Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen ile sürecin neden tıkandığını, Meclis ayağındaki gecikmeleri ve barışın kalıcılaşması için gerekli siyasi ve toplumsal adımları konuşuyor.
Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.
Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.
Özdeş Özbay: Günaydın.
B.K.: Hemen konuya giriyorum. Sevgili konuğumuzu da selamlayalım: Bugün DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen bizimle. Hoşgeldiniz.
Mehmet Emin Ekmen: Hoşbulduk.
Ö.M.: Merhabalar, hoşgeldiniz.
B.K.: Mehmet Emin Bey, Anka Haber Ajansı’na yaptığınız önemli açıklamalar vardı. Ben de o haberden yola çıkarak sorularımı yöneltmek istiyorum. Sürece ilişkin olarak Anka’ya verdiğiniz demeçte bir aksama yaşandığını söylüyorsunuz. Mart ayının, Ramazan’ın gerekçe gösterilerek pas geçildiğini; oysa Mart ayında da çalışılabileceğini ifade ediyorsunuz. Bu aksamanın nedenini Meclis’te sorma imkânınız oluyor mu? Buna dair bir yanıt alabiliyor musunuz?
M.E.E.: Yani tabii kimsenin resmî olarak mikrofonlara söyleyemediği sivil bir gerçek var. Temmuz-Ağustos aylarında örgüt birkaç büyük mağarayı boşaltmıştı ancak bu mağara boşaltma sürecini durdurdu. Suriye krizinin yeniden açılmasıyla birlikte de kaldığı yerden devam etmedi. Şu anda yatay faaliyete geçilmemiş olmasının sebebinin bu olduğu anlaşılıyor.
En başından beri yatayla ilgili eleştirilerimiz vardı. Ayrıca tespit, teyit ve ilan mekanizmasının bu şekilde kurgulanmaması gerektiğini savunuyorduk. Şimdi ise devlet yetkilileri, daha önce tahmin edildiği gibi örgütün teçhizat etkisizleştirme sürecini tamamlamadığını; bu nedenle ilgili kurumun gerçeğe aykırı bir rapor düzenleyerek diğer devlet kurumlarını yönlendiremeyeceğini ifade ediyor. Mağara boşaltımı ilerlemediği sürece tespit ve teyit aşamalarına geçilemeyeceği söyleniyor.
Özetle, örgütün Haziran-Temmuz aylarında yürüttüğü kapsamlı ve nitelikli mağara boşaltma süreçlerini durdurması nedeniyle devlet tarafında da süreç tıkanmış durumda.
B.K.: Şimdi, Anka’ya yaptığınız açıklamayı da burada bir kez daha ifade etmek istiyorum. Mağaralarla ilgili bölümde şöyle diyorsunuz: "Benim anladığım kadarıyla, geçen yıl Temmuz-Ağustos aylarında örgütün boşaltıp devletin denetimden geçirdiği mağaralarla ilgili süreçte bir aksama oldu ve bu süreç yeniden canlanmadı."
Sizin ifadenize göre, Temmuz-Ağustos’ta iki ya da üç mağara boşaltılmış." Bu mağaralarda yaşayan insan sayısı, depolama katları ve alanı düşünüldüğünde, aslında her birini küçük ölçekli bir ilçe gibi değerlendirmek mümkün," diyorsunuz. Yani bu boşaltma eyleminin ciddi bir adım olduğunu ancak devamının gelmediğini vurguluyorsunuz.
Devletin yasama faaliyetinde frene basmasının sebebinin de bu olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunu bir kez daha sizden dinleyebilir miyiz?
M.E.E.: Sesimiz bayağı kötüleşti. Mağaralardan sonraki kısmı duymadım.
B.K.: Tamam, ben Anka’ya yaptığınız açıklamayı okudum. Şimdi şuraya gelmek istiyorum: Şunu da söylüyorsunuz; "Bir yasa yürürlüğe girecekse, uygulanabilmesi için öncesinde 6 ay ya da 1 yıl gibi bir hazırlık süresi olmalı." Bununla ilgili sürecin hızlanacağını öngörüyor musunuz? Bir yandan çok fazla zaman da kalmadı.
