"Mahalleler güven ilişkileri üzerinden ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor"

Altın Saatler
-
Aa
+
a
a
a

Altın Saatler'de, depremin ilk günlerinden beri bölgede olan Buğra Çelik’ten deprem bölgesine ilişkin değerlendirmelerini dinliyoruz.

""
Buğra Çelik’ten deprem bölgesine ilişkin değerlendirmeler
 

Buğra Çelik’ten deprem bölgesine ilişkin değerlendirmeler

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür: Merhaba, Açık Radyo’da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Mehmet Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin, Muzaffer Tunçağ, Nazan Cömert ve ben Gürhan Ertür birlikte sunuyoruz. Teknik masada ise Berke Akmeşe sesimizi sizlere ulaştırıyor.

Efendim, konuğumuz demeyeceğim çünkü özellikle 6 Şubat depremleri ve daha önceki orman yangınlarında Altın Saatler programına sürekli destek olan, artık ekibimizin içinde saydığımız Buğra Çelik ile birlikteyiz. Buğra, merhabalar, hoş geldin programımıza.

Buğra Çelik: Çok teşekkürler Gürhan Bey, sağolun davetiniz için.

G.E.: Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin, Muzaffer Tunçağ ve Nazan Cömert, sizler de hoşgeldiniz., merhaba arkadaşlar. Bugün, 6 Şubat depremlerinin birinci yıl dönümü nedeniyle hazırladığımız programların ilkini sunacağız ve Buğra Çelik de deprem bölgesine ilişkin değerlendirmelerini aktaracak ama başlangıçta söz Elvan Cantekin’de.



Elvan Cantekin: Tekrar merhabalar. Evet, 6 Şubat depremlerinin daha doğrusu Şubat depremlerinin yıl dönümündeyiz. Acılar çok büyük ve telafisiz. Kayıplar çok büyük; insani, ekonomik ve çevresel kayıplar çok büyük fakat ne yazık ki bunların gerçek miktarını hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Gerçek şu ki yaşananların mutlaka bilimsel bir objektifle değerlendirilmesi lazım ve esasında biz geçmiş programlarda bu anlamda birçok program yaptık, birçok konu ağırladık ve değişik açılardan Şubat depremlerini değerlendirmeye çalıştık.

Bu dönem içerisinde de, önümüzdeki dört program boyunca da bu çalışmayı daha da derinleştirerek devam edeceğiz. Ama ben şöyle bir baktığımda, geçmişteki programları gözden geçirdiğimizde belli noktalara odaklandığımızı görüyorum. Bunlardan bir tanesi mühendislik ve yer bilimleri ile ilgili konular. Özellikle deprem mühendisliğini ilgilendiren konularda Nuray Hocanın büyük katkısıyla yüksek ivmeler, depremin yıkıcılığı, zemin ve bina ile etkileşimi gibi konularda çok ciddi programlar yaptık.

Bu süreç içerisinde karşımıza çıkan bir diğer konu mühendislik ile ilgili konulardı. Özellikle inşaat mühendislerinin yetişmesi, iyi yetişmemiş mühendislik ve onların getirdiği yanlış uygulamaların sonucunda ortaya çıkan sorunlar ve özellikle yetkin mühendislik konusunu gündeme getirdik. Bunu belki yeniden belki değerlendirmemiz lazım.

Bir başka konu, müteahhitlik hizmetleriyle ilgili olarak karşılaştığımız problemlerdi. Zaten son mahkeme kayıtlarına da geçti, bin 400 kişinin hayatını kaybettiği Ebrar Sitesi’nin müteahhidi, ‘Ben inşaattan anlamam ki’ gibi bir ifade verdi. Sistemin gerçekten laçkalığa ulaştığı, bu kontrol mekanizmalarının hiç olmadığı gibi gerçekler üzerinde çalışılması ve irdelenmesi gereken konular.

Üzerinde durduğumuz bir diğer başlık, imar politikalarıydı. Bunlarla ilgili şehir plancıları başta olmak üzere aflar, çeşitli, değişik adlarla ortaya getirilen uygulamalar, imar barışı gibi konularla ilgili bir çok kişiyle görüştük. Üzerinde çok fazla durduğumuz afet yönetimiyle ilgili konulardı. Afet yönetimi ve özellikle de bütünleşik afet yönetimi üzerinde durduk ve bence durulması da gerekiyor çünkü bu deprem ve hatta bu depremler bize gösterdi ki bütünleşik afet yönetimi yani risk azaltma, afete hazırlık, afete müdahale ve afet sonrası iyileşme süreçlerinin hep birlikte ele alınması gerektiğini ve bunların birbirinden ayrılamayacağını, bir tanesine yoğunlaşarak bir yere varmamız için mümkün olmadığını, bu uygulamaların merkezi bir yöntemle değil, daha çok yerelden uygulama şekli gerçekleştirmesi gerektiğini, bunlar hep depremin bize bir şekilde yansıttığı gerçekler.

Tabii bunun yanında başka konular da var; afet sosyolojisi. Belki de çok önemli bir olay ve bunun da gerçekten üzerinde durulması gerekiyor. Bu başlıklar altında bundan sonraki programlara devam edeceğimizi düşünüyorum. Ben şimdilik burada durayım. Buğra Bey, siz de bu başlıklar çerçevesinde biraz daha derinlemesine bir sohbet başlatabilirsiniz.

