Max Blumenthal, Siyonist çıkarlar tarafından yürütülen bir psikolojik savaş kampanyasının Trump’ı İran’la savaşa sürüklemeyi hedef aldığını ileri sürüyor..
İran’daki savaşın yarattığı kaos ve yıkım her geçen gün artarken, çatışmanın daha az bilinen bir boyutu ise resmî söylem ve bürokrasinin gölgesinde kalmaya devam ediyor. The Grayzone’un genel yayın yönetmeni Max Blumenthal, Chris Hedges’e katılarak, İsrail’in yürüttüğü bir psikolojik savaş kampanyasının Donald Trump’ın zayıf muhakeme yetisini ve artan paranoyasını kullanarak onu nasıl İran’la savaşa çekmeyi hedeflediğini anlatıyor.
Blumenthal, İsraillilerin ve müttefiklerinin, Trump’ı İran’ın kendisine suikast düzenlemeye çalıştığına inandırdığını söylüyor. Bu korkunun ise ilk olarak, Trump’ın ilk başkanlık döneminde İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürmesinin ardından iki taraf arasında başlayan şiddet sarmalıyla körüklendiğini öne sürüyor.
FBI’ın da bu gizli lobi faaliyetinde aktif rol oynadığı, Terörle Savaş dönemini andıran “sting” operasyonları kullanarak tehditler ürettiği ve bunların dış politika adımlarını meşrulaştırmak için kullanıldığı öne sürülüyor. Blumenthal, “Trump gizemli bir figür,” diyerek şöyle devam ediyor: “Bill Clinton ya da Barack Obama’ya kıyasla daha az istikrarlı ve öngörülebilir. Ancak aynı zamanda büyük bir fırsat sunuyor, çünkü tamamen çıkar odaklı ve siyasete esasen kâr elde etmek için girdi.”
Savaş uzadıkça ve bu süreçte binlerce insan hayatını kaybettikçe, Blumenthal’ın anlattığı gibi hikâyelerle birlikte, çıkarcı aktörlerin Amerikan liderliğini Siyonist lobinin çıkarları doğrultusunda yönlendirmede rol oynamış olabileceği yönündeki karanlık tablo giderek daha belirgin hale geliyor.
“Hedges, Blumenthal’a şöyle soruyor: ‘[Suikast korkusunun] Trump’ın savaşa verdiği desteğin temel motivasyonu olduğunu düşünüyor musun?’”
Bence bunun hesabını Trump vermeli.
Chris Hedges: İsrail hükümeti, Donald Trump’ı İran’la savaşa çekmek için süreklilik arz eden bir kampanya yürüttü. Trump’a, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi halinde İran İslam Cumhuriyeti’nin kırılgan yapısının çökeceği ve yerine Batı yanlısı yeni bir hükümetin kurulacağı güvencesi verildi. Bu kampanyanın bir parçası olarak, İran’ın Trump’a suikast düzenlemeyi planladığına onu inandırmak için kurgulanmış planlar da yer aldı.
Trump, 28 Şubat’ta Dini Lider’in öldürülmesine onay verme gerekçesi sorulduğunda bir muhabire “‘O beni vurmadan ben onu vurdum,’ dedi. Trump’ı İran’la savaşa ikna etmeye yönelik kampanyayı—İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun onlarca yıldır önceki ABD yönetimlerine kabul ettirmeye çalıştığı ancak başaramadığı bir hedefi—konuşmak üzere konuğum The Grayzone’un genel yayın yönetmeni Max Blumenthal.”
Max aynı zamanda Republican Gomorrah: Inside the Movement That Shattered the Party (Cumhuriyetçi Gomorra: Partiyi Parçalayan Hareketin İç Yüzü), The Management of Savagery (Vahşetin Yönetimi) ve Goliath: Life and Loathing in Greater Israel (Golyat: Büyük İsrail’de Yaşam ve Nefret) kitaplarının yazarı. Neredeyse 500 sayfa olmasına rağmen, o kadar sürükleyici ve iyi araştırılmış bir kitap ki, bir günde bitirdim.
