Tilbe Saran, sahneye ilk çıkışındaki "deprem oluyor sandım" dedirten heyecanını ve bu heyecanın nasıl bir tutkuya dönüştüğünü anlatıyor. Teknolojinin ve yapay zekanın sanata etkilerini, Afife oyunundaki deneyimlerini, Ermeni tiyatro ustalarına olan saygısını ve "kalan son İstanbul" olarak tanımladığı Burgazada sevgisini İlksen Mavituna’yla paylaşıyor.
İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hoş geldiniz. Bugün Tilbe Saran'la birlikteyiz. Hoş geldiniz Tilbe Hanım.
Tilbe Saran: Hoş bulduk sevgili İlksen.
İ. M: Evet, stüdyolarda ilk buluşmamız değil ama birlikte YouTube'da gözükecek olduğumuz ilk video.
T. S: Evet.
İ. M: Heyecanlı. Radyo'nun otuz yılı geride kalmışken.
T. S: Ben bile inanamıyorum biliyor musun?
İ. M: Ne acayip değil mi?
T. S: Gerçekten benim ömrümün yarısı. Ve ilk gününden beri takip eden birisi olarak... Mümkün değil, yanlış hesaplıyorlar diyorum habire. Bir yanlışlık var.
İ. M: Evet. Bir yerde bir yanlışlık olduğu kesin ama orada olmayabilir. Ama burada olmak da heyecanlı ve mutlu.
T. S: Çok.
İ. M: Kıvanç verici bizim için. Sizinle olmak da her zaman öyle zaten. Yani şuradan başlamak istiyorum. Heyecan... Şimdi sizi beklerken, stüdyoya gelişinizde düşünüyorum. Hani sizinle ilk karşılaşmam ki komşuyuz da, arada bir stüdyo dışında da karşılaşıyoruz vesaire. Yine de çok heyecanlıyım. Bunu konuşmak istedim. Birkaç yerde anlatıyorsunuz; ilk sahneye çıkışlarınızda, ilk sahneye çıkışınızda belki de o kadar çok titredim diyorsunuz ki etrafta deprem olduğunu, yani deprem olduğunu zannettim, öyle bir korku falan.
T. S: Hayır, sadece ben değil, yani oyundakiler de "Deprem oluyor" dedi. Herkesin gözünden böyle şey geçti yani, "Ne oluyoruz?"
İ. M: Evet ya, şimdi düşünüyorum. Kenter Tiyatrosu, Şehir Tiyatroları, sonra Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu, türlü çeşit işler. En son Afife'yle çok büyük bir prodüksiyonun içindeki başkaca büyük prodüksiyonlar da var. Televizyon ekranı, beyaz perde... Heyecan hiç geçiyor mu? Heyecansız kaldığınız oluyor mu?
T. S: Hayır ama şöyle oluyor. Eskiden buna çok daha rahatlıkla "hiç geçmiyor" derdim ama hayır, onu yönetebilme kapasitesi genişliyor zamanla. Ve bu da aslında çok rahatlatıcı bir şey. Çünkü o heyecan yıkıcı olabiliyor bazen. Onu yönetebilmeyi başarmak bana bir ferahlık verdi işin açığı. Bu tabii özellikle prömiyerlerde, ilk yapılacak işlerde, ilk karşılaşmalarda, ilk buluşmalara gitmek gibi... Çok da kontrolü mümkün olmasa da "-mış gibi" yapılabilir hale geliyor. Ama hep bir heyecan var ve bence galiba biz ona bağımlıyız da; ben seviyorum onu. Eğer o heyecanı hissetmezsem mesela, "Ay oyun kötü geçecek" hissi var.
İ. M: Orada olmayacağım gibi bir şey.
T. S: Evet yani galiba öyle bir şey. Hani bir uğur gibi. O heyecan yoksa "Eyvah bir şeyler ters gidecek" gibi yapay bir pompayla tekrar o heyecanı diriltiyorum galiba.