G.E.: Hemen ben Nazan Cömert'e söz vermek istiyorum.

Nazan Cömert: Ben de Elvan’ın dediklerini teyit eder şekilde özellikle bölge dışında bütün deprem bölgesini içeri alan bir değerlendirme yapmamız için aslında elimizde çok da detaylı ve kapsamlı veri olmadığını söyleyebiliriz. Yani depremin etkilerinin tam olarak bir bilançosunun çıkarılmadığını görüyoruz. Yine ölü sayıları hep 53 binin üzerinde olarak ifade ediliyor, keza yaralı sayısı 107 binin üzerinde ve göç edenlerin sayısı da 2 milyon ila 5 milyon arasında. Yani veriler çok dağınık ve farklı zamanlarda oluşturulan veriler. Bunları derli toplu bir şekilde ortaya koymak önemli; sadece afetin etkilerinin boyutu için değil, bütün kamu politikalarının belirlenmesi için bunlar önemli ve verilen hizmetlerin belki tekrar düzenlenmesi, etkinliklerinin tekrar gözden geçirilmesi için önemli.

Bu verileri oluşturmakla veya standart hâle getirmekle veya analizlerinin yapılmasıyla sorumlu kurumların özellikle de kamu kurumlarının bu konuda çok aktif olmadıklarını veya oluşturdukları verileri paylaşmadıklarını görüyoruz. Hemen aklımıza gelen, 1999 depreminde de çok istifade ettiğimiz Sayıştay raporları var. Bu depremle ilgili Sayıştay’ın raporlarına ulaşamadık. Yine Meclis Komisyon Raporlarını programlarda da dile getirmiştik. İlk zamanlarda çıkarılan genel bir çalışma var. Biliyoruz ki Meclis’e farklı konularla ilgili çok sayıda Meclis soruşturması önergesi de sunulmuştu.

Dolayısıyla bölge dışından depremin etkilerinin bir fotoğrafını çekmek çok mümkün görünmüyor. Sahada kimler veri üretiyor veya bu durumdan biz sadece niceliksel değil, yapılan çalışmaların niteliğiyle ilgili nasıl bir bilgi ediniyoruz? Bunu daha çok örgütlü veya enformal dediğimiz sahada bulunan oluşumlardan ve meslek odalarının yaptığı çalışmalardan öğreniyoruz. Temelde neler gündeme geliyor derseniz ise özellikle depremde kaybolanların durumu çok sık gündeme getiriliyor. Bu konuda biliyorsunuz, Deprem Mağdurları Derneği (DEMAK) var. DEMAK’ın çok sık gündeme getirdiği bir konu.

Temel hizmetler, erişim, eğitim ve sağlık konuları çok sık dile getirilen konular arasında. Bunun yanı sıra güvenlik konusu da yine gündeme getirilen konulardan bir tanesi. Bazı hizmetler kamuya yönelik ama serbest meslek veya özel sektör tarafından yapılan hizmetlerde de bir takım sorunlar var. Bu hizmetlerin itfası, oradaki hem temel hizmetlere erişip, hem de o bölgenin kalkınması, canlılığa kavuşması açısından önemli. Mesela serbest çalışan meslek gruplarıyla alakalı, özellikle doktor muayeneleriyle, dişçi muayeneleriyle ilgili sorunlar var özellikle güvenlik konularında.

Depremin ikinci etkileri ile ilgili birtakım yine sorunlar gündeme getiriliyor. Mesela yangın konusu; 200 yılda geçici barınaklarda kalan insanların maruz olduğu yaklaşık 260 tane yangın çıkmış, bu da verilen bilgiler arasında. Bu hâliyle baktığımız zaman aslında acil durumun bölgede hâlen devam ettiğini söyleyebiliriz.



G.E.: Evet, çok teşekkürler Nazan özet için. Hemen Buğra Çelik'e söz verelim ve bize biraz bölgeden bilgilerle değerlendirmelerini aktaracaktır.

B.Ç.: Ben de aslında burada Nazan’ın altını çizdiği veri eksikliğini vurgulayarak başlamak istiyorum çünkü birinci yılını devirdiğimiz bir felaketin içerisinde halen kim, nerede, ne yapıyor, neye ihtiyaç var ve bu ihtiyaçlar ne ölçekte karşılanıyor konusunda yol alabilmiş değiliz. Bu da aslında bu işi, sorumluluğu bu afetleri yönetmek olan organizasyonların sınıfta kalmasıyla doğrudan alakalı olarak karşımıza çıkıyor ve aslında mahalle tipi organizasyonların, ulusal ve uluslararası boyutta kurdukları güven ilişkileri üzerinden bu boşluğu doldurduğunu görüyoruz. Yani aslında şu an, bu afet için ayrılan fonları yöneten, yönlendiren organizasyonların, dışarıdan gelen ekiplerin belirli ölçekte ihtiyaçlarını tespit edip, belirli ölçekte buna cevap vermeye çalıştığını görüyoruz ama hiçbir şeyi tam olarak çözemiyoruz. Yani aslında konteyner kentlere taşıma çabasındayız ve o noktada da alelacele yapılmış çalışmalardan dolayı, Nazan’ın da dediği gibi, konteyner yangınları çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu konteynerler zaten daha gelirken, yolda taşınırken bozuldukları için geldikleri anda bir konteyner, iki konteyner parasının daha harcanması gerekliliğini görüyoruz. Şimdi onların ihaleleri açılıyor ve Elvan Hocanın dediği gibi, bütünsel bir yaklaşım uygulamadığımız sürece hiçbir sorunda yol alamıyoruz ve veri üretemediğimiz için de herhangi bir öğrenim biriktiremiyoruz.