M.E.E.: Açıkçası Meclis’te iktidar bu işi diğer partilerle konuşarak yapmak yani siyasi sorumluluğu paylaşmak istiyor. Bu konuyu belirli isimler üzerinden de şekillendirerek süreci yönetmeye çalışıyor. Ancak “Hadi bugün yeni bir yasa yapalım, elimizde şöyle bir metin var” denildiğinde, diğer partilerin buna hemen ikna olması kolay değil. Böyle bir metnin paylaşılması ve tartışılması en az iki aylık bir çalışmayı gerektirir.
Örneğin 1 Mayıs’ta başlanırsa, süreç ancak 1 Temmuz’a yetişir. Zaten Meclis Temmuz’da kapanıyor; bazı durumlarda bu süre uzasa da bu her zaman mümkün olmuyor. Bu nedenle Mayıs’ın ilk haftasında somut bir ilerleme ya da netleşme olmaz ise bu yasama yılına söz konusu yasanın yetişmesi zor görünüyor.
Elbette iktidarın istediği zaman Meclis’i toplayıp bu çalışmayı hızla geçirme gücü var. Ancak meselenin hassasiyeti ve toplumsal karşılığı düşünüldüğünde, “Gerekirse Ağustos ortasında Meclis’i toplarız” demek pek gerçekçi değil.
Dolayısıyla Mayıs ayının başında ya da ortasında başlamayan bir sürecin sağlıklı ilerlemesi zor. Hızlıca yapılabilir belki ama bu durumda da ortaklaşma eksik kalır; komisyon ve Genel Kurul aşamalarında muhalefetin katılımı sınırlı olur ve süreç sağlıklı ilerlemez. Bu nedenle her geçen gün gecikmenin, sürecin içinde yapısal krizler yaratma riskini artırdığını düşünüyorum.
Ö.M.: Mehmet Bey, “yapısal krizler” derken neyi kastediyorsunuz? Geleceğe nasıl bakmamız gerektiği konusunda biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?
M.E.E.: Yani şöyle, ben sürecin yeniden bir çatışma döngüsüne gireceğini düşünmüyorum. Bugün bir yasa çıkarılmasa da “o zaman yapacak bir şey yok” denilerek PKK’nın silahlı bir varlık olarak Türkiye’de yeniden eski düzeyde bir örgütlenmeye dönmesini düşük bir ihtimal olarak görüyorum. Ancak bu sürecin, PKK’nın bütünlüğünü koruyarak başarılı bir şekilde tamamlanması açısından bazı endişelerimizi ifade ediyoruz.
B.K.: Aynı zamanda çıkacak bir yasanın, örgütün feshi ve siyasallaşma sürecini destekleyenlerin elini güçlendireceğini ifade ediyorsunuz. Bu yasanın çıkması için özel bir şarta ihtiyaç olmadığını; asıl önemli olanın, sürece uymak isteyen örgüt üyelerine devlet tarafından bir çıkış yolu açılması olduğunu söylüyorsunuz.
Peki bu çıkış yolu açılırken, siyasi partilerin önümüzdeki günlerde bu ortaklaşma sürecinde ne gibi engellerle karşılaşabileceğini düşünüyorsunuz? Bu konuda endişeleriniz var mı?
M.E.E.: Açıkçası orada da ifade ettiğim gibi, devlet 1984’ten 2025’e kadar farklı isimler ve formatlarla yaklaşık 11 kez yasa çıkarıldı ancak bu yasaların hiçbirine ciddi bir katılım olmadı. Keza Öcalan da 1999 ve 2009 yıllarında iki kez kayıtsız şartsız olarak örgüt üyelerini Türkiye’ye davet etti fakat teslim olan gruplar mevzuata göre çeşitli hapis cezaları aldılar—7 yıl, 8 yıl, 9 yıl gibi.
Dolayısıyla arka planında bu yasanın nasıl işleyeceğine dair bir diplomasi kurulmadan hazırlanacak bir metnin ilerlemesi zor. Bu yasayla ilgili iki kritik unsur oluşacak: Birincisi, örgütün gerçekten katılımını sağlayabilecek nitelikte bir metin olması. İkincisi ise muhalefetin doğrudan destek vermese bile, en azından açıkça karşı çıkamayacağı bir çerçevede hazırlanması. Bunların sağlanıp sağlanmadığını da ancak sürecin etkilerini gördükçe değerlendirebiliriz.
