Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, COP31 Antalya sürecini, Halkların İklim Zirvesi hazırlıklarını ve iklim politikalarındaki güncel gelişmeleri ele alıyor; iklim finansmanı, fosil yakıtlardan çıkış, enerji demokrasisi ve Türkiye'nin COP31'e hazırlanırken izlediği iklim politikalarını değerlendiriyor.
Özdeş Özbay: Evet, yeni yayın döneminde Açık Gazete içinde yeni bir programla, daha doğrusu kendi deyimimizle yeni bir köşeyle karşınızdayız. Haftanın İklim Zirvesi adını kullandık. COP31 sürecine giderken, her hafta Cuma günleri saat 09:30'da Ecehan Balta ile birlikte haftanın iklim gelişmelerine yer vereceğiz, iklim zirvesine giden COP31 sürecindeki çeşitli aşamaları da birlikte konuşacağız. Hoşgeldin Ecehan.
Ecehan Balta: Hoşbulduk Özdeş.
Ö.Ö.: İlk programın heyecanını hep birlikte yaşıyoruz. Ben kısaca seni biraz tanıtayım, ardından da bu köşede neler konuşacağımızı sana sorayım ve sözü sana bırakayım.
Ecehan Balta; akademisyen, aktivist ve yazar. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi'nde çeşitli görevlerde bulundu. PRAKSİS dergisinin yayın kurulu üyeliğini yaptı. Aynı zamanda Yerküre Yerel Araştırmalar Kooperatifi'nin kurucularından ve Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği'nde de görev alıyor. Bir süredir İlke TV'de köşe yazıları yazıyor. Özellikle ekoloji ve iklim değişikliği üzerine kaleme aldığı yazılara biz de zaman zaman Açık Gazete'de yer veriyoruz. Dolayısıyla Apaçık Radyo dinleyicileri senin ismine ve yazılarına bir ölçüde aşina. Yanılmıyorsam geçtiğimiz yıllarda seni konuk olarak ağırlamamıştık. Bu nedenle sesini de galiba ilk kez, en azından Açık Gazete'de, dinleyicilerimiz duymuş olacak.
Şimdi bu köşeye Haftanın İklim Zirvesi adını verdik. Neden bu adı seçtiğimizi ve önümüzdeki dönemde burada neler konuşacağımızı bize sen anlatır mısın?
E.B.: Tabii, memnuniyetle. Bence Haftanın İklim Zirvesi oldukça iyi bir isim çünkü Kasım ayında Antalya'da Halkların İklim Zirvesi'ni gerçekleştireceğiz. 9-20 Kasım tarihleri arasında COP31 yani Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi Antalya'da yapılacak. Biz de bu süreçte, 14-18 Kasım tarihleri arasında Halkların İklim Zirvesi'ni düzenliyor olacağız.
Bu süreci yakından takip etmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Kasım ayına kadar Türkiye, iklim konusunda iddialı bir aktör olduğunu göstermeye çalışacak ve çeşitli adımlar atacak. Diğer taraftan biz de sivil toplum örgütleri, insan hakları örgütleri, kadın örgütleri, ekoloji örgütleri ve başta sendikalar olmak üzere farklı toplumsal kesimlerle birlikte Türkiye'nin attığı adımları takip ediyor olacağız. Aynı zamanda dünyadaki gelişmeleri de izleyeceğiz.
Aslında bu köşenin amacı da tam olarak bu: Bu hafta dünyada ve Türkiye'de iklim bağlamında hangi gelişmeler yaşandı, neler tartışıldı, hangi adımlar atıldı; bunları ele almak ve dinleyicilerimize aktarmak. Programın adını da bu nedenle Haftanın İklim Zirvesi koyduk. Hatta daha çok Özdeş'in inisiyatifiyle, yaratıcı fikriyle ortaya çıkan bir isim olduğunu da söylemek lazım.
