Açık Alan'ın bu dönemini İlerlemeye Devam Et ile kapatıyoruz. Salih Işıker ve Zahit Kahraman -z kuşağının iki temsilcisi- Rosa Parks'ın "başarı öyküsünden" yola çıkarak başarı kavramını nasıl algıladıklarını, mükemmeliyetçilikle nasıl mücadele ettiklerini anlatıyor.
Zahit Kahraman: Merhaba sevgili dinleyenler.
Salih Işıker: Merhabalar, merhabalar.
Z. K: Müsaadenle söze ben girmek istiyorum. Çok güzel bir seçim olmuş şarkı.
S. I: Teşekkür ediyorum.
Z. K: Çok fazla şeyi bana hissettirdi çünkü. Anımsattı daha doğrusu. 18 yaşlarında bu şarkıyı çok dinlerdim.
S. I: Çok da eski bir zaman değilmiş bakıldığı zaman. Açık Alan'ın konseptine de uygun olarak.
Z. K: Evet. Çok uzun zamandır dinlememiştim bu arada gerçekten. Sanırsam iki yıldır hiç dinlemediğim bir şarkıydı. O zamanlar tabii 16, 18, 20 yaşlar hayatta bazı duyguların ilk yaşandığı şeyler. Her şeyin de ilki böyle çok tazedir; en telaşlı, en heyecanlı hissettiren yaşlarımız olduğu için o şarkıyı dinlediğim zamanlar, neler hissettiğimi, kimler için dinlediğimi biraz anımsattı bana bu şarkı. O yüzden biraz böyle tüylerim ürperdi. Teşekkür ederim seçimin için.
S. I: Rica ederim ama ben senin kadar cesur yorumlarda bulunamayacağım. Şimdi ilerideki eşim bu programı dinlediğinde "Sen ne diyorsun?" diye bana çıkıştığı zaman ona bir açıklama yapamam.
Z. K: Ya biraz da orada mesele şey değil mi peki sence? Mesele şahıslar değil, hislerdir. O anın, o kişinin sayesinde o an hissettiğin şeyleri özler insan veya anımsar. O anıları tatlı bulur. Hani ben biraz da olayın o tarafından bakıyorum, o perspektiften bakıyorum. Yani mesela bazı hediyeler vardır, atmaya kıyamazsın. O kişi aslında senin için hâlâ bir anlam ifade etmiyor olabilir ama o an sana hissettirdiği şey senin için her zaman bakidir. Ve onu unutmak istemezsin, o hissi hatırlamak istersin. Bu yüzden bazı şeyleri silip atamazsın. Fotoğrafları, hediyeleri, anıları, bazı anları unutmak istemezsin. Bu şarkı da tam olarak bana böyle hissettirdi diyebilirim.
S. I: Abi çok derin girdin be. Ama ben şöyle diyebilirim; biraz daha genel bir yorum yapacak olursam şarkıyla alakalı, ben bu tür parçaları çok beğeniyorum. Ya sana şöyle diyeyim; kimi parçalar vardır sanatçının sesi için dinlersin, melodisi için dinlersin veya başka bir şey için dinlersin ama gerçekten bu parça gibi seni o ruh hâlinde olmasan bile o ruh hâlindeymişsin gibi hissettiren parçalar o kadar hoşuma gidiyor ki... Yani ben depresif olmadığımda beni üzgün hissettirebilsin veya ne bileyim illegal bir şeyden bahsediyorsa beni gerçekten bir mafya babası gibi hissettirsin. Beni moddan moda soksun.
Z. K: Evet, kesinlikle katılıyorum sana. Yani sanatçılarda benim de ilk aradığım şey bu. O alt temasındaki ritim beni gerçekten anlattığı şeye sürüklemeli. Başarı kıstası benim için de dinlediğim şarkılarda bu oluyor: Bana anlattığı şeyi benim içimde sürüklemesi, hissettirmesi. Zaten işin sanat kısmı bence bu tarafında kalıyor.