B.K.: Doğrudan karşı çıkılmayacak bir metin nasıl mümkün olur? Bu noktada ortaklaşma nasıl sağlanabilir?
M.E.E.: İçeriğe girmek zor. Karşımızda, ihtiyaç olduğunda minimalist hükümlerle yetinen bir yaklaşım ile ihtiyaç olduğunda maksimalist hükümler talep eden bir gerçeklik var. Herhangi bir doğruyu tarif ettiğinizde bir anda Öcalan’ın ilerisinde, Bahçeli’nin gerisinde kalabiliyorsunuz. Bu yüzden “ortaklaşmak için yasa şu unsurları içermelidir” demek kolay değil.
Belki bizim olmazsa olmaz dediğimiz bir başlıktan, süreci yönetenler—devlet ya da örgüt adına—kolayca vazgeçebilir. İki taraf anlaşıyorsa, bize de “hayırlı olsun” demek düşer. Elbette, tıpkı bugün olduğu gibi, “Bu şekilde yapılacak bir düzenleme kalıcı ve sağlıklı bir çözüm üretmez, ileride başka sorunlar doğurabilir” şeklinde uyarılarımızı yaparız.
Ancak tarafların uzlaştığı bir konuda “Bu anlaşma olmamalı” demek, fiilen örgüte “silah bırakma, çatışmaya devam et” demek anlamına gelir. Bu nedenle, ortak zeminin asgari hangi ilkeler üzerine kurulması gerektiğine dair katı bir çerçeve çizip iktidarın siyasi alanını daraltmak yerine; iktidarın getireceği çerçeveyi, toplumun daha geniş kesimlerinin hassasiyetlerini gözeten bir perspektifle genişletmeyi tercih ederiz.
B.K.: Peki, partiler arası görüşmelerin en geç önümüzdeki hafta başlaması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Bu konuda bir gelişme var mı? Sizce bu görüşmeler önümüzdeki haftalarda başlamalı mı?
M.E.E.: Hayır. Tıkanıklık öyle bir noktaya ulaştı ki, bu konularda oldukça istekli olan ve komisyonun kurulması ile ortak rapor sürecine ciddi katkı sunan Sayın Numan Kurtulmuş bile “Bu artık siyasi partilerin sorumluluğundadır” diyerek bir adım geri attı.
Yani bu kriz çözülmedikçe, kendisine uzatılan her mikrofonda “Neden partileri ortak bir yasa çalışması için davet etmiyorsunuz?” sorusuyla karşılaşmamak adına sorumluluğu siyasi partilere bırakmış görünüyor. Muhtemelen ilgili devlet kurumları ve Sayın Cumhurbaşkanı “Şu metni çalışın” dediğinde, o zaman yeniden bir heyecanla partileri ziyaret eder ya da davet eder. Buna bir şey diyemeyiz. Ama bugün itibarıyla, hem bu açıklamayı gördüğümüzde, hem de perde arkasında Meclis’te süreci yakından takip eden isimlerle yaptığımız görüşmelerden anladığımız kadarıyla, kısa vadede bir gelişme beklemiyorum. Bununla birlikte bu tür süreçler bazen bir baraj gibi işler; biriken unsurlar bir anda kapakların açılmasına yol açabilir—bu olumlu yönde de olabilir, olumsuz yönde de.
Dolayısıyla ya tespit, teyit ve ilan mekanizmasındaki ciddi tıkanıklık yeniden gözden geçirilir ya da örgütün süreci ilerletmesi için, örneğin Gara bölgesinde bazı mağaraların boşaltılması gibi adımlar atılır ve ardından çok kısa sürede “Bu yasayı nasıl yapacağız?” sorusuyla yeniden hızlı bir sürece girilebilir.
B.K.: Sizin de ifade ettiğiniz gibi, örgütün adım atmaması zaten süreçteki aksamaya gerekçe olarak gösteriliyor. Sizin bildiğiniz ya da duyduğunuz kadarıyla, buna ek olarak iktidar cephesinden sürecin ilerlememesine dair başka gerekçeler de var mı?