İ. M: Muhakkak yani. Beyninde ya elektriksel ya kimyasal bir şeyler oluyor ve oraya bir türlü bağımlılık ilişkisi de geliştiriyor insan diye düşünüyorum.
T. S: Evet evet. Bence hani bu işte sahne tozu falan, bir kere yuttuk bir daha iflah olmadık da, bence bir bağımlılık var.
İ. M: Evet, peki yani olayın bu kimyevi ya da elektrik açıklamalarından ziyade şimdi bakınca hakikaten az evvel de saydım; çok farklı şekillerde tiyatro uğraşı içerisinde olmuşsunuz. Sizi Hikayenin Her Hali programında, Açık Radyo'da, işte sendikada o dönem yöneticilik yaparken de ağırlamışız. Mesela işin o kısmında da varsınız. Çok da ilginç yani şunu düşünüyorum: Rahat edilmeyen bir meslek belki de tiyatroculuk. Yani böyle hani "Oraya geldim ve oldu" denemeyecek bir yer. Sanki sürekli bir araştırma ve arayış alanı mı acaba diye düşünüyorum. Sizin de ne kadar meşgul olduğunuzu düşünüyorum.
T. S: Bence şöyle İlksen; artık o kadar hızlandı ki son yıllardaki teknolojik gelişmeler... Ve ona bağlı tüm bilim ve sanatlardaki yansımaları... Bir podcastte dinlemiştim; "Yetmiş üç saatte bir tıp değişiyor" demişlerdi. Şimdi 73 saatte tıp değişiyorsa her şey değişiyor. Bizde organik olarak insanla, çok şükür ki şimdilik henüz yapay zeka bizi sıkıştırmaya başlayacak -farklı alanlarda sıkıştırılıyor ama- şimdilik hani tiyatro hala canlı ve insanla birlikte yapılan, sahne üstünde... Ve tamamen, yani tiyatro olabilmesi için seyredilmek icap ediyor. Yani seyirci ve oyuncuların birlikte kotardıkları bir süreç. Ama bir de şöyle bir tarafı var gerçekten; kendi tekniğine de en çok saldıran sanatlardan biri.
İ. M: Kendini yeniden icat etmesi.
T. S: Evet, yani sürekli yeni bir icatla. Tabii ki bu ortamdan etkilenerek... Ama hani Stanislavski'den beri, oyuncunun yolculuğuna baktığımızdan beri de bu böyle. En azından kaydı kuydu takip edebildiğimiz ölçüde. Gerçekten oyunculuk yöntemleri de ve ona bağlı olarak sahneleme yöntemleri de sürekli çok dinamik bir biçimde değişiyor. İyiye, kötüye diye değil ama değişiyor. Canlı. Dolayısıyla o canlılığın içerisinde oyuncu da, yönetmen de, işin önünde, arkasında, sağında, solunda herkes de bu değişimin içerisinde, yani akan bir ırmakta olduğumuzu hatırlamak icap ediyor. Yenilenmek, tazelenmek icap ediyor. Ama bence bunu pek çok alan için söyleyebiliriz. Hele bu son otuz yıldaki teknolojik gelişmelere baktığımızda ve giderek hızlanıyor bu. Son elli yıldaki değişimle son beş yıldaki... Ya da son yüz yıl, elli yıl ve son beş yıla, on yıla baktığımızdaki hız akıl almaz bir çarpılarak gidiyor bence.
İ. M: Bunu düşündüm ben de. Bu sizi korkutuyor mu?
