Fizan Ekspresi’nden Milat Bülent Kılıç, İran’a yönelik İsrail-ABD müdahalesi sonrası oluşan kırılgan ateşkesi değerlendirirken; rejimin stratejik hamlelerle bu raundu kazandığını — ancak ağır yıkım, baskı ve derinleşen krizler nedeniyle İran halkının kaybettiğini vurguluyor.
İsrail-ABD ve koalisyon ortaklarının İran’a karşı yürüttüğü savaşta 15 günlük, son derece kırılgan ve sahiden başlayıp başlamadığından emin olamadığımız bir ateşkes ortamı oluştu. Bu son savaşta, tam da ateşkes günlerine kadar olup bitenleri değerlendirdiğimizde, İran İslam Cumhuriyeti rejiminin bu raundu kazandığını ifade etmek durumundayız. Bu başarıda, aldığı ve uyguladığı bir dizi stratejik kararın etkisinin yüksek olduğu ortada. Savaşı bölge ülkelerine yaymak, Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapatarak petrol fiyatlarının yükselmesine neden olmak bunların başında geliyor.

Askeri olarak ise 47 yıllık iktidarı boyunca, örneğin radar teknolojilerine ya da hava savunma sistemlerine yeterli yatırımı yapmamış; savaşı, nitelikleri değişen füze sistemleriyle hep kendi semalarından uzakta tutmaya göre kurgulamış bir stratejisi söz konusuydu. Bu yüzden de ABD ve İsrail uçakları, dronları ve İHA’ları savaşın ilk gününden beri İran hava sahasında cirit atmaya devam edebildi. Ama üç kuruşa mal ettiği füzelerle İsrail’in Demir Kubbe’sini delik deşik etme stratejisi de İslam Cumhuriyeti ordusunun sürpriz başarıları listesine yazıldı.
Buraya kadar tamam. Ama sağcısından solcusuna dünyanın her köşesinde ve elbette Türkiye’de “İran kazandı” diye formüle edilen şey sahiden doğru mu?

Savaşın henüz sona ermediğini, bunun bir “ateşkes” olduğunu, “ikinci raunt” olduğunu şimdilik bir kenara bırakarak devam edelim. “İran kazandı” diyen kesimler, o “İran”ın hangi İran olduğunu, kimlerin “İran”ı olduğunu bilinçli olarak es geçiyor.
Benim açımdan, ne yazık ki “İran” kazanmış değil. İran kaybetti ama İran İslam Cumhuriyeti rejimi şimdilik de olsa kazandı (“şimdilik kazandı” diyerek “kaybedecek” demek istemediğim, umarım anlaşılıyordur). Savaşın kesin bir biçimde bugün, burada sona erdiğini bilsek, İslam Cumhuriyeti rejiminin (dikkat, İran’ın değil) savaşı kazandığını söyleyebilirdik belki. Ama savaş bitmedi. Bu bir ateşkes ve sürecin nasıl işleyeceğini izlemek zorundayız. Barbarlar durmayacak; hazırlanacak ve yeniden taarruza geçecek.
Öte yandan, eğer “İran” büyük çoğunluğu rejim düşmanı ya da rejime mesafeli kesimlerin olduğu bir zemin ise “İran” kazanmadı. Çünkü İsrail-ABD koalisyonu sayısız okulu, hastaneyi, sağlık kuruluşunu, üniversiteyi, petrol işleme tesisini, fabrikayı, köprüyü, havaalanını ve otoyolu yaktı, yıktı, kullanılmaz hale getirdi. Bu süreçte de başta bebekler, çocuklar, yaşlılar olmak üzere çok sayıda İranlının kanına girdi. Zaten çok kirli olan İran’ın havasını daha fazla kirletti, zaten çok kıt olan İran su kaynaklarını zehre buladı. Tarihin en güzide yapıları bombalandı, tahrip edildi. Yani İran’ın sıradan, ezilen, hor görülen, baskı altında tutulan ve ağır bir biçimde sömürülen kesimleri yalnızca bugünlerini değil, geçmişlerinden ve geleceklerinden önemli parçaları da kaybetti. “İran” kazanmadı; kaybetti.

