İlksen Mavituna bu hafta Açık Dergi: Portreler'de, belgesel sinemacı ve akademisyen Can Candan'la! Salt Beyoğlu’nda süren Barajdan Sızanlar sergisinde yer alan Nükleer İbrahimlerin İzleri'ni, Nükleer Alaturka projesinden yola çıkarak Türkiye’nin nükleer hikâyesini, alternatif bir tarih anlatısı olarak bakmanın imkânlarını konuşuyoruz. Bir yandan da Boğaziçi Üniversitesi’nde 2000 güne yaklaşan direnişe, akademiyi boğan ortama karşı, "sızarak, direnerek ve üreterek" var olma mücadelesini izliyoruz.
İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bugün Beyoğlu'na çıktık ve SALT'tayız. Can Candan'la buluştuk. Merhaba Can Hocam.
Can Candan: Merhaba.
İ. M: Nasılsınız?
C. C: Gayet iyiyim. Sizinle olmak her zaman güzel. Siz nasılsınız?
İ. M: İyi, çok sağ olun. Çok sağ olun. "Nükleer İbrahimler'in İzinde" sergisinin haritasına yerleştirdik kendimizi. SALT'ta yayılan "Barajdan Sızanlar" sergisinin bir parçası olarak bir süredir sergileniyor ve yaz sonuna kadar da... Ağustos sonuna kadar da...
C. C: Burada olacak.
İ. M: "Barajdan Sızanlar" bir araştırma sergisi, bir karma sergi. Türkiye'den Filistin'e, Ürdün'e uzanan bir coğrafyada arşiv ve altyapı meselelerini konu alan işleri bir araya getiriyor. Sizin de 8 yıllık çalışmanızmış hakikaten.
C. C: Vallahi 10 yıl desek daha doğru olacak. Bu, "Nükleer İbrahimler'in İzinde". Yani şöyle; aslında Nükleer İbrahimler, "Nükleer Alaturka" belgesel film projesinin içindeki hikayelerden bir tanesi. On yıldır geliştirdiğimiz, araştırdığımız hikayelerden biri. SALT'ta böyle bir sergi olacağını öğrendiğimiz zaman, küratörümüz Gülce Özkar'a "Bizim de böyle bir işimiz var," dedik. O da "Siz de dahil olsanız ya sergiye," şeklinde bir davette bulundu. Öyle olunca da bu hikayeyi daha pişerken seyircilerle, izleyicilerle, ziyaretçilerle buluşturabiliriz diye düşündük. Sonuçta da "Nükleer İbrahimler'in İzinde" başlıklı iş çıktı ortaya, gördüğünüz gibi.
İ. M: Evet, yani pişmekte olan bir iş henüz o.
C. C: Yani şöyle; sonuçta bunlar hep bir süreç içinde olan şeyler. Belgesel filmi yaparken, geliştirirken araştırıyorsunuz; arşiv tarıyorsunuz, bilgileri toparlıyorsunuz vs. Ve o, sürekli aslında farklı formlarda üzerinde çalıştığınız bir işe dönüşüyor. Bu da aslında bu sürecin içinde, bu mekanda bu hikayeyi anlatma biçimimiz.
İ. M: Çünkü "Nükleer Alaturka" üzerine konuşmaya başlayalı çok oldu.
C. C: Sağ olun.
İ. M: Biz de en başından beri takipteyiz aslında. Ama şimdi burada bu işi bu kadar detaylı olarak, bu arşiv çalışmasını görünce, en azından zihnimde "Bu belgesel niye bu kadar uzun sürüyor?" sorusunun açıklaması belirebiliyor.
C. C: Çok uzun sürüyor diye.
İ. M: Tabii, Türkiye'de belgesel çekmenin dertleri üzerine konuşacak olsak, o herhalde bir kolokyuma falan konu olur.
C. C: Yani hem belgesel sinemanın zorlukları var hem de tabii belgesel sinema yapanların başına gelen şeyler var; filmlerinden biraz bağımsız ama bağlı olarak da. Mesela bir akademisyen olduğunuz zaman malum, Türkiye'de bazen başınıza aslında gelmemesi gereken şeyler de gelebiliyor. İşte Barış Akademisyenleri süreci olsun, daha sonra Boğaziçi Üniversitesi'nin yönetim krizi, kayyum krizi olsun... Bunlarla uğraşırken asıl işiniz olan belgesel sinema çalışmaları, araştırmaları ya da belgesel sinema üretimi aksayabiliyor, sekteye uğrayabiliyor. İşte bu da bizim Türkiye'mizin bu dönemki gerçeklerinden biri.
İ. M: Bu arada 2000. güne yaklaştığını fark ettim sizle buluşmadan önce bir baktığımda. Boğaziçi Üniversitesi'nin direnişi, hocaların direnişi 2000 gündür devam ediyor.
C. C: Sadece hocalar değil tabii. Boğaziçi Bileşenleri dediğimiz öğrenciler, akademisyenler, mezunlar, çalışanlar; özellikle Eğitim Sen'de örgütlü çalışanlar... Hep birlikte ve aslında sadece o da değil tabii, bütün bu bileşenlerin destekçileri var. Toplumda bir karşılık görüyor. Dolayısıyla hep birlikte yürüttüğümüz bir itiraz, bir direniş var. Dediğim gibi de 2000. gününe geliyor.
İ. M: Evet, müthiş bir dirençlilik. Bir yandan da söylemesi dile kolay ama bazı kavramlar şeyleri çok hafifletiyor gibi geliyor. Daha derine inmek gerekiyor, aynı burada yaptığınız gibi aslında. Bir yandan da ben şunu düşünmeden edemedim: Böyle bir araştırma projesinin çıktısı üzerine konuşuyorken, direnen akademinin kendini nasıl tanımladığı cümlesi geliyor aklıma. Üniversiteleri, akademiyi boğan ortam nedeniyle kendilerini dışarıda konumluyorlar aslında. Akademik diyebileceğimiz bilginin, kendi bu tabiri hak edeceği vasıfla ortaya çıkması için gereken koşullar bizden uzaklaştıkça, biz aslında kendimizi böyle alanlarda buluyoruz. İyi ki de bulabiliyoruz.
