Agos 30 Yaşında!

Radyo Agos
-
Aa
+
a
a
a

Radyo Agos’ta Agos’un 30. yılı vesilesiyle gazetenin hafızasını, emekçilerini ve kayıplarını anıyor; Pakrat Estukyan, İlksen Mavituna, Ümit Altaş ve Lüsyen Kopar ile hem Agos’un 30 yıllık yolculuğunu hem de Apaçık Radyo’nun hukuki mücadelesini konuşuyoruz.

""
Agos 30 Yaşında
 

Agos 30 Yaşında

podcast servisi: iTunes / RSS

Yetvart Danzikyan:Radyo Agos’tan günaydın, pariluys. Ben Yetvart Danzikyan. Yeni bir Radyo Agos’la birlikteyiz. Bugün 4 Nisan Cumartesi ve pek çok açıdan anlamlı bir gün. Agos’un kuruluşunun 30. yıl dönümü. 30 yıl önce, 1996’da, 5 Nisan’a denk gelen Paskalya haftasında yayına başlamıştı Agos. 30. yılımızı da yine 5 Nisan’a denk gelen bir Paskalya haftasında kutluyoruz. Özel bir sayı hazırladık bunun için - daha ileride gazeteye ulaşabilirsiniz.

Evet, her zaman olduğu gibi bir şarkıyla başladık. Aram Kerovpyan ve Virginia Kerovpyan. Fransa’da ağırlıklı olarak müzik çalışmalarını yürütüyorlar ve müzik konusunda sadece icracı değil, aynı zamanda çok da bilgili, yani akademik anlamda kitap yazacak derecede donanımlılar; bilhassa Aram Kerovpyan.

Evet, bu hafta akışımızda neler var? Birazdan Pakrat Estukyan’la Agos’un 30 yılını şöyle bir konuşacağız. “Şöyle bir konuşacağız” diyorum çünkü son bölümde Lüsyen Kopar’la daha detaylı konuşacağız. Ama bu aralar, Mart sonu, Nisan başı, kayıplarımızın çok olduğu bir dönem. Sarkis Seropyan’ı 28 Mart’ta kaybetmiştik. 2 Nisan’da Hakan Bakırcıoğlu’nu kaybetmiştik, Dink Ailesi avukatlarından. Yine 2 Nisan’da gazetemizin ilk yazarlarından Mıgırdiç Margosyan’ı kaybetmiştik. Hakan Bakırcıoğlu’nu geçen hafta andık, bu hafta yine anacağız. Mıgırdiç Margosyan’ı da bu hafta biraz daha detaylı konuşuruz. Pakrat Estukyan’la sohbetimizde ağırlıklı olarak bunlar ve tabii gündem olacak.

İkinci bölümde Açık Radyo’nun lisansının iptali, daha doğrusu yayın durdurma cezası süreci ve frekans lisansının iptali konusu var. İki yılı buldu aşağı yukarı. Apaçık Radyo, biliyorsunuz, uzunca bir süredir yayınlarını apacikradyo.com.tr’den yapıyor. Hafta başında, Salı sabahı bir basın toplantısı yapıldı. Lisansı geri almak için, yayın durdurma cezasının hukuksuzluğunu ortaya koymak için hukuki mücadele sürüyor. O basın toplantısına Açık Radyo, Apaçık Radyo Yayın Koordinatörü İlksen Mavituna ve avukatlardan Ümit Altaş katıldı ve kendileri bugün konuğumuz olacaklar. Kendileriyle biraz daha detaylı konuşacağız bu konuyu.

Son bölümde de Agos’un emektarlarından, emekçilerinden Lüsyen Kopar bizimle olacak. Geçen ay Agos’ta aralıksız 20. yılını doldurdu. Lüsyen Kopar’la da şöyle bir eskilere uzanacağız: Agos’u biz nasıl yayınladık, nasıl yayınlıyorduk, onları konuşacağız.

Evet, akışımız böyle. Günaydın Pakrat abi, pariluys.

Pakrat Estukyan: Pariluys, günaydın.

Y.B.: Evet abi, girişleri söyledim. Şimdi biz sosyal medyadan, gazeteden, radyodan umarım okurlarımız anlayışla karşılar bu 30. yılımızı sık sık vurgulamamızı çünkü bizim için çok önemli ve kıymetli bir şey. Hele ki 2007 yılında Hrant’ın alçakça bir suikastle aramızdan alındığını hatırlayacak olursak ve Hrant Dink cinayeti davasında hâlâ adaletin sağlanmadığını hesaba katacak olursak, 30 yıl gerçekten bağımsız bir gazete için, okur gücüyle ayakta duran bir gazete için, Ermeni toplumunun bağrından çıkan ama sadece Ermeni toplumunun sorunlarını değil, Türkiye’nin pek çok meselesine değinen, Türkçe-Ermenice yayımlanan, bedel ödemiş bir gazete için gerçekten önemli bir dönemeç.

Kısaca, Pakrat abiye sözü bırakmadan önce bu haftaki özel sayımızdaki yazılardan biraz bahsetmek isterim. Hrant Dink’in 10. yılda yazdığı, yaklaşık 10 yazılık bir seri vardı. Bu yazılardan bazı seçmeleri bu haftadan itibaren yayımlamaya başladık. “Başardıklarımız” başlıklı bir yazısı var Hrant Dink’in. Haftaya da “Başaramadıklarımız”ı yayımlayacağız.

Arat Dink’in “Agos’a ihtiyaç var mı?” başlıklı bir yazısı var. Anna Turay’ın, Agos’un kurucularından biri olarak kaleme aldığı “Herkes el verdi, Hrant can verdi” başlıklı yazısı yer alıyor. Karin Karakaşlı’nın —ki uzun yıllar Agos’a emek vermiş bir isimdir— “Müfredat Dışıların Okulu” başlıklı yazısı var. Robert Koptaş’ın, benden önceki genel yayın yönetmenimizin, “Agos’un Big Bang okulu” başlıklı yazısı bulunuyor.

Sarkis Seropyan’ın değerli eşi Manuşak Seropyan’la yaptığımız söyleşinin Agos’a dair bölümünü bu haftaya bıraktık; onu yayımlıyoruz. Lüsyen Kopar’la yapılan söyleşinin de ikinci bölümü var. Ümit Kıvanç’ın —Agos’un kuruluşunda çok büyük emeği olan, özellikle mizanpajın şekillenmesinde katkı sunmuş önemli bir isim— bir yazısı yer alıyor. Aris Nalcı’nın da, özellikle futbol diplomasisi döneminde çok aktif olduğu süreçleri de kapsayan, daha geniş çerçeveli bir yazısı var. Senin de bir yazın var Pakrat abi. Ayrıca Ohannes Kılıçdağı ve Fethiye Çetin de Agos’un 30. yılını kutlayan yazılar kaleme aldılar.

Yazılarımız bunlar. Buradan da mutlaka hatırlatalım: Agos Dijital Gazete’ye abone olunuz diyoruz. Ayrıca bazı yeniliklerimiz de var; Agos’un internet sitesi yenilendi, yeni abonelik modelleri geliştirdik. Onları da bugünden itibaren duyurmaya başlayacağız.

Evet Pakrat abi, 30 yıl… Ne dersin?

P.E.: Evet, 30 yıl… Sen bu bölümü anlatırken hafif bir mahcubiyetle, “dinleyicilerimiz kusura bakmasın, çok tekrar ediyoruz” dedin. Ama aslında bu vurgunun kendisi son derece haklı çünkü Türkiye’de bağımsız gazetecilik geleneğini sürdüren kaç gazete kaldı diye baktığımızda, bu sayının bir elin parmaklarını geçmediğini görüyoruz.

Sistematik biçimde, basılı gazetelerin büyük çoğunluğu yandaş medya haline dönüştürüldü. Kamu kaynaklarıyla, kamu bankalarından ve kamu kuruluşlarından alınan reklamlarla fonlanan bir yapı ortaya çıktı. Buna karşılık Agos ve onun gibi yalnızca birkaç gazete, yayınlarını okur desteğiyle sürdürmeye çalışıyor. Her türlü reklam gelirinden büyük ölçüde mahrum olarak, üstelik basılı gazeteciliğin giderek tasfiye edildiği bir dönemde var olmaya çalışıyor.

Bugün “basılıyor” dediğimiz gazetelerin önemli bir kısmı, bu kamu destekleri olmadan yayın hayatını sürdüremez. Hatta büyük çoğunluğu çekilmek zorunda kalır. Böyle bir gerçeklik içinde 30 yıl, zaten başlı başına anlam kazanıyor.