Max, Trump yönetimi üzerinde uzun süredir bir baskı vardı. The Grayzone’daki yazında bunun bizzat seçim kampanyasına kadar uzandığını söylüyorsun. Bunun nasıl işlediğini anlatır mısın? Bildiğimiz gibi hem ilk döneminde—Bolton gibi isimler—hem de ikinci döneminde etrafı İsrail yanlısı danışmanlarla çevriliydi.
Peki süreci bir ortaya koy. Ve tabii ki iki suikast girişiminden de sağ kurtuldu—ki bunu senin yazını okuyana kadar bilmiyordum—Netanyahu da bunu hemen İran’la ilişkilendirdi.
Max Blumenthal: Trump’ı etkileyen somut bir siyasi güç vardı; İsrail’in Trump üzerinde kurduğu etki. Bir de daha sofistike olan psikolojik baskı var. Bu oldukça karmaşık bir kampanyaydı—ve bence insanların anlaması daha zor, çünkü Trump zaten anlaşılması zor bir figür.
Yani, eğer makul bir insansanız ve Donald Trump’ın şu an söylediklerini dinliyorsanız, söylediklerine bir tür rasyonel mantık uygulamaya çalışabilirsiniz. Belki üç boyutlu satranç oynuyordur—ya da belki ‘üç boyutlu bunama satrancı’. Ya da gerçekten son derece cahil, zayıf muhakemeli, huysuz ve irrasyonel bir birey olabilir.
Ama diyelim ki Trump’ın düşmanısınız—hatta daha da önemlisi, İsrail’de onun “dost gibi görünen” rakiplerinden birisiniz ve hedeflerinizi gerçekleştirmesi için ona ihtiyacınız var; çünkü ABD’deki karar vericileri kendi çıkarlarınız doğrultusunda, hatta Amerikan çıkarlarına aykırı şekilde etkileyecek bir lobi gücüne sahipsiniz. Ancak Donald Trump gizemli bir figür; Bill Clinton ya da Barack Obama’ya kıyasla daha az istikrarlı ve öngörülebilir. Buna rağmen Trump büyük bir fırsat sunuyor, çünkü tamamen çıkar odaklı ve siyasete esasen kâr elde etmek için girmiş biri.
Dolayısıyla İsrailliler Trump’ı dolaylı aracılar üzerinden etkiliyordu—ABD içinde Binyamin Netanyahu’nun kampanyalarını ve İsrail yanlısı çeşitli hedefleri desteklemek için 1990’larda kurulan “mega grup”tan çıkan, sayıları 12 ila 20 arasında değişen milyarder figürler aracılığıyla. Netanyahu’nun, 1996’daki seçim kampanyasını desteklemek üzere bizzat hazırladığı, el yazısıyla oluşturulmuş bir milyarderler listesi olduğu da belirtiliyor.
Bu isimler arasında en önemli figür Sheldon Adelson’dı; onun ardından ise eşi, yani dul eşi Miriam Adelson geldi. Bunun dışında, ana akım neo-muhafazakâr bir Cumhuriyetçi olan Paul Singer gibi isimler de vardı. Eşcinsel bir oğlu olduğu için Hristiyan sağa mesafeliydi, ancak düşük vergi ödemek isteyen bir ‘akbaba kapitalist’ olduğu için Cumhuriyetçi Parti’yi destekliyordu.
Marco Rubio’nun tüm siyasi kariyerini Adelson ailesiyle birlikte destekledi. Singer ise Trump bazı vaatlerde bulunduktan sonra onunla yakınlaştı—ve bu vaatlerin sonuçları bugün İran’da, Batı Şeria’da ve başka yerlerde ortaya çıkıyor. Singer, ‘İsrail önce gelir’ yaklaşımına sahip bir isim. Daha küçük ama etkili diğer figürler de var: Ike Perlmutter ve Bernard Marcus—bu isimleri zaten biliyoruz.