S. I: Kesinlikle. Peki, o zaman şöyle bir şey diyeyim sevgili, sayın, değerli dinleyicilerimize: Bu bir müzik programı değil. Esasında "Açık Alan" adı altında gerçekleştirilen programların bu yayın dönemi sonuncusunu gerçekleştiriyoruz. Bendeniz Salih Işıker ve yanımda Zahit Kahraman'la beraber bir müzikle başlangıç yapmak istedik zira gerginiz. Yani bunu saklamanın çok da bir anlamı yok. Her gün podcast veya radyo programı yapmıyoruz. Bu gerginliğimizi atmak için de kendi aramızda ufak bir sohbette bulunup size de güzel bir melodi dinletmek istedik ve asıl programın girizgâhı için Zahit'e sözü vermek istiyorum.
Z. K: Ben biraz size programdan bahsettikten sonra sevgili Salih'le beraber kendimizi tanıtmak istiyoruz. Ama kabaca biraz programdaki ideolojimizden, bakış açımızdan bahsetmek istiyoruz. Bu programda başarıya giden yolun aslında başarısızlıktan geçtiğini, elmas ile kömürün arasındaki farkı ve başarısızlığa uğramanın korkulacak bir şey olmadığını siz değerli dinleyicilerimize naçizane anlatmaya çalışacağız. Başarı kavramını irdeleyerek toplumdaki mükemmeliyetçilik algısını kırıp başarı hikâyelerini filtresiz bir şekilde sizlere aktaracağız. Ben Zahit Kahraman.
S. I: Ben Salih Işıker.
Z. K: İstanbul'da üniversite öğrencisiyim. Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü öğrencisiyim. Aynı zamanda medya sektöründe kendi çapımızda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Sektöre dâhil olmaya, bazı alanlarda uzmanlaşma çabası içerisindeyiz. Bir sosyal medya kanalımız var, orada içerik üretiyoruz arkadaşımla birlikte. Sen de biliyorsun ama dinleyenler bilmiyor. Şu an profesyonel hayatım diyebileceğim şekilde, akademik yolculuğumla beraber bu şekilde ilerliyor. Bize böyle bir fırsat sunduğu için Apaçık Radyo'ya da çok teşekkür ederiz. Böyle bir program yapma şansı sundukları için... Elimizden geldiğince en iyi şekilde bunu değerlendirmeye çalışacağız.
S. I: Yani kesinlikle sana katılıyorum ama benim kullanacağım cümleleri kurduğun için şu an biraz kızgınım sana. Şimdi dinleyicilerimiz bilmez fakat Zahit'le biz 14-15'e girdik mi?
Z. K: 16'yı bitiriyoruz.
S. I: 16 bitiyor. Ben 15'e girdik mi diye düşünüyordum. Ben artık saymayı bıraktım belli bir zamandan sonra. Zahit'le çok çok çok eskiden beri arkadaşız. Dolayısıyla gündelik hayatımızdaki davranışlarımızdan tutun gelecek planımıza kadar pek çok şey aslında paralellik gösteriyor. İstanbul Üniversitesi'nde Radyo-Televizyon bölümündeyim. İletişim Fakültesi. Sektöre girip orada yoğrulmaya çalışan gençlerden biriyim ve bunu gururla da söylüyorum. Apaçık Radyo'nun arka planında olan bir ismim aynı zamanda. Burada yıllarını vermiş iş arkadaşlarım var ve onların yanında da "Arka planda ben de varım," diyebilmek benim için çok büyük bir onur. İşin arka planına geçtiğim zaman, o dinlediğim radyo programları, podcastlerin veya canlı yayınların siz değerli dinleyicilerimize aktarılma sürecinde parmağı olan birisi olarak 10. ayıma gireceğim. Evet, 10. ayıma girdim hatta. Yanisi şöyle; üniversite hayatıma devam ederken aynı zamanda Apaçık Radyo'nun bünyesinde siz değerli dinleyicilerimize bütün programların sunumunda az çok emeği geçen bir kişi olarak kendimi tanıtabilirim.
Z. K: Evet.
S. I: Bu şekilde de cümleyi toparladım.
Z. K: Bahsettiğin yerlerden bir tanesi benim kafamda çok şey canlandırdı. Gerçekten biz hiç birbirimizden kopamadık. Hayatta hep paralel bir doğrultuda ilerledik. Sen mesela buraya benden iki sene önce geldin. İşte bir şekilde kendini geliştirmeye, bir yol çizmeye, kendine bir alan yaratma çabası içerisindeydin hep. Bunu da başarıyla ilerletiyorsun, görüyorum. Seninle çok gurur duyuyorum.