Türkiye’de aykırı sesler tarihsel olarak istenmeyen sesler olmuştur. Gazeteci cinayetleri de bu tarihin bir parçasıdır. Bu, Cumhuriyet öncesine, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzanan bir süreklilik taşır ve maalesef bugün de farklı biçimlerde devam etmektedir. Aykırı olana tahammülsüzlük, hangi kesimden gelirse gelsin, ortak bir refleks olarak karşımıza çıkar.

Ermeni toplumu da bundan tamamen bağımsız değil. Agos, kendi toplumu içinde de aykırı bir ses olabilmiş bir gazete. Bu yönüyle, bu eleştirel ve dönüştürücü tutumuyla varlığını sürdürmesi zaten başlı başına üzerinde durulması gereken bir durum.

Bu yüzden konuşacağız. Elbette konuşacağız. Bu, bir hatırlatma değil sadece; aynı zamanda bir sorumluluk. Hrant’a karşı bir borç. Onun bıraktığı mücadelenin, kendi ölümüyle sona ermediğinin bir göstergesi. Dolayısıyla, “çok konuştuk, kusura bakmayın” demeye gerek yok; tam tersine, bu mesele ne kadar konuşulsa yeridir.

Y.D.: Kusura bakmayın demedim zaten ben yani vurguluyoruz, siz de anlayışla karşılıyorsunuzdur umarım dedim. Kusura bakacak bir durum yok. 30 yıl gerçekten çok kıymetli, çok önemli. Kolay da çıkmıyor böyle gazeteler. Okuyucularımız da bunu bildikleri için zaten sağolsunlar desteklerini esirgemiyorlar.

Dostlarımız, okuyucularımız, emek verenlerimiz… Sadece okuyarak değil; katkıda bulunarak, yazı yazarak, “Ben ne yapabilirim?”, “Benim bu çorbada nasıl tuzum olabilir?” diyerek yanımızda oldular. Sağolsunlar, 30 yıl boyunca eksik olmadılar. Onların hepsine teşekkür ediyorum.

Önceki yayın yönetmenlerimize teşekkür edelim. Grafikerlerimize, yazarlarımıza, muhabirlerimize, dağıtımcılarımıza; muhasebe servisinde, reklam servisinde, abone servisinde çalışan arkadaşlarımıza; fotoğrafçılarımıza… Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Ve tabii ki en başta Hrant Dink’e ve kurucularımıza teşekkür ederim. Hrant Dink’e özellikle, ayrıca teşekkür ederim.

Böyle bir 30 yılı, dediğim gibi, bir Paskalya haftasında geride bırakmış olduk. Bu hafta dinleyicilerimizin bir kısmı bilmiyor olabilir: Yarın Paskalya. Aslında bu akşamdan itibaren başlıyor. Daha doğrusu “Büyük Hafta” içindeyiz — Ermenice adıyla Avak Şapat. İsa Mesih’in çarmıha gerilmesi, defnedilmesi ve dirilişiyle taçlanan bir haftadır bu. Bu akşamdan itibaren, gün batımıyla birlikte birbirimize “Krisdos haryav i merelots, orhnyal e harutyun Krisdosi” diyeceğiz. Yani “İsa öldü, dirildi; Mesih’in dirilişi kutlu olsun” diyeceğiz. Biz şimdi söylemiş olduk ama programımız canlı, sabah yayını; biraz erken söylemiş olduk.

Evet Pakrat abi, bu hafta bir yandan da anmalar var. Geçen hafta Hakan Bakırcıoğlu’nu anmıştık. Bugün de Mıgırdiç Margosyan’ı anıyoruz. Şunu da hatırlatalım: Bugün Diyarbakır’da, Sur içinde, DİTAV’ın (Diyarbakır Tanıtma Kültür Ve Yardımlaşma Vakfı) düzenlediği bir söyleşi var. Benden önceki genel yayın yönetmenimiz Rober Koptaş katılacak, Taner Korkut katılacak, Şeyhmus Diken katılacak. Moderatör ise Nurcan Kaya. Nerede? Lalebey Mahallesi’nde, Ana Sokak’ta, Urfa Kapı’da; Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nin hemen yanında. Saatini de birazdan söyleyeceğim.

Mıgırdiç Margosyan’ı da anıyoruz. O da Agos’un ilk yazarlarındandı. Onu da hatırlayalım. Evrensel’de de yazdı. Az önce bağımsız gazeteleri sayarken hızlı geçtik ama Evrensel’i, BirGün’ü ve Cumhuriyet’i de mutlaka anmak gerekir. Evrensel, Metin Göktepe’yi kaybetmiş bir gazete. Bu hafızayı da unutmamak gerekir.

P.E.: Tek tek vurgulamadım ama şüphesiz ki bu saydığım gazete isimleri aklımdaydı. Evrensel olsun, BirGün olsun… Cumhuriyet için ise ne yazık ki aynı kategoriyi kullanamayacağım.

Y.D.: Dönem dönem.

P.E.: Muhalif bir duruş içerse de aynı kategoriye koyamıyorum ne yazık ki.

Y.D.: Dönem dönem değişiyor Pakrat abi. Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i ayrıydı, sonra gelen Cumhuriyet ayrıydı. Can Dündar dönemindeki Cumhuriyet ayrıydı. Murat Sabuncu’nun cezaevine girdiği süreci biliyorsun, Can Dündar Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Yani dönem dönem Cumhuriyet’in apayrı bir yeri oldu.

Az evvel demiştim, Mıgırdiç Margosyan’la ilgili etkinliğin saati de 14:00. Onu da hatırlatmış olalım.

P.E.: Bugün saat 14:00'te.

Y.D.: Saat 14:00’te Urfa Kapı’da, Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nin yanındaki DİTAV merkezinde. Mıgırdiç Margosyan’ı da analım değil mi, ahbarig?

P.E.: Tabii ki analım çünkü Mıgırdiç Margosyan, Ermenice edebiyat açısından da çok önemli bir isim. Ne yazık ki Margosyan, erken sayılabilecek bir dönemde Ermenice yazmaktan vazgeçti. Bu, Ermenice edebiyat açısından gerçekten bir kayıptır. Kendi açısından bakıldığında ise daha geniş bir okur kitlesine ulaşmak için doğru bir tercih olabilir; buna itiraz etmek zor.

Örneğin, Chinghiz Aitmatov, Kırgızca yazsaydı bugün bildiğimiz Chinghiz Aitmatov olur muydu, bu tartışılır. Onu dünyaya açan Rusça yazmasıydı. Mıgırdiç Margosyan da Türkçe yazarak Diyarbakır’da yeniden keşfedildi; Diyarbakır, kendi sesini, kendi evladını onun üzerinden yeniden buldu. Eğer yalnızca Ermenice yazmaya devam etseydi, bu ölçekte bir karşılık bulması zor olabilirdi.

Ama tekrar etmek gerekirse, Ermenice edebiyat açısından bu bir kayıptır. Çünkü Margosyan’ın edebiyatı, Ermenice’de “taşra edebiyatı” diyebileceğimiz damarın günümüzdeki son güçlü örneklerinden biri gibi duruyordu. Hakob Mndzuri ile bu damarın kapandığını düşünüyorduk; o, Erzincan ve çevresini anlatıyordu. Margosyan ise Mer Ayt Goğmeri ile bu damarı yeniden canlandırdı, beklentileri yükseltti. Sonrasında daha görünür, daha yaygın bir yazar haline geldi ama Ermenice açısından bir eksilme yaşandı. Çünkü bu taşra edebiyatının dile getirdiği yerel renkler, lehçeler, Diyarbakır ağzı gibi unsurlar çok kıymetli. Bunları artık duyma imkânımız da giderek azalıyor. Bu doğal bir süreç ama yine de bir kayıp hissi yaratıyor. Bugün Hemşince gibi dillerin, lehçelerin korunması için verilen çabalar; UNESCO’nun ana dillerine dair raporları da bu konuda farkındalık yaratıyor.

Margosyan’ın Ermenice yazılarında Diyarbakır Ermenicesini duyabiliyorduk. Bu da ayrı bir zenginlikti. Bütün bunlardan mahrum kalmış olmak, benim açımdan bir sızı. Onu anarken bunu da belirtmek isterim. Çok güçlü betimlemeleri olan bir yazardı. Evrensel Gazetesi’ndeki “Çengelli İğne” köşesini de hatırlıyorum; mizahi bir üslupla yazdığı metinler ilgiyle okunurdu.

Bugün Diyarbakır’da anılıyor olması da çok anlamlı. Diyarbakır, ona sahip çıktı. Az önce adını andığım Şeyhmus Diken’in de bu süreçte büyük emeği, büyük yoldaşlığı oldu. Margosyan’ın çocukluğunda ayrıldığı Diyarbakır’a yeniden dönüşünde önemli bir rehberlik yaptı.

Bugünkü etkinlik de bu açıdan kıymetli. Orada konuşulacaklar hepimizi ilgilendiriyor.

