"Bu barış filan değil, çırılçıplak neokolonyalizm"

Ufuk Turu
-
Aa
+
a
a
a

Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Balkanlar’dan başlayarak Bulgaristan’daki siyasi belirsizlik ve Rumen Radev’in istifa hamlesini, Portekiz’de aşırı sağın yükselişiyle sarsılan seçim dengelerini ve ABD’de Trump yönetiminin demokrasiyi zorlayan adımlarını ele alıyor; Gazze üzerinden şekillenen yeni sömürgeci girişimler ve Suriye’de Kobani–Haseke hattında derinleşen riskler eşliğinde, küresel sistemin nereye savrulduğunu tartışıyor.

""
Ufuk Turu: 20 Ocak 2026
 

Ufuk Turu: 20 Ocak 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!

Ahmet İnsel: Günaydın!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.:Ufuk Turu’na komşudan Balkanlar’dan başlayalım öyle mi?

A.İ.: Evet, Bulgaristan’da beklenmedik bir gelişme oldu; dün Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, televizyon konuşması yaptı ve istifa ettiğini veya istifa edeceğini söyledi. Bunun gerekçesinin ne olduğunu pek bilmiyoruz ama konuşmasında ifade ettiği cümlelerden, dile getirdiği niyetlerden, görüşlerden şöyle bir şey çıkartılabilir biliyorsunuz: Son birkaç yıldan beri Bulgaristan'da üst üste seçimler yapılıyor ve parlamentoda bir çoğunluk sağlanmıyor, sürekli iki-üç, hatta bazen dört partinin koalisyon kurması gerekiyordu. Beşinci seçimlerden sonra kurulan Avrupa yanlısı muhafazakar partinin destekçilerinin yolsuzluğa bulaşmış olmaları nedeniyle, özellikle Hak ve Özgürlükler Partisi liderinin çevresinin ve aynı zamanda GERB Partisi’nin de büyük sokak gösterileri olmuştu yolsuzluklara karşı. Hükümet istifa etti, yeniden seçimler olacak ilkbaharda. Radev, istifa konuşmasında kendi partisini kuracağını söylemedi ama sanki bunu ima eder bir şekilde, “Önümüzdeki dönemde bu karışıklıklara karşı hep birlikte mücadele edeceğiz, sizin desteğinize ihtiyacımız olacak,” gibi bir cümle kurdu. Bu da sanki kendisi hızla bir parti kurarak bu seçimlere katılacağı kanaatini doğurdu. Böyle bir şey mi olacak bilmiyoruz ama böyle bir kanaat doğdu.

Rumen Radev, şu anda Bulgaristan’da halkın önemli bir kısmının, belki çoğunluk değil ama diğer partilerin liderlerine göre daha büyük bir kesimin bu sürekli istikrarsızlık ortamında, sürekli kurulan/düşen hükümetler ortamında hep en sabit kalmış bir siyasal referans noktası olmuştu. Bu yüzden ona karşı bir güven, istikrar beklentisi gibi bir beklenti var. Radev, aynı zamanda Bulgaristan’da Rusya yanlısı politikalarıyla tanınıyor ve son hükümet düşmeden önceki hükümetin düşmesine yol açan gösterileri de desteklemişti yolsuzluklara karşı. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, ilkbahar seçimleri arifesind hızla bir yeni parti çıkabilir Bulgaristan’da.



Yakınımızda, komşuda olan son gelişme bu ve diğer komşumuz Suriye’deki gelişmeleri bilahare ele alalım ama ondan önce de seçimlerle ilgili bir haberi ele alalım. Portekiz’de Pazar günü Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Portekiz’de cumhurbaşkanı çok yetkili bir görev değil, daha çok bizim 1980 öncesi cumhurbaşkanının yetkilerini andıran bir yetkisi var. Yani parlamentoyu feshetme yetkisi var, seçimlere götürme yetkisi var ama onun dışında çok fazla etkisi yok. Örneğin, başkanlık veya yarı başkanlık seçimlerinde olduğu gibi, Avrupa Konseyi’nde yani Avrupa hükümet ve devlet başkanlarının toplandığı konseyde Portekiz’i cumhurbaşkanı temsil etmiyor, sadece başbakan gidiyor oraya. Uluslararası temsilde de gene hükümet ön planda. Portekiz’de Pazar günü yapılan seçimlerde sosyalist partisinin adayı sosyalist partisinin eskiden genel sekreterliğini yapmış olan António José Seguro, oyların %31,1’ini alarak birinci geldi. İkinci gelen kamuoyu yoklamalarında birinci gelme ihtimalinin yüksek olduğu söylenen Chega Partisi lideri André Ventura oldu. Bu parti Portekiz’in aşırı sağ partisi ve ‘Chega’ da ‘yeter’ demek.

