17 - 25 Aralık olayları: Türkiye'de demokrasinin son bulması, otokrasinin yükselmesinin başlangıcı

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, 10. yılında 17 - 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını yeniden değerlendiriyor.

""

Ömer Madra:Günaydın Ali Bey, merhabalar.

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Haberlerin yoğunluğundan dolayı biraz geç girmek zorunda kaldık, lütfen kusurumuza bakmayın, buçukta gene de bitirmek zorundayız, sizi zorluyoruz ama buyurun çok korkunç bir ortam var.

A.B.: 2023, Cumhuriyetin 100. yılı aynı zamanda 2013’te yaşadığımız 17 - 25 Aralık yolsuzluk operasyonları diye bilinen operasyonların da 10. yılı. Ancak muhalefet ve muhalif basında bu konuya yeterince değinilmedi, hatırlatma olmadı. Neredeyse hiç sayılabilecek şekilde yer aldı , doğru dürüst üzerinde durulmadı. Türkiye'nin yaşadığı bu operasyonlar unutulmaya terk edilmeyecek kadar çok önemlidir, ülkede pek çok olumsuz değişim bunun arkasından geldi. Muhalefet geçmişte de bu olayları savsaklamıştı, soruşturma önergesini bile üç ay sonra verdiklerini hatırlıyorum. İsterseniz bu konuda bir hatırlatma yapalım, zaman zaman bu hatırlatmaları yapıyoruz.

Ö.M.: Lütfen.



A.B.: 17 - 25 Aralık yolsuzluk operasyonları sadece Türkiye tarihide değil, dünya tarihinde de en ön sırada yer alan yolsuzluk olaylarından biridir. İran'a uygulanan Amerikan ambargosunun delinmesine ilişkin, Türkiye merkezli bir organizasyon kuruluyor ve organizasyonun başında da İran asıllı ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olmuş kamuoyunun tanımadığı bir genç isim, Reza Zarrab yer alıyor. Malum, İran ambargo nedeniyle dolar üzerinden alışveriş yapamıyor, bunu delmek için başında Reza Zarrab’ın bulunduğu ve örgütlediği ve işin içinde hükümetteki bakanların ve üst düzey bürokratların da katıldığı bu organizasyon kuruluyor. İran’ın Türkiye ile olan ilişkilerinde ve aynı zamanda İran'ın dışarıda bulunan paralarının ve altınlarının Türkiye üzerinden bir şekilde İran’a tekrar gönderilmesi, aynı zamanda pek çok kara para aklanmasını da uhdesine alan bir organizasyon.

Bu organizasyonun yaptığı yasa dışı işler önce (MASAK) Mali Suçlar Araştırma Kurulu’nun, sonra Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu’nun, daha sonra da emniyet ve MİT incelemelerine takılıyor. Anlaşılan, 2008’den itibaren bu kişinin bu organizasyonla  yaptıkları hem yurt içi hem yurt dışı istihbarat tarafından izleniyor. Organizasyon,  Türkiye'deki yönetimle olan ilişkileri çerçevesinde korunuyor, gözetiliyor. Ve ambargoyu delme operasyonun karşılığında, sağlanan kolaylıklar nedeniyle bir rüşvet dağıtımı söz konusu oluyor. İşin içinde bazı Rus ve Çin bankaları, Dubai, Gana gibi pek çok ülke de var ama merkez Türkiye, organizasyonda bakanlar ve bürokratlar yer alıyor. Sonuçta bu işi takip eden emniyet ve güvenlik istihbarat birimleri tarafından, rüşvet mekanizmasının aktör kişilerine, başta Reza Zarrab ve sürecin içinde yer alan bakanların oğulları olmak üzere - rüşvetlerde bakanların oğulları kullanılıyor – operasyonlar yapılıyor. Aslında dokunulmazlıkları olmasa bakanlar gözaltına alınacak. Bakanların içinde İçişleri Bakanı, Ekonomi Bakanı, Avrupa Birliği'nden sorumlu bakan ve bir de Şehircilik Bakanı var. Ancak  Şehircilik Bakanına soruşturma bu organizasyon nedeniyle değil, İstanbul’da imara açılan -arsalar nedeniyle oluyor. 17 – 25 Aralık 2013 tarihlerinde patladı bu olay. Sonuçta bir bakan, Avrupa Birliği Bakanı görevden alındı, İçişleri Bakanı ile Ekonomi Bakanı istifa etti,  Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da kendisine istifa et baskılardan dolayı kendisi istifa ettiğini söyleyerek “ Ne yaptıysam başbakanının talimatıyla yaptım’ diyerek görevinden  ayrıldı, onun dosyası ayrı bir dosya olarak kaldı.

