Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Bilgi Üniversitesi öğrencilerinden Esila Ay ile üniversitenin ani kapatılma ve yeniden açılma sürecini, öğrencilerin üç gün süren direnişini, kampüsteki polis müdahalesini ve dayanışma ağlarını gündeme alıyorlar.
Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo’da Açık Gazete devam ediyor. Saat dokuzu otuz bir geçerken, bu kez de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde olup bitenler, alınan kararlar, yayımlanan kararnameler ve sonrasında bunların geri çekilmesiyle ilgili bilgi edinmek ve biraz da tartışmak üzere Esila Ay ile beraberiz. Merhabalar, hoşgeldin.
Esila Ay: Merhaba.
Ö.M.: Hoşgeldin Esila.
E.A.: Hoşbulduk.
Ö.Ö.: Kısaca ben Esila’yı tanıtayım. Kendisi Bilgi Susmuyor Platformu’ndan. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hem kulüpler, hem de öğrencilerin faaliyet yürüttüğü çeşitli platformlar var; Bilgi Susmuyor da onlardan biri. Aynı zamanda sinema, sahne sanatları ve psikoloji okuyor. Tebrikler bu arada.
Esila, bu Perşembe gece yarısı üniversitenin kapatılması kararı sonrası başlayan ve üç gün boyunca aktif şekilde devam eden öğrenci direnişi ve nöbetinin içindeydi. Üçüncü gün ise Türkiye gündemi açısından oldukça ilginçti. Hem CHP Genel Merkezi’ne polis müdahalesi yaşandı, hem de neredeyse aynı dakikalarda — gerçekten ikiye bölmüştük kendimizi; bir yandan Bilgi’ye, bir yandan Ankara’da olanlara bakıyorduk — Bilgi kampüsüne çevik kuvvet girdi. Arbede yaşandı, gözaltına alınanlar oldu. Kampüste kalmaya devam edenler de vardı.
Ve gece yarısı yayımlanan yeni bir kararnameyle İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yeniden açıldığını yani bir üniversitenin üç gün içinde kapatılıp tekrar açıldığını öğrenmiş olduk. Ama bunda, üç gündür süren öğrenci mücadelesinin en büyük payı olduğunu söylemek gerekiyor. Tebrikler diyelim ve sözü sana verelim Esila.
E.A.: Öncelikle tebrikleriniz için teşekkür ederim. Bu, sadece okul içindeki öğrencilerle büyüyen bir şey değildi aslında. Bir yandan oluşturmaya çalıştığımız kamuoyu, dışarıdan gelen üniversite öğrencileri, kesinlikle hocalarımız — çünkü onlar da bizi çok destekliyordu — veliler ve her yerden gelen insanlarla birlikte büyütebildiğimiz bir süreç oldu.
Perşembe gecesi Resmî Gazete’de yayımlanan kararın ardından herkes ne yapacağını bilemez durumdaydı. Sonrasında bir eylem kararı alındı. O sırada okula giriş yapabiliyorduk. Hatta üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair bir açıklama yaptı; “Öğrencilerimizi mağdur etmeyeceğiz” dediler.
Ama bir yandan da ortada zaten ciddi bir mağduriyet vardı. Mesela hocalarım adına konuşmak gerekirse, çalışanların özlük hakları etkilendi. Hatta sadece hocalarımız değil, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki tüm emekçilerin yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildi.
Ö.Ö.: Cuma günü, evet.
E.A.: Evet, Cuma günü okula geldiklerinde sabah bununla karşılaştılar. Bir yandan da “Tamam, her şey bitti, artık kurtulamayacağız; okuluma son kez geliyorum” düşüncesiyle gelen çok fazla insan vardı.