S. I: Sen beni bayağı şımartmaya başladın, o yüzden ben konuyu dağıtmak zorunluluğu hissediyorum. Cümleleri uzattıkça iyice yüklemleri kaymaya başladı. Şimdi Zahit, dinleyicilere kendimizi anlattık ve tahminimce ikimiz de artık hafif cıvımaya başladık stüdyoda. Bu alıştığımızın bir göstergesi, o yüzden bunu olumlu bir şey olarak söylüyorum. Ama dilersen artık Rosa Parks'ın hikâyesine ufaktan bir giriş yapabiliriz.
Z. K: Evet, bundan önce bir kavram var: Başarı kavramı. Kendi aramızda bunu tartışmamız gerekiyor. Başarı kavramının bizim için ne ifade ettiğinden ve insanlara neden bunu aktarmamız gerektiğinden biraz bahsetmek istiyorum ben. Şu anda insanların bir şeyleri başarmak için çabalaması, o kadar çabaya rağmen takdir edilmemesi ve sonuç olarak da elde tutulur bir şey bulamamaları... Bu gerçekten çok karanlık bir tablo var özellikle ülkemizde ve dünyamızda. Çünkü işler artık bizim neslimizdeki insanlar için çok zorlaşmaya başladı. İstediğin kadar çalış, istediğin kadar çabala, istediğin kadar doğru stratejiyle ilerle; ne olursa olsun sonuç elde edebilmek artık çok zor bir duruma geldi. Fakat burada önemli olan amaç, süreç, sonuç; bunları biraz daha ele alacağız zaten biz de burada. Naçizane insanlara bunları aktarıp, belki bir rol model olarak anlatacağımız kişileri görüp kendilerine oradan bir parça bulup, birazcık oradan hissedip, benimseyip, onların başarı hikâyelerinde birer parça bırakmayı amaçlıyoruz biz. Sana şunu sormak istiyorum ben: Başarı senin için ne ifade ediyor? Başarılı insan kimdir? Başarı nedir?
S. I: Başarı nedir ya? Başarı kavramı bana soracak olursan oldukça nankör bir kavramdır. Şimdi "Neden?" diye soracaksın. Başarı, evet çabayla beraber gelir. Buna hiçbir karşı çıkmışlığım yok. Fakat her çabanın sonucu başarıyla sonuçlanmaz. Veya her cefanın sonrası bir ödülle beraber gelmez. Evet, insan çalışır, çabalar, hayal kurar. Ama bazı şeyler olmayınca olmaz yani. Başarı kavramı bence bir insanın olması gereken şeyi değil, içinde olmasını dilediği şeyi gerçekleştirmesine denir.
Z. K: Hıı.
S. I: Evet.
Z. K: Tekrar alabilir miyim o cümleyi senden?
S. I: Çok karışık bir cümle. Ben bile nasıl kurduğumu unuttum.
Z. K: Peki.
S. I: Ama şöyle, başarı kavramı tamamen öznel bir kavramdır yani.
Z. K: Kesinlikle, evet. Katılıyorum.
S. I: Bir insanın amacı bir yarışta ikinci olmaktır ve ikinci olur. Bu bir başarıdır. İstediğini başarmıştır. Orada asıl başarı kıstası birinci olması değildir, gibi.
