İstanbul'da yaz mevsiminin ve sıcakların tarihinin konuştuğumuz Sayfiye programının bu bölümünde 19. ve 20. yüzyıllarda İstanbul'un su ve kanalizasyon sistemlerinin yetersizliğinden, özellikle yazları şiddetlenen kirli su kaynaklı salgınlardan ve su yönetiminin belediyeleşmesi sürecinden bahsediyoruz. 90'ların başında İstanbul'un ana gündemlerinden olan susuzluk sorununu konu eden şarkılar da bu sohbete eşlik ediyor.

Herkese merhaba. Apaçık Radyo'ya hoş geldiniz. Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul’da Yaz programındasınız. Ben sunucunuz Fatma Zişan Tokaç. Bu programda İstanbul'da yazları ve aşırı sıcaklara dair her şeyi konuşuyoruz. Tabii, şimdi Haziran ayının ortasına geliyoruz. 15 Haziran'da yayınlanacak bu kayıt. Bu hafta havalar 27-28 dereceye kadar çıkmış oldu ve onun dışında ormanlık alanlarda örneğin ateş, mangal yakma yasakları var. Barajların doluluk oranları düşmeye başladı. 12 Haziran'da %68,5 olan doluluk oranı, 1 Haziran'da %71 seviyesindeydi. Ve geçen senenin verilerine baktığımızda Temmuz sonunda %53'e, Ağustos’ta %40'a düşmüştü. Sene sonunda da %17'ye düşüp son 10 yılın en düşük baraj doluluğu oranına ulaşmıştı. Şu an İstanbul'da, 2026 yılında güncel olarak böyle bir yaz yaşanıyor.
Ama bu programda biz İstanbul'un tarihindeki yazlara bakıyoruz ve aslında İstanbullular tarih boyunca yazları nasıl geçirdiler, aşırı sıcaklarla ilgili ne tür sıkıntılar yaşadılar diye arşivi karıştırıyoruz. Tabii İstanbul'da yaz ya da genel olarak aşırı sıcaklar deyince sudan ve su yönetiminden bahsetmeden olmuyor. Biz de bu programda İstanbul'un su yönetimi tarihini konuşacağız ve bu programın önceki bölümleriyle de bağlantılandıracağız. Onlarla ilgili de küçük bir özet geçeceğim. İstanbul'un su kültürüne, su yönetimi tarihine dair bir bölüm olacak bu.
Tabii İstanbul'un çok köklü bir su kültürü var. Bizans döneminde sarnıçlar var; sarnıçlar tabii durgun su içeriyor. Osmanlı döneminde ise durgun su temiz bir su olarak görülmüyor, dini bir anlayışın da etkisi var bunda. Dolayısıyla farklı su yapıları meydana çıkmaya başlıyor ve farklı su kaynakları da devreye giriyor. Örneklerini verebiliriz bunun; Terkos'tan Halkalı'ya, Kâğıthane'ye, Kırkçeşme'ye... Ama daima İstanbul'un nüfusuna kıyasla bir su sıkıntısı problemi, suyun yetmemesi problemi ve suyun dışarıdan getirilmesi ihtiyacı mevcut olmuş oluyor. Bu anlamda su yönetimine dair çeşitli gelişmeler oluyor tarih boyunca; bunların detaylarına gireceğiz.

Fakat buna girmeden önce belki biraz İstanbul'da su kültürüne dair yapılardan çok kısaca bahsetmek gerekir. Çeşmeler ve sebiller; daha çok hayır için yapılan, her köşe başında bulabileceğiniz, hatta bugün bile bulabileceğiniz sayısız çeşme sebil var. Hatta şu an günümüzde enteresan bir şekilde bazen bu tarihi yapılarda akan su olmuyor ancak içerisinde plastik şişede ya da karton bardakta hâlâ su dağıtılıyor. Bu çeşmeler, sebiller hayır amacıyla yapılıyor. Bu nokta önemli çünkü Osmanlı'nın su yönetiminde Tanzimat dönemine kadar bu hayır olarak su meselesi daha merkezde. Tanzimat'la birlikte ise bunun kamulaşması ve daha sonrasında belediyeleşmesi süreci başlıyor.