Bizim derdimiz aslında tam da buydu: Hayır, bu son olmak zorunda değil. Direnelim, elimizden geleni yapalım. Çünkü İstanbul Bilgi Üniversitesi sadece kurumsal bir üniversite değil. Her ne kadar bazı yerlerde öyle algılansa da, orası bir kültürün yaşadığı yer. Benim için de kendimi en çaresiz hissettiğim zamanlarda sığındığım yerlerden biriydi.
Bizim derdimiz aslında bu kültürü yaşatmaktı. Dışarıdan bakıldığında, özellikle çeşitli provokasyonlarla birlikte, meselemiz sadece karşı çıkmakmış gibi algılanabiliyor ama öyle değil. Biz hem tek bir imzayla, tek bir kararla her şeyin değiştirilemeyeceğini savunuyorduk, hem de üniversite öğrencileri olarak son ana kadar okulumuzdan çıkmayıp orada farklı bir yaşam alanı kurmaya çalışıyorduk. Dışarıdaki arkadaşlarımızın desteğiyle de aslında okulumuza sahip çıkmaya çalışıyorduk.
Ben dün alınan kararla birlikte kendimi çok mutlu hissediyorum. Hatta sesim… Dün uyuyana kadar normaldi, sabah uyandığımda biraz kısılmıştı. Nasıl oldu onu da bilmiyorum. Çok yorgunuz ama çok mutluyuz. Herkes gerçekten çok mutlu.
Ö.Ö.: Kazanmanın verdiği moralle bu zaten sosyal medyada da görülebiliyor. Kampüste kalmaya devam eden öğrencilerle dışarıdakiler bir araya gelip dans etmeye bile başladılar. Direniş alanı bir anda küçük bir kutlama alanına dönüştü diyebiliriz.
Bir de her şeye rağmen bugün için yine bir çağrı vardı. Sabah sosyal medyada gördük; saat 14:00 için yeniden bir buluşma çağrısı yapılmış galiba, öyle değil mi?
E.A.: Evet, aslında şöyle: Biz o çağrıyı zaten önceden yapmıştık. Hatta her gün aynı saatte buluşuyorduk. Bir alışkanlık ve gelenek hâline gelsin istiyorduk. Dün de yine herkesin saat 14:00’e kadar orada olması yönünde bir kararımız vardı.
Sonrasında kararın değişmesiyle birlikte, “Yine saat 14:00’te buluşalım ama bu kez birlikte kutlayalım, bir şenlik olsun” noktasında organize etmeye devam ediyoruz şu anda.
Ö.Ö.: Evet, ben de tam metni bulmaya çalışıyordum bir yandan. Öğrenci Dayanışması ve Bilgi Dayanışması’nın yaptığı çağrıda, “Bilgi öğrencileri, emekçileri ve akademisyenleri olarak dayanışmanın önemini ve bir araya gelmenin kuvvetini birlikte deneyimlediğimiz herkesi bugün saat 14:00’te Tarih Kapı önüne davet ediyoruz. Zaferimizi birlikte kutluyoruz” deniyor.
Aslında bu sorun uzun zamandır vardı. Seninle telefonda da konuşmuştuk; bir Bilgi mezunu olarak ben de bunu yakından takip ediyordum. Ben 2010 yılında girdiğimde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin en parlak, en “efsane” dönemlerinden biriydi. Ama sonrasında Laureate adlı uluslararası özel üniversiteler ağına satılmıştı ve birçok şey gözümüzün önünde yavaş yavaş kötüleşmeye başlamıştı.
En son Can Holding sahibiydi üniversitenin ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun şirkete el koymasının ardından zaten kayyım atanmıştı. Yani ortada bir belirsizlik vardı. Son haftalarda Santral Kampüsü’nün satılabileceğine dair spekülasyonlar da dolaşıyordu. Tam bu söylentilerin üzerine bir de kapanma kararı geldi.