Z. K: Senin görüşlerinin pek çoğunu paylaşıyorum. Şunları eklemek istiyorum üzerine ben de. Benim için başarı süreçten ibarettir. Benim gözümde başarının kıstası; başarmak istediğin şey için ne kadar çok emek sarf ettiğin, üstüne ne kadar çok titrediğin, ne kadar çok idealize ettiğin, bunu kafaya ne kadar çok koyduğun, bunun için kendinden nelerden feragat ettiğin, nelerden fedakârlık yaptığın çok önem arz ediyor bence. Evet, ben biraz Rosa Parks'ın hikâyesine giriş yapmak, onu sizlere tanıtmak istiyorum. Rosa Parks, 4 Şubat 1913 tarihinde Amerika, Tuskegee, Alabama'da dünyaya gelmiş; annesi öğretmen, babası da marangoz olan siyahi bir kadındır. Parks, Jim Crow ayrımcılığı altında büyümüştü. "Jim Crow nedir?" diye soracak olursanız, özellikle Amerika'nın güneyinde, 19. yüzyılın sonundan 1960'lara dayanan ırk ayrımcılığı yasalarıdır. Bu yasalar toplumda siyahiler ve beyazları okul, restoran, otobüs ve hatta tuvalet gibi alanlarda ayırıyordu. Bunların yanında siyahi insanların oy verme hakları fiilen engelleniyordu. Siyahi insanlar için hayat şartları belliydi: Eğitim fırsatlarından eşit şekilde faydalanamama, fiziksel iş gücü gerektiren işlerde insancıl olmayan şartlarda düşük ücretlere tamah etme; üstüne üstlük toplumdaki insanlar ve hatta polisler tarafından bile aşağılanma ve ayrımcılığa maruz kalma. Yani kısacası Rosa Parks'ın hayata geldiği dünya, siyahiler için tam bir distopyaydı. Dilersen biraz da eğitim, aile ve çalışma hayatından bahsedelim.
S. I: Dönemin ırk ayrımcılığı koşulları, Rosa Parks'ın eğitim hayatını da etkilemişti. Eğitimine yerel bir kilisenin sınıfında başladı. Daha sonra Montgomery Industrial School for Girls'e giderek mesleki eğitim aldı. Bu okul kapandıktan sonra onun için hayat daha da zorlaşmaya başladı. Irkçı eğitim sisteminin bir parçası olan Booker T. Washington Junior High School'a devam etti, ardından Alabama State Teachers College for Negroes tarafından kurulan bir uygulama okuluna geçti. Ancak büyükannesi ve annesinin hastalanması nedeniyle eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Kısacası, Parks'ın eğitim hayatı kesintili geçti. Bir yandan ekonomik zorluklar, diğer yandan da aile sorumlulukları nedeniyle okulunu tamamlayamadı. 1932 yılında Raymond Parks ile evlendi. Raymond Parks bir berberdi ve aynı zamanda Sivil Haklar Hareketi'ne aktif olarak destek veriyordu. Rosa'nın eğitimini tamamlaması konusunda eşi onu güçlü bir şekilde destekledi. Sonrasında Parks okula yeniden kayıt oldu. 1930'ların ortasında lise diplomasını başarıyla elde etti. Eşiyle birlikte uzun yıllar Sivil Haklar Mücadelesi'nde yer aldı. Rosa Parks, gençlik ve yetişkinlik yıllarında geçimini sağlamak için terzilik yapıyordu. Özellikle Montgomery'de bir mağazada terzi yardımcısı olarak kıyafet onarımı ve dikim gibi işlerle ilgileniyordu. Bu iş, o dönemde düşük ücretli olmasına rağmen siyahi kadınlar arasında yaygın bir meslekti. Terzilik, onun ekonomik bağımsızlığını kazanmasını sağlıyordu. Bunun yanında çalıştığı terzi dükkânı, farklı insanlarla temas kurduğu bir ortam olduğu için toplumdaki ırksal eşitsizlikleri daha yakından gözlemlemesine katkı sağlamıştı. Günlük yaşamındaki disiplin ve sabır gerektiren bu iş, onun karakterini de şekillendirmişti.
Z. K: Parks'ın ırkçılığa karşı bu denli önemli bir rol model olmasının başlıca sebebi olan "hayır" cevabı yalnızca bir sözcükten ibaret değildi.
S. I: Rosa Parks, olay günü içinde bulunduğu durumu şu şekilde aktardı: "Akşam altı civarında, otobüs şoförünün verdiği emirle beyaz bir yolcuya yer vermem gerektiği söylendi. Otobüs, ırksal ayrımcılık esasına göre düzenlenmişti. Beyaz yolcular önde ve renkli yolcular arkada oturuyordu. Şoför, yolcuları kendi isteğine göre hareket ettirir, bazı kişilere beyaz yolcular için kendi yerlerini vermelerini emrederdi. Bana da bunu emretti. Ve ben de 'hayır' dedim. Yerimden kalkmayı reddettiğim için polis çağırdı. Polis geldiğinde neden yerimi vermediğimi sordu. Yerimi vermem gerektiğine inanmadığımı söylediğimde ise beni tutukladı."
