İşte Böyle Canım'da Oğulcan Özgenç, gazeteci Yıldız Tar'ın tutukluluğundan LGBTİ+ örgütleri ve gazetecilere yönelik erişim engellerine, "sanal devriye" uygulamalarından ifade özgürlüğüne yönelik baskılara kadar haftanın öne çıkan gelişmelerini değerlendirirken; Deniz Göktaş'a yönelik soruşturma ve hak mücadelesi üzerine de konuşuyor.
Ömer Madra: Günaydın Oğulcan, merhabalar.
Oğulcan Özgenç: Günaydın, merhabalar.
Ferhat Kentel: Merhaba, günaydın.
O.Ö.: Merhabalar.
Ö.M.: Evet, neler olup bittiğine dair bir özet verebilir misin?
O.Ö.: İlk başta Yıldız'dan haberlerle geleyim. Yıldız, Ankara'da yapılan NATO Zirvesi öncesindeki operasyonlarda gözaltına alınmış, ardından tutuklanmıştı. Sekiz gündür Sincan Cezaevi'nde. Bugün yayın için kendisinden bir mesaj almayı umuyorduk ancak dün avukatlarıyla görüşemedi. O nedenle bu mesajı paylaşamıyoruz ama eminim ki Yıldız şu anda Apaçık Radyo dinleyicileriyle buluşmayı sabırsızlıkla bekliyor.

Bizi dinleyenler için şöyle kısacık bir bilgi vereyim: Yıldız iyi. Gazetecilik yapacağı güne kavuşmayı bekliyor. Biz de umuyoruz ki en kısa zamanda bu hukuksuz, haksız ve keyfi tutuklama son bulsun, Yıldız aramıza dönsün. Apaçık Radyo'da da İşte Böyle Canım programında hep beraber yeniden buluşalım diye ümit ediyoruz.
Bu hafta içinde şöyle düşündüm; belki biraz bu hafta neler oldu, neler bitti üzerine konuşmak iyi olabilir çünkü yine epey yoğun bir haftaydı.

Geçen hafta sevgili Çiçek de bahsetmişti; erişim engelleriyle dolu bir Onur Haftası'nın, Onur Ayı'nın sonunu yaşadık. Onur Ayı bitti, ayın sonuna geldik ama damga vuran gelişmelerden biri, LGBTİ+ hakları alanında paylaşım yapan kadın örgütlerinin, LGBTİ+ örgütlerinin ve insan hakları örgütlerinin hesaplarının erişime engellenmesi oldu.
Bu erişim engelleri, İstanbul Onur Yürüyüşü öncesinde de, geçen hafta Pazar günü yapılan İstanbul Onur Yürüyüşü öncesinde de devam etti. Örneğin Yıldız'ı hem tutukladılar, hem de X hesabını İstanbul Onur Yürüyüşü'nden hemen önce erişime engellediler. Benim X hesabıma erişimi engellediler. Gazeteciler Zilan Azad, Yusuf Çelik ve Esra Ece Kutlu'nun X hesaplarına erişimi engellediler. Bununla beraber Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu'nun X hesabı da ikinci kez erişime engellendi.
Aslına bakarsanız böyle bir liste tutacak olsak, herhalde Onur Ayı'na damga vuran gelişmelerden bir tanesi olarak yüzlerce hesabın Instagram ve X üzerinden erişime engellendiğini söyleyebiliriz.
Kaos GL'nin Instagram hesabı da bir kez daha erişime engellendi, onu da not düşelim. Bu erişim engelleri sadece X üzerinden işlemedi; pek çok derneğin Instagram hesabı da erişime engellenirken Kaos GL'nin Instagram hesabı da erişime kapatıldı. Ama akşamına tekrar açıldı. Böyle hani, git gel, git gel derler ya, tam öyle bir durum. Sabah kapatılıp akşam açılan, karar mı veremiyorlar, ne yapıyorlar dedirten bir tabloyla karşı karşıyayız. Instagram hesabımız da yeniden açıldı.
Ama bu erişim engellerine ilişkin en önemli gelişmelerden bir tanesini dün Kaos GL'de haberleştirdik. Bu erişim engellerine ilişkin gerekçeler ve kararlar ilk başta derneklere iletilmedi. Ardından avukat arkadaşların büyük çabasıyla bu karara ulaşılabildi ve öğrendik ki LGBTİ+ hakları alanında paylaşım yapan dernek ve platformların X ve Instagram hesaplarına erişim engeli, İstanbul Emniyeti Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen sanal devriye faaliyetleri kapsamında hazırlanmış.