C. C: Çok önemli. Özellikle böyle bir dönemde bu alanların olabilmesi ve bu alanlarda insanlarla buluşabilmemiz; hikayelerimizi, derdimizi anlatabilmemiz, öğrendiklerimizi paylaşabilmemiz gerçekten çok kıymetli. Özellikle böyle bir dönemde daha da kıymetli. Dolayısıyla emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Kesinlikle, evet.
İ. M: Ekip de burada zaten şu anda yanımızda. Mekanda bulunuyoruz zaten, SALT Beyoğlu'nda yer alıyor sergi. Söylediğimiz gibi ağustos sonuna kadar açık. "Nükleer İbrahimler'in İzinde". Şu yüzden mi bu başlık diye düşünüyorum: Yani işe biraz da böyle mizahi bir yerden yaklaşmayacak olsak çıldırırız gibi bir noktadayız.
C. C: Tabii, tabii. Bir de yani şöyle bir şey var; şu işte bizim filmimizin logosu, *"Nükleer Alaturka"*nın logosu. Yani daha ortada film yok ama ona dair bir yaklaşım var. "Alaturka" kelimesi de zaten neyi ifade ediyor? Aslında iki şeyi ifade ediyor: Bir, alaturkalık olarak bir nevi gayriprofesyonelliği ifade eden bir tabir. Ama bir yandan da daha nötr bir anlamı var; o da nedir, "Türk usulü" demektir. Tıpkı Mozart'ın Rondo alla Turcasında, yani Türk Marşı'nda olduğu gibi. Dolayısıyla biz bu iki anlamıyla oynamaya çalışıyoruz bütün bu belgesel filmde. Dolayısıyla buraya da yansıyor o tavır. Yani absürt bir durum var, tekinsiz bir durum var; ama bir yandan da bir trajikomedi izleyip duruyoruz aslında ve biz bunu yıllardır yapıyoruz. O trajikomedinin içinde de bir nevi dolanıp duruyoruz.
Şimdi o tarihçe içinde, yani 1930'larda başlıyor "Nükleer Alaturka"daki hikayeler. 2026'dayız şu anda ve malumunuz Akkuyu'da Türkiye'nin ilk nükleer santralinin inşaatı Rosatom, yani Rusya'nın devlet atom enerjisi şirketi tarafından devam ediyor. Ve orada çok ciddi bir sıkıntı var birçok açıdan. Birçok ülke örneğin nükleer enerjiden uzaklaşırken, günümüzde nükleer enerji; yeşil, temiz, iklim acil durumuna alternatif bir enerji kaynağı gibi pazarlanıyor. Çünkü her bu tür teknolojilerde olduğu gibi buna müthiş yatırım yapmış şirketler var; bundan müthiş paralar kazanıyorlar ve bunu devam ettirmek zorunda hissediyorlar ki o paralar aksın. Fakat bunun bize, doğaya, dünyaya faydası var mı, yok mu; zararı var mı, yok mu? Asıl tartışılması gereken konular onlar. Dolayısıyla bizim *"Nükleer Alaturka"*yı yapmamızın nedenlerinden biri de tam da bu. Yani bu konuyu tartışmamız gerekiyor bizim. Çünkü bu, bizim bugünümüzü de geleceğimizi de çok yakından ilgilendiren bir konu. Ama maalesef Türkiye'de, özellikle içinde yaşadığımız bu otoriter dönemde bu tartışılmıyor. Basının, yayının, akademinin yeterince özgür olmadığı bir ortamda, maalesef insanların sahip olması gereken bilgilere sahip olamadığı bir dönemde yaşıyoruz. Ve bu çok tehlikeli. Çünkü o karar mekanizmalarına biz dahil olamıyoruz. Bizim yerimize başkaları karar veriyor ama ceremesini biz çekiyoruz; ekonomik olarak da öyle, siyasi olarak da öyle, çevresel olarak da öyle.
İ. M: Üstüne üstlük itiraz hakkımız bile olmuyor çünkü haberdar değiliz olup bitenlerden.
C. C: Evet, onu diyorum. Gölgede bırakılıyoruz yani bir biçimde. Onu diyorum, tabii.
İ. M: Evet. Ve buradaki teşebbüs de bir alternatif tarih anlatıyor gibi geliyor bana.
C. C: Kesinlikle öyle, tabii.
İ. M: Yani ne kadar politize olunursa olunsun, buradaki detaylar, burada sunulan tarihsel perspektif insanlar için çok zihin açıcı.
C. C: Evet, evet. Yeter ki ilgi göstersinler ve hani bizimle birlikte bu meseleye kafa yorsunlar.
İ. M: Evet. Biraz konuşalım da iş hangi vakaya odaklanıyor onu anlatalım. İbrahimlerin ne olduğunu da yavaş yavaş aslında sezdirmiş olalım. Dediğim gibi alternatif tarih okuması bir yandan; bir yandan da aslında bugüne ilişkin bir mobilizasyonun da niye gerekli olduğunu cevaplıyor.
C. C: İstersen gezerek de anlatalım, çok iyi olur. Şimdi baktığımız zaman, shuradaki sergilediğimiz işi aslında dört bölüme ayırdık biz. Şurada birinci bölüm var, şuradan itibaren buna birinci bölüm diyebiliriz. Ondan sonra şu orta bölüme ikinci bölüm diyebiliriz. Şuna üçüncü bölüm diyebiliriz belki, şunu da dördüncü bölüm diye adlandırabiliriz. Yani ille de bu sırada da olması gerekmiyor ama dört ayrı bölüm var gibi.