Ö.M.: Aşırı sağ değil mi? Evet.

A.İ.: Chega birdenbire ortaya çıkmış, son altı yılda hızla gelişme göstermiş bir parti. 2019’da André Ventura bu partiyi kurmuştu, ardından ilk seçimde oyların %1,5’ini aldı ve bunu izleyen seçimlerde de üst üste oylarını arttırdı. 2021’de Cumhurbaşkanı seçimlerinde aday olmuştu ve oyların %12’sini aldı ve sonra Milletvekili seçimlerinde oyların neredeyse %23’ünü aldı. Ekim 2025’de yapılan Yerel seçimlerde oyları %12’ye kadar düşmüştü ama bu sefer yeniden Cumhurbaşkanlığı seçiminde partinin kurucusu ve adayı Venture oyların %23,5’ini aldı.

Portekiz, 2010’un sonuna kadar Avrupa’da aşırı sağ tehdidinden muaf kalmış yegane ülke olarak tanımlanıyordu ve Portekizliler de kendilerini böyle tanımlıyorlardı. Şimdi ise Portekiz’de aşırı sağ liderinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kaldığı, aşırı sağ partinin mecliste en büyük grubu oluşturduğu bir iktidar değil ama en büyük grubu oluşturduğu bir durum var. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tur ihtiyacı Portekiz’in demokrasiye geçtiği 1974’ten beri bir defa olmuştu, genellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birinci turda adayın biri %50’den biraz fazla oy alarak birinci turda seçilirdi. Burada tamamen o yapı yani merkez sağcı, sosyal demokrat parti ve merkez soldaki sosyalist parti arasında sürekli değişen yani bir o, bir öbürü, bir o, bir öbürünün seçildiği yapı son dönemde dağıldı ve Portekiz’de üç-dört kanalda devam eden bir yarışma var. Tabii özellikle sosyal demokrat parti adını taşıyan merkez sağ partinin çöküşü de burada son derece önemli.

Ö.M.: Bu sandığa gitme durumuyla ilgili bir haber de çıkmıştı The Guardian’da; cumhurbaşkanı adayı müzisyen ve komedyen Manuel João Vieira, “Seçilirsem kişi başı bir Ferrari dağıtıyorum,” demişti. Çok ilginç vaatleri vardı.

A.İ.: 11 aday vardı ve bu adayların dört-beşi doğru dürüst oy aldılar, diğerleri ise %1, %2, 0,5% oy aldı. Manuel João Vieira aday da olmadı galiba sonradan.

Ö.Ö.: Oldu, oldu. 61 bin almış yani %1.

A.İ.: Öyle mi? 11 adayın içinde var değil mi?

Ö.M.: “Donald Duck Trump’tan bile daha absürd olmak istiyorum,” demişti.

A.İ.: Evet ama bu komedyen hiç olmazsa!

Ö.Ö.: Evet, bu satirik bir kampanya.

A.İ.: Evet satirik.

Ö.Ö.: “Musluklardan şarap akıtacağım,” filan diyerek! 61 bin de fena değil aslında?

Ö.M.: “Herkese kişisel bir anne figürü tahsis edeceğim,” demişti.