Tüm bu olumsuzlukların içerisinde, aynı ilk günlerde olduğu gibi mahalleler, sosyal medya üzerinden, WhatsApp üzerinden, halihazırdaki güven ilişkileri üzerinden bu ihtiyaçları gidermeye çalışıyor ve burada ne çalışıyor diye baktığımızda da şu an - ben Hatay bölgesindeyim, ikinci günden beri buradayım - tümüyle bir araya gelen, dayanışan vatandaşların kendi ihtiyaçlarını giderdiğini görüyoruz. Burada tabii ki kamu, sivil toplum, uluslararası organizasyonlar ciddi bir çaba içerisinde ama ne yapsak da tam olarak yani Birleşmiş Milletler’in ‘Kimseyi geride bırakma’ sloganının aslında neredeyse bir pazarlama sloganı gibi kaldığını görüyoruz.

Burada vatandaşlar olarak şunu anlamamız gerektiğini düşünüyorum; artık bu afetler herhangi bir organizasyona bırakabileceğimiz seviyede değil ve özellikle ilk 72 saatte sesinizi duyurabildiğiniz yürüme mesafesinde olan kaynaklar dışında da dışarıdan bir şeylerin gelip ihtiyaçların giderilebileceği bir ortam kesinlikle olmuyor. Burada afeti ve bu afetlerin yönetimini konuşurken, şu an aslında masada hiç olmayan, planlarda hiç olmayan bu enformal ilişkilerin ve kaynakların doğru mobilize edilebilmesi ve şu an Hatay'da, bu deprem bölgesinde ‘Biz nasıl yardım edebiliriz?’ yaklaşımından çıkıp, ‘Bir sonraki afete daha hazır hale gelebilmemiz için buradan ne öğrenebiliriz, buradan ne götürebiliriz? yaklaşımına geçmenin çok kritik olduğunu düşünüyorum.



G.E.: Evet, özellikle ‘sınıfta kalanlar’ diye bir tanım kullandın. Buradan kasıt nedir? Mesela buna sivil toplum kuruluşlarının bir kısmı, uluslararası kuruluşların bir kısmı giriyor mu? Merkezi yönetimin nasıl geciktiği konusunda bilgilerimiz var ve hâlâ geçmişten bahsedenler hep bunu vurguluyorlar, bununla son iki gündür çok sık karşılaşıyoruz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misin, sınıfta kalanlar kimlerdir?

B.Ç.: Tabii. Aslında baktığımızda bir çok şeyi afetin içerisinde yapmaya, öğrenmeye çalıştığımız için ve öncesinden büyük ölçekte bir seferberlik boyutunda bir hazırlığımız olmadığı için, aslında afet yönetim sistemini bozup - mesela askeriyenin sivil savunma yaklaşımı - tümüyle AFAD gibi merkezi bir yapıya bunu taşıdığımızda mevcut çalışan yapıyı da bozduğunu gördük. Normalde ilk haftalarda sivil inisiyatiflerin daha çok rol aldığı bir yerde, birden bire AFAD kendini toparlayıp aktive olduğu noktada, ‘Bir dakika, tüm dağıtımlar, yardımlar benim üzerimden geçecek’ demesini ya da büyük uluslararası organizasyonların büyük fonları aldıktan sonra yurt dışından getirdikleri ekiplerle bu süreci yönetmeye çalışmasını gördük. Aslında en önemli konu, gelip de insanlara neye ihtiyacınız var, bu işi birlikte nasıl çözebiliriz veya nasıl yol alabiliriz demek yerine kendi ezberlerini, pratiklerini uygulamaya çalıştıklarında da sorunlarda kesinlikle çözüm yönünde gidemediklerini hatta zarar verme boyutuna geçtiklerini görüyoruz. Mesela su sanitasyonu operasyonlarında doğru şekilde kurulmayan mobil tuvaletlerin nasıl bir toplum sağlığı problemine dönüştüğü ya da iyi, donanımlı ve travma bilinçli psikososyal uzmanların sahaya giremeyip, bu işte yeterince bilgisi olmayan insanların sahaya girmesini gördük. Mesela en basitinden, daha dün dinlediğim bir hikayede şu yorumu duyuyoruz, ‘Bize bir psikolog geldi, gözümüzü kapattırıp bize o anı tekrar yaşattı, gittiğinden beri kendimize gelemedik, inşallah bir daha gelmez.’ Yani burada çok ciddi bir yetenek açığı karşımıza çıkıyor ve bu deneyimli, yetenekli insanların doğru, organizasyonel yapılarla sahaya inmesi ve de kurumlar arasında bir koordinasyonun sağlanması çok çok kritik olarak karşımıza çıkıyor.



G.E.: Evet, eğitimde durum nedir?