Şimdi biraz işin tarihçesine geçersek... Mesela şuradaki ilk tarih 1959 var ama aslında şu bütün bu işteki en eski tarih ta 1945'e gidiyor. Cem Dinlenmiş'le birlikte (onun çizdiği tabii ama birlikte düşündüğümüz, birlikte üzerinde çalıştığımız) bir zaman çizelgesi görüyorsunuz, bir tarih çizelgesi görüyorsunuz ve bu 1945'te başlayıp ta 2020'lere kadar devam ediyor. O üst şeritte gördükleriniz nedir? O aslında nükleer silahlanma tarihçesi. Yani ilk gördüğünüz şey Temmuz 1945'te en yukarıda yer alıyor. Temmuz 1945'te ABD'nin ilk denediği nükleer bombadır; "Trinity" testi olarak bildiğimiz, New Mexico'nun çölünde gerçekleşen ilk nükleer silah patlamasından bahsediyoruz. Ve ondan sonra da yine 1945'i düşündüğünüz zaman Hiroşima'ya atılan atom bombası, Nagasaki'ye atılan atom bombası... Bunları orada görebiliyorsunuz. Dolayısıyla bizim anlattığımız, "Nükleer İbrahimler" dediğimiz hikaye, bu 1945'te başlayan ve hala devam eden nükleer silahlanmanın tarihçesinin içine oturan, oradan çıkan bir hikaye. Şimdi gördüğünüz gibi farklı ülkeler var.
İ. M: Yani şu anda renklendirmelerden de belli oluyor.
C. C: Şu anda zaten 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 tane nükleer ülke var, nükleer devlet var.
İ. M: Ne demek bu?
C. C: Nükleer silaha sahip olan ülkeler bunlar. Bir kısmının ne kadar nükleer silaha sahip olduğunu bilebiliyoruz, bir kısmının ise çok iyi bilemebiliyoruz. Örneğin İsrail'in, Kuzey Kore'nin elinde ne tür silahlar var, ne tür olmasa bile ne kadar fazla silah var, bu konu çok iyi bilinmiyor. Ama Amerika Birleşik Devletleri'nin ya da Rusya'nın ya da Birleşik Krallık'ın elinde ne kadar nükleer silah var ve ne tür nükleer silahlar var, bunlar daha elimizin altında olan bilgiler. Bu arada bütün bu bilgiler, hani biraz evet hafiyelik yapmak gerekiyor ama kamuya açık bilgiler. Yani gizli bir bilgi yok burada, herkesin erişebileceği bilgiler var.
İ. M: Bunlar da uydu görüntüleri mesela.
C. C: Bunlar da uydu görüntüleri, aynen. Şimdi bu tarafa dönersek; bu tarih çizelgesi içinde, biraz da İbrahimleri anlatmak için Türkiye'ye nükleer silahların nasıl ve ne zaman geldiği meselesi var. Nükleer silahlar Türkiye'ye ilk olarak 1950'lerin sonundan itibaren gelmeye başlıyor. O dönemde ABD ile nükleer işbirliği anlaşmaları imzalanıyor. Onun geçmişinde de tabii şu var: 1945'te ABD Japonya'ya karşı atom bombalarını kullandıktan sonra, yavaş yavaş ondan uzaklaşıp nükleerin enerji içinde kullanımı devreye sokuluyor. Yani o dönemin tabiriyle "sulh için atom", yani "barış için atom" politikası var o dönemde. Ama şunun altını çok kalın bir çizgiyle çizmek lazım: Nükleer enerji ve nükleer silahlar el ele yürüyen nükleer kardeşler. Bunları hiçbir zaman birbirinden ayırmak mümkün değil; ne kadar öyle değilmiş gibi söyleseler de aslında onlar çok bir arada yürüyen, el ele vermiş nükleer kardeşler.
Burada da ilk başta böyle bir nükleer işbirliği anlaşması imzalanıyor; barış amaçlı nükleerin kullanımı vs. Ama çok kısa bir sürede bunun aslında silahlanmaya dönük başka bir anlaşmanın da bir parçası olduğu ortaya çıkıyor. Bu da ne demek? Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'ye şunu söylüyor Türkiye biliyorsunuz 1950'lerde NATO'ya giriyor: "NATO müttefiki olarak biz sizi Sovyetler Birliği'ne karşı Soğuk Savaş döneminde koruyacağız. Nasıl koruyacağız? İşte siz coğrafi olarak," şurada da gördüğünüz gibi, "Sovyetler Birliği'ne yakın olduğunuz için sizin ülkenize ve aynı dönemde İtalya'ya birtakım nükleer silahlar konuşlandıracağız, gerektiği zaman bunları kullanacağız." Bu şekilde bir yaklaşım var. İşte ilk olarak aslında "Jüpiterler" dediğimiz şu füzeler Türkiye'deki ilk nükleer silahlar değil; ondan önce, o ilginç bir şey Mark 7 dediğimiz, bakın şurada, Mark 7 nükleer bombaları da Türkiye'de vardı. Fakat bir noktada şuna karar veriyorlar: Uzun menzilli; bakın burada görüyorsunuz, yani 2000 küsur kilometre menzili olan nükleer füzeleri konuşlandırırsak, Sovyetler Birliği'ndeki önemli askeri hedefleri Türkiye'den ve İtalya'dan bu orta menzilli balistik füzeleri kullanarak vurabiliriz. Bu da işte Soğuk Savaş döneminde "bizi, hepimizi, NATO'yu, sizi korur" gibi bir yaklaşım.
Şunu da söylemek lazım, yani nükleer silahlar aslında birkaç tip. Bir tanesi böyle uçaktan atılan, Hiroşima'ya, Nagasaki'ye atılan nükleer silahlar var. Bunlar yer çekimi kuvvetiyle belirli bir hedefe atılan ve orada patlayan; ya yerde patlayan ya da yerin üstünde patlayan bombalar. Bir de o var, yani yerde patlatılan bombalar var, bir de yerin üstünde patlatılanlar. İkisinin etkisi farklı oluyor. Yani yer üstünde patlatıldığı zaman radyoaktivite daha fazla yayılıyor, yerde patladığı zaman daha az yayılıyor ama farklı güçte patlamalar olabiliyor.
İ. M: Evet.