M.E.E.: Benim bildiğim kadarıyla yok. Karşılıklı bir güvensizlik durumu var. Örgüt, yasa çıkmadan adım atmamayı bir tedbir olarak görüyor. Devlet ise “Biz böyle anlaşmamıştık; önce siz adımları atacaktınız, sonra biz yasayı çıkaracaktık” diyerek muhtemelen ilk mutabakatı hatırlatıyor.
Açıkçası, yasanın 12 Mayıs’ta, örgütün kendini fesih kararıyla birlikte çıkarılması gerektiğini savunan biri olarak şunu düşünüyorum: Örgütün, bir mutabakat olsun ya da olmasın, silahlı mücadeleye geri dönüş imkânının kalmadığını sürekli ve net biçimde ortaya koyması gerekir. Bunun gereği olarak da silahlı mücadeleye zemin oluşturan lojistik alanları ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atması önemlidir.
B.K.: Son bir soru olarak, ardından Ömer Abi ya da Özdeş’in de sorusu varsa elbette alırız. Anka'ya yaptığınız açıklamalarda, “Öcalan’la ilgili tartışmalar süreci yavaşlatıyor” diyorsunuz. Dün Medyascope, İmralı’daki görüşmelerde Öcalan’ın yaptığı bazı açıklamaları yayımladı. Metin oldukça uzun, detayına girmek zor; ancak sizin bu “Öcalan’la ilgili tartışmalar süreci yavaşlatıyor” ifadenizi biraz açmanızı rica edeceğim.
M.E.E.: Şimdi, yapılan bütün çalışmalarla birlikte 20. ayı doldurduk. Sürece destek yer yer %70’e kadar ölçülüyor. Güven ise dönemin psikolojisine bağlı olarak %30–40, en fazla %45 bandında seyrediyor. Ama “Süreç için gerekli bir yasa nasıl olmalı?” diye somut bir teklif sunduğunuzda, bu destek yeniden %40’ın altına düşüyor. Öcalan’la ilgili bir adım atılması gündeme geldiğinde ise bu oran bir anda %20’nin altına geriliyor.
Bu da şunu gösteriyor: Eğer örgüt ve örgütle ilişkili kesimler bu süreci gerçekten başarıyla tamamlamak istiyorlarsa, Öcalan’ın özgürlüğü, umut hakkı ya da benzeri başlıkları sürecin sonrasına bırakmaları gerekir. Çünkü başarılı bir süreçten sonra bu tür talepleri kamuoyuna anlatmak ve tartışmak çok daha mümkün olur.
Ama burada bir tutarsızlık da görüyorum. Aylarca “Öcalan özgür olmadan bu süreç olmaz” denildi, sonra bu söylem “çalışma koşullarının iyileştirilmesi”ne evrildi. Ne kastediliyor? İmralı’da bir konut, orada gazeteci, akademisyen ya da siyasetçilerle görüşme imkânı… Fakat siz toplumu aylarca “Bu sürecin sonu Öcalan’ın özgürlüğüne gider” gibi bir tartışmanın içine çekerseniz, bu hem kamuoyunda gereksiz bir gerilim yaratır, hem de süreci zorlaştırır. Buna hakkımız yok.
Kaldı ki, Öcalan’ın kendisinin de—ne kadar doğru yansıtıldı bilmiyoruz ama—zaman zaman “Gerekirse en son ben çıkarım” gibi ifadeleri var. Bu da kendi durumunun farkında olduğunu gösteriyor. Orada bir yandan çaba gösterdiğini, bir yandan da kendisiyle ilgili algının değişmemesinden rahatsız olduğunu anlıyoruz.
Sonuç olarak, Türkiye’de seçim kaygısı olan bir siyaset var. Toplumun genelini ilgilendiren kaygılar, eleştiriler ve korkular Ankara’daki karar alma süreçlerini doğrudan etkiliyor. Başarıyla tamamlanmış bir sürecin faydasından herkes yararlanır ama daha sürecin başında meseleyi Öcalan’ın özgürlüğü gibi başlıklara sıkıştırmak, bu ölçekte bir süreci doğru yönetmek değildir.