Ve bu zaten açık—Trump bunu gizleme gereği bile duymuyor—bozuk kampanya finansman sistemi üzerinden aslında ona rüşvet vererek, İsrail’in Batı Şeria’yı fiilen ilhak etmesine, Gazze’de soykırım gerçekleştirmesine, bu suçlar nedeniyle İsrail’in askeri ve siyasi liderliğini sorumlu tutmaya çalışan Uluslararası Ceza Mahkemesini cezalandırmasına ve nihayetinde İran’la savaşa kadar uzanan tüm bu adımlara izin vermesini sağlıyorlar.
Ve sonra manipüle edilmesi gereken kişi olarak Donald Trump vardı. Mossad ve İsrail istihbaratı içindeki diğer unsurların, önce Donald Trump’ın psikolojisinin bu karmaşık yapısını çözmeye, ardından da bunu istismar etmeye çalıştığını varsayıyorum; nitekim hedef aldıkları herkese—ister suikast için ister etki operasyonları için olsun—aynı yöntemi uygularlar.
Donald Trump, ilk seçim kampanyasından bu yana bu yasal rüşvet ve manipülasyon kampanyasının hedefinde. Nitekim 2015’te, aday olarak öne çıkmaya başladığı dönemde Las Vegas’taki Sands Casino’da bir konuşma yaptı. Burası Sheldon Adelson’a ait bir kumarhane ve konuşma Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu için gerçekleştirilmişti; bu yapı da esasen ABD’deki sağcı Likud yanlısı milyarderlerin—başta Adelson’ın—paralarını temsil eden bir kanal niteliğinde.
Trump, “Siz anlaşma yapmayı seversiniz. Çoğunuz emlak işindesiniz”—muhtemelen arkadaşı Steve Witkoff’u düşünüyor—“o halde Filistinlilerle bir anlaşma yapalım. Bunun nesi yanlış?” dedi.
Ve Trump’ın orada söyledikleri o kadar kabul edilemez bulundu ki, Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu tarafından antisemitizmle suçlandı. Bunun ardından ise söylemini hızla değiştirdi. Ne dedi peki? O sihirli sözler neydi? “Barack Obama’nın imzaladığı İran anlaşmasıyla kandırılıyoruz ve İranlılara, mollalara yüz milyarlarca dolar veriyoruz.”
Bu elbette devasa bir yalandı. Yapılan şey aslında, yaptırımlar nedeniyle uluslararası bankalarda bloke edilmiş, yani dondurulmuş paranın serbest bırakılmasından ibaretti.
Trump bu mesajı tekrar tekrar vurguladı ve bu, adeta Adelson’a ve “mega grup”taki tüm milyarderlere yönelik bir Likud yanlısı işaret fişeği gibiydi; artık onu destekleyebileceklerini gösteriyordu. Ve bir anda yükselişe geçti. Perde arkasında da anlaşmalar yapıyordu; bunu, bu dünyayı çok iyi bilen damadı Jared Kushner üzerinden yürütüyordu. Kendi ailesi aracılığıyla—Charles Kushner üzerinden—Kushner Vakfı, Batı Şeria’daki en radikal yerleşimlerden bazılarını destekliyor, tamamen sağcı, Likud yanlısı faaliyetlere kaynak sağlıyordu.
Kushner ailesi, Netanyahu Likud içinde muhalefet lideriyken onunla yakın dosttu. Netanyahu evlerine geldiğinde, genç Jared yatağını ona bırakmak zorunda kalır, kendisi gidip kanepede uyurdu.
Kushner ailesi hakkında bir saat daha konuşabilirim, ama o, Donald Trump’ı bu Siyonist milyarder sınıfla uyumlu hale getiren aracı kişiydi.