Bir de bugüne dair bir başka duyuru var; özellikle bu programda da anmam istendi: Yarın Boyacıköy Ermeni Kilisesi’nde Paskalya ayini ve ardından bayramlaşma olacak. Bu, bayramın sadece dini bir ritüel olarak değil, aynı zamanda bir bayram olarak kutlandığı nadir ortamlardan biri. Eğer yarın için başka bir planınız yoksa, dinleyicilerimizi Boyacıköy Kilisesi’ne bekleriz. Ayinin ardından çöreklerimizle, boyanmış yumurtalarımızla, yumurta tokuşturmalarla, lavaşa sarılan yumurtalarla sohbet edeceğimiz, birlikte bayramlaşacağımız bir ortam olacak. Herkesi bekliyoruz.

Y.D.: Margosyan diyorduk… Margosyan’ın bir özelliği daha var; Agos’un kuruluşuyla da aslında denk düşen bir etkisi. Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi'nin Türkçeye çevrilip geniş bir okur kitlesine ulaşmasıyla 90’larda yeni bir ortam oluştu.

Ben bu dönemi, yani Agos’un çıkışıyla devam eden bu süreci, Türkiye’deki Ermeni toplumunun küçük ölçekli ama önemli bir “uyanış” dönemi olarak görüyorum. 90’lar, milliyetçiliğin zirve yaptığı, Ermeni toplumunun yeniden hedef haline getirildiği bir dönemdi. Kürt meselesi, yeni bitmiş Birinci Karabağ Savaşı… Basında Ermenilere yönelik söylemler oldukça sertti. Toplumun ciddi biçimde bunaldığı bir dönemdi. Tam da bu bunaltıcı ortamda Agos doğdu. Bilenler hatırlar; Patrikhane’nin basın bürosunda şekillenen bir ihtiyaç vardı: Yalan ve çarpıtılmış haberlere verilen tekzipler basında yer bulmuyordu. Daha güçlü bir ses gerekiyordu. Agos’un kuruluşunda bu kaygı belirleyiciydi.

Ama bu çabanın zeminini hazırlayan şeylerden biri de Margosyan’ın Gâvur Mahallesi ile önemli bir okur kitlesine ulaşmasıydı. O dönemde, benim de, Hrant’ın da, senin de aralarında bulunduğun, eli kalem tutan bazı Ermenilerin Türkiye’deki bağımsız dergilerde milliyetçiliğe ve azınlıkların sorunlarına dikkat çekmeye başladığı bir ortam vardı. Agos, işte bu zeminin üzerine doğdu.

Dolayısıyla Margosyan’ı buraya da bağlamak mümkün. Gâvur Mahallesi'ni bilmeyen neredeyse yoktur. 90’ların ruhunu anlamak için de önemli bir metindir. Margosyan’ın kitap söyleşileri tıklım tıklım dolardı; ben hiç kaçırmazdım. O kalabalığı gördükçe “bir şeyler oluyor” derdim içimden. Bir ilgi, bir uyanış vardı. Bu kitap siyasi bir metin değildi; Diyarbakır’daki eski Ermeni yaşamını anlatıyordu ama yine de Ermeni toplumunun sesinin duyulması açısından çok önemli bir eşikti. Agos ise Türkçe yayımlanarak bu uyanışı daha geniş bir çerçeveye oturttu ve Mıgırdiç Margosyan da zaten Agos’un ilk yazarlarından biri oldu.

P.E.: 60’lı, 70’li yıllara kadar Diyarbakır’da hâlâ faal bir Ermeni nüfusu varken, bu nüfus yaklaşık on yıl içinde neredeyse tamamen ortadan kalktı. Surp Giragos Kilisesi açıktı; kendi papazı, cemaati, yaşayan bir topluluğu vardı ve bu insanlar on yıl gibi kısa bir sürede oradan yok olurken, adeta buharlaşırken, Diyarbakır bunu neredeyse hiç fark etmedi.

Bu durumun farkına varılması ise büyük ölçüde Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi kitabı sayesinde oldu. İnsanlar o kitabı okuyunca bir eksiklikle yüzleştiler: “Bu insanlar ne oldu?” sorusu ortaya çıktı. Vardılar ve yok oldular; kimsenin ruhu bile duymadı.

Aynı şeyi başka şehirler için de söylemek mümkün. Kayseri, 1970’lere kadar sürekli papazı olan yani canlı bir Ermeni cemaatine sahip bir şehirdi. Bugün ise neredeyse tek bir Ermeni aile bile yok. Kayserililer bunun farkına vardılar mı? Çoğu zaman bunun bile farkında değiller.

Y.D.: Evet Pakrat abi, bu bölüm için süremizin sonuna geldik. Çok teşekkürler.

P.E.: Bir şey değil, ağzına sağlık.

Y.D.: Bu bölümü bitirirken, haftaya yeni bir Radyo Agos’ta görüşürüz seninle. Gün içinde zaten yine görüşeceğiz. Kapanırken bir duyuruyu da aktarmış olalım: Gazetemizin eski yazarlarından, emek verenlerden Nazar Büyüm’ü de yakın zamanda kaybetmiştik. Onu bu kez doğum gününde, 9 Nisan'da anacağız. 

P.E.: Emek ve gönül verenlerden.

Y.D.: Evet. Hem Agos’un hem de Hrant Dink Vakfı’nın 9 Nisan’da saat 18:30’da Anarad Hığutyun Binası’nda düzenleyeceği anmada buluşacağız. Bunun için kayıt yaptırmak gerekiyor; gerek Agos’un internet sitesinden, gerekse Hrant Dink Vakfı’nın sitesinden dinleyicilerimiz, okurlarımız kayıt yaptırabilir.

Çok teşekkürler tekrar Pakrat abi. Haftaya görüşmek üzere diyorum.

P.E.: Rica ederim, kolaylıklar diliyorum.

Y.D.: Teşekkürler. Evet, şimdi Açık Radyo’dan —Apaçık Radyo’dan— İlksen Mavituna ve avukat Ümit Altaş ile birlikte Açık Radyo’nun hukuki mücadelesini konuşacağız.

Radyo Agos devam ediyor. Ne dinledik, hemen onu anons edeyim: Mercedes Sosa’dan "Alfonsina y el Mar". Arjantinli şair Alfonsina Storni için yazılmış bir şiirin bestelenmiş hâli bu. Mercedes Sosa, Hakan Bakırcıoğlu’nu andığımız her yıl bu şarkıyla yer alır programımızda çünkü yakın dostu Bahri Belen, Hakan Bakırcıoğlu’nu kaybettiğimiz hafta onu bu şiirle uğurlamıştı. Mercedes Sosa’nın sesi gerçekten çok etkileyici, şiir de son derece vurucu. Zaten ilk çaldığımızda metni de okumuştum; yine okuruz.

Şimdi bu bölümde Açık Radyo’nun hukuki mücadelesini konuşacağız. Yaklaşık iki yıl önce bir programda ifade edilen sözler nedeniyle önce yayın durdurma cezası verildi; ardından, zaten tartışmalı olan bu cezanın ötesine geçilerek frekans lisansı iptal edildi. Bu sürece dair geçtiğimiz Salı günü bir basın toplantısı yapıldı. Lisans iptal edildiği için de yaklaşık bir buçuk-iki yıldır yayınlar Apaçık Radyo üzerinden, yani apacikradyo.com.tr adresinden devam ediyor.

Bu bölümde Apaçık Radyo Yayın Koordinatörü İlksen Mavituna ve Apaçık Radyo avukatlarından Ümit Altaş konuğumuz. Günaydın İlksen, günaydın Ümit Bey.

İlksen Mavituna: Günaydın.

Y.D.: İlksen’e “İlksen” diyorum, dinleyicilerimiz yadırgamasınlar; İlksen’le epey eskiye dayanan bir hukukumuz var tabii ki.

İ.M.: Tabii ki, tabii ki.

Y.D.: Ben İlksen Mavituna ile başlayayım. İlksen, 95.0’ı istiyoruz, değil mi?

İ.M.: Evet, aynen öyle, istiyoruz. Bir yandan tabii basın toplantısında da Ömer Bey çok iyi ifade etti.

Y.D.: Miras yaşatılmaya devam ediliyor.

İ.M.: Oldukça ışıltılı bir şekilde, web ortamında da varlığımızı sürdürüyoruz.

Y.D.: Sürmek de tabii ki önemli; radyonun birikimi kolay kolay ortadan kalkmaz.

İ.M.: “Açık Radyo susturulamaz” demiştik hatırlarsınız. Lisans iptalinin ardından ilk kampanyamız da buydu. Dijital yayında da tabii ki sözümüzü söylemeye devam ediyoruz. Ama evet, FM bambaşka. Yetvart, basın toplantısında da konuştuğumuz gibi afet riskinden de söz açtık orada.

