Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, yaklaşan süper El Niño olasılığının iklim üzerindeki etkilerini, Birleşmiş Milletler'in iklim adaleti kararını, yapay zekânın enerji tüketimini, fosil yakıt bağımlılığını ve iklim politikalarındaki güncel gelişmeleri değerlendiriyorlar.
Ümit Şahin: Açık Radio'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.
Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.
Ü.Ş.: ...ve destekçimiz Gülsün Zeytinoğlu'na teşekkür ederek programa başlayalım.
Bugün El Niño haberleriyle başlayacağız. Çünkü El Niño, dün Dünya Meteoroloji Örgütü'nün (WMO) yaptığı açıklamanın ardından yeniden gündeme oturdu. Neden gündeme geldiğini ve bu açıklamanın ne anlama geldiğini konuşacağız.

Önce Dünya Meteoroloji Örgütü'nün açıklamasına bakalım. El Niño, Pasifik Okyanusu'nun tropikal kesimlerinde, özellikle Peru açıklarında gelişen ve okyanus yüzey sıcaklıklarının normalin üzerine çıkmasıyla ortaya çıkan bir iklim olayıdır. Basitçe söylemek gerekirse, ekvatoral Pasifik'in olağanüstü ısınmasıdır. Ancak "Pasifik Okyanusu bize ne?" diyemiyoruz; çünkü bu bölgedeki sıcaklık değişimleri küresel iklim sistemini ciddi biçimde etkiliyor.
El Niño, sıcak fazı; La Niña ise soğuk fazı ifade ediyor. Bunlar Dünya'nın doğal iklim döngülerinin bir parçası. Ancak iklim değişikliğiyle birlikte bu olayların etkileri de değişiyor. Küresel sıcaklıklar arttıkça güçlü El Niño olayları daha da güçlenebiliyor.
Şu sıralar sıkça "Süper El Niño" ifadelerini görüyoruz. Hatta BBC, "Godzilla El Niño geliyor" başlığını kullandı. Bunun ne anlama geldiğine birazdan geleceğiz. Önce Dünya Meteoroloji Örgütü'nün değerlendirmelerine bakalım.
Normal koşullarda El Niño yılın sonlarına doğru gelişmeye başlar ancak mevcut bilimsel tahminlere göre El Niño'nun yıl sonundan önce ortaya çıkma olasılığı %90, Ekim ayında yerleşik hale gelme ihtimali ise %80 olarak hesaplanıyor. Ayrıca, normalden çok daha güçlü bir "Süper El Niño" gelişme ihtimalinin de yüksek olduğu belirtiliyor. Yaz aylarında El Niño'nun hiç oluşmama ihtimali de yalnızca %20 civarında.
Bu nedenle Dünya Meteoroloji Örgütü, hükümetleri şimdiden hazırlıklı olmaları konusunda uyarıyor. Çünkü El Niño olayları birkaç yılda bir görülse de bazı dönemlerde çok daha güçlü hale gelebiliyor. Özellikle 1982–83, 1997–98 ve 2015–16 yıllarında yaşanan Süper El Niño olayları dünya genelinde önemli etkiler yaratmıştı.

Tarihte kaydedilen en güçlü El Niño ise 1877–78 yıllarında yaşandı. Şimdi bazı araştırmacılar, 2026–27 döneminde yaşanabilecek El Niño'nun etkilerinin bu tarihi olayla karşılaştırılabilecek düzeyde olabileceğini söylüyor.
Washington Post'ta yayımlanan kapsamlı bir değerlendirmede, 1877–78 El Niño'sunun yol açtığı kuraklıklar sonucunda özellikle Hindistan, Çin ve Brezilya'da milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Bazı tarihçiler, o dönemde yaşanan kıtlıklarda sömürgeci politikaların da etkili olduğunu ve felaketin boyutlarını büyüttüğünü vurguluyor.
Bugün aynı ölçekte bir insani felaket yaşanması beklenmese de, çok şiddetli kuraklıkların, bazı bölgelerde sellerin ve dünya genelinde aşırı sıcaklıkların görülmesi olası. El Niño'nun etkileri bölgeden bölgeye değişiyor; bazı yerlerde yağışları artırırken, bazı yerlerde uzun süreli kuraklıklara yol açabiliyor.