Donald Trump göreve geliyor. İsrail de Trump’ı yönlendirmeye başlıyor—öncelikle İran anlaşmasını yırtıp atıyor; bu büyük bir kazanım oluyor. Ardından Abraham Anlaşmalarını ilan ediyor; bu anlaşmalar, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında diplomatik ilişkilerin normalleşmesini sağlamıştı. Bu sürecin, Körfez’deki Sünni monarşilerden oluşan bir ittifakla İran’ı çevreleme amacı taşıdığı öne sürülüyor—ve en ön sırada da Adelson ailesi ile Jared Kushner yer alıyor.
Gündemin ne olduğu aslında oldukça açıktı. Ancak İsrail sahada da adımlar atarak gerilimi tırmandırıyor ve Trump’ı savaşa zorlayacak bir zemin oluşturmaya çalışıyordu. Gareth Porter, The Grayzone’da bu konuyla ilgili oldukça önemli bir analiz yayımladı; iki bölümden oluşan bu çalışmada, Netanyahu ile—Hıristiyan Siyonist olan ve CIA direktörlüğü döneminde yalnızca İsrail lobisinin değil, aynı zamanda sürgündeki İran rejim değişikliği grubu MEK’in de etkisine açık olduğu belirtilen—Mike Pompeo’nun, Irak’taki ABD üslerine yönelik sözde “direniş ekseni” saldırılarını gerekçe göstererek Trump’ı misilleme saldırılarına onay vermesi için baskı altına almak üzere temelde birlikte hareket ettiklerini anlatıyor.
2019’da Irak’taki bir ABD üssüne—sanırım Bağdat’tı, belki Bağdat ya da Erbil—yönelik önemli bir saldırı oldu. Ve ortaya çıktı ki bu saldırıyı İran’la bağlantılı hiçbir grup ya da Haşdi Şabi gerçekleştirmemişti. Aslında bu bir IŞİD saldırısıydı. IŞİD—esasen yenilgiye uğratılmış bir grup. Herkes IŞİD adına sorumluluk üstlenebilir. Bu da bunun bir “false flag” (sahte bayrak operasyonu) olup olmadığına dair sorular doğuruyor.
Ve bu saldırının ardından Netanyahu ve Pompeo Trump’ın yanına giderek, “Misilleme yapmalısın ve bunu yapmanın yolu Kasım Süleymani’yi ortadan kaldırmak,” dediler; İran Devrim Muhafızları’nın ikinci ismi, Kudüs Gücü’nün başı ve Amerikalılara yönelik tüm bu “terör faaliyetlerinden” sorumlu olduğunu iddia ettikleri kişi—oysa kısa süre önce IŞİD’i yenmek için ABD ile yakın işbirliği içinde çalışmıştı.
Ve onun Bağdat’a gelip uçaktan iner inmez Amerikalılara karşı terör eylemleri gerçekleştireceğini bildiğimizi söylediler—oysa gerçekte Suudi Arabistan’la diplomatik görüşmeler yapmak üzere bir konferansa gidiyordu.
Trump, Süleymani’yi uçaktan inerken öldürmek için bir drone saldırısına onay veriyor. Bunun ardından İran, ABD’ye karşı ilk kez balistik füzelerle doğrudan misilleme yapıyor. Irak’taki El-Esad hava üssünü hedef alıyorlar. Ve elbette önceden uyarı veriyorlar. İran, gerilimi belirli bir seviyenin ötesine taşımamaya her zaman dikkat ediyordu.
Ancak İsrailliler büyük bir hedefe ulaşmıştı—yalnızca askeri değil, psikolojik olarak da. Çünkü Donald Trump’ı, İran her misilleme yaptığında ya karşılık verip tırmandırmaya devam etmek ya da zayıf görünme riskini almak zorunda kalacağı bir tırmanma tuzağına çekmişlerdi—ki bu da Trump’ın kişiliğinin bir başka yönü; her zaman itibarını korumak zorunda hissediyor. Aynı zamanda Trump artık kendine yapılacak suikasttan da korkmaya başlayacaktı; çünkü İran liderlik hiyerarşisindeki en önemli ikinci ismi ortadan kaldırmıştı.