B.Ç.: Eğitim konusu bence en kritik konulardan biri. Çünkü o bütünsel yaklaşım derken, eğitim bunun en somut örneklerinden biri. Siz eğer bu bölgede eğitimi belli bir seviyenin üstünde ayağa kaldıramadığınız noktada, çoluğu çocuğu olan insanlar haklı olarak başka şehirlere taşınıyor ve taşınan birçok kişiyle konuştuğumuzda birinci argümanın çocuklarının eğitimi olduğunu görüyoruz. İstihdam, ikinci argüman. Hatta ilk önce eğitimden dolayı taşınıp, istihdamı ikincil olarak çözmeye çalıştıklarını görüyoruz ve eğitimi çözemediğinizde de sanayide çalışacak personel bulamıyorsunuz. Kritik personel dediğimiz, sağlık çalışanları, aile sosyal çalışanları, öğretmenler gibi insanların burada çalışabilir olmasını sağlayamıyoruz. Barınma problemini çözmediğinizde, bu insanların zaten iyi koşullarda kalabilmesi mümkün olmuyor.

Şu an sahada birçok kurumla iş birliği yapabiliyoruz ama bu konuya da bir girmek istiyorum. En kapalı ve işbirliği en zor kurumlardan biri Milli Eğitim Bakanlığı. Mesela afetin beşinci ayı ya da altıncı ayıydı ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı iş birliği protokolünü duyurdu. Bu, beni en çok şaşırtan şeylerden biriydi. Yani bu protokolün afetten sonra yapılmış olması ve iki bakanlık arasındaki işbirliğinin bu kadar geç kurgulanmış olmasından çıkarmamız gereken dersler olduğunu düşünüyorum.



G.E.: Evet, bu konteyner kentlerin maliyetinin iki katına çıktığından bahsettin biraz önceki konuşmanda. Bunlar sadece yolda bozulma olamaz herhâlde değil mi? Yani şu andaki mevcut durumdan, bir tamirat sorunundan bahsediyorsun sanıyorum. Bunların bölgeye uygun olmaması mı, kış şartları mı, buradaki etken nedir?

B.Ç.:İlk olarak aslında bir kere konteynerin doğru bir çözüm olmaması ve bu konteynerlerin alelacele, belli satın alma pratikleri üzerinden - su sanitasyonu ve tuvaletler de aynı şekilde - organizasyonlarının yapılması. Mesela içinde oturamadığınız, kapısının içeriye açıldığı ve hiçbir standarda uymayan birçok tuvalet üretildi ve şehre getirildi. Aynı şekilde su yalıtımı olmayan ya da herhangi bir yalıtımı olmayan konteynerlerin çözüm olarak altı aydan, yedi aydan fazla sahada durmasının imkanı yok. O yüzden şu an birçok deprem bölgesindeki konteyner kentlere gittiğinizde, konteynerlerin üzerlerinin branda ile kapatıldığı, gölgelik yapıldığı gibi hep o eksik çözümün kullanılabilir hale getirilmesi için neredeyse vatandaşların kendi çözümlerini inşa ettiği bir yerdeyiz. Son aylarda AFAD, bu konteynerler için ihaleye çıkıyor ve ihale kapsamı elektrik tesisatının, su yalıtımının elden geçirilmesi üzerine. Bu konteynerler zaten geleli ne kadar oldu ki? Dolayısıyla burada tüm bu pratiklerimizin her adımının yeniden ele alınıp, buradaki öğrenimlerle yenilikçi bir şekilde, bir çok farklı parametreyi ele alarak yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.

G.E.: Evet, çadır kentler devam ediyor mu Buğra?

B.Ç.: Resmi olarak çadır kent kalmadı ama mahalle aralarında farklı sebeplerden konteyner hakkı alamayan ya da mahallesini terk etmek istemeyen insanların parklarda, boş arazilerde kalmaya devam ettiğini görüyoruz ya da orta hasarlı yapılarda kalırken yağmur yağdığında, artçı bir deprem olduğunda tekrar bahçesindeki çadırına geçen insanların olduğunu biliyoruz. Ama burada yine Nazan’ın belirttiği gibi elimizde bir veri yok. Konteyner kentlerde ve çadırlarda yaşayan insanlarla ilgili son istatistik Ağustos ayına ait. Biz aslında Ağustos ayından beri kişisel gözlemler dışında tam olarak durumun ne olduğunu bile bilmiyoruz aslında.

G.E.: Evet, çok teşekkürler Buğra. Şimdi bir müzik parçası dinleyeceğiz. Bu parça, programcı arkadaşımız, müzisyen Banu Kanıbelli'nin depremzede çocuklarla birlikte yaptığı yeni bir şarkı. Hatay’ın Defne ilçesinde Gümüşgöze Çocuk Evi’nin çocuklarıyla birlikte sözlerini düşündükleri, vokallerini yaptıkları ve dünya çocuklarına armağan ettikleri bir şarkı; “Rüya Gören Çadır.” Bu şarkıdan elde edilecek gelir, Gümüşgöze Çocuk Evi çalışmalarına aktarılacak ve Gümüşgöze Çocuk Evi’ni yakından tanımak, çalışmalarının parçası olmak isterseniz polenkolektif.com adresinden ulaşmak mümkün. Evet, şimdi müziği dinliyoruz.