Soruşturma dosyalarda çok yüksek miktarda yaklaşık 87 milyar euroluk bir trafikten söz ediliyor. Bu trafikte teşkilatın rahat çalışması için kurulan düzenekten de bakanlara, bürokratlara, Halk Bankası’na – Halk Bankası burada ‘öncü banka’ olarak kullanılıyor - rüşvetler veriliyor. Halk bankasından öncede bir özel bankayla bu işlerin kotarıldığı ifade edildi. Özel bankanın sahibi olan grubun CEO'su da, dönemin başbakanının damadının olduğu bir holding. İlk incelemelerde aklama operasyonunda kullanılan bankanın bir özel banka olduğu açıklandı, daha sonra da ağırlıklı olarak Halk Bankası üzerinden bu sürecin cereyan ettiği anlaşıldı.



Sonuçta, Türkiye tarihinin ve dünya tarihinin en önemli ambargo delme, yolsuzluk ve rüşvet olaylarına tanık olduk. Bu süreç uluslararası alanda halen devam ediyor ABD’de Halk Bankası davası devam ediyor. Çünkü bu işin en önemli aktörü, organizasyonun başı Reza Zarrab, daha sonra ABD’ye gitti ve orada itiraflarda bulundu ABD yargısıyla yaptığı itiraflar karşılında bir anlaşma yaptı. Bir süre hapis yattı ama itiraflar üzerinden yaptığı anlaşma nedeniyle serbest kaldı. Zarrab’ın yaptığı itiraflar üzerinden yıllardır devam eden bir Halk Bankası davası var. Ambargonun delinmesi nedeniyle konu ABD yargısının alanına da  giriyor. Davanın durumuna dün baktım, - artık hava durumuna bakar gibi böyle gelişmelere bakar olduk - Halk Bankası davası 2024 Şubat ayına ertelenmiş. ABD’de Trump ve Biden dönemini de içeren büyük, uzun bir dava süreci halen yaşanmakta.



Ö.M.: Evet, 17 ile 25 Aralık haftası 2013’te, tarihe 17 – 25 Aralık operasyonları olarak geçti. Onun 10. yıl dönümünü şu anda idrak ediyoruz. Reza Zarrab da bir miktar hapis yattıktan sonra tahliye edildi sanıyorum değil mi?

A.B.: Türkiye’de bu olaylar sonrasında kısa sürede serbest kaldı. Davayı yürüten emniyet ve adli görevliler/ savcılar hükümet tarafından görevlerinden alındı, gözaltına alınanlar serbest bırakıldı, dinlemelere ve görüntülerle saptanan ayakkabı kutuları içinde verilen rüşvet paraları da kişilere iade edildi. Görevlerinden alınan emniyet ve savcıların yerine yenileri atandı ve yeni savcılar ile yeni emniyet güçleri soruşturmayı iptal ettiler ve takipsizlik kararı verdiler. Meclis’te bir komisyon kuruldu, ki o dönemin Başbakanı da Ahmet Davutoğlu'ydu. Bakanların dokunulmazlıklarının kaldırılıp Yüce Divan’a sevk edilmeleri gerekiyordu. Önce bakanların içinde yer aldığı rüşvet mekanizmasını inceleyen TBMM komisyonun haberlerine dönemin Meclis Başkanı yasak getirdi. 25 Aralık soruşturma dosyasına göre başbakanın oğlunun da gözaltına alınması söz konusuydu, olmadı , daha sonraki atanan savcıya başbakanın oğlu ifade verdi. Dönemin hükümetini sarsan olaylara tanık olduk. Çok büyük müthiş bir organizasyonun açığa çıkması sonrası yansımalarını yaşadık.

Bu organizasyonun yaptığı soruşturma süresince izlediği kişilere ilişkin yaptığın dinleme tapeleri ortalığa saçıldı. Bunların düzmece olduğu hükümet ve Başbakan tarafından iddia edildi. Ancak daha sonra hem ulusal planda , hem de değişik sivil toplum gruplarının  uluslararası uzman kuruluşlara yaptırdığı incelemelerde tapelerin doğru olduğu ortaya çıktı.