Z. K: Montgomery'deki otobüs boykotu, 1955 yılında dönemin ırkçı yasalarına ve hastalıklı düşünce sistemine sessiz bir tokat gibiydi. Parks; zor bir dönemin, zor bir gününde, iş sonrası kullandığı basit bir toplu taşıma aracında bile peşini bırakmayan dönemin ayrıştırıcı politikasını daha fazla yutamamış, buna karşı çıkmış ve tutuklanmıştı.
S. I: "Bunu bir insan olarak, haklarımın ihlal edildiğini hissettiğim için yaptım. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de ruhsal olarak çok zor şartlar altında çalıştığım için yorulmuştum ve bu tür olaylardan oldukça bıkmıştım. Irkımız yüzünden bir halk olarak katlanmak zorunda olduğumuz bu şeyler bana doğru görünmüyordu ve doğru da değildi. Bana eşitsiz ve kötü davranıldığına inanıyordum. Bu durum benim için bardağı taşıran son damlaydı." Bu olay, hakları ihlal edilen her bir siyahi insan için bardağı taşıran son damla olmuştu. 1955 yılında Rosa Parks'ın duruşmasının görüleceği gün, Kadınlar Siyasi Konseyi bir günlük otobüs boykotu organize etti. Boykot halk tarafından oldukça benimsendi. Pek çok siyahi Montgomery sakini, o gün otobüslere binmeyi reddetti. Parks, eyalet yasasını ihlal etmekten suçlu bulununca boykot süresiz olarak uzatıldı ve Montgomery İyileştirme Derneği, boykotu sürdürülebilir kılmak için kendi toplu ulaşım ağını kurdu. Parks ve diğer boykot önderleri taciz, dışlanma ve çeşitli hukuki engellerle karşı karşıya bırakıldı. Boykot 381 gün sürdü ve Browder v. Gayle davasında otobüslerdeki ayrımcılığın anayasaya aykırı olduğuna dair bir hükümle sona erdi.
Z. K: Parks o gün sadece kendisi için hayır dememişti. Verdiği cevap şahsında, kendisinden önce haksız yere tutuklanan insanlar ve hakları ihlal edilen bütün bir toplumu temsil ediyordu. Parks'ın mücadelesi burada başlamamıştı. Dolayısıyla burada da bitmedi. Hayatının sonuna kadar sivil haklar savunuculuğunu sürdürdü, pek çok harekete önderlik etti, bir kişisel gelişim enstitüsü kurdu ve yaşamı boyunca ve hatta ölümünün ardından bile pek çok ödüle layık görüldü. Ulusal Heykel Salonu'nda anılan ilk siyahi Amerikalı oldu. Siyahilerin oy kullanmasına karşı olan politikalara rağmen üç ayrı girişiminin ardından seçmen kaydının hayata geçmesini sağlayarak siyahilerin de seçmen olmasında etkili bir rol aldı. Irksal ve cinsel şiddet vakalarını araştırdı. Kampanyalar düzenleyerek ilerideki sivil haklar mücadeleleri için de zemin hazırladı.
S. I: Boykotun ardından Parks, kısmen bu mücadelesine bağlı olarak maddi sıkıntılar ve sağlık sorunları yaşadı. 1957'de Detroit, Michigan'a taşındı. Sivil haklar savunuculuğunu sürdürdü. John Conyers, Johnny Little, Gary Tyler, Angela Davis, Joe Madison ve Nelson Mandela gibi isimleri destekledi. Siyahi güç hareketlerinin de destekçilerindendi ve Özgür Güney Afrika Hareketi kapsamında Apartheid karşıtı protesto ve konferanslara katıldı. 1987'de Elaine Eason Steele ile birlikte Rosa ve Raymond Parks Kişisel Gelişim Enstitüsü'nü kurdu. Parks'ın 2005'teki ölümünün ardından Montgomery'de, Washington D.C.'deki Amerika Birleşik Devletleri Kongre Binası kubbesinde ve Detroit'teki defnedildiği Woodlawn Mezarlığı'nda olmak üzere üç şehirde halka açık anma törenleri düzenlendi. Parks, yaşamı boyunca ve ölümünden sonra çok sayıda ödül aldı ve onurlandırıldı. Başkanlık Özgürlük Madalyası ve Kongre Altın Madalyası ile onurlandırılırken, Ulusal Heykel Salonu'nda anılan ilk siyahi Amerikalı oldu. Zahit, bu olayda benim en çok şaşırdığım şey ne biliyor musun? Bir devrim yapıyorsun. Senin gündelik hayatını yaşayabilmen için, insan muamelesi görebilmen için gerçekten bir başkaldırıda bulunman gerekiyor. Ve bu başkaldırının ardından hukuki engeller, taciz, tehditler ve zaten toplumda sürekli olarak yaşadığın bir dışlanmayı da katbekat fazlasıyla yaşaman gerekiyor.