Bir önceki El Niño döneminde yani 2023–24 yıllarında, küresel sıcaklık artışı ilk kez uzun süreli olarak 1,5 derece eşiğinin üzerine çıktı. Şimdi ise yeni El Niño'nun etkisiyle küresel sıcaklıkların geçici olarak 1,7 derece seviyelerine ulaşabileceği öngörülüyor.
Son olarak Türkiye açısından da tarihsel bir not düşelim. Osmanlı döneminde yaşanan 1879–81 kuraklığının, 1877–78 El Niño olayının etkileriyle bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Özellikle Güneydoğu Anadolu'da Dicle ve Fırat nehirlerinin debilerinin ciddi biçimde düştüğü, bunun da yaygın kıtlıklara yol açtığı tarihsel kayıtlarda yer alıyor.
Ö.M.: Evet, şunu da eklemek lazım: Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, genellikle yaptığı gibi son derece vurucu ve akılda kalıcı benzetmelerle uyarılarını sürdürmüş. Haziran ayından itibaren etkisini göstermesi beklenen El Niño’ya ilişkin acil iklim uyarısını, Dünya Meteoroloji Örgütü’nün açıklamasına atıf yaparak ciddi bir alarm çağrısıyla desteklemiş. Guterres, durumu "zaten devam eden bir yangına benzin dökmeye" benzetiyor. Bu benzetme, El Niño’nun mevcut iklim krizini daha da şiddetlendirme potansiyelini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Ü.Ş.: Ama benzini döken El Niño mu, biz miyiz? Aslında burada şöyle bir sorun çıkıyor. Bütün haberlerde ve basında, benim görebildiğim kadarıyla, iklim değişikliğinden pek bahsedilmeden El Niño’dan söz ediliyor. "El Niño geliyor", "El Niño geldiği için sıcaklıklar çok artacak" gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki durum tam olarak böyle değil. Sıcaklıklar zaten uzun süredir artıyor. El Niño ise bu tablonun üzerine eklenen bir iklim olayı. Bu nedenle önümüzdeki dönemde görülebilecek sıcaklık artışlarını yalnızca El Niño’ya bağlamak doğru bir çerçeve sunmuyor.
Ö.M.: Ama Guterres konuşmasının devamında da önemli noktalara değinmiş. Olası etkiler karşısında hükümetleri ve uluslararası kuruluşları hazırlıklı olmaya çağırırken, iklim krizine karşı alınması gereken önlemleri de sıralıyor. Özellikle fosil yakıtlara bağımlılığın sona erdirilmesi, yenilenebilir enerjiye geçişin hızlandırılması ve kırılgan durumda olan toplulukların korunması gerektiğinin altını çiziyor. Ayrıca erken uyarı sistemlerinin yaygınlaştırılmasının önemine dikkat çekiyor. Böylece, yalnızca risklere işaret etmekle kalmayıp atılması gereken adımları da özetleyen kapsamlı bir çağrı yapmış oluyor.
Ü.Ş.: Evet, bu arada Damien Carrington'ın 28 Mayıs'ta The Guardian'da yayımlanan haberinde de Dünya Meteoroloji Örgütü'nün değerlendirmelerine yer veriliyor. Benim biraz önce sözünü ettiğim 1,7 derece eşiğinden doğrudan bahsedilmiyor ancak 2026 ile 2030 yılları arasında en az bir yılın, kayıtlardaki en sıcak yıl olan 2024'ten daha sıcak olma olasılığının %86 olduğu belirtiliyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün açıklamasında yer alan bir diğer nokta da etkilerin yalnızca gelecek yılla sınırlı olmadığı. Her ne kadar El Niño'nun sonbahar aylarında gelişmesi beklense de, mevcut okyanus sıcaklıklarının etkilerinin bu yaz görülmeye başlayacağı ifade ediliyor. Buna göre Haziran-Ağustos döneminde dünyanın birçok bölgesinde ortalamanın üzerinde sıcaklıklar bekleniyor.