Tabii bunun dışında farklı su yapıları da var. Şadırvanlar var örneğin ya da varlıklı kesimin evlerinde, köşklerinde bulunan havuzlar var. Evlere su getiren sakalar var; bütün bunlar Osmanlı'nın su kültürünün parçaları. Hatta bir noktada sakaların bir loncası bile oluyor, bu çok yaygın bir ihtiyaç olduğu için. Ve aslında İstanbul'da birçok semtin ismi de suyla alakalı isimler; belki ondan da bahsetmek lazım. İşte Kuruçeşme, Söğütlüçeşme, Ayrılık Çeşmesi gibi çeşme ile ilişkili isimler var. Onun dışında Kemerburgaz, su kemerinden dolayı; ya da ayazma, kutsal su, kutsal pınara ithafen. Çukurbostan, mesela çukur yapıdaki bir sarnıç olmasından dolayı. Sonra Maslak ve Taksim var. Maslak daha çok suyla ilgili, suyun depolandığı bir havuz yapısı. Taksim ise bölme, pay etme anlamında, yani suyun dağıtıldığı yer. Hatta Horhor'un bile su ile ilgili bir semt ismi olduğuna dair bir rivayet var; oradan "hor hor" su sesi geldiği için ismi böyle konulmuş şeklinde. İsminde dere olan, su olan işte Bülbüldere, Büyükdere, Küçüksu, Göksu gibi farklı örnekler de mevcut.
Bu kısmı çok uzatmayalım. Ben bu su meselesine geçmeden önce önceki bölümlerin kısa bir özetine geçeceğim burada biraz akademisyen cübbemi de giyip. Daha önce ne konuşmuştuk ve bu su meselesi sizinle nasıl bağlantılı, biraz ondan bahsedeceğim. Aslında zaten ilk bölümde bahsetmiştim; bu Sayfiye programı benim kendi tez projemin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Ben İstanbul'da aşırı sıcaklar üzerine çalışıyorum ve İstanbul'da aşırı sıcakların tarihine baktığımda ilk olarak karşıma çıkan şey sayfiye olgusuydu. Yani yazları kentten bir kaçış, imkânı olanların kentten kaçışı. Bunun nedenleri neydi? Tabii ki kentin sıcaklığının verdiği rahatsızlık; onun dışında çeşitli afetler, örneğin yangınlar ve hastalıklar da bunun arasındaydı.

Yaz hastalıkları dediğimizde aslında çok çeşitli hastalıklardan bahsedebiliriz. Yani tifo gibi mesela tamamen yaza dair olduğu düşünülen ve "Kışın tifo olur mu?" diye gazete küpürlerinde okuduğumuz bir hastalık da olabilir ya da kolera gibi yaza dair olmayan ancak yaz sıcakları ile şiddetlenen hastalıklar da olabilir bunun içerisinde. Çok farklı hastalıkları buna örnek olarak verebiliriz ama biz geçen bölümde koleraya özellikle odaklanmıştık. Çünkü İstanbul 1831'de ilk kolera salgınını görüyor ve onun üzerinden sonraki dönemlerde salgın üzerine salgın görmüş oluyor. Ve sonunda bu salgınların suyla da ilişkisi ortaya çıkınca aslında bir yerel yönetim ve su yönetimine dair gelişmelerin kaynağı olmuş oluyor bu kolera salgınları.
Tabii suyla nasıl bir ilişkisi var bunun? İstanbul'un kanalizasyon altyapısı çok yetersiz bu dönemde ve özellikle belirli mahallelerde çok yetersiz. Atık sular sıklıkla kaynak sularına, kuyu sularına karışıyor ve kolera bakterileri de orada ürüyor, şehirde salgınlara neden oluyor. Burada tabii işte bu sayfiye bölgelerinin bu hastalıklardan daha uzak olduğu için tercih edildiğini de tekrar vurgulamak gerekir.