Ö.Ö.: Şimdi Haftanın İklim Zirvesi'ne giderken önümüzde aslında birçok zirve olacak, öyle değil mi? Mesela haftaya, hatta yanlış hatırlamıyorsam 8 Haziran'da Bonn'da önemli bir toplantı başlıyor.
Bunu söylerken aklıma geliyor; Marxist ekolojist Ian Angus'un Metabolic Rifts: Capitalism's Assault on the Earth System adlı son kitabını okuyorum. Orada çok iyi bir özet yapıyor. 1992'deki Rio Earth Summit'nde İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin kabul edilmesinden bu yana, bugün artık 31'incisine geldiğimiz COP zirveleri yani sözleşmeye taraf devletlerin konferansları düzenleniyor. Bunun yanında bir de Intergovernmental Panel on Climate Change var; binlerce bilim insanının katkısıyla hazırlanan raporlar, değerlendirmeler ve sentez metinleri yayımlanıyor.
Yani son 30 yılı aşkın sürede yüzlerce toplantı, onlarca büyük rapor üretildi. Buna ülkelerde yürütülen bağımsız akademik çalışmaları da eklediğimizde gerçekten çok büyük bir bilgi birikiminden söz ediyoruz.
Bugün Türkiye açısından heyecan verici olan şey ise COP31'in Türkiye'de yapılacak olması. Ama iklim aktivistleri açısından bakıldığında, COP zirvelerinin bir çözüm üretme alanı olarak görülmemesi yeni bir durum değil. Sen de bunların bir kısmına katıldın. Yanlış hatırlamıyorsam, 2021 United Nations Climate Change Conference da bunlardan biriydi. Greta Thunberg'in ünlü “bla bla bla” çıkışını yaptığı, COP süreçlerine yönelik eleştirilerin oldukça görünür olduğu bir dönemdi. Birçok kişi artık bu zirvelerden beklenen dönüşümlerin gerçekleşmediğini ve mevcut yapının tıkandığını söylüyordu.

Sen geçen yıl Brezilya'da düzenlenen Halkların İklim Zirvesi'ne de katıldın. Dolayısıyla, resmi COP süreçlerinden umudunu büyük ölçüde kesmiş kesimlerin geliştirdiği alternatif arayışlara da yakından tanıklık ettin. Bir yanda Bonn gibi ara müzakere toplantıları ve resmi süreçler devam ederken, diğer yanda Brezilya'da gördüğümüz ve bu yıl Türkiye'de de yapılacak olan Halkların İklim Zirvesi gibi girişimler ortaya çıkıyor.
Bu alternatif yaklaşımı yani Halkların İklim Zirvesi fikrini, neden önemli görüldüğünü ve senin bu konudaki deneyimlerini biraz anlatabilir misin?
E.B.: Aslında dediğin gibi, Glasgow bir kopuş noktasıydı. Ondan önce de, 2009'da Kopenhag'da bir Halkların İklim Zirvesi yapılmıştı. Ama Glasgow, sivil toplum örgütlerinin geniş bir kesim olarak bu zirvelerin artık yeterince işe yaramadığı kanaatine vardığı ve zirve devam ederken sürecin dışına çıkmayı tercih ettiği bir dönüm noktası oldu.
Ardından da, özellikle COP zirveleri petrol devletlerinde ya da otoriter ülkelerde düzenlendiğinde, buna paralel olarak Halkların İklim Zirveleri yapılmaya başlandı. Geçen yıl da dediğin gibi Brezilya'nın Belém kentinde gerçekleştirildi. Belém'in özel bir durumu vardı. Brezilya şu anda Luiz Inácio Lula da Silva yönetiminde ve etkinlik, Lula'nın güçlü maddi ve siyasi desteğiyle düzenlendi. Pará eyaletinin başkenti olan Belém, aynı zamanda Amazon bölgesinin en önemli merkezlerinden biri.