A.İ.: Portekiz’de katılım geçen seçime nazaran 10 puan artarak %52’ye vardı. Portekiz’de halkın büyük çoğunluğu seçimlere artık katılmıyordu fakat seçimlere katılımın artması esas itibariyle Chega Partisi’nin işine yaradığını tespit edebiliriz. Bazı sandık çıkışı yapılan anketlere bakıldığında, seçimlere yakın tarihe kadar katılmayan seçmenlerin Chega Partisi’ne yöneldiğini, bir de komünist partisinden Chega Partisi’ne kayış olduğunu görüyoruz. Bu da insanı başka türlü düşündüren bir şey.

Ö.M.: Bunu nasıl yorumlayacağız?

A.İ.: Onu Chega Partisi’nin temalarıyla yorumlamamız lazım. André Ventura’nın temaları iki-üç tane; birincisi, yolsuzlukla savaş. Hem sosyal demokrat partinin, hem de sosyalist partinin liderlerinin yolsuzluk, adam kayırma, kendisi olmasa bile en azından etrafında çalışan insanların yolsuzlukları nedeniyle istifa etmek zorunda kaldığı üst üste olaylar oldu biliyorsunuz ve hatta sosyalist partinin çok başarılı başbakanı bile istifa etmek zorunda kaldı. Böyle bir yolsuzlukla savaş temasının da halkın tepkili oylarını yönlendirmekte son derece etkili bir tema. İkincisi, göçmen karşıtlığı. Göçmen karşılığında da gelişmesinin nedeni, bugüne kadar Portekiz’de ciddi bir nüfus azalışı var ve bunun yanında çok ciddi bir turizm patlaması var. Bu turizm patlamasında çalışacak insan bulmak için genellikle Brezilya’dan yani Portekiz’in eski sömürgeleri Brezilya, Angola ve Mozambik gibi ülkelerden göçmenler geliyorlardı. Bunlar tabii Portekizce konuşan göçmenlerdi. Son beş-altı yılda güneydoğu Asya’dan çok yoğun bir göç, çalışmak için gelen göçmen akınına çok ciddi bir tepki var. Hatta Portekiz hükümeti bu konuda vize politikasını biraz değiştirme, bir de yabancılara vatandaşlık ve ikamet izni verme konusunda daha katı davranma kararı aldı ve bu da halkın tepkisiyle karşılandı. Üçüncüsü, sosyalizmi yenmek. Şimdi burada komünist partililer buraya nasıl geçtiler derseniz o bir muamma, Portekiz’e gidip bakmak lazım. Hatta kültürel Marksizmin hegemonya temasını işliyor Ventura, ‘Portekiz’e düzen getireceğiz’ temasını işliyor.

Şunu belirteyim; diğer üçüncü ve dördüncü gelen liberal aday João Cotrim de Figueiredo, oyların %16’sını aldı. Hükümetteki başbakanın desteklediği, sosyal demokrat partinin desteklediği merkez sağ aday ise oyların %11’ini aldı. Bir de bir amiral ortaya çıkmıştı; Henrique Gouveia e Melo. Bu amiral, Covid sırasında Covid ile mücadele koordinasyonunu yürütmüş ve son derece başarılı olmuştu. Ona dayanarak bir tür Kraliyet Partisi’nin desteklediği bir bağımsız aday olarak ortaya çıktı. İlk baştan çok büyük bir etki yapacak gibi gözüküyordu ama daha sonra tartışma programlarında pek başarılı olamadı, o da oyların %12’sini almış. Bu üç aday yani liberal aday, emekli amiral olan aday ve sağcı sosyal demokrat partinin adayları ikinci turda seçmenlerini oy vermeye çağrı yapmadılar ama yapılan kamuoyu yoklamalarında sosyalist partinin adayı António José Seguro’nun kazanması çok büyük ihtimal olarak gözüküyor. 8 Şubat’ta ikinci tur seçimler olacak ve göreceğiz bu öngörünün doğru olup olmadığını.

Ö.M.: Oradan nereye geçiyoruz?

A.İ.: İsterseniz ABD’ye geçelim. ABD’de artık her gün dünya sistemini alt üst eden veya insanları ‘bu nasıl olabiliyor?’ sorusunu sorduğu yeni gelişmelerle karşı karşıyayız. Son gelişme, Donald Trump’ın Norveç Başbakanı’na yolladığı mektup, ondan bahsettiniz mi?