"Nedir bu sanal devriye?" diye bizi dinleyenlere biraz açalım. Sanal devriye şu demek: Kolluk kuvvetlerinin sosyal medya hesaplarını, belli kişilerin ya da kurumların hesaplarını incelemesi demek. Bunlar bireysel hesaplar olabilir, dernek hesapları olabilir. Kolluk kuvvetlerinin bu hesapları izlemesi ve incelemesi anlamına geliyor. Aslında bu, Anayasa'ya aykırı bir uygulama. Birazdan onu da açacağım.
Ö.M.: Bu arada bir tek şey sorayım. Yani erişim engeli getirildiği zaman buna bir gerekçe de gösteriyorlar mı yoksa hiçbir gerekçe gösterilmeden, sebepsiz bir şekilde mi uygulanıyor?
O.Ö.: Yani örneğin şu anda bu karara ulaşana kadar avukat arkadaşlara ne Instagram, ne de X tarafından doğru düzgün hiçbir gerekçe sunulmamıştı. Yani "şu nedenle erişime engelleniyorsunuz" gibi açık bir gerekçe genellikle ne derneklere ne de bireysel kullanıcılara bildiriliyor. Sadece şöyle mesajlar gelebiliyor. Örneğin ben kendi deneyimim üzerinden anlatayım: Benim X hesabım erişime engellendikten sonra X'ten bana gelen e-postada, 1 Mayıs'ta LGBTİ+ kortejine ilişkin yaptığım bir paylaşım nedeniyle hesabımın erişime engellendiği söylendi ama bu gönderinin neden erişime engellendiğine ilişkin açık bir gerekçe sunulmadı. Yani aslında bir ihbar ve bu ihbarın ardından erişim engellenmesi gibi bir durum söz konusu görünüyor.
X yine bu konuda en azından "şu paylaşımınız nedeniyle erişime engellendiniz" diyor. Instagram ise bu konuda hiçbir açıklama yapmıyor. İşte biz de avukatların ulaştığı karar sayesinde öğreniyoruz ki İstanbul Emniyet Müdürlüğü, LGBTİ+ paylaşımı yapan hesapları tek tek incelemiş, sanal devriye faaliyeti yürütmüş ve ardından bu hesaplar hakkında erişim engeli talebinde bulunmuş.
Bu arada bu sanal devriye faaliyetlerinin de devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, anayasal düzeni ve kamu güvenliğini korumaya yönelik önleyici ve koruyucu tedbirler almak, emniyet ve asayişi sağlamak ve bilişim suçlarıyla mücadele etmek amacıyla yürütüldüğü belirtilmiş. Yani İstanbul Emniyet Müdürlüğü, LGBTİ+ paylaşımı yapan bireysel kullanıcıları ve dernekleri kamu güvenliğine, kamu düzenine ve anayasal düzene aykırı olarak değerlendirip izlemiş. Kararı da İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği vermiş.
Kararda her zamanki gibi çok tanıdık olduğumuz ifadeler yer alıyor. Aile ve çocukların korunmasına yönelik yürütülen çalışmalar kapsamında bu hesapların incelendiği ve erişime engellenmesine karar verildiği belirtiliyor. Gerekçe olarak da bu hesapların kamu düzenini, aile yapısını, çocukların korunmasını ve genel ahlakı olumsuz etkilediği öne sürülüyor.
Düşününce herhalde 2025'in sonundan beri en çok duyduğumuz ifadeler bunlar olsa gerek: kamu düzenine aykırılık, aile yapısını bozan "cinsiyetsizleştirme akımları" — bunu iktidarın diliyle söylüyorum — çocukların korunması ve genel ahlak meselesi. Bir sürü insan da bu "genel ahlak" gerekçesiyle yargılandı biliyorsunuz. Başta sanatçı Mabel Matiz olmak üzere, ardından 17 Mayıs Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Defne Güzel de genel ahlaka aykırılık gerekçesiyle yargılandı. Şimdi de sosyal medya hesaplarını kapatarak aslında LGBTİ+'ların kamusal görünürlüğünü hedef alan bir rejimle karşı karşıyayız, öyle görünüyor.