17-25 operasyonları öncesinde, 2012’de yaşanan ‘MİT tırları’ diye ifade edilen, Suriye’de İslamcı örgütlere silah gittiği iddiası ile ortaya çıkan bir çatışma vardı. Çatışma; iktidarın 2001’den beri ortağı olan Fethullah Gülen cemaati ile , - o zaman adı hizmet hareketiydi - sonra terör örgütü olarak anılan, ‘FETÖ’ diye anılan gruplaydı. Operasyonları yürüten emniyet güçlerinin ve savcıların FG üyesi oldukları gerekçesiyle 17 - 25 yolsuzluk soruşturmaları bu çatışmanın zerine yıkıldı ve hükümete karşın bu grubun bir yargı darbesi olarak nitelendirildi. Daha sonra yaşananlara baktığımızda, bu işi sürdüren savcıların ve emniyet güçlerinin çoğunun FG cemaati ile olan ilişkileri ortaya çıkmasına karşın dosyaların içeriğine ilişkin bir aydınlanma, temizlenme, aklanma süreci, ne parlamentoda ne de yargıda söz konusu olmadı, bunların üstü kapatıldı. Konuya ilişkin sadece ABD’de devam eden bir dava bulunuyor. Türkiye de tüm bu davalara takipsizlik kararı verildi. Halihazırda bildiğim kadarıyla devam eden bir dava yok. Bu olaylardan sonra binlerce emniyet ve yargı mensubunun görev yerleri değiştirildi, görevlerinden alındı , yargılandı. Hükümet anti demokratik yasaları gündeme getirdi. Bir anlamda 17 - 25 Aralık olayları Türkiye'deki otokrasinin bir su basmanı oldu, otokrasi bunun üzerine kuruldu.

Gezi'den sonra başlayan antidemokratik süreçler ivme kazandı. 17-25 ‘ten sonra mesela kolluğun yani polisin idareye bağlanmasına tanık olduk. Emniyetinin adliyle ilişkisi kesildi ve polisin yapacağı herhangi bir operasyonun idareye, valiliğe yani idari makamlara bilgi vermesi üzerine yönetmelik değişti. Antidemokratik hukuk dışı uygulamalar arttı. 17-25 olaylarının Türkiye'de demokrasinin son bulması, otokrasinin yükselmesinin bir anlamda başlangıcı sayabiliriz.

17 – 25 Aralık çok ciddi iddiaların olduğu bir labirent. Dönemin iktidar ortakları arasında çatışmaya, kapışmaya bırakılmayacak kadar iddiaların yer aldığı bir dosya. Nitekim uluslararası planda da bunun yansımalarını görüyoruz. Sadece ABD’de devam eden dava nedeniyle değil, birkaç hafta önce de değinmiştik, Türkiye’nin bir suç ekonomisi, suç ülkesi haline geldiğini tescil eden uluslararası kurumlar var. Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü’nün (OECD) mali gözlem heyeti dedikleri FATF Türkiye'ye ilişkin 11 tane kriter geliştirmiş. Türkiye gri listede yer alıyor. OECD – FATF raporu kriterlerin ‘11’in dokuzuna Türkiye’nin uymadığını belirtiyor ve bu nedenle gri listeye Türkiye’yi alıyor. Uyulmayan dokuz kriteri sayıyor, ‘sen kara para aklıyorsun’, ‘kirli para aklıyorsun’ diyor. Altıncı sırada, ‘Reza Zarrab ile ilgili bağlantılı kara para aklama ve yolsuzluk olaylarının üstünün örtülmesi’ diyor. Yedincisi de, daha sonra patlayan, Amerikan vergi idaresini dolandıran, aynı şekilde Reza Zarrab gibi ABD'ye gidip itiraflarda bulunan Sezgin Baran Korkmaz davası. Her ikisi de itiraflarda bulundu ve hükümet içi ve dışı bağlantılarını onlara anlattılar. İddianamelerde pek çok önemli görevlerde bulunan isimler yer alıyor. Halk Bankası davasında Türkiye yönetimi, iddia edilen suçlamalarla muhatap oluyor. OECD‘nin gri listesinde olmamıza yol açan etmenlerden ikisi, Reza Zarrab aktör olduğu 17 - 25 Aralık ve Sezgin Baran Korkmaz davalarının üzerinde durulmaması olarak gösteriliyor. OECD – FATF, bu iki konuyu belirtiyor ve Türkiye'ye “ bunları aydınlatmadın, kriterlerime uymadın’ diyor. 17 – 25 Aralık soruşturmaları, otokrasi ve yolsuzluk ilişkisini ortaya koyan çok önemli bir olay, aydınlatılmamış, aydınlanmamış meselelerinin en önde gelenlerinden. 17-25 aylarca, haftalarca konuşulacak kadar önemli ve geniş bir konu.