Şimdi bir alıntı okumak istiyorum Hagop Baronyan'ın İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti kitabından. Bu kitapta İstanbul'un çeşitli mahallelerini anlatıyor; oraların havasından, suyundan, sağlığından da bahsediyor. Kandilli'yi okuyorum mesela, şöyle başlıyor: "İşte ne kolera girmiş ne de moda olan bir köy..." Ondan sonra çeşitli bilgiler veriyor Kandilli'yle ilgili. Sonra havasına, suyuna dair bir bilgiyle bitiriyor; şöyle diyor, biraz da esprili bir tarzı var: "Köyün havası ve suyu o kadar sağlıklıdır ki herhangi birisi burada bir hafta kalsa, ertesi hafta sandalyesini değiştirip daha genişine geçmek zorunluluğu duyar." Yani o kadar sağlıklıymış ki orada kalan bir şekilde semiriyormuş.
Fakat Kasımpaşa örneğine bakalım; Kasımpaşa için ise şöyle diyor: "Nasıl ki dikensiz gül olmaz, Kasımpaşa da lağımsız olmaz. Gülü sevenin dikenini de sevmesi gibi Kasımpaşa'da oturan da neden lağıma saygı göstermesin?" diyor. Ondan sonra devam ediyor, havasına suyuna geldiği kısımda diyor ki: "Kasımpaşa'nın havası doktorlar için çok iyidir. Şehirde kolera baş gösterdiğinde Kasımpaşa'da doğmuş, diğer mahallelerde ölmüştür. Lakin doktorlar Kasımpaşa'nın havası sayesinde çok paralar kazanmıştır." Sonra "Burada bir kanun vardır," diyor, "Fakirlerin hastalanması kesinlikle yasaktır, yalnız zenginlerin hastalanmaya hakkı vardır." Burada bir fakirin hastaneye kabul edilmediğiyle ilgili bir örnek veriyor, sonra da şöyle bitiriyor: "Bu mahallenin deresi lağımdır. Pera'dan akar, buradan geçerek denize dökülür. Buralılar hava alıp sigara ve nargileyle vakit geçirsin diye derenin kenarına gazinolar yapılmıştır. Bu derede sandallarla gezilebilir ama yolcular ya burunlarını kesmeli ya da burunları kesik yolcular bulunmalı." Bu, Osmanlı İstanbul'unun 19. yüzyılın ikinci yarısındaki hâlinin bir özeti ve bu durum aslında koleraya davetiye de çıkaran bir durum.

Şimdi kolera kısmına geçeceğiz ve detaylı olarak su ve su yönetimiyle ilişkisini konuşacağız. Ama ondan önce kısa bir müzik arası vereceğiz; Nihavent Longa'yı dinleyeceğiz Timur Selçuk'tan.
Apaçık Radyo'ya tekrar hoş geldiniz. Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul’da Yaz programındasınız. İstanbul'da yazın ve su yönetiminin tarihini konuşuyoruz. Öncelikle kolera salgınlarından başladık bu konuyu konuşmaya. Bir önceki bölümde detaylı olarak birkaç büyük salgından bahsetmiştik. Tabii çok sık olduğu için İstanbul'da o salgınlar o dönemde, her birine girememiştik. Bahsetmediğimiz bir tanesi de 1853'te başlayan Kırım Savaşı döneminde İstanbul'da meydana gelen salgındı. Tabii bu dönemde Osmanlı; İngiltere ve Fransa ile ittifak içerisinde ve Fransız askerleri Osmanlı topraklarına geliyorlar, o esnada da Fransa'da bir kolera salgını var. Dolayısıyla bu salgını taşımış oluyorlar İstanbul'a. Öncelikle Fransız askerleri Davutpaşa Kışlası'nda kalıyorlar ve oradan yayılmaya başlıyor. Davutpaşa Kışlası bugün Yıldız Teknik Üniversitesi'nin kampüsü olarak kullanılıyor. Daha sonra Maslak'ta, yine askerlerin olduğu yerde tespit ediliyor bu kolera. Aynı zamanda İngiliz askerlerinin komutanı da Üsküdar'de koleradan ölüyor. Ve tabii ki kaçınılmaz olarak sonunda bu hastalık askerlerden halka yayılıyor.