B.K.: Ömer Abi ve Özdeş’e de dönelim; sizin de eklemek istediğiniz bir soru var mı?
Ö.M.: Ben de küçük bir detay sorusu sormak istiyorum. Doğrudan bu konuyla ilgili görünmese de, bugün siyasi partilerden—Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve TÖB temsilcilerinin—Edirne ve Silivri’de cezaevi ziyaretleri gerçekleştireceği belirtiliyor. Bu ziyaretlerde Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Gezi tutuklularının da ziyaret edileceği ifade ediliyor.
Ardından da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ilişkin davanın görüleceği duruşma salonuna geçerek yargılamayı takip edecekleri söyleniyor. Sizce bu gelişmelerin barış süreci üzerinde bir etkisi olabilir mi?
M.E.E.: Şimdi bu mesele, sizin de hatırlayacağınız gibi, “demokrasi mi, barış mı?” ikilemi üzerinden 2013’te de uzun uzun tartışılmıştı. Üstelik o dönem, bugüne kıyasla görece daha iyi bir ortam vardı. Ben prensip olarak, ne Güney Afrika’daki de Klerk örneğinde ne de Kolombiya’daki Santos örneğinde olduğu gibi, tam anlamıyla ileri demokratik standartlara sahip olmayan ülkelerde bile bu tür süreçlerin başlatılıp tamamlanabildiğini görüyoruz. Bu nedenle Türkiye’de de, demokratikleşmeyi ön şart haline getirmeden örgütün silahsızlanabileceğini düşünüyorum.
Ancak bu meselenin kalıcı bir barışa, yani “pozitif barışa” evrilebilmesi için Kürt meselesinin temel sebeplerinin ele alınması gerekir. Bu da yalnızca güvenlik başlıklarıyla değil; hukuk devleti, özgürlükler, yargı uygulamaları ve genel demokratikleşme sorunlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bunlar çözülmeden “bu sorunu kökten çözdük” demek mümkün olmaz.
Bugün yeni anayasa tartışmaları muhalefetin önüne gelen bir başlık olarak duruyor ama çoğu zaman “iktidara ne kazandırır” kaygısıyla ele alınıyor. Diyelim ki anayasa konusu bir kenara bırakıldı; en azından mevcut yasalardan ve uygulamalardan kaynaklanan sorunlara müdahale edilse bile, bu sürece mesafeli duran kesimlerin yaklaşımı değişebilir.
Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi üzerindeki soruşturmalara yönelik usule dair eleştiriler var. Elbette yargı süreçleri yürütülebilir ama bu yöntemlerle değil. Aynı şekilde Selahattin Demirtaş, Osman Kavala gibi isimler hakkında verilen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının dahi uygulanmadığı durumlar söz konusu. Oysa burada yeni bir yasal düzenleme gerekmiyor; yargı üzerindeki blokajın kaldırılması yeterli olabilir.
Benzer şekilde, Gezi davası kapsamında verilen bazı kararların “hükümeti devirmeye teşebbüs” gibi ağır suçlamalarla ilişkilendirilmesi de kamuoyunda ciddi tartışma yaratıyor. Bu tür örnekler, yargı pratiğine dair güven sorununu derinleştiriyor.
Dolayısıyla iktidarın atabileceği daha basit, sembolik adımlar—ya da yargı üzerindeki blokajın kaldırılması gibi hamleler—bu sürecin toplumsal desteğini ve moral zeminini güçlendirebilir. Ancak dürüst olmak gerekirse, şu aşamada ne sahadaki askeri/örgütsel dinamiklerin, ne de Öcalan etrafındaki tartışmaların bu başlıkları birincil öncelik olarak gördüğünü düşünüyorum.
B.K.: Ağzınıza sağlık, çok teşekkür ederiz Mehmet Emin Bey. Bugün DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen bizimleydi; süreçteki aksamaları konuştuk. Çok teşekkürler.
M.E.E.: Teşekkür ederim. İyi akşamlar dilerim.
Ö.M.: Sağolun.
B.K.: Sağolun. Teşekkürler.


