Yıkımın Gölgesinde Yeni Bir Söz Arayışı

-
Aa
+
a
a
a

Yeryüzü Tanığı’nda Dicle Tuba Kılıç ve Güven Eken, ağır kayıpların, artan şiddetin ve toplumsal çürüme hissinin gölgesinde; insanın doğaya ve birbirine yönelttiği yıkımı ele alırken, doğanın şiddetsiz dili, dayanışma örnekleri ve yerelden yükselen mücadeleler üzerinden yeni bir sözün, yeni bir yolun mümkün olup olmadığını tartışıyorlar.

""
Yıkımın Gölgesinde Yeni Bir Söz Arayışı
 

Yıkımın Gölgesinde Yeni Bir Söz Arayışı

podcast servisi: iTunes / RSS

Dicle Tuba Kılıç: Bu hafta yine Yeryüzü Tanığı’nda bir aradayız. Sesimiz biraz hüzünlü. Hani derler ya, insanın içine kara bulutlar çöker diye; ben normalde kara bulutları severim ama bu baskınlık, bu ağırlık hissi bir süre daha etrafımızda olacak gibi.

Oldukça zor, dayanması güç, acılarla dolu bir haftadan geçiyoruz. Pek çok can yandı. Öğretmenlerimizi, öğrencilerimizi, çocuklarımızı kaybettik. Öncelikle onların ailelerine ve sevdiklerine başsağlığı dileyerek başlayalım.

Şu anda geldiğimiz noktada yaşadığımız bu… nasıl desem, bir çürüme hali—belki de sosyal bir çürüme. Çok derinlerine girmeden ama konuşmadan da edemeyeceğimiz bir haftadayız galiba. Değil mi Güvenciğim?

Güven Eken: Hafta, gün, ay, yıl.

D.T.K.: Ya evet, tabii.

G.E.: Çağ.

D.T.K.: Bir seferlik bir şey olmadı maalesef.

G.E.: Ben konuşayım mı Dicle?

D.T.K.: Evet, sen konuş. Ben şu an düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyorum bu konuda, kusura bakma.

G.E.: Konu bu kadar ağır olunca, sen sormayınca konuşasım da gelmiyor tabii.

D.T.K.: Evet. Hadi sen konuş.

G.E.: Bu bir çağ sorunu, çağın büyük meselesi. Yıkımın ortasındayız. Bunun nereye evrileceğini bilmiyorum. Binlerce yıldır süregelen erkek egemen yaşam biçimi artık kendi kendini mi dinamitlemeye çalışıyor, ne oluyor, nasıl bir şey dönüyor dünyada—insanın ruh dünyasında? Olan bitene gerçekten çok yabancıyız.

Kendi adıma empati kurmakta zorlanıyorum. İnsanlar neden böyle bir şey yapar, nasıl bu noktaya gelir? Bu sadece Urfa’da, Maraş’ta olanlarla sınırlı değil; dünyada yaşananların bütünüyle ilgili. Hani matruşka bebekler vardır ya; en büyük matruşka savaşlar, onun içinde demokrasinin, insan haklarının, doğa haklarının ihlali… Bir kat daha içeri giriyoruz, bir kat daha… En küçük matruşkada ise artık okullarımız, okul bahçeleri, çocuklarımız, öğretmenlerimiz yani en masum olanlar var.

Sadece en küçük halkaya öfkelenerek bir yere varabilsek keşke, münferit olarak çözülebilse… Ama maalesef mesele bu kadar basit değil. Yıkmak, öldürmek, yok etmek, parçalamak, ele geçirmek, gasp etmek… Bunlar yaşadığımız çağın fiilleri haline geldi. Ve gençler, çocuklar artık buna özeniyor. Daha fazlasına sahip olmak, hükmetmek, kazanmak… Gerekirse her yolu mubah görmek.

Oysa biz hep şunu söylüyorduk: Geminin dumanı, kendinden önce görünür. Doğada bunun işaretlerini görüyorduk. Bu kadar güzel varlıklara—ormanlara, nehirlere, bizi var eden o muazzam ekosisteme—böylesine acımasız davranan bir tür, er ya da geç aynı yıkımı kendi türüne de uygulayacaktı. Ve şimdi tam da bunun içindeyiz.