C. C: Şimdi bunlar şöyle: Yerden fırlatılıyor, havada gidiyor 2000 km, vardığı hedefi vuruyor. Yerde bir patlama, nokta atışı oluyor. Bir de uzun menzilli balistik nükleer füzeler var; örneğin Amerika Birleşik Devletleri kendi teritoryasından, kendi ülkesinden Sovyetler Birliği'ne yollayabiliyor, onlar çok daha uzun mesafe gidiyorlar. Bunlar ise orta menzilli dedikleri füzeler.
İ. M: Türkiye'dekiler de orta menzilli.
C. C: Şimdi İbrahim'e buradan geleceğiz. Orta menzilli nükleer balistik füzelerin kısaltması İngilizce'de IRBM yani Intermediate Range Ballistic Missile (Orta Menzilli Balistik Füze).
İ. M: IRBM.
C. C: IRBM. Tabii şimdi IRBM Türkiye'ye gelince o kısaltmaya bir şekilde "İbrahim" olarak bir lakap veriliyor bu füzeler için. Dolayısıyla ABD'nin Jupiter IRBM füzeleri, Türkiye'nin "İbrahim füzeleri" oluveriyor.
İ. M: Peki bunu nerede görüyoruz? Mesela "İbrahim" dendiğini kim kayıt altına alıyor?
C. C: Aslında bu literatürde ortaya çıkan bir şey. Kayıt altına alınmış herhangi bir resmi belgede...
İ. M: Ben edebiyatta mıdır falan diye düşündüm.
C. C: Edebiyatta yok çünkü gizli bunlar, çok bilinmiyor. Fakat şurada da görüyorsunuz, onu göstermeye çalıştık. Şu ilk sırada baktığınız zaman Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'nin sembollerinin olduğu şu Jüpiter füzesini Amerika Birleşik Devletleri'nde görüyorsunuz. Ve bir noktada, şurada juga elle çizilmiş komik bir harita var. Bu da çok alaturka aslında; ne kadar alaamerikan bir harita olsa bile elle falan çizilmiş bir askeri harita bu ama orada önemli bir şey söylüyor: İşte 28 Ekim 1959'da anlaşma oldu, 1960'ta birtakım teknik düzenlemeler yapıldı ve bunların şu bölgede konuşlandırılması kararlaştırıldı. O bölge dediğimiz de Çiğli, İzmir. Çünkü neden? İzmir bir liman kenti, Çiğli'de bir askeri havalimanı var. Dolayısıyla bu füzeler oraya geliyor, orada önce bir montajı yapılıyor; daha sonra da Çiğli'nin yakınlarında kurulan 5 füze üssüne bunlar taşınıyor. Toplamda Türkiye'ye 15 Jüpiter füzesi getiriliyor. Bu arada Jüpiter füzelerinin nükleer başlıkları var ve o başlıkların her birinde Hiroşima'ya atılan bombanın 100 katı kuvvetinde bir nükleer güç var. Yani bir füze, 100 Hiroşima anlamında. Bunu hayal etmek bile çok zor.
İ. M: Çok zor, çok zor gerçekten.
C. C: Düşünün yani, bunların da önceden belirlenen birtakım Sovyetler Birliği'ndeki şehirler, askeri tesisler, neyse artık hedefleri var. Hayal edebiliyor musunuz? Yüz tane Hiroşima bombasını ne bileyim ben, işte buradaki Moskova'ya mesela atıyorsunuz. Yapamazlar gibi geliyor ama neyse ki yapmamışlar. Yani yapsalardı zaten üçüncü dünya... Başka bir şey konuşuyorduk.
İ. M: Belki de konuşamıyorduk.
C. C: Belki de konuşamıyorduk, aynen öyle. Şimdi dolayısıyla bu füzeler Türkiye'ye geliyor. Çiğli'den sonra füze üsleri kuruluyor beş bölgede. Bu da onu gösteriyor; yani şurası Çiğli bakın, Çiğli'deki askeri havalimanı. Oraya baktığınızda bugün uydu fotoğraflarında İngilizcesiyle training pad dedikleri deneme ve eğitim platformunun toprak üzerindeki izini görüyorsunuz. Zaten Barajdan Sızanlar sergisinin meselesi arazi, bellek ve arşiv olduğu için tam da aslında bizim hikayemiz bu üç temaya da dokunuyor. O yüzden ben çok heyecanlanmıştım Gülce bana "Bizim temalarımız bunlar," dediği zaman. "Aa," dedim, "Bizim de temalarımız bunlar, tam olarak örtüşüyor." Nükleer İbrahimlerin tam aslında meselesi bu: Arazi, arazideki izler, bunun geçmişteki hikayesi ve arşiv... Tabii arşiv araştırması.
Dolayısıyla önce Çiğli'de şunu kuruyorlar 1961'de, daha sonra da Kozbeyli, Çaltılıdere, Çınarlıkuyu, Kemiklidere ve Gölmarmara'da 5 tane füze üssü kuruluyor. Şimdi buraya dönersek, füze üslerinin toprak üzerinde neye benzediğini burada görebiliyorsunuz. Bu da büyük bir ihtimalle hani ne amaçla çekilmiş, kim çekmiş çok belli değil ama bu üslerden birinin fotoğrafı.
İ. M: Muhtemelen evet, tabii ki.
C. C: Öyle. Ve bir nevi Türkleştirmek için Jüpiter füzesinin üzerine gördüğünüz gibi Türk bayrağı boyanmış ve montaj sırasında da bu şekilde montajı yapılmış. Ve şu fotoğrafı ben çok seviyorum; hem insan boyutunu gösteriyor hem de füzenin hazır ve nazır bir şekilde Türk bayrağıyla nasıl orada durduğunu gösteriyor. Yaklaşık bunlar 1 sene kadar falan duruyorlar.
İ. M: Kalıyorlar orada.