Ve çeşitli önlemler alınıyor. Bu önlemlerden geçen bölümde bahsetmiştik çünkü o esnada henüz hastalığın suyla ve kolera bakterisiyle ilişkisi net olarak bilinmiyor. Dolayısıyla işte kirli havaya dair çeşitli önlemler, temizliğe dair çeşitli önlemler alınıyor. Ancak suya dair alınan önlemler de var ve taşan kanalizasyonlara dair alınan önlemler de var bu dönemde. Karantina Meclisi var, yine geçen bölümde daha detaylı anlatmıştık. Onlar mesela Sirkeci'deki kanalizasyonun dolduğunu, taştığını tespit ediyorlar ve işte evlerde bu kanalizasyondan dolayı atık su bulaşığı olduğunu, sokaklara lağım suyunun taştığını tespit edip bu konuda önlem alınmasını istiyorlar.
1855'e gelindiğinde kolera, askerler arasında ve özellikle Fransız-İngiliz askerleri arasında çok yaygın, 1855 Temmuzunda. Ve bugün İstanbul Teknik Üniversitesi'nin binası olan Taşkışla binası, o zamanki mühendishane, Fransız askerleri için bir hastane olarak kullanılıyor; orada koleraya dair bir tedavi görüyorlar. 1856'da bu kolera salgını bittiğinde resmi olarak toplam ölüm sayısı 3500 olarak ilan ediliyor. Ama Fransız Konsolosluğu'ndaki bir sağlık konseyi delegesi diyor ki: "Bu sayı aslında çok daha fazladır; toplamda çeşitli hastalıklardan 9000 asker ölmüştür, bunların başında kolera, iskorbüt ve tifüs gelmektedir."
Burada, bu döneme ait olmasa da benim aklıma Sait Faik Abasıyanık'ın Havada Bulut kitabındaki bir öykünün başlangıç cümlesi geldi. Bunu 1942'de yazıyor, bir yaz gecesi, bir Haziran gecesi. "İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana aşığım." diye başlıyor. Yani bu aslında sürekli savaş ve savaştan kaynaklı hastalık durumunun İstanbul'u çok uzun yıllarca terk etmediğini, sık sık ziyaret ettiğini gösteriyor.
Ama şimdi tekrar 1850'lere dönelim. 1850'lerde işte Kırım Savaşı dolayısıyla İstanbul'a bu hastalık yayıldığında bir yandan da aslında bir tür yerel yönetim düzenlemelerine ihtiyaç da doğmuş oluyor ve 1854'te Şehremaneti kuruluyor; belediyeciliğin bu anlamda öncüsü olmuş oluyor. Bundan birkaç yıl sonra, 1857'de İstanbul bir nizamname ile 14 belediye dairesine ayrılacak ve bu belediye dairelerinin hijyen anlamında çeşitli görevleri olacak; sokakların temizliği ve suya dair çeşitli önlemler de bunun içerisine girecek. Yalnız bu noktada henüz su yönetimi tamamen belediyeleşmiş bir yönetim değil, su yönetimi dağınık. Su yönetiminin belediyeleşmesi aslında Cumhuriyet dönemini bulmuş olacak.