Ö.M.: Evet bahsettik ve hatta ‘yalan dünya’ eşliğinde bahsettik ondan.

A.İ.: Bugün Fransa’daki Libération gazetesinin büyük manşeti ve başyazısında şöyle bir slogan kullanmış: “Trump yönetiminde bir yüzyıl uzunluğunda bir yıl yaşadık.” Gazete bir döküm yapmış ve neler yaptı, neleri alt üst etti, her alanda sonuç almasa bile neleri alt üst ettiği ve geçen yüzyılın sonuna nasıl bir yıl içinde getirdiğini anlatıyor. Tabii bu aynı zamanda ABD içinde de son derece anlamlı ve vahim değişiklikler getiren bir şey. Bazı yorumcular ilginç bir şekilde bu Trump’ın ABD’deki göçmenlere saldığı polis ordusu veya askeri ordu, milis ordusu, bu ICE’ın tam statüsünü de anlayamadım yani polis desen polis değil, asker desen asker değil - belki siz daha iyi tanımlarsınız.

Ö.M.: Bir tanım olarak ‘gestapo’ benzeri deniyor.

A.İ.: Şimdi ona gelecektim; bu örgüte dahil olan kişilerin yapılarına ve liderinin, şefinin davranışlarına, ideolojisine bakıldığında Nazi partisinin ilk dönemlerinde çok etkili olmuş olan kara gömlekliler teşkilatı gibi tanımlanıyor. Kara gömlekliler biliyorsunuz, son dönemde Nazilerin de ayağına dolanmış ve daha sonra uzun bıçaklar gecesinde onlar fiziki biçimde Naziler tarafından tasfiye edilmişlerdi. Böyle bir tedhiş hareketi yani yarı resmi, yarı sivil milis gücü gibi. Buna karşı da tabii Amerikan toplumunda çok ciddi bir hareketlenme var. Özellikle Minneapolis başta olmak üzere, halkın çok ciddi tepkisi var, mobilizasyon var ve böyle devam eder ise bir tür parçalı bölüklü bir çatışma, iç savaş demeyelim ama ona benzer bir duruma doğru ABD sürüklenebilir. Bu tabii ABD’nin böyle bir gidişata sürüklenmesinin Trump’ı zayıflatıcı etkisi olacağı gibi bazı gözlemcilerin dikkat çektiği bir şey ama böyle bir ortamda ulusal güvenlik gerekçeleriyle seçimlerin ertelenmesi veya seçim sonuçlarının ilan edilmesinin ertelenmesi gibi önlemlere de zemin açan bir durum aynı zamanda.

Ö.M.: Bu arada ufak bir ilavede bulunayım izninle; Chris Hedges, yeni bir yazı daha kaleme aldı, onu da internet sitemize koymaya çalışacağız. Yazı ‘Son seçim’ adını taşıyor ve, “2024’te yapılan başkanlık seçimi ABD’de gerçekleştirilen son özgür oy verme süreci olabilir. Diktatörlükler ya sonucu önceden belirlenmiş seçimler yapar ya da hiç seçim yapmaz. Trump da bir istisna değil,” diyor Hedges. “Ara seçimleri iptal etmek blöf de değil,” diye de ekliyor yani çok ciddi bir kaygıdan bahsediyor.

A.İ.: Bu ABD’de ciddi biçimde düşünülen, dile getirilen bir şey ve bu gerçekten de bazı siyaset bilimciler veya gözlemcilerin ‘bunun önüne nasıl önlem alabiliriz?’ sorusunu sordukları ve dolayısıyla bütün Amerikan demokrasisi veya liberal demokrasi dediğimiz demokrasinin, çok övündükleri karşı kurumlar, denge ve kontrol mekanizmalarının nerelerde zayıf kaldığı, nerelerde etkisiz kaldığının ortaya çıktığı bir turnusol kağıdı aynı zamanda.

Ö.M.: Evet.

A.İ.: İlla bu şekilde olmayabilir, o kesin değil elbette ama bunun mümkün olabileceğinin düşünülmesi bile yepyeni bir dünyaya girdiğimizin göstergesi.