Fakat orada da gördük ki fosil yakıtlardan çıkış konusunda beklenen ölçüde güçlü adımlar atılamadı. Bunun bir nedeni de, fosil yakıtlardan çıkışın neden acil ve gerekli olduğu konusunda dünya kamuoyunda hâlâ tam bir ortaklaşma sağlanamamış olması. Bu konuda kararlılık giderek artsa da, henüz yekpare bir küresel iradeden söz etmek zor.

Buna rağmen bu yıl önemli gelişmeler de yaşandı. Kolombiya'nın öncülüğünde 57 ülkenin katılımıyla fosil yakıtlardan acil çıkış çağrısının öne çıktığı bir konferans düzenlendi. Bu toplantı, tartışmanın çıtasını biraz daha yükseltti. Aynı dönemde fosil yakıtlardan çıkış gündemiyle bir Halkların İklim Zirvesi de organize edildi ve burada özellikle enerji demokrasisi vurgusu öne çıktı.
Bu kavram bizim için de oldukça yol gösterici oldu çünkü mesele yalnızca fosil yakıtları terk etmek değil; enerjinin nasıl üretileceği, kim tarafından kontrol edileceği ve bundan kimin yararlanacağı sorularını da birlikte tartışmak gerekiyor. Aslında Glasgow'dan bugüne uzanan hattın en önemli çıktılarından biri de tam olarak bu oldu.
Ö.Ö.: Çok özür dilerim, enerji demokrasisi deyince aklıma geldi. Yakın zamanda Halkların İklim Zirvesi örgütlenmesi kapsamında, TÜED'den yani Trade Unions for Energy Democracy (Enerji Demokrasisi için Sendikalar) ağından katılımcılar gelmişti. Yanlış hatırlamıyorsam Sean Sweeney de aralarındaydı. Kendisi ve bir aktivist daha toplantılara katılmıştı.
Biz de fırsatı kaçırmayıp onları adeta kolundan tutup Apaçık Radyo stüdyosuna getirmiş ve bir röportaj yapmıştık. Gerçekten çok zihin açıcı bir sohbet olmuştu. Özellikle işçi sınıfının ve sendikaların iklim mücadelesine nasıl dahil olması gerektiği, enerji dönüşümünün emek boyutu ve enerji demokrasisi kavramının ne anlama geldiği üzerine çok önemli değerlendirmeler yapmışlardı. Bu açıdan bakıldığında, iklim meselesinin yalnızca çevresel değil; aynı zamanda emek, demokrasi ve toplumsal adalet meselesi olduğunu da çok net biçimde ortaya koyuyorlardı.
E.B.: Çok önemli bir çaba bu. Biz de aslında Halkların İklim Zirvesi sürecinde TÜED ile tanıştık; iyi ki de tanıştık. Uzun zamandır “fosil yakıtlardan çıkış” diyoruz ama bunun yerine ne koyacağımız sorusunu da tartışıyorduk. Yani alternatif enerji kaynakları ya da “yeşil enerji” olarak adlandırılan çözümler gerçekten yeterli mi? Bu, dünyada uzun zamandır süren bir tartışma. Kabaca Kyoto sürecinden bu yana devam ettiğini söyleyebiliriz.
Fakat geçen yıl Türkiye'de torba yasanın çıkmasıyla birlikte bunun sonuçlarını çok daha somut biçimde görmeye başladık. Aslında bazı kesimlerin uzun süredir dile getirdiği bir durumdu bu. Ancak torba yasa sonrasında, nadir mineraller, stratejik mineraller ve kritik madenler adı altında yürütülen süreçlerin yeni bir maden talanına dönüşebileceğini daha görünür biçimde deneyimledik.
Dolayısıyla fosil yakıtlardan çıkış için önerilen alternatif enerji kaynakları söylemi de kendi içinde sorgulanmaya başladı. Çünkü mesele yalnızca enerji kaynağını değiştirmek değil; enerji üretiminin nasıl gerçekleştiği, hangi topluluklar üzerinde nasıl etkiler yarattığı ve kaynakların nasıl kullanıldığı sorularını da içeriyor.