C. C: Yani minare gibi böyle duruyorlar. Fırlatılacağı zaman şu oluyor: Şu "etek" deniyor bu kısma, bu etek kısmı açılıyor şurada gördüğünüz gibi, ondan sonra da füze fırlayıp gidiyor. Çeşitli aşamaları var onun tabii. Şöyle ilginç bir hikaye oluyor —Türkiye'de bu oldu mu olmadı mı onun bilgisi henüz yok—; aynı füzelerden 15 tane Türkiye'de var ya, 5 füze üssü dedik. Onu anlatayım, pardon bu eksik kalmasın: Şimdi 5 tane bundan yapıyorlar gördüğünüz gibi fotoğraflarda, onlar da üçgen şeklindeler. Bakın şuradaki en iyi gösteriyor çünkü çok değişmemiş, şu mesela. Dolayısıyla bunlar füze üsleri gördüğünüz gibi. Şurada da bakın kare birtakım platformlar var şuralarda, bunlar da tam o Çiğli'deki ortadaki kare gibi. Füzeler de oralarda duruyor. Bunlardan 1, 2, 3, 4, 5 yani toplam 15 tane var. Bunların aynılarından —ama nedense onlar üçgen değil— İtalya'da 30 tane var. Çünkü bunlar 15'erli kullanılan füzeler. Yani bir bölük diyelim 15, bir bölük 15... İtalya'da da bunlardan 30 tane var.
İ. M: 2 bölük şeklinde var.
C. C: Şimdi ne oluyor İtalya'dakilere? Çok komik bir şey oluyor; yani trajikomik bir şey oluyor. Böyle dururken İtalya'daki füzeler, bunlara yıldırım düşüyor. Yıldırım düşünce füze başlıyor şey aşamasına geçmeye, fırlatılma aşamasına geçmeye.
İ. M: Sahiden çok acayip bir bilgi.
C. C: Ve belli bir süre var, 20 dakikada mı ne belli aşamalardan sonra fırlayıp gidecek füze.
İ. M: Deaktive edilmesi lazım.
C. C: Tabii deaktive edilmesi lazım ve neyse ki bunu yapıyorlar. İki kere başlarına bu geliyor. Mesela literatürde böyle kazalar var.
İ. M: Paratoner efekti yoktur herhalde.
C. C: Herhalde daha sonra paratoner ekliyorlar, ne yapıyorlarsa artık bilmiyorum. Düşünmemişler mi onu da bilmiyorum ama yani böyle çok kıl payı, kıl payı gerçekten. İtalya'daki Amerikan füzesinin 1962'de Moskova'yı vurduğunu düşünsenize... Tam Soğuk Savaş dönemi.
Şimdi Soğuk Savaş demişken hikaye şöyle devam ediyor: Tamam bunları koyuyorlar, fakat sonra ne oluyor? Sovyetler Birliği kendilerine çok yakın bir bölgede ABD'nin orta menzilli nükleer füzeleri olduğunu görünce, onlar da karşı tedbir olarak diyorlar ki "Biz de Küba'ya üs kuralım." Onlar da Küba'ya birtakım nükleer füze üsleri kurmak için bir projeye başlıyorlar. Daha sonra bu, ABD tarafından keşif uçuşları sırasında keşfediliyor. Keşfediliyor ve Amerika Birleşik Devletleri Küba'yı deniz ablukasına alıyor. Ve bizim "Küba Krizi", "Küba Füze Krizi" diye bildiğimiz kriz tam o döneme ait; yani Ekim 1962. Ekim 1962'de bu da onu anlatıyor, Küba Krizi hikayesini anlatıyor, bu metinler de onlara eşlik ediyor. Örneğin işte burada da önemli bir detaya yer vermek lazım: Bizim Küba Füze Krizi diye bildiğimiz şey aslında "Türkiye-Küba Füze Krizi".
İ. M: Tabii ki.
C. C: Bu da hiç bilmediğimiz bir şey. Çünkü hikaye biraz Amerika Birleşik Devletleri tarafından anlatıldığı için...
İ. M: Doğru.
C. C: Sanki sadece Küba Krizi varmış gibi aktarılıyor ama çok ciddi bir Türkiye krizi var. Şuradaki arşiv fotoğraflarından biraz anlatmaya çalıştığımız hikaye şu: Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği o dönemde birbirlerine füze göndermeye saatler kala bu meseleyi çözüyorlar. Nasıl çözüyorlar? Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'deki füzelerini söküp götürmeyi, aynı şekilde Sovyetler Birliği de Küba'daki füzelerini söküp götürmeyi kabul ediyor. Karşılıklı böyle bir silahsızlanma anlaşmasına gidiliyor. Bu da gizli kalacaktı güya ama hemen duyuluyor tabii ki.
İ. M: Sonra caydırıcılık paradigması başlıyor.
C. C: Ya caydırıcılık hep var aslında. Karşılıklı füzeler caydırıcılık prensibi üzerine yapılmış bir şey ama şöyle bir şey oluyor; o dönem NATO üyesi olan Türkiye'de bu sefer yetkililer Amerika Birleşik Devletleri'ne sitem ediyor: "Siz uzaksınız Sovyetler Birliği'nden ama biz dibindeyiz. Bu Sovyetlerin tehlikesine karşı peki bizi nasıl koruyacaksınız NATO olarak?" diyorlar. Onlar da diyorlar ki: "Merak etmeyin, zaten Jüpiterler eski teknoloji. Öyle minare gibi sabit şeyler artık çok geçerli değil çünkü koruyamayız biz onları. Çok kırılgan yanları var, saldırılabilir, nerede olduğu belli vs." Çünkü aynı dönemde tabii ki Sovyetler Birliği'nin bunları hedef alan füzeleri var.
İ. M: İzmir'e bakanlar değil mi?
C. C: İzmir'e bakanlar. Yani şu beş füze üssünün tabii ki Sovyetler Birliği nerede olduğunu biliyor, orada hangi silahlar olduğunu biliyor ve onları patlatacak ellerinde de nükleer füzeler var. Şu füze var; şu R-12 Dvina dediğimiz füze ki Jüpiter'le aynı dönemdir, onların da R-12 Dvina'ları var. Şimdi onlar, şurada da görüyorsunuz onu, R-12 Dvina'yı. Şimdi onun da hikayesini anlatacağım ama şurayı bir bitireyim isterseniz.