Mayıs ayında Avrupa'da da oldukça erken tarihte ve güçlü bir sıcak hava dalgası yaşanmıştı. Açıklamalarda, bu yaz dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hava dalgalarının görülebileceği belirtiliyor. Ayrıca değerlendirmeler, önümüzdeki yıllarda da sıcaklık rekorlarının kırılma olasılığının yüksek olduğuna işaret ediyor.
Ö.M.: Senin sözünü ettiğin Avrupa'yı etkileyen sıcak hava dalgasında özellikle Fransa'da yedi kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.
Ü.Ş.: Bu yedi kişi meselesi tabii şöyle: Bence o haberin o şekilde verilmesi doğru değil, biraz sorunlu. Ben de haberi gördüm; “yedi kişi sıcak çarpmasından öldü” diye aktarılıyor. Oysa aşırı sıcaklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının çok daha yüksek olduğu söyleniyor.
Ö.M.: Belki de bu sayıyı yüzle çarpmak gerekir; bunu ancak daha sonra yapılacak değerlendirmeler ortaya koyacak. Çok haklısın. Bu da medyada sıkça karşılaşılan sorunlu yaklaşımın bir başka uzantısı olarak değerlendirilebilir. Ben de sana katılıyorum.
Ü.Ş.: 'Sıcak çarpmasından öldü' demek lazım buna; yani doğrudan etkiyi ifade ediyor. Çünkü geçen sene değil de ondan önceki sene, yanlış hatırlamıyorsam, Avrupa genelinde 50 binden fazla kişinin sıcaklarla ilişkili nedenlerle hayatını kaybettiği hesaplanmıştı. 2022 yılında ise bu sayı yaklaşık 61 bin olarak açıklanmıştı. Ancak bu tür veriler yaz bittikten sonra, genellikle sonbaharda yapılan geriye dönük istatistiksel analizlerle ortaya çıkıyor.
Bir de şöyle bir durum var: Bunu daha önceki programlarda da konuşmuştuk. Araştırmalarda da görülen bir sonuç bu. Mayıs ayında ya da Haziran başında yaşanan sıcak hava dalgalarında ölüm sayıları daha yüksek olabiliyor çünkü insanlar henüz sıcak koşullara uyum sağlamamış oluyor. Sıcağa karşı zaman içinde gelişen bir uyum süreci var. Kış koşullarından, özellikle de bu yıl olduğu gibi nispeten serin geçen bir dönemin ardından, kısa sürede aşırı sıcaklarla karşılaşıldığında sağlık üzerindeki etkiler daha ağır olabiliyor.

Ö.M.: Evet, belki şunu da eklemek lazım. Bugün Açık Gazete'de de değinme fırsatı bulduğumuz bir haber vardı. Karar Gazetesi'nde, Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden emekli Bölge Müdürü Murat Şahin'in değerlendirmelerine yer veriliyordu.
2026 yazının son yılların en sıcak yazlarından biri olmaya aday olduğunu belirten Şahin, Türkiye'nin bu yaz üç farklı sıcak hava kaynağının etkisi altında kalabileceğini söylüyor. Afrika, Arabistan ve Asya kaynaklı sıcak hava dalgalarının eş zamanlı olarak etkili olma ihtimaline dikkat çekiyor. Ayrıca aşırı sıcaklıkların yanı sıra ani ve şiddetli, tropikal karakterli sağanak yağışlara karşı da uyarıda bulunuyor.
Değerlendirmeye göre, yaz mevsimi boyunca hem yüksek sıcaklıklar hem de kısa süreli fakat kuvvetli yağışlar görülebilir. Türkiye'nin coğrafi konumu nedeniyle farklı bölgelerden gelen sıcak hava kütlelerinin aynı dönemde etkili olabileceği belirtiliyor. Hava sıcaklıklarının bazı bölgelerde 45 dereceyi aşabileceği ifade edilirken, Haziran ayının ilk günlerinden itibaren sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerine çıkmaya başladığına dikkat çekiliyor.
Şahin, özellikle 5-6 Haziran dönemine işaret ederek sıcaklık artışına yerel ve kısa süreli sağanak geçişlerinin eşlik edebileceğini de söylüyor. Değerlendirmede, yaz boyunca hem Afrika, Arabistan ve Asya kaynaklı sıcak hava dalgalarının hem de ani ve şiddetli yağışların etkili olabileceği vurgulanıyor.