Y.D.: Belki okumuş olanlar için tekrar olacak ama İstanbul gibi deprem gerçeğiyle her gün yüz yüze olan bir şehirde…

İ.M.: …yüz yüze olan bir kentte, o kentin organik radyosunun…

Y.D.: Antende olmayışının bizim de uykularımızı nasıl kaçırdığını defalarca anlatmak lazım. Bir de tabii ki doğrudan insanlara erişim meselesi var. İnternet diyoruz, herkes internette diyoruz ama…

İ.M.: Doğru, zaten herkes bir dönem, bu kapanma sonrası bizi teselli etmek için gelip…

Y.D.: Hep şunu söylemişti: “Zaten millet sizi…”

İ.M.: “Zaten millet sizi internetten dinliyor” diye, sağolsunlar, içimizi rahatlatmaya çalıştılar.

Y.D.: Biraz olsun rahatlatmak içindi ama mesele aslında…

İ.M.: …tamamen kamusal bir hizmet olan…

Y.D.: …bir servis olan radyo yayıncılığının bir parçası olmak.

İ.M.: Yani internette olmak da bizi çok mutlu ediyor, YouTube yayınları da çok mutlu ediyor.

Y.D.: Yıllardır zaten podcast de yapıyoruz. Örneğin, bizi ABD'den dinleyenler için…

İ.M.: Yurt dışından dinleyenler için podcast yayını 10 küsur yıldır sürdürüyor radyo. Buna rağmen tabii ki FM bambaşka…

Y.D.: FM, hayatın içinde olmak demek; gündelik hayatın bir parçası olmak demek.

İ.M.: Bir parçası olmak demek; trafikte insanlara ulaşabilmek demek, sabah kalktığında bir düğmeyle orada olmak demek…

Y.D.: Bunun da çok telafisi yok. Zaten öyle olmasa, bugün FM bandı bu kadar dolu olmazdı, değil mi? Sabah kalkıp radyonun düğmesini çevirip mutfakta kahvenizi koyarken dinleyebilirsiniz; arabada giderken dinleyebilirsiniz; iş yerinde radyonuzu açıp dinleyebilirsiniz. Bu hakkı elimizden aldılar. Bana göre son derece hukuksuz bir şekilde aldılar.

24 Nisan 2024’teki bir programda, Açık Gazete’de, konuğun 1915 anmalarına ilişkin kullandığı bir ifade üzerine —özetliyorum— RTÜK bir değerlendirme yaptı. Gerekçeleri de şu yöndeydi: Programcının, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu kabul etmiyor” şeklinde bir düzeltme yapması gerektiği iddia edildi. Oysa meselenin özü, konuğun 24 Nisan 1915’te yaşananları tarif etmesiydi.

Bunun üzerine Açık Gazete için 5 programlık yayın durdurma cezası verildi. Ancak bu karar, elektronik ortamda iletilen çok sayıda dosya arasında tarihleriyle birlikte yer alıyordu. Açık Radyo, itirazlarını belirtmekle birlikte iyi niyetli davranarak —parasal ceza da olduğu için— ilk taksidi ödedi ve yayın durdurmanın hangi günlerde uygulanacağını beklemeye başladı.

Benzer durumlar bizim de başımıza geliyor. Erişim engeli kararları alınıyor, biz de uygulamak zorunda kalıyoruz ama itirazlarımızı sürdürüyoruz. Açık Radyo da benzer şekilde hareket etti. Ancak sonrasında “Siz durdurmadınız, bu yüzden lisansınızı iptal ediyoruz” denildi.

Dolayısıyla burada iki ayrı hukuki süreç var:

Birincisi, yayın durdurma cezasının kendisi. Bu cezanın ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığı, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla ve çeşitli davalarda —örneğin Diyarbakır Barosu’nun açtığı davalar gibi— mahkeme kararlarında da vurgulandı; emsal niteliğinde içtihatlar oluştu. Buna rağmen RTÜK bu cezayı verdi. İkincisi ise lisans iptali. Bu da teknik açıdan ayrıca tartışmalı ve hukuki olarak sorunlu bir süreç. Yani iki ayrı hukuki mücadele yürütüyorsunuz. Doğru tarif ettim mi?

Ümit Altaş: Evet, her şeyden önce günaydın ama izninizle…

Y.D.: Ben de zaten sözü Ümit Bey’e, Ümit Altaş’a verecektim. Tam zamanında devreye girdi.

Ü.A.: Şöyle söylemek isterim tabii, izin verirseniz.

Y.D.: Tabii tabii, ben zaten sözü size bırakacaktım. “Doğru mu tarif ettim?” derken tam “Ümit Bey…” diyecektim. Siz iyi oldu, araya girdiniz.

Ü.A.: Yani şöyle söyleyeyim: İlk önce Hakan Bakırcıoğlu’nun ismi geçti. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, dostumuz. Onun anıldığı bir programda olmak bizim için manevi olarak da ayrı bir anlam taşıyor; bunu özellikle belirtmek isterim. Bir de tabii ki doğum gününüz kutlu olsun.

Y.D.: Çok teşekkür ederim.

Ü.A.: İyi ki varsınız diyelim.

Y.D.: Sağolun.



Ü.A.: Yani şöyle söyleyelim: Bu sadece bir hukuksal mücadele değil: İlk olarak aldığımız yayın durdurma ve idari para cezasına baktığımızda, Açık Radyo’nun toplumu kin ve düşmanlığa tahrik ettiği, nefret duygularını körüklediği iddiasıyla karşı karşıya bırakıldığını görüyoruz. Elbette hukuki olarak buna gerekli yanıtları verdik, mütalaalar aldık. Ama bunun ötesinde ilkesel bir mesele de var çünkü bu suçlama Açık Radyo’ya son derece yabancı bir suçlama.

Hatırlayalım: 24 Nisan 2024 tarihli programın açılışına bakalım. Program, Hrant Dink’in 23 Nisan 1996’da Agos’ta yayımlanan “23,5” başlıklı yazısıyla açılıyor. Yani daha en başında barış, yüzleşme ve birlikte yaşama fikrini merkeze alan bir metinle başlayan bir programdan söz ediyoruz. Hrant Dink o yazıda ne diyordu? 23 Nisan ile 24 Nisan arasında bir bağ kurarak şunu söylüyordu: Bunlar çözümsüz meseleler değil. 23 Nisan tüm çocukların bayramıysa, Ermenistanlı çocukların da bayramı olmalı. Onları da davet edin, çocukları barıştırın, tanıştırın. Sadece 23 Nisan’la da sınırlı kalmayın; 24 Nisan’ı da katın, bütün Nisan’ı, bütün baharı katın. Siz beceremiyorsanız, bırakın çocuklara — onlar bu işi çözer, yeter ki engel olmayın.

İşte böyle bir metinle başlayan bir programın, sonrasında dile getirilen ifadeler nedeniyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ile suçlanması söz konusu. Özellikle pandemi sonrası anmaların kısıtlandığı bir dönemde, haber verme ve ifade etme çerçevesinde yapılan değerlendirmeler bu kapsamda cezalandırıldı. Biz bunu sadece hukuki olarak değil, ilkesel olarak da kabul etmiyoruz. Bu çok önemli. Açık Radyo’nun yayın çizgisiyle bağdaşmayan bir itham bu. Bu nedenle açtığımız dava süreci devam ediyor. Şu anda dosya Danıştay’ın önünde. Danıştay’ın vereceği karar sonrasında, iç hukuk açısından başvurulabilecek son merci olarak Anayasa Mahkemesi kalacak.

Sonrasında bu cezanın teknik bir sebeple uygulanamadığını ispatlamamıza, bunu delillendirmemize rağmen; bir topluluk radyosu olan, varlığını dayanışmayla sürdüren ve en temel amaçlarından biri kin ve düşmanlığa karşı söz üretmek olan bir radyonun, yalnızca teknik bir gerekçeyle —üstelik bu durum açıkça ortaya konmuşken— kapatılması söz konusu oldu. Bunu da basın açıklamasında ifade ettiğimiz gibi, bir anlamda “idam cezası” niteliğinde bir karar olarak değerlendiriyoruz. Bu kararın orantılı ve hakkaniyetli olmadığını da yine aynı şekilde vurguladık.

Y.D.: Evet, bu yayın durdurma cezasına yaptığınız itiraz mahkeme tarafından reddedildi. Hakikaten kabul edilebilecek bir şey değil, hele Açık Radyo için.

Bu dosya şu anda Danıştay’a gitmiş durumda. Peki lisans iptaliyle ilgili süreç ayrı bir dosya olarak mı yürütülüyor?

Ü.A.: Evet, o da ayrı bir dosya çünkü lisans iptali, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun ayrı bir kararıyla verildi. Bu nedenle onun için de ayrı bir dava açıldı. O dosya da şu anda Danıştay’ın önünde.