17 -25 Aralık öncesinde neler oluyordu, bu gelişmeler nelere yol açtı diye biraz düşündüm. Mesela Kürt sorununa ilişkin çözüm süreci konuşuluyordu, bu süreç bitti. Türkiye Suriye’de çok ilerledi, deyim yerindeyse daha da batağa battı, Suriye politikası muazzam, sorunlara yol açtı, çok bilmediğimiz soru işaretleri taşıyan bir durum. O dönemde Başbakanlık müessesesi ile yönetiliyorduk, kuvvetler ayrılığı söz konusuydu. Bu olaylardan sonra iktidar başkanlık meselesini olmazsa olmaz hale getirdi. 2014’de partili başkanlık sistemine geçtik ama arkada sürekli 17 - 25 Aralık vardı, hükümete yapışmıştı, bu dosyalar hükümete karşı sanki bir tehditti. Bu olayların unutturulması, üzerinin örtülmesi gerekiyordu. Sonuçta soruşturmalar eski ortağın yaptığı yargı darbesi olarak değerlendirildi.

O dönemde bir Anayasa yapım süreci vardı, hatta HDP ve MHP dahildi bu sürece, dört parti, 60 - 65 maddeyi kabul etmişti süreç ilerlemişti, bu çalışma da sona erdi. 17 - 25 sonrasında Türkiye'de derin devlet diye tabir edilen vesayet rejimine ilişkin açılan davalar sona erdi. Çünkü iktidarın bir ortağı devreden çıkınca, vesayetçi güçlerle ittifak kuruldu ve ‘milli orduya kumpas yapılmıştır ’ dendi. Bir anlamda yakın tarihin, mazinin aydınlatılmasına da engel olundu. En önemlisi Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin sarpa sarması oldu. AB yolunda hukuk devleti, demokratikleşme, uyum paketleri, kişi hak ve özgürlükleri gibi pek çok konuda önemli gelişmeler kat etmiştik. Bunların hepsi ortadan kalktı. 17 – 25 Aralık ve Gezi sonrasında 2001’den itibaren yaşanan olumlu gelişmeler ortadan kalktı, başlı başına bir demokrasi sorunu yarattı ve iki ortağın çatışması bundan sonra da devam etti, 2016’da yaşanan darbe girişimi ile birlikte tam teşekküllü otokrasiye geçtik. Zaman içinde Türkiye, dünyada kara parayla anılan bir ülke olarak değerlendirilmeye başladı. İktidarı oluşturan kişilerin, ailelerin güçlerin varlıklarının Man Adası’na ve diğer kara para aklanan merkezlerine gönderildiğine, oralarda aklandığına tanık olduk. Dolayısıyla yolsuzlukla rejim birlikte anılır oldu.

Hatırlanması gereken bir diğer husus da, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun açıklamalarıdır. Davutoğlu, şu anda bir siyasi partinin genel başkanı ve bu konuya ilişkin yaptığı açıklamada, kendisinin yolsuzluğa adı karışan bu dört bakanı Yüce Divan’a sevk etmek istediğini ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın buna engel olduğunu ifade etti. O dönemde muazzam bir para trafiği olduğu anlaşılıyor. Dönemin Ekonomi Bakanı pozisyonunda Ali Babacan vardı. O da bir siyasi partinin başı şimdi. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’di , kendisi DEVA’da siyaset yapmaya devam ediyor. Bugün muhalefette yer alan kişilerin ve para trafiğini en iyi gözlemeyecek olan Merkez Bankası yetkililerinin bildiklerini yeterince ortaya koymadıklarını düşünüyorum.

Dünde vebugünde, muhalefetin, hem iktidardan kopan muhalefetin hem de diğer muhalefetin, CHP’nin, yeterince hassasiyet göstermediğini de düşünüyorum. Basın da durumu belli, iktidar lehine dümeni döndürmüştü. Hatırlar mısınız, Erdoğan Bayraktar istifaya zorlandığı günlerdi ve NTV’de haber bültenine bağlandı, orada açıkladı, ‘Ben ne yaptıysam Başbakanın emriyle yaptım’ dedi. Bayraktar, sonraki yıllarda açıklamalar devam etti, bir anlamda kendi konumunu pekiştirdi. İmara açılmaması gereken bir alanın Başbakanın eşinin baskısıyla bir akrabasına açılmasına ilişkin yapılan baskıları anlatmıştı. Canlı yayında ki bu haber daha sonra haberin ana unsurlarından koparılarak yayınlandı.