G.E.: “Rüya Gören Çadır”, Banu Kanıbelli ve Gümüşgöze Çocuk Evi’ndeki çocukların birlikte gerçekleştirdikleri bir parçaydı. Evet, Açık Radyo’da Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz. Birinci bölümde, Elvan, Nazan ve Buğra'dan bilgiler aldık. Nuray Hocam, söz sizde, buyurun.

Nuray Aydınoğlu: Buğra Bey'in anlattıklarından anlıyoruz ki, biz hâlâ konteyner aşamasındayız ve o konteynerlerin sorunlarıyla uğraşıyoruz. Halbuki konteyner dediğimiz, belki çadır aşamasından hemen sonra gelen, aslında bakarsanız en fazla birkaç aylık - o da geçici - daha doğrusu acil barınma ihtiyacını sağlayan bir araç olması gerekir idi ve esas geçici barınmanın ise konteynerlere göre çok daha gelişmiş, yine basit ihtiyaçları karşılayan ama basit ve kolay imal edilebilir prefabrik sistemler olması gerekirdi. Çünkü kalıcı konutların söz verilmesine rağmen, bir yıl içinde şu kadar konut yapacağız demelerine rağmen birinci yılın sonunda varılan sayı belli; ancak birkaç bin. Örneğin, Antakya'da 7 bin küsur tane konutun teslim edilme noktasına geldiği anlaşılıyor ki zaten söyledikleri hayaldi. TOKİ'nin şimdiye kadar ki kapasitesinin çok üstünde konutlar üreteceğini iddia ettiler. Olmayacağı zaten biliniyordu ve olmadı. Bu gidişle de bunların tamamının ihtiyacı karşılaması yıllar alacak. O zaman bu konteynerlerle devam etmemiz söz konusu değil. Şimdiye kadar çoktan başlaması gereken prefabrik geçici konut kullanımına geçmemiz lazımdı ve herhalde buna artık başlamak gerekiyor gecikse bile. Çünkü kalıcı konutlar nasıl olsa birkaç sene daha bitmeyecek, bitemeyecek. Kaldı ki onların finansman sorunlarının da ne olduğunu bilmiyoruz, ortada müthiş bir bilgi eksikliğimiz var. Bu konuda Buğra Bey’in görüşlerini almak isteriz.

B.Ç.: Kesinlikle çok doğru bir tespit. Biz, sinema endüstrisinden profesyonel arkadaşlarla beraber Hatay'da Samandağ’da ahşap modüler prefabrik yapılar üzerine çalıştık ve Samandağ’da bir atölyede Hataylılarla birlikte 20 tane üretebildik. Bunları sahada faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının, yerel organizasyonların derslik, rehabilitasyon merkezi, etüt merkezi, müzik atölyesi gibi ihtiyaçları için sunduk. Orada şunu gördük aslında; o sırada biz birçok büyük organizasyonla yapacakları konteyner satın almaları yerine bunlardan yapmalarını yönlendirmeye çalıştık ama orada da karşımıza iki problem çıktı. Birincisi, satın alma süreçlerinin bu esneklikte olmaması. Mesela UNICEF'in neden konteyner getirdin dediğinde, ‘Satın alma süreçlerinden dolayı yurt dışından hali hazırdaki tedarikçilerimden bu konteynerleri aldım’ dendi.

Şu an o konteynerlerin hepsinin aslında bizim bu Yuva Project’teki ahşap, yaşanılabilir, sağlıklı, hem insana hem doğaya sağlıklı yapıların, hem de yerelde istihdam yaratarak yapılan yapıların maliyetlerine tekrar geldiğini gördük. Dolayısıyla aslında burada her bir problemi dışarıdan nasıl çözeriz değil de çarpan etkisi yaratacak şekilde - mesela sizin dediğiniz gibi, aslında konteynerler acil, niteliksiz barınma çözümü olarak geçiyor – nitelikli, orta vadeli çözümlerle ilgili Yuva Project haricinde maalesef bir örnek göremedik.

Prefabrik yapılara geçmeyle ilgili de en büyük engel, aslında yine yetenek açığı olarak karşımıza çıkıyor. Kendi bütçesi olan, kendi arazisi olan ve kendi prefabrik evini yapmak isteyenlerin içerisinden bile doğru usta bulamadığı için, usta dolandırıcı olduğu için ya da usta yapabileceğinden daha fazla iş aldığı için yarım kalan ve bitemeyen birçok bireysel proje olduğunu da görüyoruz. Yani aslında çözümler bir yerlerde var ve bunların iyi örneklerinden modeller geliştirip, bir sonraki afete çok hızlı cevap verebileceğimiz yapılar çıkarabilecek durumdayız. Biz bir mimari ekiple birlikte çalıştık ama aslında neredeyse açık kaynağı internette olan bilgilerin üzerinden bunları yaptık.

Dolayısıyla burada bence tam olarak o ‘Kimseyi geride bırakma’ argümanının altını doldurmayı hedeflesek, bu tarz çözümler de karşımıza çıkacak. Bu sınıfta kalma dediğim yer de tam olarak burası. Organizasyonlar yani bu büyük satın almaları yapan, bu barınma çözümüne muhatap olan yapıların, yeniden mevzuya bakıp, neyin çalışıp, neyin çalışmadığını görüp yapılarını ona göre dönüştürmeleri gerekiyor.