Bir taraftan şunu da not düşmek lazım. Bu sanal devriyenin İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütüldüğünü söyledim ancak sanal devriye uygulaması aslında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş bir uygulama. Yani İstanbul Emniyet Müdürlüğü, hukuka aykırı olduğu belirtilen bir uygulamayı kullanarak bu derneklerin ve bireysel kullanıcıların hesaplarını inceliyor, ardından da mahkeme kararıyla erişim engeli geliyor.
Bu sanal devriye yetkisi ilk olarak 2017 yılında Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle Emniyet Genel Müdürlüğü personeline tanınmıştı. Düzenlemeyle birlikte polis, internet ortamında işlendiği iddia edilen suçlarla ilgili çevrim içi araştırma yapma ve belirli kişilerin kimlik bilgilerine ulaşma yetkisi kazanmıştı. Ancak bu düzenlemeye karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvuruldu. Anayasa Mahkemesi de bu yetkinin Anayasa'ya aykırı olduğuna karar verdi ve 19 Şubat 2020 tarihli kararıyla düzenlemeyi iptal etti. Mahkeme, sanal devriye yetkisinin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığını vurguladı. Ayrıca kişisel verilerin Anayasa'nın güvencesi altında bulunduğunu belirterek, ancak savcılık talimatıyla ve belirli kişiler hakkında yürütülen soruşturmalar kapsamında bu tür işlemlerin yapılabileceğini ifade etti. Buna rağmen bugün İstanbul Emniyet Müdürlüğü, LGBTİ+ konularında paylaşım yapan bireysel kullanıcıları ve derneklerin hesaplarını açıkça izliyor, takip ediyor ve bu hesapların erişime engellenmesine neden olan süreçleri işletiyor. Şu anda karşı karşıya olduğumuz tablo da bu.
F.K.: Bu arada bir şey ekleyebilir miyim?
Ö.M.: Tabii ki.

F.K.: Bu aslında "korunacak olan şey nedir?" sorusunu akla getiriyor. Kimler korunacak, nasıl korunacak? Az önce Ömer, seninle konuştuğumuz Gar Katliamı geldi aklıma. Yani birilerini "aileyi korumak" gerekçesiyle izliyorsunuz; anında harekete geçiyor, gereken balyozu indiriyorsunuz. Ama Gar Katliamı öncesinde yine izlediğiniz insanlar vardı ve onların hedefindeki insanları korumak için herhangi bir şey yapmadınız. Üstelik hâlâ bombalamayı gerçekleştirenlerle ilgili pek çok soru işareti var. Dolayısıyla "korumak" denen şey aslında o kadar seçici bir kavram ki... Kimi koruyorsunuz, nasıl koruyorsunuz, hangi ölçüte göre koruyorsunuz? Bütün bunlar, bugün yaşadığımız tabloya da yansıyan çok önemli örnekler.
O.Ö.: Evet, biraz da günah keçisi ilan etmeye dönüşüyor hikâye LGBTİ+'lar söz konusu olduğunda. Sürekli çok güçlü bir "aile" vurgusu yapılıyor; "ailemiz güçlü" deniyor. Ama gerçekten aile, bir sosyal medya paylaşımından etkilenecek kadar kırılgan mı?
İktidarın bu kadar güçlü olduğunu vurguladığı aile yapısı, gerçekten tek bir sosyal medya paylaşımıyla sarsılabilir mi? Bu kadar kırılgan bir yapıdan mı söz ediyoruz? Bu da bence üzerinde düşünülmesi gereken sorulardan biri.
F.K.: Yani sosyal adalet olmayacaksa aileyi de, hiçbir şeyi de koruyamazsın. Bu kadar sınıfsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin arttığı bir yerde insanlar evlenmiyor, evlenenler boşanıyor. Gençler artık çok uzun süre evlenemiyor. Mesela senin "aile" dediğin şey zaten kayıyor, gidiyor. Artık öyle bir şey yok.
O.Ö.: Tabii ki bir de bu uygulamalar var. Ailenin korunması derken, LGBTİ+’ları da ailenin dışında tutan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bunu önceki programlarda da sıkça vurgulamıştık. Şimdi LGBTİ+’lar nefret söylemiyle hedef gösteriliyor. Ailenin düşmanı olarak kodlanıyor, ailenin karşısına konuluyor. Oysa LGBTİ+’ların çok önemli bir kısmı ne yazık ki ailelerinden gelebilecek desteklerin hiçbirine ulaşamıyor. Bununla beraber devlet de LGBTİ+’lara ilişkin hiçbir sosyal destek sağlamıyor.