Rejim, bu süreci bahane ederek idamların sayısını artırdı, idama giden süreçleri hızlandırdı. İşçilerin, emekçilerin, emeklilerin, öğretmenlerin hak arayışları bu son dönemde çok ciddi darbe yedi. Rejim, her türden hak arama, örgütlenme ve eylem hakkını düşmanca niteleyerek alanın kontrolünü ele aldı. Zaten nitelikli bir örgütlenmeye sahip olmayan muhalif kitleler, internetin mutlak yokluğunda ve bombalanmış bir yapının fotoğrafını bile çektiklerinde casuslukla suçlanıp idamla yargılanabileceklerinin farkında olarak, neredeyse bütün manevra yeteneklerini kaybetti. Bu yüzden de bu hareketler, savaş öncesinde olduğundan daha geri bir noktaya sürüklendi.
Yaptırımların şiddeti, savaş öncesi koşullardaki derin sömürüyü katmerlendiriyordu zaten. Ama savaş koşullarında halk, o korkunç tablonun da gerisine düştü. Sağlık hizmetleri aksadı, ilaçlar iyice bulunamaz oldu; ulaşılması güç olan her şey daha da güç ulaşılır hale geldi. Okullar kapandı, eğitim durdu, ulaşım çok ciddi bir darbe yedi, ticaret durma noktasına geldi. İşte İran halkı, bu savaşta bu tür gerekçelerle çok şiddetli biçimde yenildi.
İran İslam Cumhuriyeti ise Hamaney’i ve Rejim'in üst düzey yöneticilerini daha ilk anda kaybetmiş olmanın getirdiği itibar kaybını kısa sürede telafi etti. Ölen her yetkilinin yerine bir başkasını atayarak sürece kaldığı yerden devam edebilme kıvraklığını gösterdi. 47 yıldır yapageldiklerini Ocak ayındaki büyük katliamlarla taçlandırmış, derin bir öfkenin oluşmasına neden olmuştu. Ama savaşla birlikte, kendi tabanını konsolide etmeyi başarmanın da ötesine geçerek, sınırlı sayıda muhalif hatta sol unsuru saflarına katarak kendini yenileme olanağı buldu.
Zaten bir yanı felçli yaşlı bir adam olan, yığınla hastalıkla boğuşan Hamaney, hem de şehitlik mertebesine ulaşarak ortadan kalktı. Onun ve yönetimdeki birçok yaşlının yerine bir taze kanın gelmesinin zemini oluştu. İsrail-ABD koalisyonunun umduğu ve teşvik ettiği ayaklanmalar gerçekleşmedi. Ne Kürtler ne Araplar ne Beluçlar ne de Azeriler ayaklandı. Bu anlamda rejim, iktidarını pekiştirme avantajını kazandı.

ABD, İsrail (ve yarı örtük koalisyon ortakları olan Almanya, İngiltere vb.) devletlerinin ne kadar kirli bir sicili olduğu ortada. ABD, İngiliz devletiyle iş birliği halinde, ülke devirme konusundaki ilk eylemini 1953’te İran’da Musaddık’a karşı gerçekleştirdi. İsrail’in her yıl büyüyen haritasına baktığımızda onun vahşi, barbar yayılmacılığını da olanca açıklığıyla görüyoruz. 1980’lerin sonunda Filistinli bir gencin kolunu kaya parçalarıyla kıran İsrail askerlerinin görüntüleri hâlâ hafızalarda.
Bu anlamda bu ülke liderlerinin ne tür kişiler olduğu ortada ve örneğin George Bush’un Trump’tan daha iyi biri olduğunu söylemek de güç. Aradaki fark, Bush’un daha deli ya da belki daha sapık olmaması olabilir, o kadar. Elbette bu, yine de Bush ile Trump’ın ya da Obama ile Trump’ın eşdeğer olduğunu söylememize izin vermez.
İsrail-ABD ve koalisyon ortakları Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yönetimleri yıka yıka, çökerte çökerte geldi ve aynı şeyin İran’da da kolayca yapılabileceğine inandı. İran’ı birkaç günde dize getirecek, haftalar içinde işleri yoluna koyacaklardı. Ama süreç istedikleri gibi işlemedi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Savaş sona ermedi. Göreceğimiz şey olsa olsa bir duraksama olacak. İran rejimi bu savaşta kaybetseydi, İran halkı yine de kazanmış olmayacaktı. Çünkü mollaların elinden kurtulup İsrail-ABD barbarlığının avcuna düşmüş olacaktı. Mollalar kazandığında da İran halkı kazanmış olmuyor; çünkü şiddet ve sömürü daha da artacak.
Şimdi tek dileğimiz; İran’ın ne rejime, ne de barbar emperyalist bloğa yaslanan kesimlerinin kendi yollarını inşa edebilmesi.