Bu da bize, Trump’ın geri dönüş kampanyasının ve Russiagate sürecinden geçtikten sonra karşı karşıya kaldığı çeşitli suikast girişimlerinin zeminini anlamamıza yardımcı oluyor; ki bu süreç, aslında Donald Trump’ı hain olarak göstermek amacıyla kurgulanmış bir aldatmacaydı.
Eski CIA direktörü John Brennan, ulusal televizyonlarda Trump’a hain diyor. Trump sürekli arkasına bakar hale geliyor. Demokratlar, Ukrayna meselesi nedeniyle Trump’ı Kongrede azlediyor. Hakkında davalar açılıyor, geçmişte kendilerine cinsel tacizde bulunduğunu söyleyen kadınların suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyor. Tüm bunlar üst üste ve hızla üzerine gelirken, Trump’ta bir suikast korkusu gelişiyor—aynı zamanda onu devirmeye çalışan herkesten intikam almak ve yeniden iktidara tırmanmak yönünde güçlü bir kararlılık da oluşuyor.
Ve böylece, İsrailliler açısından Donald Trump’ın psikolojisi artık netleşmişti: ona sadece İran’ın kendisini öldürmeye çalıştığına inandırmaları yeterliydi—geri kalanını o zaten onların istediği gibi yapacaktı.
C.H.: Ve elbette, senin de belirttiğin gibi, bu suikast korkusu temelsiz değil. 2024 Temmuz’unda Pennsylvania’nın Butler kentinde neredeyse öldürülüyordu. Ardından iki ay sonra bir başka girişim daha oldu—West Palm Beach’teki Mar-a-Lago’nun dışında çalılıkların arasında saklanan potansiyel bir suikastçı yakalandı.
Trump zaten buna hazır hale gelmişti; çünkü iki kez ölümden dönmüştü. Sen de yazında, FBI’ın bir dizi suikast planı “ürettiğini” ve Trump’ı İran’ın ABD topraklarında son derece sofistike suikast timleriyle peşinde olduğuna ikna ettiğini söylüyorsun. Bunun detaylarını anlatır mısın—ve sanırım Asif Merchant’tan başlayabiliriz?
M.B.: Merchant, evet. Ve girişte de alıntıladığın gibi Donald Trump’ın “O beni vurmadan ben onu vurdum” dediğini duyduk; Ayetullah Ali Hamaney’e atıfta bulunuyordu. Aslında İran’ın doktrininde yabancı bir lideri öldürüp savaşı tetikleme riski almak pek yoktur. Bu, ABD’nin kolayca saldırıya geçmesine yol açabilir. Ama Trump’ın inandığı şey bu.
Peki buna neden inanıyor? Onu kim ikna etti? Ve biz ne biliyoruz?
Öncelikle bilinmesi gereken şu: Senin de söylediğin gibi, Donald Trump’ın suikast korkuları temelsiz değil. 13 Temmuz 2024’te Pennsylvania’nın Butler kentinde gerçekleşen ve neredeyse hayatına mal olan suikast girişimi hâlâ tam olarak anlaşılmış değil ve gizemini koruyor.
Ve özellikle soldaki insanlar tarafından da pek anlaşılmış değil; çünkü açıkçası, bunu pek umursamıyorlar. Sağ kesim ise gerçeğe ulaşma konusunda çok daha ilgili. Cumhuriyetçi Kongre üyeleri, olayın detaylarını ortaya çıkarmak için Butler’a kadar gitmiş durumda.
Cumhuriyetçi üyelerden biri, Clay Higgins, suikast girişiminden yaklaşık iki hafta sonra Butler’a gitti. Ve Trump’ı ıskalayan, sözde kulağını sıyırıp geçen ve başını santimetrelerle kaçıran saldırgan Thomas Matthew Crooks’un cesedinin yok edildiğini tespit etti. Hatta ceset ailesine iade edilmişti. Erişebileceği bir toksikoloji raporu da yoktu. Daha sonra ise toksikoloji raporunun hatalı olduğunu öğrendik.