O zaman devlet LGBTİ+’lara şunu söylüyor: "Hadi buyurun bakalım." Yani bu senaryonun içinde hem günah keçisi ilan edilen, hem de ailenin dışında tanımlandığı için hiçbir hakkına erişemeyen bir topluluk hâline geliyor LGBTİ+’lar. Baktığımız zaman, "çocukların korunması", "genel ahlakın korunması" gibi gerekçeler gerçekten de havada kalan, son derece muğlak ifadeler.

Ö.M.: Peki, ben bir de şunu söylemek istiyorum, araya girerek maalesef. Aynı durum, komedyen Deniz Göktaş hakkında 'Ölü Deniz' adlı stand-up gösterisi nedeniyle başlatılan soruşturma için de geçerli. Hakkında 185 CİMER başvurusu bulunduğu söyleniyor. Yani çok sayıda başvuru olduğu gerekçesiyle, döner dönmez gözaltına alınıyor. "Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama" ve son dakikada eklenen "cumhurbaşkanına hakaret" suçlamalarıyla ters kelepçeyle emniyete götürülüyor. Bu sosyal medya başvuruları nedir acaba?
O.Ö.: Yani şöyle görünüyor; bunu daha önce de programda konuşmuştuk LGBTİ+’lar özelinde. Ama bence hepimizi etkileyen kısmı şu: Gerçekten bir tetikçilik kültürü oluşmuş durumda. Bir muhbirlik, bir tetikçilik meselesiyle karşı karşıyayız.
Deniz Göktaş da günlerdir sosyal medya üzerinden hedef gösterilen bir komedyen. Günlerdir hakkında paylaşımlar yapılıyor, 185 CİMER başvurusu yapıldığı söyleniyor. Görünen o ki bu muğlak gerekçeler, bir taraftan da bir tür tetikçiliği, bir tür muhbirliği besliyor. Günün sonunda da bir komedyenin gözaltına alınmasıyla karşı karşıya kalıyoruz.
LGBTİ+’lar özelinde baktığımızda da aylar önce çok sayıda LGBTİ+ fenomen gözaltına alınmış, bunlardan üçü aylarca tutuklu kalmıştı. Yine "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" gibi son derece muğlak bir gerekçeyle. Süreç de şöyle işlemişti: "Bunlar toplumun aile yapısını bozuyor, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor" denilmişti. Yani bugün Türkiye'de karşı karşıya olduğumuz şey, neredeyse komedyenleri, sanatçıları, LGBTİ+’ları, kadınları ve insan hakları savunucularını hedef alan bir tetikçilik kültürü.
Mesela LGBTİ+ meselesine baktığımızda, bu hafta yaşanan önemli gelişmelerden biri de, Apaçık Radyo dinleyicilerinin de muhakkak duymuştur, Scarlet Lady isimli bir LGBTİ+ kruvaziyer gemisinin Kuşadası seferinin yasaklanması oldu. İlk duyduğum anda benim için de "Ne oluyor?" dedirten bir haberdi. Şöyle ki; 7 Temmuz'da Virgin Voyages şirketine ait Scarlet Lady isimli kruvaziyer gemisi Kuşadası Limanı'na bir sefer gerçekleştirecekti. Bu gemi, ağırlıklı olarak LGBTİ+ yolcuların bulunduğu bir gemi. Ancak iktidara yakın medya organlarında bu geminin Kuşadası'na geleceği açıkça hedef gösterildi. "Sapkınlar Kuşadası'na gelecek", "Aydın'a gelecek" gibi nefret söylemi içeren ifadeler kullanıldı. Bunun ardından Aydın Valiliği bir açıklama yaparak geminin Kuşadası Limanı'na yanaşmasını yasakladı.
Valiliğin açıklamasında şu ifadeler yer aldı: "Basın yayın organları ve sosyal medya platformlarında gündeme gelen, toplumumuzun yapısıyla ve ahlaki değerlerimizle örtüşmeyen davranışlarıyla bilinen gruplarca kiralanan bir geminin 7 Temmuz'da Aydın Kuşadası Limanı'na planlanmış olan ve toplumumuzun çeşitli kesimlerinde büyük rahatsızlığa sebebiyet verecek organizasyonu iptal edilmiştir." Yani artık iktidarın mekanizmalarına, valiliklere, kaymakamlıklara ya da doğrudan iktidarın kendisine; LGBTİ+ savunucularını hedef almak, X paylaşımlarını engellemek, Instagram'ı engellemek ya da yargı paketlerini gündeme getirmek yetmiyor. Artık LGBTİ+’ları hedef alan politikalar nedeniyle gemilerin rotaları bile değiştiriliyor.