Bütün mesele, bu yıkımın içinden filizlenebilecek yeni bir söz söyleyebilmek. Ama henüz o sözü kurabilmiş değiliz. Belki doğum arifesindeyiz, belki şafağındayız; gelişini hissediyoruz ama dile getiremiyoruz.

Bu yüzden ne kadar konuşsak, sanki biraz da yaralarımızı kaşımaktan öteye gidemiyoruz. Yine de umut etmekten başka çare yok. Dilerim yaşadıklarımız, insan türünün dünyaya söyleyeceği yeni bir sözün doğum sancısıdır. Çünkü aksi hâlde bu yükü taşımak gerçekten mümkün değil.

D.T.K.: Evet, kesinlikle. Ben de şiddeti düşündüğümde nedense aklıma doğanın şiddetsiz dili geliyor. Her konuda olduğu gibi çareyi yine orada arıyoruz aslında; doğanın o iyileştirici gücünde.

Hepimizin buna ihtiyacı var. Ama bunu sadece romantik bir fikir olarak değil; gerçekten bir düşünme biçimi, bir sistem, bir zihniyet olarak ele almak gerekiyor. İyileşmeyi düşünmek zorundayız.

Ve belki de o yeni söz, o yeni yol, doğrudan bizden çıkmayacak. Belki de doğayla daha fazla temas ederek, onunla bir işbirliği içinde düşünerek bir çözüm bulabiliriz.

G.E.: Bir de şu var: Doğadaki hayvanların avlanmasını—kurtların, aslanların, etoburların avını—“doğadaki şiddet” gibi sunan bir dil çok yaygın. Ama bu doğru değil. Onun karşılığı, bizim mutfakta yaptığımız şey aslında: Pişirdiğimiz et, kestiğimiz tavuk, hazırladığımız balık... Yani doğadaki o eylem, bizim gündelik beslenme pratiğimizden çok da farklı bir şey değil.

Belki sözlerim sert gelebilir ama insanın uyguladığı şiddetle doğadaki bu zorunlu eylemi aynı kefeye koymak mümkün değil. Doğada olan, bir beslenme döngüsü; bir ihtiyaç. Ama insanın insana uyguladığı sistematik şiddetin—örgütlü biçimde bir grubun diğerini tahakküm altına almasının, ezmesinin, yok etmesinin—doğada bir karşılığı yok.

Doğada aşçılık var, beslenme içgüdüsü var, avlanma var ama bir türün bir araya gelip diğer bir türü topyekûn yok etmeye çalıştığı, sistemli bir şiddet örgütlediği bir yapı yok. Kurtlar, aslanlar bir araya gelip bütün antilopları yok etmek için bir savaş planı kurmuyor.

O yüzden doğadaki bu döngüyü “şiddet” olarak anlatmak, insanın hem doğaya, hem de birbirine uyguladığı şiddeti normalleştiren bir yere kayabiliyor. Oysa bizim bugün yaşadığımız, dünyayı bu hale getiren şey; insanın insana, doğaya ve nihayetinde kendisine yönelttiği o örgütlü, sistematik şiddet. Ve bunun doğada birebir bir karşılığı yok.

Bu yüzden doğanın şiddetsiz dili meselesi çok kıymetli. Oraya bakmak, oradan öğrenmek belki de gerçekten başka bir yol kurabilmenin tek ihtimali.

D.T.K.: Harikasın, evet… Tam da böyle bir yerde buna değinmek iyi geldi. Biraz da iyi bir şeyden söz edelim; bulutların arasından güneş biraz görünsün. Zaten bahar… Belki de şu anda şifalanmanın en temel yolu gerçekten birbirimize sarılmak ve bahara tutunmak.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da Artvin Şavşat Dernekler Federasyonu’nun çok kıymetli bir buluşması gerçekleşti. Öncelikle, bunu gündemlerimizde önceden duyuramadığımız için özür dileyelim; içinde bulunduğumuz yoğunlukta programa biraz geç girebildik. Gerçekten insanın içini umutla dolduran bir buluşma oldu. Açıkçası benim için de bir keşifti; Şavşat’ın böyle güçlü bir dernekler federasyonu olduğunu bilmiyordum. Bu da benim eksikliğim, onu da söylemiş olayım.