1865'te ise bir başka salgın, “Büyük Kolera” vardı, bundan da geçen bölümde yine bahsetmiştik; burada çok detaylı girmeyeceğim. Ama bu Büyük Kolera’da yine Kasımpaşa Deresi'nin salgının yayılmasında çok büyük bir rolü vardı ve Kasımpaşa hatta en çok kayıp veren yer de olmuştu. Bunu hatırlatmak istedim çünkü az önce Hagop Baronyan'ın kitabından Kasımpaşa'yla ve Kasımpaşa'nın bu atık su sorunuyla, kolera sorunuyla ilgili bir alıntı okumuştuk. Kasımpaşa Deresi'nin kapatılması talep ediliyor tabii bu durumda ancak buna dair çok hızlı bir önlem alınamıyor. 1873'te bir tramvay hattı döşenmek isteniyor oraya ve ona dair bir ruhsat talep ediliyor; derenin kapatılıp tramvay hattı yapılmasına dair. Bir yandan derenin kenarlarına atık su kanalları yapılmaya başlanıyor; bunların tamamlanması ve temizlenmesi 1890 yılını buluyor. Tabii bu hem uzun bir süreç olmuş oluyor hem de bu süreçte İstanbul sayısız daha kolera salgını görmüş oluyor.
Şimdi bir yandan da burada artık koleranın anlaşılmasıyla ilgili gelişmeler de var dünyada; bunlardan da bahsedelim. Ancak buna girmeden önce yine bir müzik arası verelim. "Yârim Gitti Çeşmeye" eserini dinleyeceğiz; bir arp sanatçısından, Cecile Corbel'den dinleyeceğiz.
Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'dayız, Sayfiye programındayız. Az önce "Yârim Gitti Çeşmeye" eserini dinledik. Burada kısa bir anekdot girerek başlayayım: Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabında mevsimler üzerinden anlatılıyor kitap ve yaz bölümünde bir tür yazlık sahnesi var ve karakter deniz kıyısında gazinodan kalkıp yürüyor ve evlerin birinden bir türkü geliyor, "Elinden su içmeye yâr yâr yâr aman..." diye. İşte bu dinlediğimiz türküydü.
Şimdi programımıza dönemlim. Sayfiye programında İstanbul'un tarihinde yazları, salgınları ve su yönetimini konuşuyoruz. Şimdi 1892 yılına geldiğimizde Hamburg'da bir salgın var ve bu kolera salgını dolayısıyla artık su şebekelerinin, suyun kolera salgınlarının kaynağı olduğu tespit edilmiş oluyor ve bunun mikropla bulaşan bir hastalık olduğuna dair yayınlar yapılmış oluyor. Dolayısıyla bilimsel anlamda ciddi bir gelişme var. Türkiye'de de bunu takip eden dönemde, Osmanlı İstanbul'unda bunu takip eden dönemde koleraya dair önlemlerin daha çok suya ve su yollarına kaydığını görmüş oluyoruz.
1893-1895 arası bir başka kolera salgını var. Bu dönemde zaten sıklıkla şehrin atık su giderlerinin taştığı görülüyor, kanalizasyonların patladığı görülüyor ve buna dair önlemler alınmaya çalışılıyor. Örneğin bu 1893'teki salgında Belgrad'da, Büyükbent'in yanındaki Belgrad Köyü'nde suların çeşitli aktivitelerle kirletildiği —çamaşır yıkamak olsun, hayvanlarla ilgili aktiviteler olsun— görülüyor ve asker gönderiyor yönetim oraya, halk bentleri kullanmasın diye. Ama aynı zamanda köyde bir kanalizasyon sistemi de yok, dolayısıyla bunun anlamlı bir yasak olmadığı ortaya çıkıyor ve foseptik çukurları kazdırılıyor.
Yine bunu takip eden dönemde su örneklerinin analizini görüyoruz; yani bu modern anlamda salgın yönetimine geçiş olarak görülebilir. Su örnekleri analiz ediliyor, içinde hastalık yapıcı bakteriler olup olmadığı tespit ediliyor böylelikle. İkinci Abdülhamid bu dönemin hükümdarı ve Avrupa'dan da uzmanlardan destek alınıyor bunun için. Fransız tıbbı o esnada çok güçlü; Pasteur çeşitli hastalıklara dair aşılar geliştirmiş ve bir Pasteur Enstitüsü var. Oradan bir doktor davet ediliyor: André Chantemesse. İstanbul'a geliyor, çeşitli incelemeler yapıyor ve raporlamalar yapıyor. Hastalığın kaynağının su olduğunu, ilk iş olarak şehir sularının iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor ve hatta bu sultana bir rapor olarak arz ediliyor. Yine bu kapsamda Belgrad'da, Büyükbent'in yanındaki köylülerin boşaltılması ve köylülerin Kemerburgaz'a yerleştirilmesine dair bir vaka da gerçekleşiyor.