Küba Füze Krizi sonuçlanıyor, çözülüyor diyelim ve Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'deki Jüpiter füzelerini sökmeye başlıyor. İşte gereksiz kısımlarını bırakıyor, gerekli kısımlarını alarak Amerika Birleşik Devletleri'ne götürüyor. Ve sonra demin anlatmaya çalıştığım hikaye devreye giriyor: "Merak etmeyin, bu teknoloji zaten eski bir teknolojiydi. Onun yerine şimdi biz ne yapıyoruz? Denizaltılardan nükleer füzeleri atabiliyoruz. Denizaltılar çok daha güvenli, zaten nükleer denizaltılar." Bu ne demek? Denizaltı suyun üstüne çıkmadan dünyayı dolaşabiliyor mesela çünkü içinde küçük bir nükleer reaktör var; artı içinde şurada gördüğünüz kapakların altına yerleştirilen nükleer füzeler var. "Dolayısıyla biz denizaltımızı istediğimiz denize sokarız, oradan füze atarız ve bizim nerede olduğumuzu tespit etmeleri de çok zor. Dolayısıyla çok daha korunaklı bir nükleer silahımız var," diyerekten Nisan 1963'te, yani şunlar sökülürken, o dönemki nükleer denizaltılar İzmir Limanı'na gidiyor. İçinde de Polaris füzeleri var. Bunu tabii basına da çok yansıtıyorlar; işte Türkiye'de yetkililer geliyorlar, ziyaret ediyorlar, şudur da budur da bilmem ne... Yani verilmeye çalışılan mesaj: "Merak etmeyin, yeni nükleer silahlarla sizi korumaya devam ediyoruz." Mesajını vermeye çalışıyorlar, bu da Polaris'in hikayesi.
Şimdi, eğer Türkiye-Küba Füze Krizi bu şekilde sonuçlanmasaydı ne olacaktı?
İ. M: Esas mesele.
C. C: Esas mesele. Onun da simülasyonunu sağ tarafta yapmaya çalışıyoruz. Alex Wellerstein diye bir nükleer tarihçi var.
İ. M: Evet.
C. C: Onun yarattığı NUKEMAP adında bir simülasyon sitesi var internette. Burada şunu yapabiliyorsunuz: Dünya haritasında herhangi bir yerde bir nükleer patlama tanımlayabiliyorsunuz ve o nükleer patlamanın hangi nükleer başlıkla yapılacağını da seçebiliyorsunuz. Ve biz de şunu yaptık; dedik ki eğer Küba Füze Krizi, yani Türkiye-Küba Füze Krizi çözülmeseydi ne olacaktı, bunu düşünmeye çalıştık. Şu olacaktı, yani bunu tahmin ediyoruz: Bu 5 füze üssüne Sovyetler Birliği R-12 Dvina'lardan birer tane atacaktı. Neden birer tane? Zaten siz bir tane şuraya atıp patlattığınız zaman, onun etkisiyle bütün bunları devre dışı bırakabiliyorsunuz. Ama düşünsenize, yani 1 megaton ya da daha fazla bir güçten bahsediyoruz. Hiroşima 15 kilotondu.
İ. M: Inanılmaz tabii ki.
C. C: Düşünün yani, bakın orada görüyorsunuz. Pardon yanlış söyledim, Hiroşima 15 kilotondu; yani onun yüzlerce katı büyüklüğünde bir füzeyle buranın vurulduğunu düşünün. Dolayısıyla o patlamayı hesaplayabilmek ya da onun simülasyonunu yapabilmek için bir orta nokta belirledik, orası da burası oluyor. Yani çünkü haritada beş tane ayrı füzeyi aynı anda patlatamiyoruz tek noktada, simülasyonun mantığı gereği bir orta nokta seçmemiz gerekiyordu, biz de ortayı seçtik. Yani beş tane füzenin patlamasının etkilerini bu bölgede hayal ettik çünkü bunlar bu arada birbirine çok yakın yerler; eş zamanlı patlatıldığını da düşündüğümüz zaman, sonuçta 5 tane R-12 Dvina'nın toplam patlama gücü muazzam bir kiloton ediyor. Böyle bir patlamanın şurada olduğunu hayal edersek ve ona göre bir simülasyon yaparsak burada gördüğünüz tablo ortaya çıkıyor. Çok basit olarak 36.720 kişi hemen ölüyor, 167.440 kişi tahminen yaralanıyor. Fakat asıl mesele bu nükleer patlamaların yavaş şiddeti, aynı Hiroşima'da olduğu gibi yani uzun vadede ortaya çıkan etkileri.
Hiroşima'da kaç kişi öldü ya da Çernobil'de olduğu gibi... Çernobil'de kaç kişi öldü diyorsunuz, açıp bakıyorsunuz "30 kişi öldü" diyor resmi raporlar. Ama o otuz kişi anında ölüyor. Ondan sonra; bir hafta sonra, iki hafta sonra, üç hafta sonra, üç yıl sonra, on yıl sonra... Şimdi Çernobil'in kırkıncı yılındayız; kırk yıl sonra hala kanser olup da ölenler falan var, bunlar hesaba katılmıyor.
İ. M: Katılmıyor.
C. C: Karadeniz'i konuşuyoruz. Ya da işte Japonya'da, Hiroşima'da ve Nagasaki'de olan meselede de öyle. Yıllar süren yavaş bir nükleer şiddete maruz kalıyor insanlar. Bu sakatlanma olabilir, kanser olabilir, işte genetik mutasyonlar olabilir... Yani böyle çok ciddi bir etkisi var radyasyonun ve ne yazık ki görünmüyor.
İ. M: Evet.
C. C: Şimdi bu simülasyonda şunu yapabiliyorsunuz: Hakim rüzgarlara göre yön verebiliyorsunuz. Şimdi hakim rüzgarın da güneyden İstanbul'a doğru estiği bir zamanı hayal edelim senaryoda; gördüğünüz gibi Bursa'ya kadar çok yoğun bir radyoaktif serpinti var, İstanbul'u geçen... O da gidiyor, o da gidiyor. Yani böyle bir durumda bundan kim bilir kaç milyonlarca kişi etkilenecekti. Böyle bir krizin eşiğinden dönmüş olduk. Neden? 15 tane Jüpiter füzesi konuşlandırıldı diye.