Tam da bu noktada ortak bir perspektife ve ortak bir talebe ihtiyaç vardı. Enerji demokrasisi, bu açıdan bakıldığında şimdiye kadar ortaya konmuş en kapsayıcı ve en adil çerçevelerden biri gibi görünüyor.
Halkların İklim Zirvesi sürecinde de, bu meseleyle bizden çok daha önce tanışmış, onu geliştirmiş ve adeta ilmek ilmek örmüş kişi ve kurumlarla tanışmaya başladık. Bu da bize şunu gösterdi: Halkların İklim Zirvesi yalnızca 14-18 Kasım tarihlerinde Antalya'da gerçekleşecek bir etkinlikten ibaret değil; aynı zamanda öncesinde başlayan bir öğrenme, dayanışma ve farkındalık süreci. Bizim açımızdan da en önemli kazanımlardan biri bu oldu.

Ö.Ö.: Şimdi COP31 Kasım ayında Antalya'da gerçekleştirilecek. COP31'in, öncekilerle kıyasladığımızda, ana vurgularının ne olması bekleniyor?
Türkiye'nin kendi vurgusu olarak bir “sıfır atık” yaklaşımı var. Ama sanırım iki konu etrafında bir gerilim, daha doğrusu bir mücadele yaşanacak. Bunlardan bir tanesi iklim finansmanı tabii. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un bir açıklaması vardı. COP31'in bir “eylem zirvesi” olacağını söylüyordu. Ne kastettiğinin daha çok iklim finansmanı tartışmalarında belli olacağı yönünde değerlendirmeler yapılıyordu.
Bir diğer konu ise, senin de biraz önce bahsettiğin gibi, fosil yakıtlar. Şu ana kadar düzenlenen 31 zirve içinde, sadece bir zirvenin sonuç metninde fosil yakıtlar kavramı, çok yetersiz ve oldukça muğlak bir biçimde de olsa, ilk kez ana fail olarak yer aldı. O da Birleşik Arap Emirlikleri'nde gerçekleştirilen zirveydi.
E.B.: Sonra da uçuruldu.
Ö.Ö.: Ondan sonraki zirvelerde bunun devamı gelmedi, Brezilya'da bile gelmedi. Senin de anlattığın gibi, Brezilya'da daha çok kaçamak bir yanıt verildi. Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki COP kararlarına atıfta bulunuldu ama, hani derler ya kulağı öbür taraftan tutmak, biraz öyle yapıldı. Fosil yakıtlar kavramı doğrudan kullanılmadı.
Bu nedenle de zaten Kolombiya'da devletler ayrı bir zirve topladı. Anladığımız kadarıyla onlar, COP31'de ortak bir tutum alacak ve bu konuda mutlaka bir karar çıkması gerektiğini savunacaklar.
Peki Türkiye'nin bu konuda nasıl bir tavır alacağını düşünüyorsun? Bakanlıkların açıklamalarına ve şimdiye kadar yapılan hazırlıklara baktığımızda, Türkiye bu COP zirvesine nasıl bir gündemle hazırlanıyor?
E.B.: Her şeyden önce iklim finansmanı, Glasgow'dan beri konuşulan bir konu. COP26'da emisyon ticaret sistemi tartışmalarıyla birlikte daha da öne çıktı. Bizim açımızdan mesele biraz buna dönüşmüş durumda; daha doğrusu COP zirveleri giderek bu eksende şekillenmeye başladı.
Fosil yakıtlardan çıkışı dile getiren devletler de var elbette. Az önce sözünü ettiğimiz Santa Marta Konferansı'na 57 ülke katıldı. Ancak bunların çoğu, fosil yakıtlara bağımlılığı görece düşük ülkelerdi. Rusya, Çin, ABD ya da Almanya gibi ülkeler bu grubun içinde yer almıyordu. Hollanda ve Kolombiya'nın öncülüğünde düzenlenen bir konferanstı.