T. S: Evet, korkutuyor. Çünkü insansızlaşmaya yöneltiliyoruz diye düşünüyorum. Kapitalizm her şeyi ucuza mal etme derdinde. Ve bunu da çok güzel allayıp pulladığı için, "Ne güzel, işçi cinayetleri olmayacak" denerek böyle hep şekerli sunulan bir sürü şey var da, sonra o insanlar neyle yaşayacaklar? Ne yenip ne içilecek ve insani temasın azalmasının aslında... Yani bütün dünya bir deneyimini yaşadı Covid salgını sırasında. Yani hepimiz eksik serotoninle hayatta kalmaya çalıştık. Çünkü dokunmaya ihtiyacımız var insanın gelişebilmesi için. Bu hani bebeklerin gelişiminde çok bilinen bir şey. Bu kimyasal olarak bizim buna ihtiyacımız var. Robotlaşmadığımız sürece.
İ. M: Evet. Bu da önemli bir şart bence. Robotlaşmayacaksak. Evet.
T. S: Dünya neye doğru evrilecek bilmiyorum. Ama ben tiyatronun o açıdan, yani birebir el ele, göz göze temasla ancak yapılabilen bir şey olması... Hem bir ayağını tehlikeye sokuyor bu sebeple, bir yandan da vazgeçilmez kılıyor.
İ. M: Evet, muhakkak. Tilbe Hanım, siz ne zaman tiyatro öğretmeye de başladınız?
T. S: Çok gençken aslında başladım. Ne yaptığımı hiç bilmediğim bir sıralarda. Daha konservatuvarda öğrenciyken, oradaki o sırada ben, yaşı bana yakın olan daha genç ama eğitmen kadrosunda olanlar... Bir böyle özel tiyatro çatısı altında bir kurs açmışlardı. Belki de ilk, şimdiki her tarafta olan kursların, atölyelerin, işte stüdyoların bir ilk örneği gibiydi. İşte bana da inek bir öğrenci ve çalışkan olduğum için -yo öyle-, dediler ki "İşte sen de gel fonetik, diksiyon, oyunculuk, neyi ne kadar biliyorsan..." Tamamen taklit ederek hatırlıyorum yani, oradaki bütün hocalarımı bayağı taklit ederek, o sırada kendi yolumu yöntemimi bulabilmiş bir çırak bile değilken öyle başlamıştım. Arada bir o kurstan şimdi böyle koca koca oyuncular ya da işte başka işlerde gene de karşılaştığım dostlar oluyor. İşte beraber, "Yok ya ben, mümkün değil" falan diyorum ama Açık Radyo'dan daha eski bir tarih bu.
İ. M: Yani, evet öyleymiş. 80'lerin ortası olduğunu anlıyorum değil mi? Evet evet.
T. S: Ben işte 83-84 yılından bahsediyorum. Milat kadar eski.
İ. M: 40 yılı var yani.
T. S: Evet evet. Sonra uzun bir ara bir şeyler yok. Tekrar ne zaman başladım tam hatırlamıyorum ama işte bir Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi var. Arada gene böyle kurs mahiyetinde olan Akademi İstanbul vardı. O daha kurumsal bir yapıydı. Sonra en uzunu, şu anda da sürdürdüğüm Kadir Has Üniversitesi'ndeki tiyatro bölümündeki eğitmellik hayatı diyeyim.
İ. M: Evet, burada da az evvel söylediğiniz tiyatronun ruhu, sahne tozuna ilişkin mi konuşuyorsunuz mesela derslerde? Çünkü bence tiyatronun temeline ilişkin bir şey söylediniz de, bu derste anlatılacak bir konu diye düşündüm. Sonra da belki vardır müfredatta diye...