Ama zamanlaması gerçekten çok ilginçti. Bayram sonrası finaller dönemi geliyor. Aslında yazın beklenebilecek bir karar gibi dururken, öğrenciler tam finallere hazırlanırken böyle bir şey yaşandı. Mezun olacak öğrenciler var, projeleri olanlar var. Tüm bu spekülasyonların ve Santral Kampüsü tartışmalarının üstüne gelen bu karar öğrencilerde nasıl bir etki yarattı? Nasıl karşılandı?
E.A.: Herkes zaten büyük bir şaşkınlık içindeydi. Şunu da ekleyebilirim: Bayram tatilinde birkaç günlük bir ara vardı ve özellikle şehir dışında yaşayan ya da başka bir yere gitmeyi planlayan birçok insan biletini önceden almıştı. Ama ben biletini yakan, iptal eden ya da açığa alan çok fazla arkadaşımı tanıyorum. Çünkü böyle bir durumda kimse burayı terk etmek istemedi.
Öğrenciler nezdinde ise büyük bir korku vardı; bazıları içinse tam anlamıyla çaresizlik hissi hâkimdi. Kimse olan bitene anlam veremiyordu. Normal şartlarda bayram tatilinden sonra yaklaşık beş gün daha okuldaydık ve 5 Haziran’da eğitim dönemi bitip sınav haftamız başlayacaktı. Yani aslında herkesin yavaş yavaş finallere çalışmaya başladığı bir dönemdi.
Ben de üç bölüm okurken artık sonuna yaklaştım; okulda beşinci senem. Bir yandan bitirme projelerimi yapmaya, bir yandan sınavlara hazırlanmaya çalışıyorum. Herkesin hayatı zaten oldukça yoğun. Öğrenci olmak da sadece okula gidip gelmek değil çünkü biliyorum ki aynı zamanda çalışan çok fazla arkadaşım var. Kendi hayatını sürdürebilmek için bir yandan çalışan, başka işlerde emek veren çok sayıda öğrenci var tabii.
Ö.Ö.: Bu artık çok yaygın bir durum. “Öğrenci işçi” diye bir kavram kullanılıyor hatta. Neredeyse çalışmayan öğrenci kalmadı deniyor.
E.A.: Yani ben de çalışmayan bir öğrenci tanımıyorum ve her ne kadar “özel üniversite”, “vakıf üniversitesi” dense de, bir İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencisi olarak şunu söyleyebilirim ki çok fazla öğrenci işçi arkadaşım var.
Bir anda herkesin hayatının ortasına “Şimdi ne yapacağız? Okul devam edecek mi? Biz ne olacağız? Nereden mezun olacağız?” soruları oturdu. Bir de şöyle bir durum var: Garantör okul olarak seçilen üniversitede, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bulunan birçok fakülte zaten yok.
Ö.Ö.: Evet.
E.A.: Biz nereye gideceğiz?
Ö.Ö.: Mimar Sinan Güzel Sanatlar’a...
E.A.: Evet. Mesela mühendislik fakülteleri ne olacak ya da iletişim fakültesindeki birçok bölüm? Çünkü bir yandan da İstanbul Bilgi Üniversitesi kendine ait bir ekolü olan bir okul. Bazı bölümlerde verilen eğitimin, yaklaşımın ve üretim biçiminin gerçekten sadece oraya özgü olduğu bir durum var.
Dolayısıyla aynı bölüm adıyla başka bir üniversiteye geçmek, aynı eğitimi almak anlamına gelmiyor. Zaten birçok öğrenci de tam olarak bu yüzden İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni tercih etmişti. Bu nedenle insanlar “Şimdi ne olacak?” sorusuna cevap bulamadı ve süreç boyunca çok büyük bir kafa karışıklığı yaşandı.
Ö.M.: Şimdi, bu kadar ani ve sürpriz biçimde geri alınan kararın ardından ortaya çıkan duruma dair bir şey sormak istiyorum. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Resmî Gazete’de yayımlanan yeni bir kararla 22 Mayıs gecesi faaliyet iznini iptal ettiği İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni üç gün sonra yeniden açmaya karar verdi. Üstelik yine gece saatlerinde yayımlanan bir kararnameyle.