Kendisi Paris'e döndükten sonra Pasteur'ün talebesi Dr. Maurice Nicolle İstanbul'a geliyor; o da burada çalışmalarına devam ediyor. Bir yandan da bu esnada Bakteriyolojihane-i Şahane'yi inşa etmek gibi bir gündem var, onun da inşası önümüzdeki dönemde tamamlanacak ve orada da analizler yapılacak. Bu analizlerde suda kirlilik tespit edildiğinde çeşitli yasaklamalar da geliyor; suyun içilmesine, kullanılmasına, balık tutmaya, suyla yetiştirilen meyvelerin satılmasına, yenmesine dair. Daha sonra ise daha modern yöntemlere, filtre kullanımına geçilecek.

Ayrıca salgın 1895'te devam ederken Almanya'dan da bir başka uzman getiriliyor: Rudolf Emmerich, Münih Üniversitesi'nden. O da kendisi teftişlerini yapıyor; yine yazdığı raporda sorunun birinci kaynağı olarak şehrin kanalizasyon sisteminin eksikliğini vurgulamış oluyor ve "Bentlerden genelde su kullanılabilir nitelikte olsa da Terkos ve Belgrad sularına filtre konulması gerekir." diyor. Bu kanalizasyon projesi maliyetinden dolayı hayata geçirilemiyor.
Bu arada belki şundan da bahsetmek gerekir: "Bu kolera salgını en çok kimi etkiliyor?" diye baktığımızda, yine Alman Sefareti doktoru Andreas David Mordtmann bu 1893-1895 salgını ile ilgili gözlemlerini makale olarak yayınlıyor ve diyor ki: "Salgının çıktığı Hasköy ile Topkapı Sarayı'nın bulunduğu, Haliç'e inen vadide Rumeli'den gelen göçmenler ile yoksul Kürt işçileri yaşamaktadır. Bu bölge kısmen kanalizasyondan mahrumdur." Dolayısıyla burada en çok etkilenenlerin aslında yine yoksul göçmenler ve işçiler olduğunu görmüş oluyoruz. "Peki, içme suyunu nereden sağlıyor buralardaki insanlar?" Yerebatan Sarnıcı'ndan sağlıyorlar. Ve yine raporunda, makalesinde diyor ki: "İçme suyu son derece bulaşık vaziyetteki sarnıçtan alınmaktadır." Yerebatan Sarnıcı'ndan bahsetti... Bu sarnıç tabii son günlerde bizim de gündemimize girmiş oldu; İBB'den vakıflara devredilmişti, sonra İdare Mahkemesi'nin durdurma kararı geldi. Bunu da böyle bir küçük anekdot olarak düşmüş olalım.
Tabii bu salgınlar sadece 19. yüzyılla sınırlı kalmıyor, 20. yüzyılda da bunun örneklerini görüyoruz. Belki özellikle Balkan Savaşı'ndan ve o dönemdeki kolera salgınından da kısaca bahsetmek gerekir. Bu dönemde dahi hâlâ kanalizasyon sistemi yeterli değil ve deniliyor ki: "İstanbul'un suyundan içmek caiz değildir." Çünkü o kadar kirli bir su. 1912'de Balkan Savaşı'ndan sonra koleralı askerler İstanbul'a sevk edildiklerinde şehirde tekrar bir salgın başlamış oluyor. Ve Fransız gazetesi Le Petit Journal bunu kapak yapıyor bir illüstrasyonla; tırpanlı bir ölüm meleği, sarıklı ve fesli Osmanlı erkeklerinin başında onları yıldırmış koleradan, böyle bir illüstrasyon. İlerleyen dönemde tedbirhaneler var bu konuyla ilgili; onlar aşıları sağlıyorlar. Farklı hastalıklarla ilgili —tifo, tifüs, veba, difteri gibi hastalıklar için de— aşılama yapılıyor yaygın olarak, dezenfeksiyon yapılıyor yaygın olarak. Ve aslında Cumhuriyet’e kadar olan dönemde bu hastalığın kanalizasyon sistemlerinin iyileştirilmesi üzerinden kontrol edilmesi ve su yönetiminin merkezileştirilmesi, belediyeleştirilmesi gerçekleşmemiş oluyor.