Ö.M.: Evet, bu konuda sık sık tekrarladığımız bir şey var. Duruma "trajikomik" demek bile belki yetersiz kalıyor. Ağlamak mı, gülmek mi gerektiğine insanın hiçbir zaman tam karar veremediği anlar bunlar. İki arada bir derede kaldığı anlar olduğunu söylemek mümkün. Türkiye'nin en önemli yazarlarından biri olan Aziz Nesin'in de Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'ı yazmasının ve benzer mizah yapıtları ortaya koymasının temel sebeplerinden biri de herhâlde buydu.
O.Ö.: Gerçekten trajikomik bir durumla karşı karşıyayız. Aynı gemi nedeniyle İstanbul’un en eski gay kulüplerinden biri olan Tek Yön de kapatıldı. Çünkü geminin rotalarından biri de İstanbul’du. Yine iktidara yakın medya, hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen, gemi üzerinden bu gay kulübünü de hedef gösterdi. Ardından kulübün kapatılmasına ilişkin bir karar verildi.
Tüm bunları büyük resmin içinde okumak gerektiğini düşünüyorum. Aylardır, hatta herhâlde geçen senenin Mart ayından beri, neredeyse bir seneyi aşkın süredir yargı paketlerinden bahsediyoruz: 10. Yargı Paketi, 11. Yargı Paketi, 12. Yargı Paketi... Bunların hepsinin içine bir biçimde LGBTİ+’lara karşı düzenlemeler yerleştiriliyor. Yükselen tepkiler sonucunda bu yargı paketleri, en azından LGBTİ+ düşmanı düzenlemeleri içeren hâliyle Meclis’e gelmiyor. Ama görüyoruz ki bu düzenlemeler bir biçimde zaten uygulanıyor.
Bir geminin rotasının değiştirilmesi ne demek mesela? LGBTİ+’ları hedef göstererek bir geminin rotasını değiştirmek ne demek? Ya da bu erişim engelleri ne anlama geliyor? Bunlar LGBTİ+’ların kamusal görünürlüğünü açıkça hedef alan uygulamalar.
Bu arada erişim engellerine biraz geri dönecek olursak, Onur Yürüyüşleri öncesinde bu erişim engeli kararlarının alınmasının tesadüf olmadığını belirtelim. Çünkü hak ihlallerini, polis saldırılarını görünür kılan hesapların, derneklerin ya da bireysel kullanıcıların X ve Instagram hesapları tek tek erişime engellendi. İktidar bir yönüyle şunu söylüyor: “Biz LGBTİ+’lara istediğimizi yapalım; yürümeye kalkıştıklarında polislerle onları sıkıştıralım, saldıralım, hiçbir haklarını tanımayalım ve bunların hiçbiri de duyulmasın.”
Bir taraftan da valiliklerin çeşitli yasak kararlarıyla LGBTİ+’ları hedef aldığını görüyoruz. Büyük resimde karşımızda duran ama mücadele etmekten de bir an olsun vazgeçmediğimiz şey, çok açık bir LGBTİ+ düşmanlığı. Bunlar da yargı paketleriyle gündeme gelip giden, iktidarın dilinden asla düşmeyen ve düşecek gibi de görünmeyen düzenlemeler olarak karşımıza çıkıyor çünkü bir yandan da bu politikalar, uygulamalarla LGBTİ+’ların yaşamında doğrudan kendisini göstermeye devam ediyor.
F.K.: Aslında "toplumun değerleri" deniyor ama söz konusu olan toplumun tamamı değil, toplumun bir kesimi. Siz bir kesimi merkeze alıyor, diğer kesimlerle kutuplaştırarak bir yönetim biçimi kuruyorsunuz. Bugün yönetimin dayandığı en temel meselelerden biri de bu. Bir tarafta silah, tank, top, tüfek, İHA'lar; diğer tarafta ise "normal", "normatif" kabul edilen bir kesim ve onun değerleri. Bir kesimi toplumun bütünüyle özdeşleştirdiğiniz, kendi ait olduğunuz kesimi genelleştirdiğiniz zaman artık her şeyi meşrulaştırabiliyorsunuz.