Bu konuda Yükseköğretim Kurulu Başkanı Erol Özvar’ın bir açıklaması var. Şöyle diyor: “İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.”
Burada benim yorumlamakta zorlandığım bir nokta var; belki sen yorumlarsın. “Yürürlükteki mevzuat çerçevesinde zorunlu bir hukuki işlem” deniyor ama bunun neden zorunlu olduğu açıklanmıyor. Öte yandan “sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri” deniyor; fakat aradan yalnızca üç gün geçmişken yeniden açma kararı geliyor ve bunun da “öğrencilerin, ailelerin ve üniversite çalışanlarının beklentilerini hassasiyetle gözetmek” olduğu söyleniyor. Bunu nasıl yorumlamalıyız?
E.A.: Şöyle, ben de buna büyük bir kafa karışıklığıyla yaklaşıyorum çünkü bu karar ilk verildiğinde de aynı insanlar söz konusuydu, aynı kişiler mağdur olmuştu. Yaklaşık 20 bin öğrenciden, yaklaşık 2 bin emekçiden bahsediyoruz.
Bir de mesela uzun süre konuşulamayan başka şeyler de vardı. Biz kendi aramızda konuşuyorduk ama bunun için ne yapacağımızı bilemiyorduk. İstanbul Bilgi Üniversitesi kampüsünde yaşayan hayvanlar var; bakılan, sahiplenilmiş hayvanlar. Orada yaşayan bir canlılık var aslında. Dün okuldan zorla çıkarılırken onları ne yapacağımızı bilemedik.
Yani en başından beri insanlar zaten mağdurdu. Baştan itibaren durum buydu. O yüzden ben burada öğrencilerin gösterdiği direnişin ve destek için gelen insanların etkisinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sonuçta değişen bir şey yoktu; mağdur olan yine aynı insanlardı.
Ö.Ö.: Bir de rektörlüğün tavrını sormak istiyorum Esila. Kayyım atandıktan sonra görevine devam eden rektör Ege Yazgan, öğrenciler için bir açıklama yapmış; hem sizin, hem de çalışanların haklarını koruyacaklarını söylemişti. Ancak sonrasında, müdahale öncesinde kampüsün boşaltılmasını istediler. Ayrıca rektörlük tarafından gıda ve erzak girişinin yasaklandığı da duyuruldu.
E.A.: Evet, o da şöyle oldu. Hatta Ege Yazgan, önceki günün sürecinde — biz hâlâ okulun içindeyken, hava kararmamışken — kampüste dolaşıyordu. Öğrencilerle konuşuyordu. Biz forumlar yaptık, forumlarda kararlar aldık. Dışarıdan gelen arkadaşlarımız da oradaydı ve onların desteği gerçekten çok büyüktü. Herkesin birbirine destek olmaya çalıştığı, hocalarımızın öğrencilerle konuştuğu bir ortam vardı.
Ege Yazgan’ın kampüste olması da bizde “Neden burada?” gibi bir soru işaretinden çok, “Nasıl bir iletişim kurulacak, ne olacak?” merakı yaratıyordu. Çünkü bir yandan da biz eylemi örgütlemeye çalışan öğrenciler olarak iletişim hâlindeydik.
Sonrasında bir anda, ertesi gün için herhangi bir saat belirtilmeden, öğrenci girişlerinin durdurulacağı söylendi. Dışarıdan yemek alınmayacağı, erzak yardımının kabul edilmeyeceği açıklandı. Hatta okulun öğrencisi bile kampüse alınmayacaktı. İçeridekiler sadece çıkabilecekti; çıkarlarsa tekrar geri giremeyeceklerdi.