Y.D.: O da Danıştay'da. İkisi de Danıştay'da.

Ü.A.: Evet.

Y.D.: Evet, hukukun galip gelmesini bekliyoruz. İfade özgürlüğünün galip gelmesini bekliyoruz; en büyük beklentimiz bu.

Ümit Bey, şunu sormak isterim: Siz itirazlarınızı dile getirdiniz. Peki ne yanıt verdiler? Çünkü burada ilginç bir durum var; biz de gazetede basın toplantısındaki ifadelerden yola çıkarak bunu başlığa çıkardık. Anladığımız kadarıyla “Bu ifade özgürlüğüne girer ama radyoda değil” gibi bir yaklaşımla karşı karşıya kalmışsınız. Mahkeme size nasıl bir gerekçe sundu? Ne tür bir yanıt verdi?

Ü.A.: Yani şöyle söyleyeyim: Hem Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun ceza kararında, hem de Ankara 21. İdare Mahkemesi’nin gerekçeli kararında önce “tarihsel gerçeklik” vurgusu yapıldı. Bunun aslında ayrı bir tartışma, akademik bir alan olduğu ortada. Ama asıl kritik nokta şu oldu: Mahkeme, söz konusu ifadenin bireysel olarak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini ancak radyo gibi bir yayın mecrasında —yani kamusal ve toplumsal bir alanda— kullanılmasının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtti. Yani açıkça şöyle bir ayrım yaptı:
 “Birey olarak söyleyebilirsiniz ama bir yayın organı aracılığıyla söylendiğinde bu korumadan yararlanamaz.” Biz buna itiraz ettik. Çünkü bu yaklaşım, ifade özgürlüğünün doğasına aykırı. İfade özgürlüğü zaten yalnızca bireyin kendi içinde düşündüğü ya da dar bir çevrede dile getirdiği bir şey değil; düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü de kapsar.

Bu noktada mütalaamızda da yer verdiğimiz önemli bir örnek var. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın kendi internet sitesinde “Sorularla Dış Politika” bölümünde şu soru soruluyor: “Türkiye’de 1915 olaylarını soykırım olarak nitelemek bir suç mudur?” Verilen cevapta açıkça şu ifade yer alıyor: Bu tür farklı anlatıları savunmanın ifade özgürlüğü kapsamında olduğu belirtiliyor. Yani devletin kendi resmi kaynağında dahi bu konunun ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kabul edilirken, aynı ifadenin bir radyo yayını üzerinden dile getirilmesi en ağır yaptırımla cezalandırılıyor.

Üstelik şunu da özellikle vurgulamak gerekir: Söz konusu programda 1915 olaylarının nitelendirilmesine dair bir tartışma yürütülmüyordu. Program, o günün gündemi çerçevesinde —anma yasakları, Cumhurbaşkanı’nın mesajı gibi gelişmeler bağlamında— haber verme amacıyla yapılan bir yayındı. Buna rağmen RTÜK, uyarı ya da daha hafif bir yaptırım yerine doğrudan en ağır yaptırımı yani yayın durdurma ve idari para cezasını uyguladı. İdari para cezası tarafımızdan ödendi ancak yayın durdurmanın nasıl ve ne zaman uygulanacağına dair belirsizlik nedeniyle süreç bu noktaya taşındı. Biz bu nedenle hem hukuki, hem ilkesel olarak itiraz ettik. Danıştay sürecinde bu yanlış yorumun düzeltilmesini ve ifade özgürlüğünün yeniden tesis edilmesini umuyoruz.

Y.D.: Ve erişilemediği için... Evet elektronik ortamları gibi bir sorun yani.

Ü.A.: Yani tabii ki biz bu cezayı kabul etmedik, tabii ki dava açtık, tabii ki tartıştık; ama cezanın kendisini uygulamama gibi bir irade ve kast hiçbir zaman olmadı.

Y.D.: Uygulama iradesi belliydi. Bu noktada verdiğiniz örnek çok önemliydi. İçişleri Bakanlığı’nın kendi internet sitesindeki yaklaşım, aslında düzenleyici kurumların ve mahkemelerin bir kısmının sergilediği tutumdan çok daha ileri bir yerde duruyor.

Bir örneği ben de sık veriyorum, burada da hatırlatmakta fayda var: Hrant Dink Vakfı’nın Kayseri’de düzenlemek istediği bir konferans vardı — “Kayseri ve tarihi/kültürü” üzerine. Daha önce farklı şehirlerde de yapılmış bir etkinlikti. Kayseri Valiliği bu konferansı engelledi. Vakıf itiraz etti. Mahkeme, “Ya Dışişleri Bakanlığı’nın dahi kullanmaktan kaçındığı bir kavram kullanılırsa?” gibi bir gerekçeyle valiliğin kararını haklı buldu. Konu Anayasa Mahkemesi’ne gitti ve Anayasa Mahkemesi çok net bir ilke ortaya koydu: Şiddet çağrısı içermediği sürece, toplumun genel kabulünün dışındaki ifadeler de ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bunu bir kez daha hatırlamakta fayda var.

Aynı şekilde Diyarbakır Barosu hakkında da bu nedenle defalarca dava açıldı ve her seferinde beraat kararı verildi. En az dört, muhtemelen beş kez beraat etti. Gerekçeli kararlarda da bu ifadelerin açıkça ifade özgürlüğü kapsamında olduğu vurgulandı.

Bütün bu içtihatlara rağmen yayın durdurma cezası verildi. Bu zaten başlı başına bir sorun. Üstelik bu cezanın uygulanması sürecinde, elektronik ortamda teknik bir dosya açılmadığı gerekçesiyle lisans iptaline gidildi. Şu anda iki ayrı dosya Danıştay’da. Hukuki mücadele sürüyor.

Kolaylıklar diliyorum ben Ömer Bey size.

Ü.A.: Çok teşekkür ederim.

Y.D.: Var mı eklemek istediğiniz bir şey? Yavaş yavaş bu bölümün de sonuna geliyoruz çünkü.

Ü.A.: Yok, sadece Ümit benim adım.

Y.D.: Doğru. Ümit Bey diye açtım, Ömer Bey diye canlı yayında devam ettim. Kusura bakmayın.

Ü.A.: Yok, rica ederim.

Y.D.: Yok olur mu öyle şey? Ümit Altaş… Açık Radyo’nun avukatlarından Ümit Altaş, bir kez daha vurgulamış olalım. İlk sözü de zaten size vermiştim.

İ.M.: Kaparken 30. yılınızı kutlamadan olmaz tabii ki.

Y.D.: Çok teşekkür ederim. Zaten yaşıt gibiyiz aşağı yukarı. Bir yaş fark var herhalde aramızda yanlış hatırlamıyorsam.

İ.M.: Aynen öyle.

Y.D.: Ben de şu anonsu yapayım: 23. Radyo Şenliği de —Açık Radyo olarak başlayan ve bugün Apaçık Radyo olarak devam eden radyomuzun 23. Radyo Şenliği— bizim program, yani Radyo Agos biter bitmez 10:30’da başlayacak. Telefonlar şu an değil ama 10:30’dan itibaren yanıtlanacak. 0212 343 41 41’den dinleyiciler destekte bulunabilirler. apacikradyo.com.tr üzerinden de destek vermek mümkün.

Ben de bu vesileyle kutlayayım. Bu şenliğin 23. kez düzenleniyor olması gerçekten çok önemli. Nasıl hazırlandığını biliyorum; arkasında büyük bir emek var. Şu an rejide camın arkasında Ömer Madra’yı görüyorum, Didem Gençtürk'ü görüyorum; neredeyse bütün ekip burada. Büyük bir heyecanla birazdan başlayacak yayına hazırlanıyorlar. Üstelik bu sadece bir gün değil, 4–12 Nisan arasında bir hafta boyunca sürecek. Hepiniz tatlı bir telaş içinde olacaksınız.

Bir yandan da bu hukuki mücadele için gerçekten kolaylıklar diliyorum. Bu sadece Açık Radyo’yu ilgilendiren bir konu değil; baştan beri konuşuyoruz. Basın toplantısında da Agos’tan arkadaşlar “Bunu söylemeyecek miyiz?” diye sordu. Ömer Bey de yanıtladı. Bu hafta gazetemizde de yer alıyor Ömer Madra’nın verdiği yanıt.

Daha fazla yankı bulmasını temenni ediyorum. Basın toplantısına pek çok gazeteci geldi ama bunun daha da görünür olması gerektiğini düşünüyorum çünkü bu mesele sadece bir radyo meselesi değil; ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, medya özgürlüğünü ve doğrudan demokrasiyi ilgilendiren bir konu. Bu nedenle ifade özgürlüğüne inanan tüm kurumların ve kişilerin sesini biraz daha yükseltmesi önemli.

Evet, çok teşekkür ediyorum. Bu arada Paskalya Yortusu’nu da kutlayalım.