Şavşat gibi muazzam bir doğaya sahip bir yerin, o doğaya sahip çıkan insanlarının köy dernekleri kurması, sonra bunun bir federasyona dönüşmesi… Ve bu federasyonun “Şavşat’ın doğasına sahip çıkıyoruz” diyerek bir araya gelmesi gerçekten çok kıymetli. Üstelik 7 bin kişilik bir salonu dolduran, hatta taşıran bir buluşmadan söz ediyoruz. İnsanların ayakta kaldığı, destek verdiği, birlikte olduğu bir dayanışma anı… Bu çok güçlü bir şey.

Buradan Federasyon Başkanı Mustafa Faruk Altun’u ve emeği geçen, katılan herkesi özellikle tebrik etmek lazım. Verdikleri umut için, hatırlattıkları şey için teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam da bu: Doğa için bir araya gelmek, birlikte söz kurmak, birlikte durmak ve bu ölçekte, bu kadar kalabalık, bu kadar örgütlü bir buluşma… Üstelik bir ilçenin federasyonu olarak… Gerçekten çok etkileyici.

G.E.: Evet, aslında zamanın yarısına gelmiş olduk bile. Dünyanın bu felaket hali içinde konuşuyoruz ama… Ben de çok ormanda yürüdüm, çok yer gördüm; şükür, çok güzel yerlere temas ettim. Ama Şavşat’ta sarıldığım o köknar ağacını hâlâ unutamıyorum. Şavşat deyince benim aklıma hep o ağaç geliyor; o müthiş ormanlar, dereler, insanlar, evler, o içten misafirperverlik…

Bazı kavramları unutuyoruz, bazı değerleri yitiriyoruz ve onlarla birlikte bazı kelimeler de hayatımızdan çekiliyor. Mesela “şen” kelimesini artık neredeyse hiç duymuyorum. Oysa çocukluğumda çok sık kullanılırdı. “Şen insan” derdik. Şenlik de oradan gelir. Şimdi “festival” diyoruz, şenlik demiyoruz. Oysa Karadeniz’in insanı şendir. Şavşat’ın insanı şendir. Şakaya vururlar, merttirler, içleri açıktır. Ve şenlik yaptıklarında da bu hal, bu ruh ortaya çıkıyor. Gerçekten çok etkileyici, çok içten, çok güçlü bir buluşma olmuş.

7 bin insanın bir araya gelmesi, salonları doldurması, taşırması… Bu sadece bir kalabalık değil; bir ruh, bir ortak söz. İyi ki varlar. Aslında her programda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Bütün bu felaketin ortasında, yeni bir söz doğurmak için mücadele eden insanlar var ve biz o insanlara saygı duyuyoruz. Hep duyduk, hep duymamız gerekiyor çünkü bizi hayata bağlayan o incecik damar, tam da bu insanlar.

D.T.K.: Kesinlikle, çok iyi yaptın bunu gündeme alarak. Giresun’a da bir selam verelim.

Giresun gerçekten uzun süre madenlerle değil; doğasıyla, tarımıyla, sakinliğiyle anılan bir yerdi. Belki de bu yüzden bugün yaşananlar daha da çarpıcı geliyor. Ama bir yandan da çok kıymetli bir şey oluyor: Giresunluların güçlü bir sahip çıkma refleksi var - bu çok önemli.

Senin anlattığın o coğrafya geçişleri aslında meselenin özünü anlatıyor. Şebinkarahisar’dan başlayıp kıyıya indiğinde, çok kısa bir mesafede bambaşka ekosistemlerin içinden geçiyorsun. Sarp vadiler, iğne yapraklı ormanlar, daha yukarıda alpin çayırlar, yer yer Kafkas etkisi taşıyan habitatlar… Ve sonra bir anda o ılıman kıyı ekosistemi, fındık bahçeleri, deniz, ada…

Bu kadar kısa bir hatta bu kadar yüksek çeşitlilik gerçekten çok nadir ve dediğin gibi, burası sadece güzel bir manzara değil; aynı zamanda ciddi bir biyoçeşitlilik alanı. Kafkas kökenli türlerin batıya uzandığı en uç noktalardan biri olması çok kritik. Yırtıcı kuşlar, endemik bitkiler, küçük memeliler, böcekler… Yani görünmeyen ama ekosistemi ayakta tutan sayısız canlı.