Ancak Crooks’la ilgili pek çok engelleme ve karartma örneği var. Dönemin FBI direktörü Christopher Wray, Crooks’un hiçbir sosyal medya geçmişi olmadığını ve gizemli bir “yalnız kurt” olduğunu söyledi. Oysa sonradan, örneğin YouTube’da oldukça kapsamlı bir sosyal medya geçmişi olduğu ortaya çıktı. ABD’de siyasi liderleri öldürerek bir iç savaş başlatma niyetini açıkça dile getiren, çok sayıda yorum yapan biriydi.
Bir yorumunda açıkça İlhan Omar’a suikast çağrısı yapmıştı. Diğer YouTube kullanıcıları bu yorumları şikâyet ediyordu, ancak bildiğimiz kadarıyla kendisine hiçbir şey yapılmadı.
Bu nedenle, Donald Trump’ın destek tabanı içinde Thomas Matthew Crooks’un bir noktada FBI tarafından işe alınıp alınmadığı ve Trump’a yönelik suikast girişiminin aslında kontrolden çıkan kurgulanmış bir plan olup olmadığına dair ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Ve bu durum, Asif Merchant adlı kişiye baktığımızda daha da ürkütücü hale geliyor. Pakistanlı olan Merchant, ailesini ziyaret etmek için Houston üzerinden ABD’ye giriş yaptı. Kerbela’daki bir ziyaret sırasında tanıştığı İranlı bir eşi vardı. Bu nedenle, sanırım 2024 Şubat’ında Houston’daki George H.W. Bush Havalimanı’na giriş yaptığında İç Güvenlik Bakanlığı’nın izleme listesine alındı.
Ancak Gümrük ve Sınır Koruma yetkilileri, geçmişini ve izleme listesindeki durumunu görmelerine rağmen onu ülkeye aldı. Ona, kolluk kuvvetlerinin soruşturma yürütebilmesine imkân tanıyan bir tür vize verdiler. Yani temelde onu hedef alıp yönlendirmeye karar verdiler.
Soru şu: İsrailliler onları önceden mi uyarıyordu? Bu, İsrail istihbaratıyla eşgüdüm içinde mi yapıldı?
Merchant ülkeye giriyor. Ortaklar bulmaya çalışan küçük çaplı bir iş insanı. Bir adam ona yaklaşıp, “Gömlek satmana ve tekstil sektörüne girmeni sağlamak istiyorum,” diyor. O kişi bir FBI muhbiri. Afganistan’da ABD ordusu için eski bir tercümanmış. Gerçek adını bilmiyoruz.
Sonunda Merchant’ı bir otel odasında, kimliği belirtilmeyen liderlere yönelik bir suikast planı gerçekleştirme niyetini anlatırken gizlice kaydediyor; plana göre dikkat dağıtmak için 25 kişilik bir protesto, keşif yapacak bir kadın ve bir keskin nişancı kullanılacaktı. Oysa bu kişi, hiçbir askerî geçmişi ve bu tür işlerde hiçbir deneyimi olmayan biri.
Ardından muhbir ona, “Tek ihtiyacımız 5.000 dolar,” diyor. 5.000 dolar gibi bir rakam, bu kadar büyük ve gösterişli bir suikast planı için zaten absürt. Üstelik Merchant’ın elinde gerçekten 5.000 dolar bile olmadığı ortaya çıkıyor. Muhbir onu, sözde diğer iş birlikçilerle tanıştırmak için dolaştırıyor—ama hepsi aslında FBI muhbiri.
Houston’a geri uçuyor. 12 Haziran 2024’te—Butler’daki suikast girişiminden 24 saat önce—gözaltına alınıyor.