T. S: Aslında ben ilk başta yüksek lisans bölümü yeni açıldığında orada bir eğitimde açık olduğu için davet edilmiştim. Ama sonra lisansa geçtim. Daha temelden buluşalım diye. Üçüncü sınıflarla aslında bir oyunculuk tarihi üzerinden, yani Stanislavski ile başlayıp ondan neşet etmiş olan, kaynağını ondan almış olan ama her gelenle birlikte o yöntemi büyütmüş, genişletmiş, dallandırmış, budaklandırmış ve bugüne temellerini atmış diğer eğitmenlerin üzerinden bir aslında oyuncu adaylarının kendilerini rahat edecekleri yol ve yöntemi bulabilmeleri konusunda onlara eşlik etmeye çalışıyorum. Çünkü karşılıklı bir takas yapıyoruz biz. Her öğrenciyle çalışırken ben bir başka öğrencide ne yapabileceğimi keşfediyorum onlarla birlikte. Çünkü hepimizin, zaman zaman değişiyoruz. İyi ki de değişiyoruz. Hepimizin bazı zamanlarda tıkanıklıkları oluyor. Hani o tıkanıklık nasıl atlatılabilir? Bugün böyle, yarın başka bir biçimde. Ama ne kadar çok şeyle karşılaşırlarsa, profesyonel hayata başladıklarında ellerinde kullanabilecekleri kuvvetli bir alet çantası, ceplerinin dolu olması...
İ. M: Gerisi onlarla ilgili zaten değil mi? Neyle karşılaşacaklarıyla ilgili zaten.
T. S: Evet. Bir de gerçekten her şey değişiyor. O değişimi takip etmek gerekiyor.
İ. M: Tilbe Hanım her şey değişiyor diyorsunuz ama bir web siteniz var. Biz hayran olduk. "Tilbe Saran'ın Web Alanı". Yani oradaki arşiv... Bilmiyorum çok yakın birisiyle mi çalıştığınızı, muhakkak vardır asiste edenler. Fakat yani böyle bir merakınız var anladığım kadarıyla. Bir şeyleri tutmak gibi bir merakınız var.
T. S: Aslında hiç yoktu. Buradan Sebla'ya teşekkürlerimi iletmiş olayım. Çok, çok yakın bir arkadaşım. Onunla da aslında tiyatro sayesinde tanışmıştık. Bir Ankara turnesinde. Nathalie'nin turnesi sırasında. İşte o zamanlar Facebook vardı. Daha kuvvetli kullanılan. İşte "Sana sayfayı...", "Aman" dedim, "ben hiç uğraşamam öyle şeylerle". O hiç üşenmedi. O sıralarda henüz Ankara'da okuyordu. Şimdi Zonguldak'ta yaşıyor. Benden elimde ne var ne yok paylaşmamı istedi. Ben onu da yapmadım. Sonra bir gün kalktı geldi. Dedi ki: "Hiçbir şey istemiyorum senden. Sadece sen bana yığ. Ben yapacağım." Ve tamamen onun gayretiyle, ben parmağımı bile oynatmadım.
İ. M: Müthiş bir arşiv ama.
T. S: Sebla, üstelik de uzaktan, arada bir her gelip gittiğinde "Yok mu yeni bir şey?" diyerek. İşte Şehir Tiyatrosu'nu aradı. Hele çünkü Şehir Tiyatrosu'ndan bize fotoğraf vesaire gelmez. Belki şimdi geliyordur. Dijital olduğu için daha kolaydır. O sırada dijital de değildik.
İ. M: Doksanlara giderken.
T. S: Evet. Yani Şehir Tiyatrosu'nu, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nu, birebir oradaki işte arşivden sorumlu olan kişilerle, zamanda fotoğrafımızı çekmiş fotoğraf sanatçılarıyla birebir bağlantı kurarak, bana rağmen yapılmış bir şeydir o.
İ. M: Ne iyi olmuş ama.
T. S: Evet, gerçekten çok müteşekkirim. Dediğim gibi hiçbir katkım yok. Hatta o geldikçe giriyorum. Çünkü şeyi de unutuyorum. "Ne yapıyorduk ya? Nasıl giriliyordu? Ne oluyordu buna?" gibi her türlü abuk soruyu sorarak büyük bir sükunet içerisinde hala bana destek oluyor.
İ. M: Yani çok da önemli, biz de çok dönem faydalandık aslında. Burada radyoya ilişkin de birçok belge ve haber var.