Bu yüzden mesele sadece “bir yerde maden yapılacak mı yapılmayacak mı” meselesi değil. Burası geri dönüşü çok zor olan bir denge alanı; bir kez bozulduğunda yerine koyabileceğin bir şey değil.

Ama belki de en umut verici tarafı şu: Senin de dediğin gibi, yerelden ulusala doğru taşan bir itiraz var. Sivil toplumdan yerel halklara kadar genişleyen bir sahiplenme… Bu da aslında o yeni sözün küçük işaretleri gibi.

O yüzden evet, Giresun’a bir selam verelim. O derelere, ormanlara, kuşlara... Ve en çok da orayı korumaya çalışan insanlara. Çünkü yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Bu hikâyede belirleyici olan, o ince damarı ayakta tutan insanlar.

G.E.: Verelim, verelim. Ya Giresun deyince benim aklıma kiraz geliyor - en sevdiğim.

D.T.K.: Kirazın ana vatanı.

G.E.: Kaç kişi biliyor bilmiyorum ama.

D.T.K.: Doğru.

G.E.: Kirazın dünyaya yayıldığı yer olarak da anılıyor zaten. Roma döneminde buradan alınıp yayılıyor. Hatta bazı tarihçilere göre Giresun’un eski adı olan Kerasus da buradan geliyor; kirazla ilişkilendiriliyor. Tabii her zaman olduğu gibi farklı görüşler de var ama doğrusu kulağa da çok yakışıyor.

Kirazın ana vatanı meselesi de aslında senin söylediğin o geçiş bölgesiyle çok ilgili. Tam o yoğun nemli Kolşik/Kafkas bölgesinin içinde değil; daha batıda, daha ılıman, daha dengeli bir iklim kuşağında. Ama aynı zamanda doğunun o yüksek nemli, zengin Kafkas ekosistemiyle temas halinde. Yani iki dünyanın buluştuğu bir yer.

Üstelik bununla da sınırlı değil. Giresun’un güneyine doğru indikçe iklim bir anda değişmeye başlıyor; daha kuru, daha karasal etkiler hissediliyor. Kuzey-güney, doğu-batı, alçak-yüksek… Her eksende başka bir karakter kazanıyor. Bu yüzden gerçekten çok katmanlı, çok özel bir coğrafya.

Bir de senin söylediğin o his var… Belki tamamen kişisel ama Giresun’un biraz kendi hâlinde kalmayı seven bir tarafı var sanki. Çok “gelin görün bizi” diyen bir yer değil. Kendi ritmiyle, kendi dengesiyle yaşayan bir yer gibi. İnsanları da öyle; sakin, tok, biraz içe dönük ama huzurlu. Belki de tam bu yüzden hâlâ bu kadar korunabilmiş, bu kadar özel kalabilmiş. Bazen bir yerin kendini fazla anlatmaması, onun en büyük koruyucusu oluyor.

D.T.K.: Öyle bir ders olmasına gerek de yok bu arada.

G.E: O da koruyor zaten. Bununla ilgili bir araştırma okumadım, bir Giresunlu da bana böyle bir cümle kurmadı ama hep öyle gelmiştir. O yüzden de güzeldir. Kimse fazla gelip gitmediği için, kimsenin rant iştahını kabartmadığı için korunmuştur.

Ama tabii şimdi madenler sınır tanımıyor. Hiç tanımıyor. Oralara da gelmiş durumda. Allah, o dostlarımıza yardım etsin. Bu mücadele, her yerde olduğu gibi en başta onların mücadelesi.

D.T.K.: Kesinlikle ve sonuna kadar elimizden ne geliyorsa yanlarındayız.