Z. K: Zaten bence onu özel kılan şey de bu. Bunu yapabilir miydin? Onun bunu yapabilmeye cesaret edebilmiş olması onu özel kılan ve onun şu an başarı öyküsünü anlatmamıza sebep olan şey. Yaptığın şeyin sonucunun nereye gideceği hakkında hiçbir fikrin yok. Ölebilirsin. Ailen tehdit altına girebilir. İşkenceye maruz kalabilirsin.
S. I: Ki ufak bir dipnot açmak isterim. Bunu ilk yapan kişi aslında Rosa Parks değil. Onun öncesinde de bu girişimlerde bulunuldu fakat onlar çok çok kötü sonuçlarla karşı karşıya kaldıklarında -ki bu asla ama asla eleştirilecek bir konu değil- geri adım atmak zorunda kaldılar.
Z. K: Evet ve sen önceki örnekleri bildiğin hâlde bu tepkiyi verebiliyorsun. Böyle bir cesarete sahipsin. Köşeye sıkışmış bir aslan gibisin. Hani çok yırtıcı bir psikolojiye sürükleniyorsun. O psikolojiyi anlamak çok zor gerçekten. Dünyada hâlâ insan haklarının ihlal edildiği yerler var. İnsancıl şartlar altında çalışmayan, yaşayamayan, haklarından mahrum bırakılan insanlar var. Bu gerçekleri de biliyoruz. Yüzleşiyoruz ama sürekli hep beynimizin arka odalarına kapatıyoruz bunları. Çünkü bunları duymak, bilmek, görmek bizim için zaten işkence gibi. O insanların neler yaşadığı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Gerçekten çok insanlık dışı, insancıl dışı şeyler bunlar.
S. I: Seninle konuşurken bana programın başında sorduğun soru aklıma geldi. Hani sormuştun ya "Başarı nedir?" diye. Rosa Parks'ın örneği üzerinden gidersek benim tamamen kişisel görüşlerimle... O gün otobüste o koltuktan kalkmayı reddetmesiydi.
Z. K: Kesinlikle katılıyorum sana.
S. I: Evet, her hayal başarıyla sonuçlanmayabilir. Ama her başarı bir hayalle başlar. İnsanın onu hayal etmesi ve bunu gerçeğe dökebilmesi de asıl başarı kavramını oluşturur benim için. İlk başta sorduğun soruya da böyle bir...
Z. K: ...şekilde cevap vermek... Çok güzel, çok güzel noktaladın. Teşekkür ederim.
S. I: O zaman Zahit, çok çok teşekkür ediyorum. Aynı teşekkürü senden de bekliyorum çünkü biz program ortağıyız.
Z. K: Ben de önce Apaçık Radyo'ya bize bu imkânı sundukları için, sesimizi duyurdukları için çok teşekkür ederim. Sonrasında dinleyicilerimize bizi dinledikleri için çok teşekkür ederiz. Ve sana bu programda benimle beraber yoldaşlık yaptığın için çok teşekkür ederim.
S. I: Beni tekrar şımartıyorsun. Ama burada şımartılması gereken üçüncü bir şahıs var ve o da kayıt masasındaki Dila Yılmaz. Kendisine çok teşekkür ediyoruz zira bu kaydı kendisi aldı. Programın uzun hâlini bana yollayacak ve ben de sadece kesip biçmesiyle uğraşacağım. Bunun için Dila'ya çok teşekkür ediyorum.