T. S: Evet, sizle de zaten iletişimi o kurdu. Ben "Bilmiyorum" dedim. "Aç vallahi Açık Radyo... Taşındılar, bütün arşiv kayboldu. Bilmiyorum ben. Ancak dijitale taşınanları bulabilirsin" gibi. Gerçekten onun sayesinde burada yapmış olduğumuz kimi kayıtlar, kitap okumaları var.
İ. M: Evet, aynen öyle. Zaten yani bu videoyu gözleri kapalı dinleyenler, kendilerini bir radyo jingle'ı duyuyormuş gibi hissedebilirler.
T. S: İyi hissedebilirler, doğru.
İ. M: Ya da işte bir Dostoyevski ya da bir Oğuz Atay metni duyuyormuş gibi de hissedebilirler. Ne müthiş bir emekti. Benim de hani buradaki radyo stüdyolarındaki hayatım boyunca hep bir yerde siz varsınız. Kitap açmış, o kitabı okuyor. Çok kısıtlı bir zaman aralığında ve müthiş bir performansla. Benim unutamadıklarım Rusça klasikleri okurken... Dil değiştirmedeki maharetiniz. Arada Fransızcalar da olurdu ya mesela.
T. S: Savaş ve Barış'ta.
İ. M: Savaş ve Barış'ta. Çok şey öğreniyor insan hakikaten. Oradaki hem varlığınızdan hem mevcudiyetinizden. Bunu bu arada Afife oyununu izlerken de tekrar hatırladım. Orada da geçişler yapıyorsunuz. Artık zor değildir de... Yine de insan hayret ediyor hakikaten. O nasıl bir terbiye oldu sizin için? Sahnede yabancı dil okumak?
T. S: Şöyle... Seslendirmek diyeyim ya da... Tabii bir kere Afife'nin benim için... Afife hepimizin yolunu açmış, ilk sahneye adıyla çıkan, başka çıkan ama gizli adını kullanmaktan imtina eden, imtina etmek zorunda bırakılmış olan sahne sanatçıları da var. Ama Afife orada başka bir ateş yakıyor sahiden. Ve çok ağır bir bedel ödüyor. Zaten böyle bir prodüksiyonun içinde olmanın bir kadın oyuncu olarak kıymeti var. Ama benim için en kıymetli tarafı bu sanatı bu topraklarda var etmiş olan, sıfırdan yaratmış olan, var etmiş ve sürdürülmesinde katkı sunmuş olan Ermeni ustalara yolladığı selam. Bu biricik hale getiriyor. Ve benim hayatımda da mesleği seçmeme sağlamış olan bir İstanbullu Ermeni hocamdı. Hep onu yad etmek istiyorum, Rita Araks. Maalesef kaybettik. Hayatıma yön vermiş hocalarımdan biriydi. Ama mesleğimi tamamen onun yönlendirmesiyle buldum, seçtim ve peşinden gittim.
İ. M: Konservatuvarda hocanız mıydı?
T. S: Hayır, hayır. Lisede, yedinci sınıfta Fransızca öğretmenimizdi. O kadar aşkla anlatırdı ki dersleri. Ve bir opera ve tiyatro tutkunuydu. Beni o, yani o yaşta, İstanbul'da büyümüş bir çocuk olarak, ben ilk kez onunla operaya gittim. Tiyatrolara.
İ. M: Niye operaya gitmiştiniz hatırlıyor musunuz?
T. S: İlk gittiğiniz oyunları göstereyim. Traviata.
İ. M: Traviata.
T. S: Ve böyle bir alışkanlık edinmemi sağlayan ve daha sonra okulda, derslerde, işte o sırada da çok keyifli gelmiyor yani o yaş, 14 yaşında resim okumak.
İ. M: Bir Katolik eğitimi.
T. S: Yani pek neşeli değil ama ben onun derslerinde kendimden geçerdim. Çünkü hep tiyatro metinlerini oynayarak ve bize oynatarak eğlenmemizi, dolayısıyla ama o arada gramer bilgileri, dikte... Ve şöyleydi, ben mesela dikteden hep sıfır alırdım. Hatta eksi. Çünkü bizde virgülden not kesilir, aksandan not kesilir.