Gelelim güneye… Bu hafta başlığımız: Türkiye’nin ceylanlarına neler oluyor?

Türkiye’de iki ceylan türü bulunuyor. İstersen önce buna çok kısa bir giriş yapalım, sonra bu iki türün mevcut durumuna bakalım çünkü özellikle türlerden biri üzerinde yeni tehditlere dair ciddi iddialar dolaşıyor. Oraya da hızlıca geçelim.

G.E.: Valla ceylanlara dair araştırmalar ve Türkiye’deki ceylan türlerinin varlığına ilişkin çalışmalar, doğa korumacılar açısından biraz yüz kızartıcı bir hikâye aslında. Çünkü 2006 yılına kadar Türkiye’de tek bir tür olduğu düşünülüyordu: Acem ceylanı. Urfa’da ve Hatay’da yaşayanların da aynı tür olduğu sanılıyordu. Sonra Hatay’daki popülasyonun aslında Acem ceylanı değil, çok daha nadir ve küresel ölçekte tehlike altında olan dağ ceylanı olduğu anlaşıldı. Bu büyük bir keşifti ve açıkçası ciddi bir heyecan yarattı. Ardından o bölgede çok önemli çalışmalar yapıldı. Bölge halkı, yerel dernekler—özellikle Hatay Tabiatı Koruma Derneği—gerçekten çok başarılı işler yürüttü.

Fakat iş bununla bitmedi. Urfa’daki ceylanların da başta düşündüğümüz tür olmadığı ortaya çıktı. Yıllardır “Ceylanpınar’ın ceylanları” dediğimiz o popülasyonun da aslında kum ceylanı olduğu anlaşıldı. Yani daha çok çöl bölgelerinde, Arap Yarımadası’nda görülen ve yine küresel ölçekte tehdit altında olan başka bir tür.

Dağ ceylanlarında bir toparlanma eğilimi vardı. Sayıları artıyor gibi görünüyordu. Urfa tarafında da bir dönem iyiye gidiş sinyalleri alınmıştı ama özellikle fıstık bahçelerinin hızla yayılması ve yasa dışı avcılık nedeniyle kum ceylanlarında yeniden bir gerileme olduğu anlaşılıyor.

Bir dönem Doğa Derneği’nin ve Milli Parklar’ın birlikte yürüttüğü çok kıymetli çalışmalar vardı. Alan koruma statüsü de kazandı. Ama görünen o ki, tel örgülerle çevrili alanların dışında kalan popülasyonlar yine baskı altında. Kısacası, ne yazık ki ceylanlarımıza hâlâ tam anlamıyla sahip çıkabilmiş değiliz.

D.T.K.: Ne diyeyim ki… Bir yandan da Hatay’daki dağ ceylanlarının yaşam alanına güneş enerji santrali yapılmak istendiği yönünde haberler geliyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi’yle ilgili böyle bir gündem var.

Buradan, kim dinliyorsa artık… Böyle bir şey gerçekten kabul edilemez. Ceylan, Anadolu’nun kırmızı çizgilerinden biri olmalı. Zaten son derece sınırlı, küçücük ve parçalanmış bir alana sıkışmış bir türden bahsediyoruz. Güneş enerji santrali yapılacaksa, koskoca Hatay’da başka bir yer bulunamaz mı?

G.E.: 80 milyon insanın yaşadığı bir ülkede, 2–3 bin ceylana yer açamıyoruz. Gerçekten durum bu. Belki dışarıdan bakan biri, sayılar çok daha fazlaymış gibi düşünebilir ama öyle değil. Urfa’da doğada serbest dolaşan birey sayısı çok sınırlı; Hatay’da ise toplam sayı birkaç bin civarında ve ancak artış eğilimi yakalanabilmiş. Yani düşünün: 80 milyon insan, birkaç bin ceylana sahip çıkamıyor. Sözün bittiği yer gerçekten burası.

Oysa alternatifler var. Güneş enerjisi üretilecekse, bunun tek yolu bu son yaşam alanları değil. Özellikle yeniden inşa edilen bir şehir söz konusuyken, daha en baştan planlanabilecek çözümler var. Çatı üstü sistemler, mikro üretim, yerinde enerji üretimi… Yeni yapılan her bina için bu bir zorunluluk haline getirilebilir. Zaten bu teknolojiler mevcut, destek mekanizmaları da var.