Şimdi Cumhuriyet dönemine de kısaca gireceğiz ama tekrar bir müzik arası verelim burada. Özellikle 1990'lara atlayacağız bu arada hızlı bir şekilde, zamanımız da azaldığı için. Bu dönemdeki su krizinden bahsedeceğiz. Şimdi bununla ilgili bir eserle ara verelim; Grup Vitamin'den "İstanbul'da".
Tekrar merhaba, Apaçık Radyo'dasınız. "Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul'da Yaz" programındasınız. Az önce Grup Vitamin'den "İstanbul'da" şarkısını dinledik. 90'ların başında bu minvalde yazılmış çeşitli şarkılar, bunu konu edinen çeşitli filmler, tiyatro eserleri, edebi eserler görüyoruz. Neden bahsediyorum? Su kıtlığından bahsediyorum, İstanbul'daki su sıkıntısından bahsediyorum. Bu şarkıda suları akmayan bir İstanbul'dan bahsediyordu; "Gittiğin yerler nasıl bilinmez güzelim, İstanbul'da sular akmıyor" diyerek.
Şimdi biraz hızlıca bir geçişle biz de bu döneme atlayacağız. Şimdiye kadar İstanbul'da kolera salgınları ve salgınlara dair önlemler çerçevesinde İstanbul'da su yönetiminin nasıl geliştiğini konuşmuştuk. Cumhuriyetin başlangıcıyla tabii farklı yapılaşmalar devreye giriyor; burada Sular İdaresi'nden ve daha sonra İSKİ'den bahsetmek lazım. Şimdi Osmanlı'da, bu programın başında da bahsettiğimiz gibi öncelikle hayır işleri kapsamında değerlendirilen bir su yönetimi modeli görüyorduk. Daha sonra Tanzimat'la bunun çeşitli düzenlemelerle düzenlendiğini görüyoruz. Hatta 1883'te Dersaadet Su Şirketi kuruluyor; Terkos'tan su getiren ve boruyla su getiren bir şirket kurulmuş oluyor. Daha sonra Hamidiye Şirketi de kurulacak bu bağlamda. Ancak belediyeleşmeye dair yapılan girişimler aslında su yönetimini tam anlamıyla kapsamıyor, su yönetimi dağınık bir şekilde.
Cumhuriyet döneminde belirli değişiklikler yapılıyor ve 1933'te Dersaadet Su Şirketi belediyenin kontrolü altına girmiş oluyor ve İstanbul Sular İdaresi oluşturuluyor. Dolayısıyla suyun yönetimi hem merkezileşmiş hem kamulaşmış oluyor ve su yönetimi artık şehir planlamasının bir konusu olarak görülüyor. Ve tabii salgın yönetiminin, sağlık yönetiminin, halk sağlığı yönetiminin de bir parçası olarak görülmüş oluyor. Belediyenin yetkisi dahilinde içme suyu temini, şebekelerin işletilmesi, su kalitesinin izlenmesi var ve tabii yine çeşitli sorunlar da eşlik ediyor buna; mükemmel bir işleyiş henüz yok burada.