İ. M: Onların detaycılığı biraz.
T. S: Detaycılık değil, doğrusu öyle. Ama yani çok zor bir dil. Ama hep gramerim 10 olduğu için 5 alırdım yani. Ortalama 5. Hiç üstüne çıkamadım. Bu kadar kendisine hayran, aşık olmama rağmen... Buna karşılık işte disertasyon ya da işte herhangi bir edebi metin incelemelerde kendimizden geçerdik. Hani dikteler hep sıfır olurdu. Ama onun verdiği ateşle müthiş bir edebiyat meraklısı yapmıştı çoğumuzu ve tiyatro meraklısı. Ben hala her gece diyorum ki "Madam Rita için buradayım". Benim için böyle bir bağ da var.
İ. M: Afife'de.
T. S: Afife'de. Ve sahiden bunca yıl... Unutturulmuş olan, hiç adı anılmamış olan... Oysa ki onlar sayesinde bugün bu sahneler var. Bütün o ustalara selam yolluyor olmak bana çok iyi geliyor.
İ. M: Yüzde yüz katılıyorum Afife gösterisinin de, yani rejisindeki o maharet de biraz orada. Yani koyduğu perspektif de izleyici ve dinleyici... Müthiş hakikaten. Bir de tabii son dönem işte Kulis dergisi arşivlerinin açılması, o da müthiş bir olaydı.
T. S: Evet, müthiş bir sergi olmuştu.
İ. M: Evet, Beyoğlu'nda bir sergi olmuştu. Yani son 15-20 yıldır aslında bu çok kültürlülük ve multidisipliner anlayışların da gelişmesiyle birlikte daha çok kaynağa da erişmek mümkün ama tabii bunu sahneye koymak bence cesaret. Bir de çok büyük bir gösteri içerisinde.
T. S: Öne çıkarmak yani. Yani akan bir hikayede bir yerlerine koymak çok doğru bir bakış açısıyla ele alındı. Afife aslında evet bir kadının mücadelesi ama o sırada da arkada akan bir İstanbul ve Türkiye hikayesi var.
İ. M: Kesinlikle.
T. S: Bu da çok katmanlı hale getiriyor metni ve rejiyi.
İ. M: Evet, umarım sahne hayatı uzun olur. Afife benim son yıllarda izlediğim en etkileyici şeydi. Yani daha gösteri, kozmetik manasında da öyle ama anlattığınız şekilde metin ve reji bakımından da çok çok heyecan verici.
T. S: Aslında cevabını vermemiş oldum. Çünkü diller arasında geçiş demiştin. Benim İstanbul Ermenicesini, daha doğrusu aksanı tabii ki ada vapurlarından çok kulağımda. Çok iyi bildiğim bir müziği var. Ama bizi çalıştırdılar. Birlikte genç Ermeni oyuncularla birlikte. Bütün ekibi. Hatta ben dedim ki benim ihtiyacım yok, ben biliyorum. Ama sonra birlikte çalışmaya başlayınca ve ekibi tanıyınca... Hani dedim ki, orasına burasına -yani gündelik hayatta kullandıkları bir iki şeyi de koyalım-, taşıyalım onları. Çok tabii yardım ettiler. Dolayısıyla... Daha gündelik dilden öğeler gibi. Evet, evet. Yani kendi aralarında... Yani sonuçta... Tabii. Sahnede Türkçe konuşuyor olsalar da kendi aralarında sızıyor insanın ana dile.
İ. M: Tabii ki.