Ü.Ş.: Şu anda Climate Reanalyzer'da günlük sıcaklık anomalilerini gösteren haritaya bakıyorum. Türkiye'nin batısı, kabaca Ankara'nın batısında kalan bölge, şu anda mevsim normallerinin yaklaşık 4 ila 5 derece üzerinde görünüyor. Bu da Haziran ayının henüz başında olmamıza rağmen bölgenin belirgin bir sıcaklık anomalisi altında bulunduğunu gösteriyor.
Ö.M.: 4 - 5 derece
Ü.Ş.: Bugün için bu.
Ö.M.: Bugün için gayet endişe verici.
Ü.Ş.: Artmayacak, evet. Şu anda durum böyle.
Son olarak şunu da ekleyeyim bu konuyla ilgili. Dünya Meteoroloji Örgütü, kendi sayfasındaki basın açıklamasının başlığını "Prepare for El Niño", yani "El Niño'ya hazırlıklı olun" şeklinde koymuş. Bu ifade önemli çünkü konu yalnızca bir hava durumu tahmini olarak ele alınmıyor. Dünya Meteoroloji Örgütü, hükümetlere ve ilgili kurumlara hazırlık çağrısında bulunuyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yaşanabilecek etkiler karşısında hazırlık yapılması gerektiği vurgulanıyor. Türkiye açısından da özellikle kuraklık, aşırı sıcaklar ve bunların olası sonuçlarına yönelik planlamaların önem kazandığı bir döneme giriliyor olabilir. Ayrıca bu yıl Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek olan COP31 iklim zirvesi de, El Niño'nun etkilerinin konuşulduğu bir döneme denk geliyor. Bu nedenle hazırlık, uyum ve risk yönetimi başlıklarının daha fazla gündeme gelmesi bekleniyor.

Ö.M.: Evet, aklımıza gelmişken onu da ekleyelim. Climate Reanalyzer'daki "Extreme Temperatures Around the World" bölümünde yer alan değerlendirmelerde, özellikle Hindistan ve Pakistan'da son dönemde yaşanan aşırı sıcaklıkların dikkat çektiği belirtiliyor. Bu bölgelerde etkili olan sıcak hava dalgalarının sona ermediği, yüksek sıcaklıkların sürmesinin ve yeni sıcak hava dalgalarının görülmesinin beklendiği ifade ediliyor. Özellikle Güney Asya'nın, önümüzdeki dönemde de aşırı sıcaklıkların etkili olabileceği bölgeler arasında yer aldığı vurgulanıyor.
Ü.Ş.: Geç de olsa Birleşmiş Milletler'deki bu karara kısaca geri dönmek istiyorum. Çünkü son iki haftadır ben yoktum, geçen hafta da bayram nedeniyle bu habere değinme fırsatı bulamamış olabiliriz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Uluslararası Adalet Divanı'nın geçen yıl açıkladığı tarihi iklim kararını büyük bir çoğunlukla kabul etti. Oylamada 141 ülke lehte oy kullanırken, 8 ülke aleyhte oy verdi ve 28 ülke çekimser kaldı. Çekimser kalan ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor.
Karar, iklim krizine karşı önlem almanın devletlerin sorumluluğu olduğunu ve bunun insan haklarını koruma yükümlülüğünün bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Ayrıca fosil yakıtlar konusunda izlenen politikaların da devletlerin uluslararası yükümlülükleri ve insan hakları sorumlulukları bağlamında değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Oylamada hayır oyu veren sekiz ülke ise İran, İsrail, Belarus, Rusya, Suudi Arabistan, Yemen, Liberya ve ABD oldu. Türkiye ise çekimser kalan 28 ülke arasında yer aldı.
Ö.M.: En azından demokrasinin yalnızca tehlikeye girdiği değil, çok daha farklı rejim tartışmalarının da gündeme geldiği bir dönemde, ABD'nin bu karardaki tutumu dikkat çekici bulunuyor. Türkiye'nin çekimser kalması da bu tartışmalar kapsamında değerlendirilen konular arasında yer alıyor. Bu kararın, iklim krizi ile insan hakları arasındaki ilişkiyi uluslararası düzeyde ele alması bakımından önemli bir dönüm noktası olarak görüldüğü de belirtiliyor.