İ.M.: Zadig’i de kutlamak lazım. Yarın hep birlikte idrak edilecek. Bizim de tam şenlik günlerimize denk gelmesi çok güzel tabii.

Y.D.: Paskalya Yortusu… Evet.

Apaçık Radyo’nun —daha doğrusu Açık Radyo’nun— iki yıldır sürdürdüğü hukuki mücadeleyi radyonun avukatlarından Ümit Altaş ve Apaçık Radyo Yayın Koordinatörü İlksen Mavituna ile birlikte konuştuk.

Evet, bu bölümün de sonuna geldik. Çok teşekkürler Ümit Bey, çok teşekkürler İlksen Mavituna.

İ.M.: Sağolun. İyi yayınlar.

Y.D.: Teşekkürler, kolaylıklar diliyorum.

İ.M.: Size de.

Y.D.: Evet, bu bölümün de sonuna geldik. Şarkı çalmadan bitiriyoruz; gündemimiz yoğun. Lüsyen Kopar konuğumuz olacak; Agos’un 30 yılına biraz daha içeriden bakacağız.

Programın başında da söylemiştik; Paskalya haftasındayız. Ortasında kutladık, sonunda da kutlayacağız. Şimdi ne dinledik, onu anons edeyim: Divna Ljubojević’ten, Rumca bir ilahi dinledik: “Hristos Anesti”.

Biz Ermeni toplumunda Paskalya’da birbirimizi “Krisdos haryav i merelots, orhnyal e harutyun Krisdosi” diyerek, yani “Mesih dirildi, dirilişi kutlu olsun” diyerek selamlarız. Rum toplumunda ise “Hristos Anesti” denir; karşılığı da “Alithos Anesti” — “Gerçekten dirildi.” Bunu da buradan anmış olalım. Bu ilahiyi de bu müthiş sesten dinlemiş olduk.

Şimdi bu bölümde konuğumuz Lüsyen Kopar. Lüsyen Kopar, geçen ay Agos’ta 20. yılını doldurdu ve Agos’ta 30 yıldır aralıksız çalışan Lida Özbel’le bu hafta arka sayfamızda “30 yıldan hatıralar: Biz bu gazeteyi nasıl çıkardık?” başlıklı, kimi zaman hüzünlü kimi zaman neşeli bir söyleşi gerçekleştirdi. Lüsyen, pariluys.

Lüsyen Kopar: Parluys.

Y.D.: Lüsyen, geçen hafta da 2015’te kaybettiğimiz, Agos’un kurucularından ve Ermenice sayfalar editörü Sarkis Seropyan’ın eşi Manuşak Seropyan’la bir söyleşi yapmıştı. Onun ilk bölümünü geçen hafta yayımlamıştık. Agos’la ilgili olan ikinci bölümünü de bu hafta yayımlıyoruz; o da bu sayımızda yer alıyor. Dolayısıyla söyleşi serisine devam ediyorsun Lüsyen.

Lüsyen aslında Ermenice sayfalarımızın editörlerinden ama o kadar çalışkan ki Türkçe sayfalara da katkı sunmaktan hiç vazgeçmiyor. Çok yerinde, nokta atışı söyleşilerle, yazılarla; özellikle de Ermeni toplumundaki yoksulluğa dair yaptığı haberlerle ses getiriyor.

Lüsyen, 20. yılını kutluyorsun. Biz kendi aramızda kutladık ama bir de buradan kutlayalım: Agos’taki 20. yılın kutlu olsun.

L.K.: Çok mersi, çok teşekkürler.

Y.D.: Lüsyen, şöyle başlayalım istersen. Sen aslında Agos’a geldiğinde, Ermenistan’da, Yerevan’da üniversite okumuş; Ermeniceye son derece hâkim —ki hâlâ öylesin— biri olarak geldin. Ama Agos’a girer girmez Baron Hrant Dink’le ve Baron Sarkis Seropyan’la tanışınca gazeteciliğin, basın dünyasının, yazı yetiştirmenin bambaşka bir şey olduğunu fark ettin galiba. Bunu bir yazında da anlatmıştın, o yüzden rahatlıkla soruyorum.


L.K.: Evet.

Y.D.: İlk hafta nasıl geçti bir anlatır mısın?

L.K.: Ben geldiğimde, o zamanın Patriği Mesrob Mutafyan bana şöyle demişti: “Diplomanı bir kenara bırak çünkü yeniden öğrenmeye başlıyorsun. O senin sadece etiketin.” O zaman çok anlamamıştım. Ne zaman ki Agos’a girdim, işte o zaman anladım.

Daha ilk haftadan bocaladım. Hemen bir yazı verdiler, “Bunu çevir” dediler. Hiç çeviri yapmamışım. Türkçe biliyorum ama çeviri bambaşka bir şeymiş. “Bunu böyle yapacaksın, bu kelimeleri kullanmayacaksın, bu Ermenistan Ermenicesi, bu Türkiye Ermenicesi…” derken fark ettim ki aslında hiçbir şey bilmiyorum. Ne tarih konusunda doğru düzgün bir bilgim var, ne kültür-sanat dünyasını tanıyorum. Gerçekten çok zorlandım, çok bocaladım. Her seferinde de Baron Sarkis Seropyan bana bakıp gülüyordu. Yani şöyle diyeyim: O diploma orada pek geçerli değildi.

Y.D.: Halbuki Ermenistan’da aslında oldukça iyi bir eğitim almıştın.

L.K.: Evet, iyi bir eğitim aldım çünkü bir yıl boyunca Patrik Mutafyan bizi çok yoğun bir programa tabi tuttu. Hem Batı Ermenicesi gördük, hem Doğu Ermenicesi öğreniyorduk. Üniversiteyi kazanabilmemiz için hazırlık sınıfına devam ediyorduk. Bunun yanında Klasik Ermenice dersleri de aldırdı, bir dönem Fransızca da eklendi. Sabah sekiz buçukta başlayıp akşam dört buçuk, beşe kadar süren oldukça yoğun bir programdı. Üstüne bir de özel derslerle destekleniyordu. Yani gerçekten ciddi ve disiplinli bir eğitim sürecinden geçtik.


Y.D.: Yani aslında eğitimin daha burada başladı ve oldukça donanımlı bir şekilde Ermenistan’a gittin.

L.K.: Evet. Hem öyle, hem de orada da bizim için özel hocalar tutmuştu. Derslerden sonra gittiğimiz, yaklaşık 2,5–3 saat süren ek derslerde Ermeni kökenleriyle ilgili ya da müzik/şan gibi farklı alanlarda dersler aldırdı. Yani oldukça yoğun ve çok yönlü bir eğitimdi ama işte oradan geldim… hiçbir şey bilmiyormuşum gibi hissettim. Bir şey olduğumu zannediyordum; “Artık öğrenmişimdir” diyorsun ama Agos’a girince aslında hiçbir şey öğrenmediğini anlıyorsun.

Y.D.: Öğrendin tabii ama basın gerçekten bambaşka bir alan. Bu aslında sadece senin başına gelen bir şey değil. Türkiye’de basın-yayın okuyanlar, uluslararası ilişkiler ya da siyaset bilimi okuyanlar… Hepsinin bilgisi çok kıymetli ama kendilerini bir haber merkezinde bulduklarında, beş dakika içinde haber yazmaları gerektiğinde işin doğası tamamen değişiyor. Ama bunu söylerken gençleri de ürkütmeyelim: Gerçekten çok zevkli bir alan, onu da özellikle vurgulayalım. Biz her zaman gençlere kapımızı açmak istiyoruz, açıyoruz da. Zaten Agos’un kuruluşundan itibaren gençler hiç eksik olmadı çünkü bu dünya bir yandan zor ama bir o kadar da heyecanlı ve keyifli.

Hiçbir şey kolay değil hayatta ama bu zor, aynı zamanda çok besleyici bir zorluk. Ermenice yazmaya alıştıkça da ayrı bir lezzeti oluyor. Bir de tabii Yervant Gobelyan’ı anmak lazım. O dilin içinde yazmanın, üretmenin ayrı bir hazzı var. Ne dersin?

L.K.: Açıkçası ben de çok seviyorum. İlk girdiğimde “Bir-iki sene Ermeniceyi, biraz da kültür-sanat tarafını öğrenirim, sonra okullardan birine geçerim” diye düşünmüştüm ama sonrasında hiç geçmeyi düşünmedim.

Çalıştıkça o kadar zevkli gelmeye başladı ki… Bu soru defalarca karşıma çıktı: “Seni cemaat okuttu, geri dönmelisin, öğretmen olmalısın, din dersi vermelisin…” diyen çok oldu ama gazetecilik bana öyle bir keyif verdi ki, hiç bırakmayı düşünmedim.