Aslında şu an buraya bir bakıyorsunuz, çok ciddi bir işsizlik problemi var ama sanayiciyle konuşuyorsunuz bu farklı. Mesela, Gaziantep Ticaret Odası’nın Birleşmiş Milletler'in organizasyonuyla birlikte yaptığı bir rapor var, binlerce sanayiciyle görüşmüşler ve hepsinin de birinci problemi personel. Dolayısıyla aslında burada bir boşluk var. Yani çok ciddi bir teknik personel açığı varken, bir yandan da çok ciddi bir genç işsizlik problemi varken bu iki problemi bütünsel bir yaklaşımla birlikte ele alabilsek, tam olarak bu içine düştüğümüz durumdan çıkabilecek modeller geliştirebilecek bir yerdeyiz.

N.A.: Ama tabii bu konuda depremden önce birtakım ön hazırlıkların yapılmış olması, bu tür prefabrik inşaatın acil durumlar karşısında nasıl aktive edilebileceğine ait planların yapılmış olması lazım. Bizim bu konuda hiçbir şey yapmadığımız ortaya çıkıyor. Bundan sonraki depremler için bu bağlamda yani bu geçici ama yaşanabilir konutların yapılabilmesi için hiç değilse bundan sonraki depremler için hazırlık yapma bağlamında inşallah bu deprem bir ders olur.

E.C.: Çok önemli bir konuyu temas ettiniz. Hakikaten esasında şu ana kadar konuştuğumuz ve Buğra'nın orada sorun olarak bize naklettiği her şeyin temelinde, esasında o hazırlık sürecinin doğru yapılmamış olması olduğunu düşünüyorum. Doğru bir hazırlık süreci yapılmış, gerçekleştirmiş olsaydı gerek müdahale noktasında, gerekse bu erken iyileştirme - iyileştirmeye daha geçemedik zaten – bu süreçleri çok daha etkin, verimli ve de zaman kaybetmeden aşabilirdik. Fakat ne yazık ki bu hazırlık süreci ‘kağıt üzerine bir takım şeyler varmış, ama mışmış’ tabiriyle sadece kağıt üzerinde kalan bir takım şeylermiş.

Muzaffer Tunçağ: Evet, nitekim daha önce de konuşmuştuk. İzmir'den bir grup AFAD’ın bu konuda açtığı bir yarışmayı kazanmış. AFAD, bu konuda yarışma da açmış ve bu tip bir konut birimi yapmış. Hatta bu birim, İzmir Mimarlar Odası’nda ve daha sonra da İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde sergilendi. Ama AFAD kendi açtığı yola devam etmemiş. Yani bir yarışma açıyor, yarışmada bir modül kazanıyor, bunu çoğaltıp bir kenara koyabilirler. Taşınması kurulması, kolay bir modül bu ama yapmıyor. Yani siz çok haklısınız, belki bundan sonra bile yapılabilir diye düşünüyorum. Nedense gerek AFAD, gerekse konteyner şehirler kuran ekipler yahut kurumlar bu yeni çözüme yüz vermemiş diyelim.



G.E.: Evet, Nuray Hocam, ben hemen birkaç tane rakam vermek istiyorum. Bu rakamları da Pazartesi günü İstanbul İnşaat Mühendisleri Odası’nda Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) bir açıklaması oldu. Orada bir tablo da yayınladılar ve bu tablodan kısaca bahsetmek gerekirse, bölgedeki 11 ilde yıkılmış ve yıkılacak olan toplam 674 bin bağımsız bölümden bahsediliyor. 6 Şubat sonrası 108 bini ihale edilmiş. Tamamlanma oranı %70’in üzerinde olan konut sayısı ise 2023 sonu itibariyle 25 bin 119. Halbuki yıl sonuna kadar 674 bin bağımsız bölümün büyük kısmının yapılacağı ifade edilmişti. Tek tek illere baktığımız zaman, mesela Adana'da 511; en yüksek yıkımın olduğu yerlerden birisi olan Kahramanmaraş’da 113 bin 177 bağımsız bölüm karşılığında 7 bin 42 tanesi yani %70’i tamamlanmış. Hatay'da ise 258 bin, 259 bin konut var ve bunun da sadece 31 bin 654’ü ihale edilmiş yani şu ana kadar %70’i bitmiş olan sayı bin 185.

Yani sizin belirtmiş olduğunuz bu rakamların gerçekçiliği, ortaya atılan hedef rakamların gerçekçiliği maalesef söz konusu değil. Deprem sonrasındaki ilk programlarımızda bunun üzerinde de durmuş ve bu konuda bölgeden arkadaşlarımız kanaatlerini aktarmıştı. Evet, buradan hareketle ben tekrar Nazan'a dönmek istiyorum. Eğitim konusunun çok önemli olduğunu Buğra belirtti. Burada özellikle uzman eğitimcilerin bölgede kalmasının mümkün olmadığına ilişkin birtakım bilgiler verdi. Acaba bu konuda bir eğitim seferberliği olanağı var mıdır? Milli Eğitim Bakanlığı’nın birçok konuda ciddi engeller çıkarttığını biliyoruz ama bunun dışında yapılacak herhangi bir çalışma olabilir mi? Senin görüşlerini almak isterim.