Fakat orada bile fosil yakıtlardan çıkış meselesinin büyük ölçüde iklim finansmanı araçları üzerinden konuşulduğunu görüyoruz. Aslında bu yaklaşım Glasgow'dan beri devam ediyor. Emisyon ticaret sistemi de bunun bir örneğiydi. Temel mantık, karbon emisyonlarını azaltmak; daha az karbon salımı yapanların bunu bir tür hak veya kredi olarak satabilmesi üzerine kuruluydu. Elbette çok karikatürize ederek anlatıyorum ama genel çerçeve kabaca bu şekildeydi.

Ö.Ö.: Evet, emisyon salma hakkının satın alınabilmesi söz konusu yani şirketlerin emisyonlarını doğrudan sınırlandırmak yerine, belirli bir bedel karşılığında karbondioksit ve diğer sera gazlarını salmaya devam edebilmesine olanak tanınıyor. Emisyon ticaret sistemi de temelde bu mantık üzerine kurulu.
E.B.: Evet, Türkiye'de hem sıfır atık politikası, hem de sınırda karbon vergisi meselesi nedeniyle ortaya konan bir yaklaşım var. Geçen yıl biliyorsunuz Meclis'ten bir İklim Kanunu geçti. Bu kanunla birlikte Türkiye'de emisyon ticaret sisteminin de yasal çerçevesi oluşturulmuş oldu.
Bunun temel nedeni neydi? Yine biraz karikatürize ederek söyleyeceğim; Türkiye'den Avrupa'ya ihracat yapan şirketlerin sınırda karbon vergisi yükünü azaltmak. Ancak Türkiye bunu bir iklim başarısı olarak sunmayı tercih ediyor. Adından da belli olduğu gibi, buna “İklim Kanunu” denildi ve bu sistemin bu çerçevede anlatılması hedefleniyor.
İkinci olarak da sıfır atık konusunda büyük bir hamleye hazırlanılıyor. Tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması, ayrıştırma sistemlerinin geliştirilmesi ve bu uygulamaların Temmuz ayından sonra Türkiye genelinde yaygınlaştırılması planlanıyor. Kasım ayına gelindiğinde ise ayrıştırma, geri kazanım ve yakma gibi süreçlerin belirli bir sistematik yapıya kavuşmuş olması hedefleniyor. Dolayısıyla “sıfır atıkta şampiyon Türkiye” söylemiyle bir hazırlık yürütüldüğünü görüyoruz.
Ama diğer taraftan baktığımızda Türkiye'de ormansızlaşma, atık sorunu, orman yangınları, seller ve benzeri çevresel sorunlar son dönemde düzenli olarak artıyor. Atık miktarı da çok yüksek seviyelere ulaşmış durumda. Geçen ya da bir önceki yıl yaklaşık 120 milyon ton atık üretildiği belirtiliyordu. Bunun yaklaşık 42 milyon tonu ise tehlikeli atık kategorisindeydi. Bir yandan da Avrupa'dan atık ithalatı yapılmaya devam ediyor, biliyorsunuz.
Ö.Ö.: Geçtiğimiz günlerde zaten Greenpeace Türkiye'nin de böyle bir raporu yayınlandı.
E.B.: Çünkü Çin, 2017 yılında artık atık ithal etmeyeceğini açıkladı. Bunun ardından Avrupa'nın atıkları için yeni destinasyonlar ortaya çıktı. Malezya, Endonezya ve Türkiye gibi ülkeler bu süreçte öne çıktı. Avrupa'nın ayrıştırılmış atıklarının önemli bir kısmı bu ülkelere gönderilmeye başlandı. Biz de bu atıkları ithal ediyor, geri dönüştürüp yeniden kullanıma sunuyor ya da çeşitli yöntemlerle bertaraf ediyoruz; bazı durumlarda yakma yöntemleri de kullanılıyor.