Defalarca, pek çok insan söylemesine rağmen her seferinde aynı şeyi söyledim: “Hayır, ben bu işi seviyorum.” Çünkü gerçekten çok hoşuma gidiyor. Her gün yeni bir şey öğreniyorum burada.

Y.D.: Bazen biz de kendi aramızda Ermeniceyi canlı tutmak için küçük oyunlar yapıyoruz. Sadece haber diliyle değil, gündelik sohbetlerde de kelimeler atıyoruz ortaya. Mesela “kolay gelsin”in Ermenicesi ne, tam karşılığı var mı yok mu… “Varşut” diyorsun ama birebir aynı değil, “emeğinize sağlık” gibi başka bir yere gidiyor. Sonra bir bakıyorsun bir saat geçmiş, “kalp” var ama “gönül”ün karşılığı ne, o nasıl çevrilir diye tartışıyoruz. Bunlar işin içine gerçekten ayrı bir zevk katıyor.

Şunu sorayım sana Lüsyen: Sen Sarkis Seropyan’la uzun süre çalıştın. Şimdi de Baron Pakrat’la çalışıyorsunuz. Zaten Sarkis Seropyan döneminde de Pakrat abi vardı. Agos’un Ermenice sayfaları, Türkçe sayfaların birebir çevirisi değil; orada başlı başına ayrı bir içerik var. Zaman zaman çeviri oluyor ama bu oldukça sınırlı. Başından beri Ermenice sayfaların kendi özgün içeriğini üretmesi için özel bir çaba vardı — ama tabii gazetenin genel gündeminden de kopmadan. Özellikle Sarkis Seropyan’la birlikte o içerik nasıl oluşturuluyordu? Yazılar geliyordu, makaleler geliyordu… O süreci biraz anlatır mısın?

L.K.: Çok yazı geliyordu. Özellikle Baron Hrant’ı kaybettikten sonra inanılmaz bir artış oldu. Destek yazıları, farklı çevrelerden insanların gönderdiği metinler… O günden sonra Ermenice olarak yazı gönderenlerin sayısı iki-üç katına çıktı diyebilirim. Biz de her sabah onları elemek zorundaydık. Sabah 9–9:30 gibi kim önce gelirse ana bilgisayarın başına geçer, “Bize bir şey gelmiş mi?” diye bakardı. Gelen yazıları, konuları gözden geçirirdik. Ondan sonra da kendi üretimimize başlardık. O hafta ne olmuşsa, gündemde ne varsa, kendi yorumumuzu da katarak yazmaya çalışırdık.

Sarkis Seropyan’ın bana ilk öğrettiği şeylerden biri şuydu: “Eğer okura farklı bir şey vermiyorsan, hiç vermemek daha iyidir.” Yani habere kendi yorumunu katmayacaksan, zaten herkes aynı haberi veriyor; senin verdiğin şeyin bir anlamı kalmaz. O yüzden biz hep farklı içerik üretmeye çalıştık. Haber de olsa içine mutlaka bir bakış, bir yorum katmaya çalışırdı Baron Sarkis.

Pakrat abi de bugün aynı yaklaşımı sürdürüyor. Hepimiz yaptığımız işte bunu korumaya çalışıyoruz çünkü sayfalar sınırlı; düz, kuru haberlerle doldurmak yerine okur bizim fikrimizi de görsün, Agos’un içindeki insanların ne düşündüğünü de anlasın isterdik — hâlâ da öyle çalışıyoruz.

Baron Sarkis, Anadolu’ya yaptığı her yolculuktan yazılar çıkarırdı. Gittiği yerlerde gördüklerini, hissettiklerini mutlaka kaleme alırdı. O duyguyu, o hafızayı yazıya dökmek onun için çok önemliydi.



Y.D.: Baron Sarkis Seropyan’ın Anadolu gezileri zaten meşhur; o gezilerden sonra yazdığı yazılar da öyle. Ama bir başka yönü daha vardı: Hristiyanlık öncesi Ermeni tarihine özel bir ilgisi. O alanda da çok sayıda makale yazardı. Özellikle Ermeni yortuları söz konusu olduğunda, bu bayramların köklerini, Hristiyanlık öncesi dönemle kurduğu bağları anlatmayı çok severdi. Neredeyse her bayramda, o günün sadece dini değil, tarihsel ve kültürel arka planını da ortaya koyardı.

Sanıyorum yortu günlerinde sizin çalışma düzeniniz de biraz bu çerçevede şekilleniyordu; o anlatılar etrafında geçiyordu günleriniz, değil mi?

L.K.: Mutlaka… çünkü onu dinlemeye bayılıyordum. Ben iki yıl farklı dinler ve hatta “putperestlik” üzerine dersler almıştım ama orada öğrendiklerim çok daha yüzeysel kalıyordu. Tanrıların isimlerini, hangi bölgede olduklarını biliyorsun ama içerik, hikâye, o anlatının ruhu yok. Baron Sarkis’te ise bambaşka bir derinlik vardı. Anlattığı hikâyelerin çoğu Anadolu’nun içinden çıkıyordu. Özellikle Dersim–Tunceli bölgesinden ya da Van çevresinden anlattığı hikâyeler inanılmazdı. Her seferinde “Bunu biliyor musun?” diye sorar, sonra uzun uzun anlatırdı.

Ben de her seferinde yeni bir şey öğrenirdim ondan. Mesela Anahit üzerine anlattıkları… Anahit figürü, Anahit kültü… O kadar ilgimi çekmişti ki, saatlerce dinlerdim. “Bu hikâyeyi biliyor musun?” diye sorardı. Bazılarını biliyordum ama çoğunu bilmiyordum. Gerçekten başka bir dünyaydı onun anlattıkları.

Y.D.: Zaten tanrıçaları bilmek ayrı bir şey; ama diyelim ki Sasun’da, Muş’ta —eski adıyla Daron’da—, Erzincan’da, Yerzinga’da onlara adanmış tapınakların var olduğunu ve bu tapınakların zamanla kiliselere dönüştüğünü bilmek bambaşka bir şey. Baron Sarkis Seropyan bunu da biliyordu, değil mi?

L.K.: Evet, biliyordu. Hatta benim kızımın adı Mane; Urfa’da Mane adına anılan küçük bir kilisenin fotoğrafını çekip getirmişti bana. “Bak, bu senin kızının adıyla anılan yer” demişti. Çok etkilenmiştim. Dağ bayır dolaşıp her şeyi inceliyordu. Bir taş bulsa üzerindekini okur, anlatırdı. Her detayıyla ilgilenirdi.

Y.D.: Şeyi soracağım, ben biraz biliyorum aslında ama… Ben kuruluş yıllarında, 96–97’de daha çok dışarıdan destek veren ekipteydim. Sonrasında ben de çeşitli yerlerde habercilik yaptım. Senin geldiğin dönemlerde ise artık Baron Sarkis bilgisayarı kullanıyordu. Ama bilgisayarda yazı yazmak başka bir şey, bilgisayarda Ermenice yazmak bambaşka bir şey - onu da söyleyelim, hiç kolay değil. Biz burada F klavye mi, Q klavye mi diye tartışıyoruz ama bir de Ermenice klavye meselesi var. Hazır bir Ermenice klavye yoktu. O yüzden Türkçe ya da Latin harfli klavyelerin üzerine Ermenice harfleri kağıttan kesip yapıştırıyordunuz değil mi? Böyle yazıyordunuz.

L.K.: Evet, evet, evet. Hâlâ öyle aslında.

Y.D.: Yani bir F ya da Q klavye düşünün; her tuşun üzerinde kağıttan kesilmiş Ermenice bir harf yapıştırılmış, küçük ikonlar… Zamanla basa basa yıpranmış Öyle mi çalışıyordunuz? O zaman da böyleydi galiba.

L.K.: O zaman da öyle çalışıyorduk. Hatta küçük küçük harfleri tek tek kesip Baron Sarkis’in klavyesine ben yapıştırıyordum. Zamanla siliniyordu, “Yine eskidi” derdi. Ben de her sene onları yenilerdim; klavyeyi siler, baştan yapıştırır, önüne koyardım. Başlı başına bir işti bu. Her birimizin klavyesini kendimiz hazırlıyorduk. Bir klavyeyi baştan yapmak 3–3,5 saat sürüyordu.

Y.D.: Evet, sevgili dinleyiciler… Agos çıkıyor ama işte böyle çıkıyor. Baron Sarkis, geziden döndükten sonra hâlâ o heyecanı üzerinde olurdu, değil mi?

L.K.: Bu sefer anlatmaya başlıyordu. Haftalarca dinliyorduk. Çok güzel hikâyeleri olurdu. En çok da insan hikâyeleri… Çocuk hikâyeleri… Gittiği yerlerde çocuklarla kurduğu ilişki çok özeldi, onları çok severdi. Köylülerle oturup sohbet eder, o anları anlatırdı. Sonra gördüğü yerleri, yaşadıklarını aktarırdı. Gerçekten dinlemek büyük bir keyifti.