Ü.Ş.: Hayır oyu veren sekiz ülkeye bakınca ortaya oldukça dikkat çekici bir tablo çıkıyor: ABD, İsrail, Rusya, Belarus, İran, Suudi Arabistan, Yemen ve Liberya. Bu listeye bakıldığında, yalnızca petrol üreticisi ülkelerden söz etmek de yeterli görünmüyor. Aynı zamanda çeşitli çatışmaların tarafı olan ya da uluslararası sistemle ilişkileri yoğun biçimde tartışılan ülkelerin de bu grupta yer aldığı görülüyor. ABD'nin de bu ülkeler arasında bulunması ayrıca dikkat çekici.
Çekimser kalan ülkelere bakınca da ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Mesela Pakistan var. Açıkçası anlamakta zorlandığım ülkelerden biri. Katar var; Katar için en azından fosil yakıt üreticisi bir ülke olması nedeniyle bir gerekçe düşünülebilir. Hindistan, Kazakistan gibi ülkeler de çekimser kalanlar arasında. Bir de Çekya var. Onu da doğrusu anlamakta zorlandım. Gördüğüm kadarıyla Avrupa'dan çekimser kalan ülkeler arasında dikkat çeken örneklerden biri. Bunun dışında Sudan, Suriye gibi ülkeler de var. Büyük ülkeler arasında Güney Afrika da çekimser kalanlar arasında yer alıyor. Bir de Türkiye var.
Türkiye'nin bu kararda çekimser kalması konusunda çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Türkiye de çekimser oy kullanan ülkeler arasında yer aldı. Türkiye'nin neden çekimser kaldığı sorusu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu. Belki hukukçulara ya da uluslararası ilişkiler uzmanlarına danışmak gerekir. Bu tür kararlarda ülkelerin çekimser kalma gerekçeleri her zaman açık biçimde ortaya konulmuyor. Ancak sonuç itibarıyla kararın 141 ülkenin oyuyla kabul edilmiş olması önemli bir gelişme olarak kayda geçti. Hatırlanacağı gibi bu süreç, Pasifik ada ülkesi Vanuatu'nun öncülüğünde ve genç iklim aktivistlerinin girişimleriyle başlamıştı. Uzun bir sürecin ardından karar kabul edilmiş oldu.

Onun dışında birkaç kısa haberle toparlayalım. Örneğin Carbon Brief'te birkaç gün önce yayımlanan bir haberde, ABD'nin veri merkezleri nedeniyle, özellikle de yapay zekâ alanındaki hızlı büyümenin etkisiyle, doğal gaz santrallerine yönelik yatırımlarını önemli ölçüde artırdığı belirtiliyordu. Habere göre, yeni enerji yatırımlarının büyük bölümü hâlâ güneş ve rüzgâr enerjisinden oluşsa da, doğal gaz yatırımları da sürüyor.
Aynı haberde, dünya genelinde her yıl yaklaşık 130 gigavatlık yeni doğal gaz santrali kapasitesinin devreye alındığı ya da planlandığı aktarılıyor. ABD'deki veri merkezi yatırımlarının ve yapay zekâ uygulamalarının enerji talebini artıran önemli unsurlar arasında gösterildiği belirtiliyor. Elektrik talebindeki yıllık artışın da önemli ölçüde veri merkezlerinden kaynaklandığı ifade ediliyor.
Ö.M.: Muazzam bir tehlike bu.
Ü.Ş.: Biz elektrifikasyondan yani enerji kullanımında elektriğin payının artırılmasından söz ediyoruz. Bu yıl COP31'de de önemli gündem başlıklarından biri bu olacak. Amaç; sanayide, ulaşımda ve diğer sektörlerde kömür, petrol ve doğalgaz yerine elektriğin kullanılması ve bu elektriğin de yenilenebilir kaynaklardan elde edilmesi. Dünyada elektriğin nihai enerji tüketimindeki payının %35'e çıkarılması yönünde çağrılar var. Şu anda bu oran küresel ölçekte yaklaşık %20'ler seviyesinde.