N.C.: Aslında ilk başta söylediğimiz gibi, bu yapılanlardan veya yapılmak istenenlerden pek haberimiz yok. Yani web sayfalarına bakarak, iletişime yapılan konulara bakarak bir fikir edinmek pek mümkün görünmüyor. Sendikaların birtakım verileri var; yani dört milyonun üzerinde bir öğrenci nüfusundan bahsediyoruz ve 11 binin üzerinde de eğitim kurumu bunun içinde. Tabii Buğra da çok altını çizdi; eğitimin ne kadar önemli olduğunu, sadece eğitim sektörü için değil, bölgenin ekonomik kalkınması için de çok önemli bir unsur olduğunu, nüfusun yer değişimi için de çok önemli bir unsur olduğunu söyledi. Özellikle de eğitim personelinin barınma sorunu burada çok ön plana çıkıyor ve çok sıklıkla dile getirilen şeylerden birisi de verilen eğitimin kalitesi. Çünkü birkaç seviyenin aynı anda, aynı ortamda verilmesinin bir takım olumsuz etkilerinden bahsediliyor. Taşımalı eğitimin sorunları çok sık dile getirilen sorunlardan bir tanesi ve bir diğer yandan da buna bağlı olarak da okullardaki devamsızlık oranı, en sonunda da tabii velilerdeki ve öğrencilerdeki motivasyon düşüklüğü.

Bütün bunları değerlendirdiğimiz zaman, tabii ki eğitim kamu sağlığıyla birlikte çok ciddi bir şekilde ele alınması gereken en önemli iki konudan bir tanesi. Ama bununla ilgili herhangi bir alternatif proje üretmek veya geniş kapsamlı bir projenin tartışıldığına dair sivil toplum ayağında da pek bilgiye ulaşamadım. Bu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın paylaştığı bilgilerde de yer almıyor.

G.E.: Evet, ben burada bu verilere ulaşma sıkıntısı konusunda bir öneri yapabilir miyiz acaba diye düşünüyorum. Biliyorsunuz, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi var ve eğer yanlış hatırlamıyorsam senelerden beri, 2016’dan bu yana inanılmaz bir çalışma yürütüyorlar. Türkiye çapında işçi cinayetleri konusunda ulaşabildikleri bilgiler itibariyle birçok uzmandan bilgiler alarak her ay oldukça derli toplu bir rapor yayınlıyorlar.

Geçmişteki depremlere baktığımız zaman özellikle 99 depremiyle karşılaştırdığımızda veriler çok netti ve birçok kaynaktan bu verilere ulaşmak mümkündü. Şimdi ise tam bir ‘körebe’ durumundayız, ‘körebe oyunu’nun içinde gibiyiz. Acaba İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin gerçekleştirdiği türde bir veri toplama işine sivil toplum odalarıyla, çeşitli kuruluşlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, bölgede çalışanlarla oluşturulabilir mi, yapabilir mi, böyle bir ağ kurulabilir mi? Ne dersin Buğra, bu konuda bir çaba göstermemizin anlamı olur mu acaba?

B.Ç.: Burada kurumlar arası iş birliğinin çok önemli olduğu konusu karşımıza çıkıyor. Dediğiniz gibi, aslında her bir veri toplama faaliyeti ilk önce kurumların kendi duvarları içerisinde hapsoluyor ve baktığımızda mesela Ahbap’ın, İhtiyaç Haritası’nın ve de birçok sivil toplum kuruluşunun üyesi olduğu afet platformu var. Ama afet platformunun kendi içerisinde bile bu merkezi organizasyonlar kendi yapılarını ayakta tutmak da o kadar zorlanıyorlar ki dışarıdan bir organizasyonla iş birliği dediğiniz anda sistem mavi ekran veriyor ve yol almakta çok zorlandıklarını görüyorum. Bir de burada, o veri toplamada Kişisel Veri Koruma Kanunu gibi başka engeller de çıkıyor. O yüzden burada çatı organizasyonlara çok ciddi bir rol düştüğünü düşünüyorum ve özellikle de fon sağlayıcıların. Yani Turkish Philanthropy Funds gibi nispeten daha bağımsız organizasyonların, veri toplama faaliyetinin muhatabı olabileceğini, kolaylaştırıcısı ve destekleyicisi olabileceğini düşünüyorum. Özellikle de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı gibi işbirliğine nispeten daha açık bir kamu kurumunun da erişimde çok ciddi bir çarpan etkisi yaratacağını düşünüyorum.

Yani aslında burada karşımıza şu çıkıyor; sadece eğitim alanında fon sağlayan vakıflar, dernekler bir araya gelse ve birbirleriyle yaptıklarını ve erişimlerini masaya koyup buradan ne öğrenebiliriz, buradan nasıl bir haritalama yapabiliriz dediğimizde tam olarak bu dediğiniz tipte bir şeye ulaşabiliriz. Mesela şu an çocuklar için güvenli alanlar en önemli önceliklerden biri bu tarz organizasyonların. Ama baktığımızda bir yerin çocuklar için güvenli olduğuyla ilgili bir kriteri, bir standardı yok. Yani aslında bizim özel sektörde bir çok alanda gördüğümüz performans ölçümler, standart yaklaşımlar sivil toplumda kesinlikle var olsa da, yani 50 kişiye 10 dakika, 5 dakika yürüme mesafesinde tuvaletler olması gerek gibi standartlar var olsa da kesinlikle uygulanmadığını da görüyoruz. O yüzden burada bence bu dediğiniz yani bir şeyin seferberliğini ilan edebilmemiz için ilk önce sorunu çok iyi tanımlamamız gerekliliğini düşünüyorum. ‘İyi tanımlanmış bir sorun çözümünün yarısıdır’ sözüne de referans vererek, bence tavsiyeniz çok geçerli. Ama bunun en doğru muhatapları kimdir ve böyle bir efora, böyle bir zahmete ve bu sorumluluğa kim girebilir? Bunu düşünmek lazım.