Y.D.: Biraz da Baron Hrant’la Baron Sarkis arasındaki o tatlı atışmalardan, çekişmelerden bahsedelim mi? Haber konularında epey tartışırlardı herhalde, değil mi?

L.K.: Yani atışıyorlardı. Özellikle Çarşamba günleri, saat 3 ile 5 arası en yoğun zamanlardı. Bazen tartışma daha erken, bir buçuk gibi başlardı. Baron Hrant içeri girer, “Bunu böyle mi yapsaydık, şu kelimeyi mi kullansaydık?” diye başlardı. “Sen sert yazmışsın, ben yumuşak yazmışım” gibi tartışmalar çok olurdu. Özellikle kelimeler üzerinde çok dururlardı. “Bu kelimeyi kullanmayalım, şunu kullanalım” diye uzun uzun konuşurlardı. Baron Sarkis bazen kızardı: “Böyle yazma” derdi. Ama Baron Hrant da bazen dinlemezdi, “Yazacağız, bu iyidir” derdi ve yazardı. Ama iş sahaya yani kiliselere, köylere, dağlara geldiğinde durum değişirdi. Baron Hrant o konuda hep Sarkis’e güvenir, “Böyle midir abi?” diye sorardı. Sarkis “Böyledir” dediğinde de “Tamam, ben gidip yazıyorum o zaman” derdi. Çünkü onun o bölgeleri bildiğini, gerçekten gidip gördüğünü biliyordu. “Gittin mi, gördün mü?” — “Gördüm.” — “Böyle mi yazacağız?” — “Evet.” O noktada hiç tartışma olmazdı. Yani kelimelerde inatlaşma olurdu ama saha bilgisinde, yaşanmışlıkta Baron Sarkis’in sözü her zaman belirleyiciydi.

Y.D.: Yervant Gobelyan’la da çalıştın sen, değil mi? Yetiştin o döneme galiba?

L.K.: Tabii ki de yetiştim.

Y.D.: Çünkü o da Ermenice sayfalar için emek veren isimlerden.

L.K.: Onu da kaybettik.

Y.D.: Önünde aslında bir edebiyatçı vardı, Yervant Gobelyan.

L.K.: Aslında bize geldiğinde de öyleydi… Son okumaları da kendisi yapıyordu. Salı günleri öğleden sonra, saat bir buçuk gibi yemeğini yiyip gelirdi. “Ben yemeğimi yedim” der, bir kahve isterdi. Sonra oturur masasının başına; klavyeyi adeta daktilo gibi kullanarak kendi köşesini yazardı. Bir gün yazmaya gelirdi, ertesi gün de gazeteyi çıkardıktan sonra son okumaları yapmak için gelirdi. İki gün boyunca, öğleden sonra gelip 5–6 saat kalır, sonra giderdi.

Y.D.: Yervant Gobelyan’la Sarkis Seropyan arasındaki —Pakrat abi de o döneme ne kadar yetişti, tam bilmiyorum— o üçlü arasındaki sohbetleri de merak ediyorum.

L.K.: O üçü aslında hiç birlikte olmadı. Çünkü Baron Hrant’ı kaybettiğimiz gün, Yervant Gobelyan da gelmemeye başladı. Daha doğrusu, gelemeyecek kadar etkilendi.

Y.D.: Zaten 1996’da, Agos kurulduğunda gelmeye başlamıştı Yervant Gobelyan, Baron Yervant. O zaman bile aslında biraz zorlanarak geliyordu. 2007’de ise bunu kaldıramamış olması çok anlaşılır; muhtemelen onu taşıyamayacak bir noktaya geldi. Bu çok normal.

L.K.: Kaldıramamıştı zaten. Bayramdan sonraydı galiba, Zadig’ten hemen sonra. Gözünden katarakt ameliyatı olmuştu. Doktor özellikle “Ağlamayacaksın, zorlamayacaksın, birkaç hafta dikkat edeceksin” demişti. Biz de “Baron, bu hafta dinlen, rahat et” demiştik. Ama Baron Hrant’ı kaybedince… onu tutamadı. O acı hem ruhen, hem de fiziksel olarak çok etkiledi. Gözlerine de zarar verdi.

Y.D.: Zaten 2010’da da kaybettik Yervant Gobelyan’ı… Ama şunu merak ediyorum: Yervant Gobelyan’la Baron Sarkis, hatta Baron Ayvaz arasındaki sohbetler de herhalde tadına doyulmaz oluyordu, değil mi?

L.K.: Acayip güzel oluyordu. Gerçekten sanki başka bir dünyaya açılıyordun çünkü edebi bir dünyaydı o. Hatta Baron Sarkis bile çoğu zaman sadece dinlerdi, araya girmezdi. Ayvaz’la Gobelyan’ın sohbeti de çok özeldi. Baron Gobelyan aslında çok konuşan biri değildi ama konuştuğunda da herkes susar, dinlerdi.

Y.D.: Hep de çok konuşkan biri değildi, evet.

L.K.: Ama Ayvaz geldiği zaman bambaşka bir hava oluşuyordu. Kendi kuşaklarından, gençliklerinden, anılarından söz açılırdı. “Aklıma şu takıldı” deyip başlar, sohbet derinleşirdi. Zaten Ayvaz da Salı günleri gelirdi; aynı saatlerde orada olurlardı. Birkaç saat kalırdı. Masaları tek tek dolaşır, herkesle konuşurdu. Çok zarif, çok ince davranışları vardı. “Bugün çok şıksınız” diye iltifat eder, bazen çiçek getirirdi, bazen çikolata… Hepimize dağıtırdı. Küçük küçük biblolar getirirdi; onları Baron Sarkis’in masasının kenarlarına dizerdik. Ofisin içinde hem sıcak, hem de çok özel bir atmosfer oluşurdu.

Y.D.: Dinleyicilerimiz için küçük bir not düşelim: Hagop Ayvaz’dan bahsediyoruz. Yıllarca Kulis dergisini neredeyse tek başına çıkarmış, tiyatro kökenli bir isim. Kulis, Ermenice yayımlanan çok kıymetli bir kültür-sanat, özellikle de tiyatro ve sinema dergisiydi. Arşivi de Hrant Dink Vakfı’nda dijital olarak erişilebilir durumda; mutlaka bakılmalı.

Benim çocukluğumda da her eve girerdi Kulis. Kapakları da çok dikkat çekiciydi; sadece Ermeni isimler değil, herkesin tanıdığı sanatçılar olurdu. Çünkü Hagop Ayvaz zaten o dünyanın içindeydi, herkesi tanıyordu.

Peki Ayvaz’la Gobelyan… Onlar ağırlıklı olarak Ermenice sohbet ediyorlardı, değil mi?

L.K.: Tabii, tabii. Bizim odada zaten Ermenice konuşuluyor.

Y.D.: Evet, evet… Bunlar işte bizim… Bir şey söylemek istiyorum burada, son bir dakikamız ama…

L.K.: Söyle…

Y.D.:Kulis’in bütün serisini yapmıştı Yervant Gobelyan. Bir tanesini birine vermiş, geri gelmemiş. Her Ayvaz geldiğinde onu söylerdi: “O sayım gitti, o sayım kayboldu…”

Evet, Lüsyen Kopar… Konuşmakla bitmez. Gerçekten çok kıymetli insanlar: Hrant Dink, Mıgırdiç Margosyan, Oşin Çilingir, Yervant Gobelyan, Hagop Ayvaz, Sarkis Seropyan… Şimdi böyle irticalen sayınca atladığım isimler olabilir, kimse kusura bakmasın.

Yaşar Uçar da ilk yazarlarımızdandı, onu da kaybettik. Daniel Kuzuluk… Emek verenler, aramızdan ayrılanlar, ebediyete göçenler… Başta Baron Hrant olmak üzere, hepsini buradan emeklerine binbir saygıyla anıyoruz.

Bu haftaki röportajınız da, Lida Özbel’le yaptığınız söyleşi de gerçekten çok güzel, çok kıymetli. Çok teşekkürler Lüsyen.

L.K.:Ben teşekkür ederim.

Y.D.: Çok teşekkürler yayına katıldığın için. Sağolasın, ağzına sağlık.

Evet, bu hafta da Radyo Agos’un sonuna geldik. Agos’un 30. yılı ağırlıklı bir yayın gerçekleştirdik. Haftaya yeni bir Radyo Agos’ta birlikte olmak dileğiyle herkese iyi bir hafta sonu diliyoruz. Zadig yani Paskalya bayramını da buradan bir kez daha kutlayalım. Bizden bu hafta bu kadar. Kapanış şarkımız yok. Haftaya buluşmak üzere.