T. S: Onun için hani biz de öyle bir iki repliği sızdıralım istedik. Metnin içinde de sızdırılmış Ermenice cümleler var.
İ. M: Müthiş. Ada vapuru da bitirelim o zaman. Birazdan sizi de ada vapuruna uğurlayacağız. Adanıza gideceksiniz. Köpeklerinizle bir yürüyüşünüz olacak muhtemelen. Eğer hava güzel olursa. Çok hayal gibi, rüya gibi bir an hatırlıyorum. Burgazada da işte şey, türlü çeşit ekolojik ve sosyal mücadeleler içerisinde... Uzaktan da olsa birbirimizi gördüğümüz çok oldu. Yan yana geldiğimiz çok oldu. Ada çok hareketli bir yer çünkü. Ama en gerçekten hayal gibi olanı... Şimdi "Yeşil Burgazada" Parkı diye geçen parkta... Sait Faik öyküsü seslendirişiniz ve birlikte sizinle Madam Martha Koyu'na yaptığımız o sesli, o edebi turu hiçbir zaman unutamayacağım hayatımda. Sait Faik'te aslında az evvel anlattığınız İstanbul'un o çok katmanlı haline nasıl vakıf olduğu, adadan o hikayelerin nasıl çıkarışı falan benim çok şey öğrendiğim bir gösteri olmuştu. Sizin için ada neye tekabül ediyor onu merak ediyorum. Korunması gereken bir yer mi? Uzakta ama hani hep gitmek istediğimiz, arzuladığımız bir yer mi? Biliyorum çok geçmişi, mazisi büyük sizin için Burgazada'nın ama bir yandan oranın hayvanlarıyla kurduğunuz ilişki yaşamanızın çok büyük bir kısmını da meşgul ediyor. Bunu da konuşmasak olmaz diye düşünüyorum açıkçası.
T. S: Doğru, evet. Adanın kedileri, köpekleri... Tabii ki sadece benim altından kalkabileceğim bir şey değil ama Adalılar bu konuda çok hassas. Kedilerimize, köpeklerimize olabildiğince en iyi şekilde sahip çıkmaya çalışıyoruz. Ada benim için aslında kalan İstanbul. Sayfiye, bu unuttuğumuz sözcükler. Komşuluk, dostluk, yakınlık ve uzaklık. İkisi bir arada. Hani bir belgesel yapmıştık. Ondan da bahsedelim. "Yakın Ada, Uzak Ada" diye. Aslında Burgaz'ı anlatan. Burgaz'da ne kadar farklı etnik kimliğin bir arada yaşadığını göstermek için. Biraz da yapılmış bir belgeseldi. O sırada Robert Schild adalı bu konuda saymıştı. Yani unuttum şu anda ama 48 farklı etnik kimlik zaman içerisinde azalıyor, çoğalıyor. Ama bir arada olabilmeyi başarmış. Bununla ilgili daha sonra yapılmış antropolojik bir çalışma da var. Aslında birlikte ama herkes kendi komünitesinde de yaşıyor. Böyle bir tarafı da var. Ama benim için çocukluk, o Edip Cansever'in söylediği "hiçbir yere gitmeyen gökyüzü" gibi çocukluk ve gerçekten kalan son İstanbul. Ben artık İstanbul'u bilmiyorum, tanımıyorum. İşin kötüsü tanımak istemiyorum. Belki bu bir yaşlılık belirtisi. Ama artık daha fazla benim kent kimliğim yok oldu, yok edildi. Çok az yer benim için İstanbul. O yüzden adalar, ekosistem olarak da İstanbul'un vazgeçilemeyecek bir kültürel ve sit koruma alanı. Deniziyle, ormanıyla, yaşayan hayvanlarıyla, göçmen kuşlarıyla -ki ne yazık ki yangınlarda pek çok kaybımız oldu-. Ama kalan son İstanbul. Ve herkes için de bence müze gibi korunması gerekiyor. Yaşayan bir müze. O yüzden işte Adalar, Adalar mirasına sahip çıkmaya çalışıyoruz olabildiğince.
İ. M: Evet, ben de bunu söyleyecektim. Bir yandan evet müze gibi korunması da gerekiyor ama bu da bir mücadele alanı. Çok fazla şey var yapmak gereken öte yandan. Bir adalı olup da böyle hakkınızın çok rahat etmesi de çok da kolay olmuyor. Adanın başına bir şey gelecek diye herkesin ödü kopuyor çok net bir şekilde biliyorum.
