bir dizi söyleşiye ilişkin. Bu habere göre, İran’ın muhalif halkının, emperyalistler sivil alanları bombalayalı beri, ABD ve İsrail hattına duydukları sempati azalmaya başlamış. Gerçek adını vermeyen bir İranlı gencin ifadesi ise çok ilginç: “Bir hükümetle uğraşırken şimdi uğraşmamız gereken üç hükümet oldu." Yani halk bütün bu çatışmanın, kanın, kavganın ortasında kendini yapayalnız, bırakılmış ve çaresiz hissediyor. İran halkına bir umut gerek ve umalım ki o umudu yaratsınlar.