G.E.: Evet, Nazan.

N.C.: Aslında Buğra’nın dediği çok önemli çünkü veri aynı zamanda çok kantitatif bir çalışma değil. Yani o veri değişkenlerinin çok iyi açıklanması gerekiyor. Örneğin, ölü bilançosuyla alakalı bir istatistiki verinin oluşturulması için o değişkeni çok iyi tanımlamanız gerekiyor. Aslında bu Türkiye'de sadece bu konuda değil, diğer alanlarda da çok ciddi sıkıntı yaratan bir konu. Mesela yangın istatistikleriyle ilgili de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani orada veriyi, belirlediğiniz parametreyi nitelik olarak da açıklamak durumundasınız.

Sanıyorum bunun içinde de koordinasyon konusu o açıdan önemli. Bütün o kullanacak aktörlerin bir araya gelip, değişkenleri çok iyi tanımlamaları gerekli. Sanıyorum Buğra da elimizde standart, kullanılabilir bir veri olması için özellikle özel sektördeki performans çizelgelerine gönderme yaparak biraz da ona değinmek istedi. Bununla ilgili de niteliksel bir çalışma yapılması gerekiyor.



G.E.: Evet, ben Buğra’ya bir soru daha sormak istiyorum. İyi örneklerden bahsettin, iyi örnekler nedir? Belki programımızın son bölümünde bunun üzerinde durmak hepimize iyi gelecektir diye düşünüyorum.

B.Ç.: Evet, şu an siz soruyu sorarken hangisinden başlasam diye düşünüyorum; mesela Serinyol El Ele Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği. Serinyol bölgesi depremden önce 20 bin nüfusluyken, şu an 80 binlere yükseldiği söyleniyor ve burada bir Facebook hesabı olarak pandemiden önce başlamış bir organizasyonun, bir mahalle dayanışmasının pandemide elde ettiği deneyimleri deprem sonrasında ne kadar büyük bir ölçekte kaynak mobilize ettiği, büyük organizasyonların mahalleye doğru bir şekilde girmesini sağlamaktan tutun da en son bugün açılışını yaptığımız bir Serinyol El Ele yerleşkesinde farklı işbirlikleriyle hem çocuklara yazılım öğrettiklerini, robotik kodlama öğrettiklerini, Karsu Vakfı ve Hollanda Büyükelçiliği işbirliğinde bir müzik evi açtığını ve mesela dün gece tüm mahalleliler bir arada bu açılışı yetiştirmek için uğraşıyordu.

Bir diğer tarafta mesela Hatay Deprem Dayanışması var. Bu dayanışmanın da yine aynı şekilde ilk günlerde erzak yardımı ve dağıtımla başlayıp, oradan meşruiyet kazandıkça, güven kazandıkça mahalleliyi kazandıkça ve birçok zorluğu açtıkça o meşruiyetin üzerine daha da büyük kalkınma projeleri yaptığını görüyoruz.

Samandağ’da bizim Yuva Project Atölyesi olarak yolculuğuna başlayan Koru Atölye, şu an 10 tane kadının çevredeki okullara kütüphane, çevredeki mutfağı olmayan konteynerlere mutfak ve mobilya yaptığı bir işletmeye dönmüş durumda. Sinemasal da üç tane merkez açtı Hatay'da ve çocuklarla düzenli olarak çalışıyor, özel sektörün kaynaklarını da çok doğru bir şekilde yönlendiriyor. Keza aşevleri, ilk günden beri elektrik yokken, buzdolabı yokken 500 kişiye, bin kişiye, 2 bin kişiye düzenli yemek çıkaran ve bunu gönüllülükle çadırın içerisinde yapan mahalle organizasyonları var. Şimdi onların bu aşevi modelinden kadın kooperatiflerine dönüştüğünü görüyoruz. Depremden önce zaten kadın kooperatifi olan organizasyonların kendi deneyimlerini bu organizasyonlarla paylaştığını görüyoruz.

Yani aslında bu sınıfta kalan dediğimiz, işi bu olan merkezi organizasyonların yapması gereken şey tam olarak şu an mahallede ne oluyor ve bu modeller nasıl çalışıyor, neden çalışıyor diye sorması lazım. Organizasyonel rekabetten çıkıp, iş birliğine ve kaynak birleştirmeye nasıl geçerizin cevabını bulabilecekleri birçok örnek zayıf sinyaller halinde olsa da sahada mevcut ve umut da burada yatıyor.

G.E.: Evet, gelecek hafta diğer iyi örnekleri de sıralayacağız çünkü şimdi artık zamanımız kalmadı. Çok teşekkürler Buğra verdiğin bilgiler için. Evet, gelecek hafta yine aynı konuya devam edeceğiz, Şubat depremlerinden alınması gereken dersler üzerine bir yeni program daha yapacağız. Bugün Altın Saatler programında Buğra Çelik bizimle birlikteydi. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.