Butler’dan sonra, hücresinde FBI ajanları tarafından ziyaret ediliyor ve Trump’a yönelik Butler’daki suikast girişimiyle bir bağlantısı olup olmadığı soruluyor. Böyle bir bağlantısı olmadığı sonucuna varıyorlar. Ancak daha sonra bir ajan, “Eğer bu Merchant adlı kişinin IRGC tarafından gönderildiğini kanıtlayabilseydik, bu savaş anlamına gelirdi. İran’a saldırmak zorunda kalırlardı,” diyor.
C.H.: Burada seni durdurmak istiyorum Max, çünkü bildiğin gibi 11 Eylül’den hemen sonra FBI’ın yöntemlerinden biri buydu—bu tür çıkış yolu olmayan kişileri bulup aslında planları kendisinin kurması ve onlara finansman sağlaması. Ortaya çıkardıkları sözde terör hücrelerinin yaklaşık yüzde 90’ı, esasen FBI tarafından oluşturulmuştu.
M.B.: Kesinlikle. Trevor Aronson, The Terror Factory adlı kitabında, Obama dönemindeki terör operasyonlarının yüzde 90’ından fazlasının kurgulanmış planlar olduğunu ortaya koyuyor.
Merchant davasını yürüten FBI ajanı, aynı zamanda Gretchen Whitmer kaçırma planı olayında da yer almıştı. Bu olayda Amerikalılara, sağcı milislerin Demokrat vali Gretchen Whitmer’ı kaçırmayı planladığı söylenmişti; ancak bunun büyük ölçüde FBI muhbirleri tarafından kurgulandığı ortaya çıktı. Sanıkların hiçbiri bu planı kendisi ortaya atmamıştı. Plan, ücretli FBI muhbirleri tarafından tasarlanmıştı. Ama hepsi yine de mahkûm edildi.
Peki bu “korkunç” sağcı terör planını ne zaman öğrendik? 2020 Ekiminde—adeta bir “Ekim sürprizi” gibi, Donald Trump’ı daha da aşırılık yanlısı göstermek için ortaya atıldı. Trump’ın hayranı değilim ama bunun oldukça açık bir siyasi manevra olduğu görülüyordu. Aynı ajan bu olayda da yer alıyordu. Yanılmıyorsam, deliller hakkında yalan söylediği için Kongreye karşı saygısızlıktan suçlu bulunmuştu. FBI, Amerikan toplumundaki en yozlaşmış kurumlardan biri ve aynı zamanda en tehlikelilerinden biri olduğunu defalarca göstermiş durumda.
C.H.: Ayrıca, John Bolton’ı öldürmeye yönelik olduğu iddia edilen bir başka FBI tarafından kurgulanmış planın da bulunduğunu belirtmek gerekir.
M.B.: Evet. Bu da gizli muhbirleri içeren bir başka plandı ve hiçbir zaman somut bir sonuca ulaşmadı. Ana akım medya bile Bolton’ın aslında hiçbir zaman tehlikede olmadığı sonucuna vardı.
Mike Pompeo ise daha sonra aynı IRGC bağlantılı suikast ağı tarafından hedef alındığını iddia etti, ancak FBI ya da Adalet Bakanlığı belgelerinde Pompeo’nun hedef alındığına dair herhangi bir gösterge yok. Bu, Pompeo’nun İran’ı suçlamak için sürekli dile getirdiği bir iddiadan ibaret.
Bu sözde planları yönettiği iddia edilen IRGC görevlisinin adı Moghaddam. İran’a karşı savaşın üçüncü gününde Pete Hegseth, bu kişinin öldürüldüğünü duyurdu. Peki Hegseth, Moghaddam’ın sözde öldürüldüğünü nereden biliyordu? İsrailliler ona bu kişiyi öldürdüklerini söylemişti ve Hegseth de, Donald Trump’a yönelik tüm bu planları yönettiğine inandığı IRGC görevlisini ortadan kaldırdıkları için İsraillilere teşekkür ediyordu.