Bir yandan da kafam çok dolu, toparlamaya çalışıyorum… Bunlar söylendi bize ve tüm bunlar için net bir saat bile verilmedi. Üstelik daha gece olmadan uygulamaya geçildi. Gece dışarıdan bize yardım geldi mesela ama arkadaşlarımızın getirdiği şeyleri içeri almadılar. Halbuki bunların ertesi gün uygulanacağı söylenmişti.
Biz kendi aramızda bunu konuşurken, daha geceden müdahale başlamış oldu. Açıkçası bize doğrudan “Sizi çıkaracağız” denmemişti. Biz şunu düşünüyorduk: Dışarıdan erzak girişini engelleyerek bizi aç bırakacaklar ve içeride kalmak isteyen insanları kendi iradesiyle çıkmak zorunda bırakacaklar. Ama tam bunları düşünürken bir anda polis müdahalesiyle karşı karşıya kaldık.
Ö.Ö.: Sonra kimse bırakılmadı ama herhalde değil mi?
E.A.: Efendim?
Ö.Ö.: Müdahalenin ardından galiba içeride kalan olmadı. Öğrenciler daha sonra dışarıda mı, o Tarih Kapı’nın çevresinde mi kalmaya devam etti dün?
E.A.: Evet, öyle oldu. Zaten en başından beri çağrımızı Tarih Kapı’ya yapıyorduk. Dışarıda da bizi desteklemek için gelen bir kalabalık vardı. Sonrasında biz içeriden müdahaleyle çıkarıldık; hatta oldukça sert bir müdahaleyle çıkarıldık. Ardından da bizi bekleyen, bize ve okulumuza destek vermeye gelen kalabalıkla birlikte orada bulunmaya devam ettik.
Ö.M.: Evet, ben de şunu sormak istiyorum. Ortada oldukça çelişkili açıklamalar var. Hem rektörlükten, hem de Yükseköğretim Kurulu Başkanı Erol Özvar’ın açıklamalarından söz ediyoruz. Rektör Ege Yazgan da, “Mağdur olmamanız için elimizden geleni yapıyoruz” diyor. Ama bir yandan da sendikacıların ve mezunların kampüse alınmaması, kapıların kilitlenmesi gibi uygulamalar var. Hatta polis ve özel güvenlik müdahaleleri sırasında bir sendikacının yaralanıp hastaneye kaldırıldığı bilgisi geliyor. Nöbet sürerken yiyecek girişinin engellenmesi gibi kararlar da alınıyor.
Öte yandan, bu müdahalelere rağmen dayanışma mesajları da geliyor. Örneğin tutuklu Resul Emrah Şahan’ın gönderdiği bir mektup var. Mektupta, “Bugün gençlerin geleceği göremediği, sahip olduklarının bile bir gecede ellerinden alınabildiği bir dönemden geçiyoruz ama biliyorum ki umudumuz ve dayanışmamız daha da güçlenecek,” diyor.
Şimdi bütün bunlar yan yana geldiğinde, hem rektörlüğün, hem de Yükseköğretim Kurulu tarafının yaptığı “Cumhurbaşkanımız süreci hassasiyetle takip ediyor” açıklamaları öğrenciler tarafından nasıl karşılanıyor?
E.A.: Aslında bir süre sonra bu açıklamaları bir cevap gibi algılayamamaya başladık çünkü en başından beri aynı şey söyleniyordu: “Mağdur olmayacaksınız.” Ama gerçekte yaşananlar bambaşkaydı.
Okula mezunlar alınmıyordu. Destek için gelen insanlar içeri alınmıyordu. Sendikacılar alınmıyordu. Gelen insanlar orada yaralanıyor, hastaneye gitmek zorunda kalıyordu. Okulda kalmak isteyen öğrencilere erzak yardımı yapılmıyordu; bunlar engelleniyordu. Bir süre sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri kendi okullarına bile giremez hâle geldi. Kampüste tamamen başka bir ortam oluşturulmaya başlanmıştı.