Mesela Deniz Göktaş örneğini de düşünelim. Belki buna mizahi bir yerden yaklaşmak gerekir. Ben de solcu, devrimci biri olarak Deniz Göktaş hakkında bir şikâyette bulunayım, suç duyurusunda bulunayım diyebilirim. Çünkü Deniz Göktaş İmamoğlu'yla da, devrimcilerle de çok dalga geçti. "Ben İmamoğlu'nu destekliyorum. Sen kalkıp İmamoğlu'nun diplomasına laf ettin, devrimcilerin tavrıyla dalga geçtin" diyebilirim. Ya da erkekler açısından da aynı şeyi söyleyebilirsin. Sonuçta "Ben nasıl iyi erkek olamadım?" diye anlatıyor. "İyi erkeklik" denilen beden dilini benimseyemedim, lokantaya gidip garsona "Sil şu masayı" bile diyemedim gibi şeylerle erkeklik kalıplarıyla dalga geçiyor. O zaman ben de "Bütün bunlarla alay ediyor, bana hakaret ediyor" diyerek şikâyette mi bulunacağım?
Belki tam da bunu mizahi biçimde görünür kılmak gerekir çünkü ben de toplumun bir kesimiyim, benim de rahatsız olduğum şeyler var. "Toplumun bir kesimi" söyleminin ne kadar keyfî kullanılabildiğini, belki mizahla ve espriyle göstermek gerekir. Çünkü gerçekten de toplumun bir kesiminin kutsallaştırıldığı bu anlayışı dağıtmanın yollarından biri, mizah olabilir.
O.Ö.: Evet, gerçekten de baş aşağı edilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız çünkü karşımızda çok seçmeci davranan bir iktidar var. Toplumun bir kesimini seçiyor; o kesimi merkeze alıyor, geri kalanları ise bunun dışında bırakıyor. Tam da sizin söylediğiniz gibi, bu bir tür yönetme stratejisine dönüşmüş durumda. LGBTİ+’ları hedef göstermek, iktidar açısından bir yönetim biçimi hâline gelmiş vaziyette. Çünkü kurması gereken bir dil, yaratması gereken bir düşmanlık alanı var.
Ama şunu hatırlatmakta fayda var: Tüm bu düşmanca tavırların gündelik yaşamda somut karşılıkları var. LGBTİ+’ların hayatını doğrudan etkileyen, onlara yönelik saldırıları artıran sonuçları var. Tam da bunun üzerinden bakacak olursak, yine bu hafta LGBTİ+’lar özelinde kutuplaştırma siyasetinin bir yansımasını daha gördük. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başdanışmanı Oktay Saral, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımla İstanbul Barosu'nun Onur Haftası kapsamında binasına astığı "LGBTİ+ hakları insan haklarıdır" yazılı pankartı hedef aldı. Açıklamasında hem baroyu, hem de LGBTİ+’ları hedef gösteren ifadeler kullandı. İstanbul Barosu için "ideolojik propagandanın taşıyıcısı hâline gelmiştir" dedi. Tam da sizin bahsettiğiniz gibi, günah keçisi ilan etme ve toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirme siyasetinin örneklerinden biriyle daha karşı karşıya kaldık. Her gün buna benzer örnekler görüyoruz; toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı konumlandırmaya yönelik adımlar atılıyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, baronun insan hakları anlayışını da "aşağılık bir ideolojinin ve tercihin ürünü" olarak nitelendirdi. "Hukukun temsilcisi olması gereken bir kurum, ideolojik propagandanın taşıyıcısı hâline gelmiştir" ve "ahlaki yozlaşmayla bilinen İstanbul Barosu" gibi son derece ağır ifadeler kullandı. Ayrıca "milletin ortak vicdanını yaralıyor" ve "hukuk kurumlarının tarafsızlığına gölge düşürmüştür" diyerek hem baroyu, hem de LGBTİ+’ları hedef aldı. Tabii burada yine sormak gerekiyor: "Milletin ortak vicdanı" nedir? Bu da son derece muğlak bir ifade.
Öte yandan İstanbul Barosu, Onur Haftası boyunca LGBTİ+’ların yanında durarak aslında insan haklarının yanında durduğunu gösterdi. Bence sergilediği bu tavır, ne kadar haysiyetli ve onurlu bir duruşa sahip olduğunu ortaya koydu. Zaten yalnızca bu olayda değil, daha önce yaptığı açıklamalar ve aldığı tutumlarla da bunu defalarca göstermiş durumda.