Halk Bankası bir kamu bankasıdır, varlık fonuna bağlandığı için bilançolarını genel olarak kamu bankalarını doğru dürüst inceleyemiyoruz. Bu arada biraz da Ziraat Bankasından bahsedeyim Ziraat Bankası, Almanya'da kara para akladığı için Alman bankacılık otoritesi Ziraat Almanya'ya kayyum atadı. Geçenlerde bu kayyum, Ziraat Bankası’nın Almanya'daki bütün şubelerinin yetkilerini aldı, tek yerde topladı. Son olarak ta, Türkiye’de faaliyet gösteren Kuveyt Türk Bankası var, bu bankanın Almanya'daki iştiraki olan bankaya – ki ortakları içinde İslam Kalkınma Bankası ile Vakıflar Genel Müdürlüğü de bulunuyor. Bu bankanın da başına kara para aklaması nedeniyle Alman Bankacılık Kurumu tarafından kayyum atandı. Cumhuriyetin 100. Yılında durumumuz yurt için de ve dışında böyle..


Ö.M.: 17 - 25 Aralık 2013’ün 10. yıl döneminde gerçekten çok fazla sayıda veri içererek devam ediyor. Süreyi bitirmek üzereyiz ama bir de bahsedilen Türkiye - İsrail askeri ilişkileri dizisine mi girseydik?

A.B.: Ömer Bey, ona hiç girmeyelim, o başlı başına bir program konusu ama şunu söyleyelim; iki gün önce Washington’da Türkiye ve ABD savunma komitesi toplandı, bu toplantıya ilişkin sınırlı haberler çıktı. Türkiye S400 nedeniyle ABD’den ambargoya tabi tutulan bir ülke. F35’ uçak projesinden çıkarıldı, parasını ödediği halde.. Ayrıca Türkiye’nin envanterinde bulunan F16 uçaklarının modernizasyonu , kitlerinin değişimi de söz konusuydu. Buna ilişkin Nisan ayında da bir gelişme yaşanmıştı. ABD yönetimi kitlerin değişimini yapabileceğini söylemişti. Muhtemelen önümüzdeki yıl bu gerçekleşecek. Çünkü askeri kaynaklara dayanarak çıkan haberlerde, hava kuvvetlerinin uçak varlığının bu ambargolar nedeniyle gerilemiş durumda olduğu iddia ediliyor. Ayrıca Rusya'yla da ortak askeri yatırımlar yapılacaktı, sanıyorum onlarda da bir gelişme olmadı. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınması hususunda yaşanan sorunlar var. Türkiye, Finlandiya'nın girmesine onay verince, ABD yönetimi işin modernizasyon kısmına “tamam” dedi. Ayrıca 40 adet yeni F16 alımı da bulunuyordu. ABD bunu bekletiyor. Türkiye İsveç’e de onay verirse bu satışların olabileceği de belirtiliyor. İsrail - Türkiye askeri ilişkilerinin en yoğun olduğu dönemde galiba 90’lı yıllarda Türkiye'nin ABD ‘den aldığı F4’ uçaklarının modernizasyonunu da İsrail yapmıştı, daha sonra bu iş içinde gereğinden fazla para harcandığı da anlaşılmıştı. Türkiye - İsrail askeri ilişkilerinin geçmişini ve bugününü başka bir programda konuşuruz. Bugün bir ilişki yok gibi görünse de çok da inandırıcı gelmiyor, devam eden projeler olabilir.

Ö.M.: Evet, son olarak ben ekleyeyim, sabahleyin konuşma fırsatı bulamadık, daha sonra değineceğiz ama sizinle de konuşmuş olalım; Milli Savunma Bakanlığı’ndan Irak’ın kuzeyinde altı askerin daha hayatını kaybetmesi üzerine toplamda 12 askerin hayatını kaybettiği, şehit olduğu söyleniyor. Bu konuda da CHP ortak bildiriye imza atmadı, ayrı bir durum var. Bunları da sonra konuşuruz.

A.B.: Yılın son programıymış! 2023 Türkiye ve gezegen tarihinden çıkarılması gereken yıllardan bir tanesi oldu gerçekten.. Çok zor bir yıldı..

Ö.M.: Bundan sonrası daha da kötü olabilir.

A.B.: Olabilir , böyle kapatalım artık...

Ö.M.: İyi yıllar diliyorum, çok teşekkürler Ali Bey.

A.B.: Görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.