Ö.Ö.: Genelde yakıyoruz.
E.B.: Evet, genelde yakıyoruz.
Ö.Ö.: Yenilenebilir enerji kapsamında da değerlendiriliyor bu yakma meselesi. Bu da gerçekten ilginç.
E.B.: Evet ve bütün bu tablo içinde Türkiye, sıfır atık konusunda bir başarı hikâyesi ortaya koymaya çalışıyor. COP31'e damga vurmanın, zirveye kendi gündemiyle imza atmanın yollarından biri olarak da böyle bir strateji benimsemiş durumda.
Ama diğer taraftan baktığımızda, fosil yakıtlardan çıkış konusunda bugüne kadar yapılan faaliyetlerin önemli bir bölümünün daha çok vitrinde kalan adımlar olduğunu da görüyoruz. Bu anlamda Santa Marta Konferansı, en azından meselenin adını açıkça koyması bakımından önemliydi. Kolombiya'da gerçekleştirilen bu konferans, fosil yakıtlardan çıkış tartışmasını doğrudan merkeze taşıması açısından dikkat çekiciydi.
Ö.Ö.: Diğer taraftan da son derece ilginç olan Türkiye gözlemci bile olsa katıldı.
E.B.: Evet, Türkiye katıldı. Türkiye böyle şeyleri kaçıramaz zaten, özellikle de bu sene. Dediğim gibi, aslında bu zirveler yılın sonunda, Kasım ayında, farklı ülkelerde yapılıyor. Ondan önce ise bir yıl boyunca hazırlık toplantıları düzenleniyor, ön zirveler yapılıyor ve farklı çalışma grupları çalışmalarını sürdürüyor. Zaten COP sistemi içinde binden fazla profesyonel görev alıyor. Yani çok ciddi ve kurumsal bir yapı bu.
Aynı zamanda IPCC’de bilim insanları sürekli olarak o yılın ekolojik kriz değerlendirmesini içeren raporlar hazırlıyor. Bu raporlar da COP zirvesinden birkaç ay önce, yanlış hatırlamıyorsam Eylül ayında yayımlanıyor. Ama diğer taraftan da görüyoruz ki, bunu söyleyince hemen aklıma gelen bir şey var: IPCC’nin iki önceki COP zirvesi için hazırladığı doküman değiştirilmişti yani aslında sansürlenmişti. Dolayısıyla bilim insanlarının sözünün çok fazla dinlenmediği durumlar da olabiliyor.
Suudi Arabistan gibi bir petrol devletinde zirve yapılırken fosil yakıt meselesi artık reddedilemez bir konu hâline gelmiş durumda. Ama devamındaki soru şu oluyor: Bundan nasıl para kazanabiliriz? Bunun yerine yeşil enerjiyi koyarsak ne olur? İşte bizim de çöllerde güneş enerjisi gibi imkânlarımız var deniliyor.
Yani mesele bu noktaya gidiyor. İklim krizine ve genel olarak ekolojik yıkıma karşı çözümün hiçbir zaman halklardan yana, insanlardan yana olmadığını; genel olarak sermayeden yana olduğunu söyleyen yaklaşımlar da var.
Ö.Ö.: Bu IPCC'nin, bilim insanlarının, dünyanın dört bir yanından gelen binlerce araştırmacının ve devlet temsilcilerinin bir araya gelerek hazırladığı raporların bile sansürlendiğini söylemiştin. Biz de bir süredir Açık Gazete'de Bill McKibben'ın ortaya attığı yeni bir kavramı kullanıyoruz: 'Scilencing'. Trump yönetiminin iklim bilimine yönelik uygulamalarını tanımlamak için kullanılan bu kavram, iklim araştırmalarının fonlarının kesilmesini, yayınlanmalarının engellenmesini ve bilim insanları üzerindeki çeşitli baskıları ifade ediyor.