Ö.M.: Evet, bir ilavede daha bulunayım uzattım sözü ama The Guardian gazetesinden Owen Jones, ‘Donald Trump’ın yeni korkunç neo kolonyalist projesini gerçekleştirmek için yardımcılara ihtiyacı var’ başlıklı bir yazısı var. Bu barış kurulu denen şeyde de, Tony Blair, Vladimir Putin, Recep Tayyip Erdoğan ve Viktor Orbán gibi isimler zaten neler olduğunu ortaya koyuyor.

A.İ.: Tam ona gelecektim; Gazze konusunda oluşturduğu yapı aslında Birleşmiş Milletler’ini fiilen ortadan kalktığı ve kendi özel yönetiminde, kurum değil kendi özel yönetiminde, kendisinin başında olduğu bir özel yönetimde bir tür ‘Trump Associate Peace Corporation’ gibi bir şey kuruyor. Bu, bir bölgeyi uluslararası kişiler, güçler ve paralar aracılığıyla yönetmek modeli bu. Bu da bana İngiltere’nin ve Hollanda’nın 16-17. yüzyıllarda, hatırlayacaksınız, Hindistan’da ve uzak Asya’daki ticareti tamamen tekelinde tutan şark kumpanyaları gibi geliyor. Onlar aynı zamanda siyasal olarak da yönetirlerdi bulundukları bölgeleri; hem ticaretini yaparlardı, hem de oraları yönetirlerdi. Gerçek anlamda bir özel devlet kurumu gibiydiler bu şark kumpanyaları yani böyle bir anlayışın yeniden tezahürü aynı zamanda. Hatırlayacaksınız, bu sistemde üç yıl boyunca herkes dahil olacak ve üç yıldan sonra devam etmek için devletlerin veya kişilerin birer milyar dolar oraya yatırmalarını talep ediyor yani koşul da bu.

Ö.M.: Bu barış filan değil, çırılçıplak neokolonyalizm. ‘Yeni sömürgecilik’ diyor zaten Owen Jones da.

A.İ.: Tabii. Bakalım, bunu güvenlik konseyine götürmeyi düşünüyormuş, oradan nasıl bir karar çıkacağını da göreceğiz.

Ö.M.: Evet.

A.İ.: Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yakalama emri olan Rusya Başkanı, aynı zamanda uluslararası ceza mahkemesi tarafından yakalama kararı olan İsrail Başbakanı ve diğer belli başlı kişiler, milyarderler, başbakanlar, cumhurbaşkanları...

Ö.Ö.: Bir de İsrailli emlak milyarderleri var, barış kurulunda Netanyahu yok tabii ama...

A.İ.: Netanyahu yok, evet, emlak milyarderleri var. Böyle bir yapı ve bu gerçekten insana Orta Çağ öncesi, kapitalizm öncesi, prekapitalist yani o ilkel sermaye birikimi döneminin yapılarını hatırlatıyor.



Son olarak, Suriye’deki gelişmelere bakarsak, son derece endişe verici ve Şam’daki anlaşmanın imzalanmadığını biliyoruz, Mazlum Abdi kendisine dayatılan gerekçeleri ve önerileri reddedip döndüğünü biliyoruz. Şu anda hem Haseke’de, hem de Kobani’de Suriye Demokratik Güçleri tabirini artık kullanmak zor çünkü SDG’yi oluşturan %60’ını oluşturan Arap aşiretleri terk ettiler orayı ve artık sadece Kürt ve oradaki yerel başka unsurların desteğinde bir öz savunma güçleri haline dönüştü birdenbire. Son derece vahim gelişmeler olabilir hem Kobani çevresinde, hem de özellikle Haseke’de. Haseke’den doğru gidildiği zaman da ta Kamışlı’ya kadar devam edecek bir çatışma alanı ortaya çıkacak gibi gözüküyor. Umarız aklı selim üstün gelir.

Ö.M.: Evet. Peki, çok teşekkür ederiz. Bunları tabii konuşmaya an be an devam etmek zorundayız. Çok teşekkürler Ahmet.

A.İ.: İyi günler.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

Ö.M.: Görüşmek üzere.