İ. M: Yani caydırıcılık dedikleri şey aslında bir güç gösterisi çoğunlukla ve kimsenin haberi de olmadığı için...
C. C: Kimsenin haberi olmadı.
İ. M: O an hiç kimse ne olduğunu anlamayacaktı belki de.
C. C: Tabii ki, tabii ki... Bir gün hani yer gök bir oluyor ve siz ne olduğunun farkında bile değilsiniz. Kimseye de sorulmuyor; "Siz yanı başınızda Foça'da, Aliağa'da, Menemen'de, İzmir'de, Manisa'da bu tür füzeler istiyor musunuz?" diye kimseye sorulmuyor. Dolayısıyla bu hikayeyi burada gördüğünüz gibi anlatmaya çalıştık.
Bir de hikayenin tabii şu boyutu var: Geçmiş, günümüz... Peki geleceğimizi nasıl hayal edeceğiz, özellikle de nükleer silahlar bağlamında? Yani gördüğünüz gibi burada nükleer enerjiye dair, Akkuyu'ya dair bir şey yok doğrudan; ama dediğim gibi, nükleer silahlar ve nükleer enerji üretimi el ele yürüyen kardeşler. Dolayısıyla onu da akılda tutarak tekrar şeye dönersek, simülasyon kısmı burada, alt kısmına bakarsak burada da şunu görüyoruz: Buradaki hikaye günümüzdeki nükleer silahlar. Ve biz "Nükleer Alaturka" belgeselinde de evrensel olan bir hikayeyi Türkiye perspektifinden, yerelden anlatmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla burada iki şey yapıyoruz: Bir, şu anki ziyaretçilere dünyadaki nükleer başlıkların sayısını, hangi ülkelerde olduğunu sunmaya çalışıyoruz, işte bu küçük haritada bunu görüyorsunuz. Zaten bu konuda araştırma yapan kurumlar var; dolayısıyla bunlar 2026 itibariyle dünyadaki 12.000 küsur nükleer silah başlığını görsel olarak gösteriyor.
Şimdi, peki Türkiye'de ne oluyor?
İ. M: Hiç konuşmadığımız bir İncirlik var.
C. C: Aynen. Şimdi İncirlik zaten uzun süredir nükleer silahların barındığı bir üs olarak biliniyor ve devam ediyor o şekilde kullanılmaya. Şimdi günümüze bakarsak burada ne görüyoruz? Amerika Birleşik Devletleri'nin "nükleer üçlü" (nuclear triad) dediği bir nükleer silah politikası var. Bu ne demek? Bir; kıtalar arası balistik nükleer füzelerin kullanımı var, bunlar ABD'de kıtalar arası hedefleri vurmak için hazır bekletilen füzeler. Bunlar toprak altındalar, açılıyorlar ve oradan fırlatılıyorlar. İki; denizaltıdan atılan nükleer füzeler, bunlar hala var. Yani 1960'ların başında Polarisler vardı, şimdi isim değiştirerek başka yeni model nükleer silahlar var. Üç; uçaktan atılan nükleer silahlar. "Bu üçlüyle biz kendimizi ve müttefiklerimizi koruyoruz," diyorlar, politikaları bu.
Şimdi, Türkiye'de dolayısıyla şu anda ne var? Bu kıtalar arası nükleer füzeler yok. Denizaltından atılanlar tanım itibariyle zaten nerede oldukları belli değil, denizlerin altındalar, bir yerlerdeler; Türkiye'nin yakınında olabilirler, Akdeniz'de olabilirler, Ege'de olabilirler, Marmara'ya girmiş olabilirler, bilmiyoruz. Diğeri; uçaktan atılan nükleer silahlar. Yani şu anda Amerika'nın elinde uçaktan atılan B61 bombaları var, onlar da bunlar. Şurada gördüğünüz gibi bunlar toprak altında, uçakların hangarlarının altında depolanıyorlar. Uçağın altına şurada görüldüğü gibi takılıyorlar ve bunu her uçak taşıyamıyor tabii, belli sertifikasyona sahip uçaklar bunu taşıyabiliyor. İşte biraz onlardan da bahsediyoruz burada o meseleden; F-16, Tornado IDS'ler ve F-35A'lar ancak bu bombaları taşıyabiliyor. Şu anda Türkiye'de öyle bir kapasite yok.
Ama peki nerede Avrupa'daki B61 füzeleri? Baktığımız zaman Almanya'da, Belçika'da, Hollanda'da, İtalya'da ve Türkiye'de İncirlik'te bu füzelerin olduğu biliniyor. Tam sayısı hiçbir zaman açıklanmıyor kamuya fakat tahminen Avrupa'da bu B61'lerden 100 tane olduğu öngörülüyor. Ve bunların da yaklaşık, en son rakamlara göre 20 ile 30 adetinin İncirlik'te olduğu tahmin ediliyor. Ama dediğim gibi burada önemli bir nokta var: Bu füzeler kimin füzeleri? Bu füzeler ABD'nin füzeleri. Onların kontrolünde olan füzeler ve ancak onların kontrolündeki uçakların alıp, yükleyip, hedeflere götürüp de atabileceği füzeler bunlar. Yani aslında 1950'lerin sonundan itibaren Türkiye nükleer silahların konuşlandırıldığı bir ülke durumunda. Şimdi yine aynı soruya dönüyoruz: Biz bunu istiyor muşuz bu ülkenin vatandaşları olarak? Esas soru bu. Biz kendi topraklarımızda nükleer silahların olmasını istiyor muyuz? Aynı soruyu kardeşi için de sorabiliriz: Biz topraklarımızda nükleer santrallerin olmasını istiyor muyuz?
İ. M: Evet.