F.K.: Biz peki 185 tane CİMER şikâyet başvurusunda bulunabiliyor muyuz böyle "aşağılık" gibi ifadeler kullanıldığı zaman?
O.Ö.: Ya işte ne kadar dikkate alırlar? Muhtemelen almayacaklardır. Örneğin şöyle oluyor: Aile Bakanlığı bir uygulama yapıyor, siz CİMER üzerinden bir soru soruyorsunuz. Başvuru Aile Bakanlığı'na yönlendiriliyor ve çoğu zaman hiçbir somut yanıt gelmiyor. Sadece önünüze, zaten bizim de bildiğimiz kanun maddelerinin sıralandığı standart bir cevap geliyor.
Mesela geçen yıl Aile Eylem Planı yayımlandığında ben de bir gazeteci olarak bilgi edinme başvurusu yapmış, CİMER üzerinden Aile Bakanlığı'na iletilmek üzere birkaç soru sormuştum. Ancak karşıma, büyük ölçüde ezbere bilinen kanun maddelerinden oluşan standart yanıtlar çıktı. Dolayısıyla bizim açımızdan işleyen bir sistem gibi görünmüyor. Biz 185 tane başvuru da yapsak, muhtemelen bunların karşılığını alamayacağımız bir durumla karşı karşıyayız.
F.K.: Adamına göre işleyen bir sistem.
Ö.M.: Evet, çok tek taraflı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bunu mahkemelerin işleyişinde de giderek artan bir düzeyde görmek mümkün. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında da bunu gördük. Mahkeme kararıyla salondan çıkarılan ve hakarete uğrayan Ekrem İmamoğlu örneğinde de benzer bir tabloyla karşı karşıya kaldık.
F.K.: "Soytarılık yapma" mesela. Böyle bir ifadeyle karşılaştığımda ben de şikâyette bulunabiliyor muyum?
Ö.M.: Bir milletvekiline "soytarılık yapma" denildiğinde, değil mi? Buna ilişkin ben de şikâyette bulunabiliyor muyum?
F.K.: Yok, yok. İmamoğlu'na diyor.
Ö.M.: İmamoğlu'na değil galiba; davayı takip eden Cumhuriyet Halk Partili milletvekiline söylenmişti.
O.Ö.: Evet ben de öyle hatırlıyorum.
F.K.: Öyle mi? Neyse, galiba doğru isim Sezgin Tanrıkulu. O mesela şikâyet edebilir mi? Sezgin Tanrıkulu da, "Sen bir hâkimsin, bu sıfat cübbene yakışır mı?" diyor.
Ö.M.: Etmiş galiba, evet. Başvuruda bulunmuş ama bundan ne kadar sonuç alınabildiği ise ayrı bir tartışma konusu.
F.K.: 185 tane CİMER başvurusu yapmak lazım.

O.Ö.: Ama yine de tabii mücadeleden vazgeçmeyip... Bugün herhâlde Deniz Göktaş saat 10:30'da Çağlayan Adliyesi'nde olacak. En azından bizi dinleyenler için şu anki en güncel gelişmelerden biri bu. Hani stand-up gösterisini bize emanet etmişti. İstanbul'da olanlar için, ben Ankara'dayım ama, Çağlayan Adliyesi'ne ilişkin bazı çağrılar da yapılıyor. Bunları takip etmelerini de not düşebiliriz.
F.K.: Evet, Deniz Göktaş'la ilgili gerçekten çok hassas bir konu bu. Deniz Göktaş o kadar cesur bir stand-up yaptı ki bir anlamda kahraman hâline geldi. Ama onu kahramanlaştırmadan, sanki o yükü hep birlikte taşımak lazım. Yani her tarafı espriye boğmak lazım. Hepimiz biraz stand-upçı olmalıyız belki yoksa hedef göstermek çok daha kolay oluyor; Deniz'in üzerine gidiyorlar, LGBTİ+’ların üzerine gidiyorlar. O yüzden bir bakıma bu dili, bu mizahı çoğaltmak gerekiyor.
Ö.M.: Evet, bu noktada bitirelim, süreyi de bitirmiş olduk. Çok teşekkürler.
O.Ö.: İyi yaşınlar.
F.K.: Çok teşekkürler Oğulcan. Görüşmek üzere.
O.Ö.: Görüşmek üzere.