Bizim kurmaya çalıştığımız şey ise tam bunun karşısındaydı. Çünkü evet, biz mağdur olduk. O söylemlerin bizim için gerçek hayatta herhangi bir karşılığı olmadı.
Akademik olarak ne olacağını bilmiyorduk. Ben kendi adıma söyleyeyim: Okulun son dönemlerindeyim. Yazın diplomalarımı alıp, sonraki dönemde birkaç dersimi vererek tamamen mezun olacak durumdaydım. Üç bölüm okuyorum. Birini bitirmiştim. Diğer iki bölümden aynı anda nasıl mezun olacağımı bilmiyordum. Herhangi bir yere gönderilsek, başka bir üniversiteye aktarılacak olsak bunu nasıl yapacağımı gerçekten bilmiyordum ve karar değişene kadar da bilmiyordum.
Ama bir noktadan sonra insan şunu düşünmeye başlıyor: “Bunları sonra düşünürüm. Şu an bireysel olarak kendi kaygına kapanma zamanı değil. Şu an birlikte olma zamanı.” Arkadaşlarınla, hocalarınla birlikte olma ve orada durma zamanı.
Ben birçok arkadaşımın da kendi mağduriyetini geri plana ittiğini, sırf birlikte kalabilmek ve dayanışmayı sürdürebilmek için bunu yaptığını defalarca gördüm.
Ö.Ö.: Son iki dakikamız kaldı Esila. Uzun zamandır, senin de bahsettiğin gibi, Laureate tarafından devralınmasının ardından üniversitede başka tartışmalar da vardı. Bunlardan biri de sendikalaşmaydı ve bu, vakıf üniversiteleri açısından bir ilk olarak görülüyordu. Sendikalı hocaların da size destek verdiğini anlıyoruz.
Bir yandan da kamulaştırma talebi dile getiriliyor çünkü üniversite yeniden açılmış olsa da belirsizlik sürüyor. Dolayısıyla öğrencilerin ve sendikanın ortak bir talebi var mı? Bu kayyım meselesi ve yaşanan belirsizlik sizce nasıl çözülebilir?
E.A.: Aslında bununla ilgili hâlâ bir süreç geliştirmeye çalışıyoruz; düşünüyoruz, konuşuyoruz ama bizim oradaki beklentimiz sürüyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bu Çarşamba gününe kadar bir süre verilmişti.
Biz daha okula giremez durumdayken de, okuldan çıkarıldıktan sonra da — hatta daha öncesinde okulun içindeyken de — şimdi ise okulumuzu yeniden açtırmış ve bugün bir şenlik düzenleyecek durumdayken de aynı soruyu sormaya devam ediyoruz. Dolayısıyla burada hâlâ devam eden bir karar mekanizması ve belirsizlik olduğunu söyleyebilirim.
Ö.Ö.: Peki, bugün saat 14:00’te “kazandığımız zaferi birlikte kutlayalım” diyerek yeniden İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü Tarih Kapı önüne çağrı yaptığınızı da hatırlatmış olalım.
Ö.M.: Bayram tatilinde de gidiyor musunuz?
E.A.: Yani çoğu kişi gidecekken gitmiyor gibi bir durum var şu anda.
Ö.Ö.: Bundan sonra bilet bulamazlar zaten.
E.A.: Herkes ne yapacağını şaşırmış galiba.
Ö.M.: Bir yandan da gerçekten büyük bir kaos yaşandığını söylemek lazım. Hem Cumhuriyet Halk Partisi cephesinde, hem de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde paralel biçimde yaşanan bu süreçlerin aynı zamana denk gelmesi de doğrusu oldukça ilginç.
E.A.: Ve çok eş zamanlı olmuş.
Ö.M.: Aynı zamanda Erol Özvar da şöyle diyor: “Sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.”
Hayırlı olsun diyelim. Peki, çok teşekkürler.
Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz Esila.
E.A.: Ben teşekkür ederim.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