T. S: Evet, maalesef. Çünkü hep kötü deneyimlerimiz var. Hep bir şeyler geliyor, hala geliyor. İstanbul'a ne olduğunu hepimiz yaşıyoruz. Yani son 30 yılı... Ve çok ilginç bir şey, ben bunu başka bir söyleşi için, yani aklıma takıldı. Mehmet Rauf'un Eylül kitabına baktım. 1910'lar, 1920'ler... O dönemin İstanbul'unu anlatıyor. 1970'ler Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi. Neredeyse o kadar az şey değişmiş ki. Ama sonra bir talan. Bir talan yani.
İ. M: Bu arada da çok hızlı her şey.
T. S: Yani çok ilginçti. Başka bir konuşma için aklıma takılmıştı. Yani ben mesela 1920'lerin, 30'ların, 40'ların İstanbul'unu tabii ki yaşamadım. Ben 60'lardan sonrasını biliyorum. Ama onu tanıyorum. Yani altmışların sonu, yetmişler, hala o İstanbul'du. Hala biz, Arnavutköy çileği vardı bizim için. Hala frambuaz yemeye, boğaz sırtlarına gidilirdi. Boğazın her tarafından denize girilirdi. Yani aradaki zamanda, 70'ler ve Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi'ne baktığınız zaman, hala o topografya hayatta. Sayfiyeler hayatta. Yani Suadiye'nin bugün sayfiye olduğunu hiçbirimiz düşünemeyiz değil mi? Ama sayfiyeydi ve benim çocukluğumda hala sayfiyeydi. Yetmişlerde sayfiyeydi. Ama sonrasındaki yıkım büyük bir yıkım. Depreme ihtiyacı yok yani bu şehir defalarca yıkıldı.
İ. M: Evet.
T. S: Ve ne yazık ki bir de şimdi hani tepemizde bir Demokles'in kılıcı gibi bir de o var.
İ. M: Deprem var.
T. S: Evet.
İ. M: O da bir realist olarak duruyor. Evet, her şeye rağmen hikayelerimizi anlatmayı sürdüreceğiz. Afife'nin hikayesi ayrı önemli. Sizin son kırk yıldır parçası olduğunuz, şahitlik ettiğiniz tiyatro sahnesinde birikiminizi halen dağıtıyor olmanız gayet cömert bir şekilde, çok çok kıymetli. Buradayız, iyi ki de buluştuk. Burada olduğumuz için çok mutluyum ben.
T. S: Evet, benim için. Açık Radyo ya da Apaçık Radyo. Onun YouTube kanalı ya da herhangi bir başka mecrada. Hani bazı şeyler ada gibi işte benim için. Benim tarihimdeki yeri ada ne kadar özelse Apaçık Radyo da o kadar özel. Ya da okullarım gibi, o kadar çok şey öğrendim, öğrenmeyi sürdürüyorum ki ve yaptığınız arşiv sayesinde de bu süreklilik arz edebiliyor, çok çok önemli.
İ. M: Aynen öyle. Umuyoruz ki aktarılacak, devam edecek.
T. S: Burası da bir sit alanı gibi görüyorum yani. Kültürel bir sit alanı.
İ. M: Ne güzel söylediniz. Hep birlikte bu kültürel sit alanının parçalarıyız. Bizsiz olmaz buradaki topluluk, Açık Radyo, Apaçık Radyo etrafındaki topluluk. Hakikaten birbiriyle nefes alıp veriyor. Çok minnettarım burada olduğunuz için.
T. S: Ben de sizlere.
İ. M: Nefesinizi verdiğiniz için. Görüşürüz.
T. S: Görüşmek üzere.
İ. M: Evet Apaçık Radyo YouTube kanalında bugün Tilbe Saran'la birlikteydik.