Basına yönelik baskıları zaten biliyoruz; gerçeklerin kamuoyuna ulaşmasını engellemeye yönelik girişimler uzun zamandır gündemde. Ancak gerçekler yalnızca gazeteciler tarafından değil, bilim insanları tarafından da ortaya konuluyor; özellikle de iklim krizi konusunda. 'Scilencing' kavramı da tam olarak buna işaret ediyor. İngilizcedeki 'science' kelimesine gönderme yapan bir kelime oyunu içeriyor. Biz de bunu Türkçede "bilsusturma" olarak çevirdik; bu çeviri Ömer Bey'e ait.
IPCC raporlarının sansürlenmesi de bunun önemli örneklerinden biri olsa gerek. Ben de yakında başka örneklerle karşılaşırsak şaşırmayacağımı söylemiştim. Haberlerde benzer uygulamaları görüyoruz; yarın öbür gün Türkiye'de küresel ısınma üzerine bir makale yazdığınızda, buna erişimin engellendiği bir ortamla karşılaşmak da ne yazık ki ihtimal dışı görünmüyor.
E.B.: Valla mümkün. Bu bana James Hansen'ı hatırlattı. Hansen, iklim bilimi alanında en çok bilinen isimlerden biri. Uzun yıllar boyunca atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun 450 ppm'e (milyonda 450 birim) ulaşmasının iklim sistemi açısından kritik bir eşik olduğunu savunuyordu. Yani bu seviyenin aşılmasıyla birlikte iklim krizinin tehlikeli boyutlara ulaşacağını söylüyordu.
Ancak daha sonra, özellikle NASA'daki görevinden ayrıldıktan sonra, bu konuda daha da net konuşmaya başladı. Aslında güvenli sınırın 450 ppm değil, 350 ppm civarında olması gerektiğini ifade etti. Hatta 450 ppm rakamının, bilimsel olarak ideal görülen seviyeden çok, dönemin siyasi ve pratik koşulları gözetilerek dile getirildiğini ima eden açıklamaları da oldu.
Ö.Ö.: Yani gelen baskılar sonucunda.
E.B.: Devletlerin de bu süreçte önemli bir rolü var. Aslında uzun zamandır devam eden bir tür susturma sürecinden söz ediyoruz. Bir bakıma COP zirvelerinin de zaman zaman bu sürecin üzerini örten bir perde işlevi gördüğünü söylemek mümkün. Öte yandan, bilim insanlarının otosansüre yönelmek zorunda kaldıklarını ya da ürettikleri çalışmaların sansüre uğradığını, değiştirilip tahrif edildiğini de biliyoruz. Bu nedenle karşımıza çıkan tüm verileri ve rakamları son derece dikkatli değerlendirmek gerekiyor. Gerçek tabloyu anlayabilmek için bunların hepsini akılda tutarak okumak şart.
Ancak bu meselede gerçek durumu kavramak da oldukça zor. Çünkü iklim değişikliği ve ekolojik yıkım dediğimizde, konu yalnızca bir bilim dalının sınırları içinde kalmıyor: Sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi, fizik, kimya, biyoloji ve daha pek çok alan işin içine giriyor. Kısacası, dünya üzerindeki neredeyse bütün bilim dallarını ilgilendiren, son derece karmaşık ve çok katmanlı bir alandan söz ediyoruz.
Ö.Ö.: Elimiz mahkûm, bütün bu gelişmeleri kapsamaya devam edeceğiz. Önümüzdeki haftalarda hem bu konuları, hem de yayımlanan önemli raporları, devletlerin uygulamalarını ve diğer iklim gündemlerini ele almayı sürdüreceğiz. Ayrıca az önce sözünü ettiğimiz zirveleri de yakından takip edip değerlendirmeye çalışacağız.
O zaman haftaya yine saat 09:30'da görüşmek üzere diyelim.
E.B.: Görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