C. C: Şimdi bazı ülkeler, gerçekten ileri ülkeler, örneğin Avusturya iyi bir örnek, 1970'lerde buna karar vermişler: "Biz hiçbir zaman topraklarımızda bir nükleer santralin olmasını istemiyoruz," kararını alıyorlar, kanun geçiyor. Ve o tarihten beri Avusturya hiçbir zaman bir nükleer santrale sahip olmuyor; aslında tam doğru değil, neden? Aslında Avusturya'da bir nükleer santral var, inşaatını yapıyorlar, her şey bitiyor, tam devreye sokacaklar halk ayağa kalkıyor "Biz istemiyoruz," diyor. Dolayısıyla söylediğim hem doğru hem yanlış; hiçbir zaman nükleer enerji üretmiyor Avusturya fakat dünyanın en güvenli nükleer santraline sahip çünkü hiçbir zaman çalıştırılmıyor. Ama sinemada gördüğünüz nükleer santral sahnelerinin birçoğu orada çekiliyor çünkü her şey hazır ama hiçbir zaman devreye sokulmamış bir reaktör.
İ. M: Peki Avusturyalılar buna itiraz edebiliyor da Türkiyeliler buna niye itiraz edemezler?
C. C: Yani bu sorunun cevabını sanırım hepimiz biliyoruz. İki nedeni var: Bir, belli bir bilinç gerekiyor, belli bir bilgi gerekiyor...
İ. M: Bilgi gerekiyor her şeyden önce.
C. C: Ve aynı zamanda da ifade özgürlüğü gerekiyor. Yani basının özgürce hareket edebildiği bir ülkede, insanların özgürce protesto haklarını kullanabildikleri bir ülkede böyle şeyler olabiliyor. Ama Türkiye'de bu dönemde maalesef bunlar olamıyor çünkü itiraz eden kimsenin hemen kafasına devlet bütün gücüyle iniyor. Ne demek bu? Siyasi gücü, medyayı kullanarak, bütün bu aygıtları kullanarak insanları susturmaya çalışıyor. Böyle bir ülkede de maalesef o Avusturya'da 1970'lerin sonunda gördüğümüz bilinç ve itiraz sergilenemiyor. İnsanlar elinden geldiği kadar itiraz ediyor, Boğaziçililerin içinde olduğu gibi; ama nükleer konulara gelince maalesef aynı şekilde güçlü bir itiraz yükseltemiyoruz.
İ. M: Evet, henüz "Nükleer Alaturka" çalışmaları da dolayısıyla iki koldan devam ediyor. Bir yandan alaturka usullerle nükleer hikaye az evvel anlattığınız şekilde ilerliyor; bir yandan belgesel çalışması da tabii ki bu koşullar altında belli bir noktaya kadar geldi, devam da edecek.
C. C: Tabii ki devam edecek. Sonuçta biz akademik üretimlerimize, sanatsal üretimlerimize her koşulda devam etmek zorundayız çünkü bizi biz yapan bu. Hani, yoksa yaşayamayız. Dolayısıyla biz üretimlerimize bir şekilde her türlü baskıya, zorluğa vs. karşı devam etmek durumundayız.
İ. M: "Barajdan Sızanlar" da işte tam da bu.
C. C: Sızıntıyı gösteriyor değil mi?
İ. M: Sızıntıyla bunu gösteriyor.
C. C: Söylediğim tam da bu. Yani o barajdan sızanlar, o engelleri bir şekilde aşanlar... Her türlü koşula rağmen sızarak; hani bu barajdan sızan su da olabilir, çatlaktan süzülen ışık da olabilir ya da işte Türkiye gibi akademinin suskun ve hareketsiz bırakılmaya çalışıldığı bir yerde Boğaziçi'nden yakılan bir çoban ateşi bile olabilir.
Bu arada şeyi de söylemek istedim: "Nükleer Alaturka" projesinin içinden çıkan, paylaştığımız tek iş bu değil. Çok yakın bir dönemde Heinrich Böll Stiftung Derneği'nin de desteğiyle Türkiye'de nükleer karşıtı hareketin tarihçesinin arşivini kendi internet sitemiz üzerinden paylaşmaya başladık. Yani "Nükleer Alaturka" pişirilirken, pişirdiğimiz şeyleri ufak ufak tattırmayı da çok istiyoruz.
İ. M: Çok iyi yapıyorsunuz, evet.
C. C: Bir başka önemli konu bizim için ortaklaşa yapmak. Yani *"Nükleer Alaturka"*nın mesela 450 küsur destekçisi var dünyanın birçok yerinden; Japonya'sından Amerika'sına kadar. Dolayısıyla ortaklaşa üretimi çok önemsediğimiz bir mesele. Burada da öyle bir şey var, onun da özellikle altını çizmek istiyorum çünkü bana çok keyif veren bir şey: SALT ekibiyle karşılaşmamız, "Nükleer Alaturka" ekibi olarak ve ortaklaşa bunu üretmemiz benim için çok kıymetli.
İ. M: Kesinlikle.
C. C: Çünkü sonuçta ben burada anlatıyorum, konuşuyorum ama arkada koca bir "Nükleer Alaturka" ekibi var. Cem Dinlenmiş ekibin içinde tabii ki ama onun dışında Filiz Yavuz olsun, Selen Çatalyürekli olsun, Ayşe Çetinbaş olsun, Yaprak Aydın olsun... Yani burada görünmez emeği olan birçok arkadaşımız var. SALT ekibi de öyle; küratör Gülce Özkar'dan Ezgi Yurtteri'ye, editörümüz Emirhan'dan Fulya'ya ve tasarımcılara kadar onlarla birlikte yaptığımız bir iş bu aslında. O açıdan da çok kıymetli buluyorum.
İ. M: Evet. Umuyoruz ki vi biz de bu yayına, bu çarpan etkisine bir şekilde katkı sunmuş oluruz. Biz de ekipten biliyoruz kendimizi, iyi ki varsınız.
C. C: Çok sağ olun.
İ. M: Teşekkür ediyorum.
C. C: Çok teşekkür ederim ilginiz için. Ne demek... Umarım ağustos sonuna kadar gelebilenler gelir ve sergiyi de gezerler.
İ. M: Böyle olamadığı takdirde de "Nükleer Alaturka"nın zaten bir web alanı var, ayrıntılı bilgiler orada bulunabiliyor. Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Can Candan'la birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için.