1981'de ise yaşanan çeşitli sorunlardan sonra İSKİ kuruluyor ve Sular İdaresi'nden aslında daha geniş yetkilere sahip bir kuruluş oluyor bu. Ve suya daha geniş çaptan bakan, havza koruma açısından da bakan örneğin bir kurum olarak kurulmuş oluyor. Tabii İSKİ'nin yaptığı çok önemli girişimler var ve alınan önemli önlemler var bu süreçte. Ancak ben daha çok 1990'lardaki su krizine odaklanmak istiyorum. Bu tabii artık Türkiye'de bir darbeler dönemi ve darbeler sonrası bir koalisyonlar dönemi; bunu atlamamak lazım. 1980 darbesinde bütün siyasi partiler kapatılmış; kapatılmış CHP de SHP olarak seçimlere giriyor ve kazanıyor 1989 belediye seçimlerini. Ve bu süreçte İstanbul'da ciddi anlamda su yönetimi sıkıntısı yaşanmış oluyor; suların kesik olduğu, kirli olduğu bir süreç yaşanmış oluyor. Benim az önce de bahsettiğim gibi bu sorunlar, birçok sanat eserine de aslında yansımış oluyor. Birazdan bununla ilgili bir başka şarkı, hatta süremiz yeterse belki bir tane daha dinleyeceğiz. Bir tiyatro eseri için yazılmış bir şarkı olacak ikincisi.

Fakat burada bunların detaylarına girmeye süremiz kalmamış olsa da şunu vurgulamak gerekiyor: Bu 1990'lardaki krizde, tabii ki kuraklığın bir etkisi de var, belki kuraklıkla ilgili ayrı bir bölüm de yapmış olacağız, ama bu bir yönetim krizi esasen. Ve bu yönetim krizinin sonucunda farklı bir siyasi yönetim talebi ortaya çıkmış oluyor ve bunun sonrasında işte Erdoğan'ın İBB başkanlığı sürecine ve oradan sonra Türkiye'nin bu son 20-25 yılda gördüğümüz dönüşümüne doğru yol almış oluyoruz. Bunun aşırı sıcaklar bağlamında, kentsel gelişme, kentsel dönüşüm bağlamında tabii ki bir önemi var; ayrıca farklı bir bölümde bunlara değineceğiz. Ama bu bölümü böylece kentsel dönüşüm konusuna kısa bir girizgâhla kapatmış olalım. Şimdi bir şarkı arası verelim kapanışa geçmeden önce; Mazhar Fuat Özkan'dan "Belediye Nerede?".
Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye programını dinliyorsunuz. Bu bölümde İstanbul'da kolera salgınının ve su yönetiminin tarihinden konuştuk. Tabii ki süremiz her türlü detaya girmeye yetmemiş oldu ancak bu konuda yine konuşmaya devam edeceğiz. Gerek kuraklık olsun, gerek yangınlar olsun İstanbul'da yazın ve aşırı sıcakların farklı boyutlarına değineceğiz. Tabii ki ilerleyen bölümlerde bunun keyifli boyutlarına da değineceğiz; işte plajlar, mesireler, gece gezmeleri, sandal gezmeleri gibi.
Bu programda arşiv kaynaklarından faydalanıyoruz; İstanbul'da yazı, yazın tarihini her türlü boyutuyla yansıtabilmek için. Ancak program kapsamında yapmak istediğimiz bir başka proje daha var; bu da aslında dinleyicilerin katılımıyla gerçekleştirilebilecek olan bir sözlü tarih projesi. Sizden yapmanızı istediğimiz şey; kendi İstanbul'da yaza dair anılarınızı, belki varsa fotoğraflarınızı, videolarınızı bizimle paylaşmanız ve bu İstanbul'da yazın tarihi anlatımına kendi sesinizle, kendi deneyimlerinizle katkıda bulunmanız. Buna nasıl katkıda bulunabileceğinizi merak ediyorsanız sosyal medya hesaplarından "Sayfiye İstanbul" adresine gidebilirsiniz. “Sayfiyeİstanbul” bitişik yazılacak ve orada buna dair bir yönlendirme olacak. Bu programda bana katıldığınız için çok teşekkür ederim. İyi günler.