Bir yandan ceylanları korumak da kamu politikalarının bir parçası. Ama uygulamada, farklı kurumların farklı önceliklerle hareket etmesi sonucu bu tür çelişkiler ortaya çıkıyor. Sonuçta olan yine en kırılgan olana oluyor. Ve yine aynı noktaya geliyoruz: Yer yokmuş gibi, en hassas alanlara yönelmek zorunda değiliz. Bu bir tercih meselesi.

D.T.K.: Evet, bir yandan da Türkiye’de özellikle son yıllarda Hatay’daki ceylanlar önemli bir koruma başarısı olarak hepimizin gündemindeydi. Kamu kurumları açısından da bu, üzerinde gurur duyulan bir örnekti. Dolayısıyla insanın aklına şu geliyor: Bu sürecin içinde olan kurumların, özellikle de Doğa Koruma ve Milli Parklar’ın, “Biz yıllardır burayı koruyoruz, bu türü ayağa kaldırdık, buraya dokundurtmayız” demesi gerekir. Umarız ki gerçekten bu refleks gösterilir. Henüz projenin ne aşamada olduğunu tam bilmiyoruz; daha çok bir niyet üzerinden konuşuyoruz ama bu niyetin kendisi bile böyle bir hassasiyet gerektiriyor.

G.E.:Hatay Tabiatı Koruma Derneği de yıllardır gerçekten çok önemli ve çok kıymetli çalışmalar yürütüyor.

D.T.K.: Buradan sevgili Abdullah Övünç'e çok selam vermek istiyorum.

G.E.: Logolarında da ceylan var zaten. Gerçekten aslanlar gibi mücadele ediyorlar; çok değerli işler yapıyorlar. Belediyeyle de konuşurlar, ilgili tüm kurumlarla da… Ben de bütün kalbimle inanıyorum ki bu tehdidi de atlatacaklar. Zaten o ceylanların sayısı onların sayesinde arttı; yoksa bu noktaya gelmesi mümkün değildi. Yıllar içinde bölgede çok ciddi, çok emek verilmiş çalışmalar yürütüldü. Gerçekten büyük bir başarı hikâyesi. Hepsini gönülden tebrik etmek gerekiyor.

Ama yine de buradan çıkaracağımız bir ders var: Böyle bir noktaya gelmememiz gerekirdi. Koca bir ülkede birkaç bin ceylanı korumakta zorlanıyor olmak gerçekten düşündürücü.

D.T.K.: Evet, bunun üzerine artık bir şey söylemek zor. Bu hafta okyanusların korunmasında tarihi bir eşik olan %10 sınırının aşılması konusunu da konuşacaktık ama süremiz dolduğu için haftaya bırakalım. Program destekçimiz Şermin Orhan’a tekrar teşekkür ediyoruz.

Zor günlerden geçiyoruz ama yine de sevdiklerimize sarılmayı unutmayalım. Nerede yaşıyorsak yaşayalım, etrafımızda çiçekler açmış durumda; doğa inanılmaz bir coşkuyla kendini hatırlatıyor. Keşke şu an Türkiye’nin her yerindeki o bahar hâlini birlikte görebilsek.

G.E.: Ben şu an İzmir’deyim… Bir dinleyicimiz geçen gün söylemişti bunu.

D.T.K.: Gerçi o da doğru.

G.E.: Ben de farkında değilim. Çok baharlı bir ülke ya da çoklu baharların yaşandığı bir ülke.

D.T.K.: Şimdi buradaki bahar Ege’de bitince de oraya gelecek.

G.E.: Yani hakikaten öyle. Dolayısıyla, biz fark etsek de etmesek de bu topraklardan bir kez daha gelip geçen bahara—milyonlarca yıldır olduğu gibi—şahitlik etmek gerçekten bir mucize.

Bahara şükrediyoruz ve bizi dinleyen herkese selam gönderiyoruz.

D.T.K.: Hoşçakalın.

G.E.: Hoşçakalın.