Ancak bu tartışma yürütülürken, yapay zekâ ve veri merkezlerinden kaynaklanan elektrik talebi artışı da ayrı bir başlık olarak ortaya çıkıyor. Elektrik kullanımının artması hedefleniyor ama bunun hangi amaçla arttığı da önem taşıyor.
Öte yandan, İklim Haber'de yer alan bir habere göre Avrupa'da yaklaşık 100 milyar avroluk temiz enerji yatırımı şebeke bağlantısı bekliyor. Yaklaşık 375 gigavatlık güneş ve rüzgâr enerjisi projesi için başvuru yapılmış durumda ancak şebeke kapasitesinin yetersiz olması nedeniyle bu projeler hayata geçirilemiyor. Başka bir ifadeyle; finansman, teknoloji ve yatırım isteği bulunmasına rağmen, elektrik şebekelerinin yetersizliği nedeniyle projeler beklemede kalıyor.
Bu nedenle enerji dönüşümünde yalnızca üretim kapasitesi değil, iletim ve dağıtım altyapısı da belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor.
Bu arada COP31 Başkanı Murat Kurum da geçtiğimiz haftalarda St. Petersburg'da düzenlenen bir toplantıda elektrifikasyon konusunda küresel bir tartışma başlatmayı hedeflediklerini ifade etmişti. Bu başlığın COP31 sürecinde daha fazla gündeme gelmesi bekleniyor.
Ö.M: Bir de son olarak şunu ekleyeyim. Süremiz bitmek üzere ama ABD'de "Project 2025" olarak adlandırılan program hâlâ gündemde ve bununla ilgili tartışmalar sürüyor. Bill McKibben da son yazılarından birinde bu konuya değiniyor.
Özellikle Beyaz Saray'dan duyurulan yeni bir planın, başta iklim araştırmaları olmak üzere çeşitli bilimsel araştırmalara yönelik devlet desteklerinin ve araştırma fonlarının yeniden düzenlenmesini öngördüğünü aktarıyor. Buna göre, araştırmalara sağlanan kamu kaynaklarının belirli siyasi öncelikler doğrultusunda şekillendirilmesinin gündeme geldiğini belirtiyor.
McKibben, bu durumu ele aldığı yazısında "silencing" sözcüğüyle "science" kelimesini birleştirerek bir kelime oyunu yapıyor. Türkçeye kabaca "bil susturma" diye çevrilebilecek bu ifadeyi kullanarak, bilimsel araştırmaların ve bilimsel bilginin kamusal alandaki yerinin daraltılmasına yönelik kaygılarını dile getiriyor.
Henüz bu konu üzerinde ayrıntılı duracak zamanımız yok ama McKibben, özellikle iklim değişikliği ve küresel ısınma alanındaki araştırmalara yönelik kamu desteklerinin geleceğine ilişkin tartışmaların önemine dikkat çekiyor. Yazısında, önümüzdeki dönemin kritik olduğunu vurgulayarak kamuoyunu süreci yakından takip etmeye çağırıyor.
Ü.Ş.: Ben yine de bunun geçici bir dönem olduğunu düşünmek istiyorum. Kalıcı bir durum olmadığına inanmayı tercih ediyorum. Böyle umalım diyelim. İsterseniz burada noktalayalım.
Ö.M.: Evet, böyle bitirelim.
Ü.Ş.: Evet, bugün Açık Yeşil'den Sonny Rollins ile çıkacağız. Cazın büyük döneminden, 1950'ler ve 1960'lardan günümüze ulaşan son büyük isimlerden biriydi. Tenor saksafoncu Sonny Rollins, 25 Mayıs'ta 96 yaşında hayatını kaybetti.
Sonny Rollins; Miles Davis, Thelonious Monk, Dizzy Gillespie gibi dönemin pek çok büyük müzisyeniyle birlikte çalmış; kendi albümleri ve besteleriyle de caz tarihine damgasını vurmuştu. Şimdi onun en bilinen albümlerinden birinden, en tanınmış parçalarından biriyle çıkalım. 1956 tarihli bu kayıtla Sonny Rollins'e bir veda ve selam gönderiyoruz.
Gelecek hafta görüşmek üzere.
Ö.M.: Hoşçakalın.