Oysa bu planların Donald Trump’la bağlantılı olduğu bile söylenmiyor. Sözde John Bolton’ı hedef alıyordu. Üstelik bu, başka bir ülkede bir Amerikalı birini öldürdü diye gidip Pete Hegseth’i suikastla öldürmeye benzerdi. Moghaddam her kimse, hiyerarşide o kadar üst düzeyde bir isim ki, bu sözde suikast üzerinde herhangi bir komuta ve kontrolü olması son derece şüpheli.
Dolayısıyla her vakada ya gizli muhbirler var ya da gizli muhbir gibi görünen ama resmi olarak öyle tanımlanmayan tanıklar bulunuyor. Ve İran tarafından Donald Trump’a suikast düzenlemek üzere yönlendirildiği iddia edilen hiçbir kişinin, bunu gerçekleştirmeye gerçekten yaklaşabildiği bir durum hiç olmadı.
Asif Merchant, “Biliyor musunuz, aslında bunu yapmak bile istemiyordum. Sadece manipüle edildiğimi ve baskı altında olduğumu hissettim; yapmazsam İran’daki aileme zarar verileceğini düşündüm,” dedi. Ama aynı zamanda şunu da söyledi: “Bunu başarmamın hiçbir yolu yoktu.”
Ama bir de tamamen hayal ürünü planlar vardı. Yani şu ana kadar sadece kurgulanmış olanlardan bahsediyoruz. Bunların en ciddisi, Donald Trump’a ABD içinde omuzdan atılan hava savunma sistemlerine—MANPADS’e—sahip IRGC ya da IRGC tarafından eğitilmiş operatiflerin bulunduğunun söylenmesiydi; bu sistemlerin Trump Force One’ı düşürebileceği iddia ediliyordu. Bu da Trump’ın seçim kampanyası sırasında, emlak sektöründen arkadaşı Steve Witkoff’un özel uçağıyla sahte uçuşlar yapmasına yol açtı.
FBI bunu nereden edindi? Görünüşe göre, Eylül 2024’te Mar-a-Lago’da Donald Trump’a suikast girişiminde bulunan ikinci kişi olan Ryan Routh’un iddianamesinden çıkardılar. Routh, zihinsel sorunlar yaşayan bir serseriydi; bu kişi, bu arada Steve Witkoff’la birlikte golf oynayan Donald Trump’ın bulunduğu sahaya doğru SK tipi bir saldırı tüfeği doğrulturken görülmüştü. Daha sonra Gizli Servis ajanları tarafından takip edilip yakalandı.
Ortaya çıktı ki kendisinin de karanlık bir geçmişi vardı. Ukrayna’da savaşmak üzere uluslararası kişiler toplamaya çalışıyordu; Afganistan’dan mücahitler ve İranlılar da dahil. Ve—muhtemelen büyük ölçüde boş bir söylemdi ama—güya işe almaya çalıştığı bir İranlıya omuzdan atılan bir hava savunma silahı, yani bir roketatar verebileceğini söylemişti.
Görünüşe göre FBI, Routh’un iddianamesindeki unsurları alıp Donald Trump’a yönelik hayali bir tehdit kurgulayarak, seçim kampanyası boyunca onu İran’dan korkar halde tutmaya çalıştı.
Ama sözde İsrail’in Moghaddam’ı öldürmesine geri dönersek, New York Times geçen hafta bu kişinin muhtemelen öldürülmediğini bildirdi. Yani tüm bu bilgi aslında İsrail istihbaratından geliyordu. Dolayısıyla bu, ana akım medyanın ilk kez Donald Trump’a İran’ın onu öldürmeye çalıştığı yönünde verilen bilgilerin arkasında İsrail istihbaratının olduğunu kabul ettiği bir durum oldu.
Bu da, Asif Merchant vakasında İsrail istihbaratının rolüne, John Bolton’ın hedef alındığına dair nasıl ikna edildiğine, Mike Pompeo’ya yönelik iddialara ve Trump Force One’ı düşürmeye yönelik sahte planın arkasında İsrail istihbaratının olup olmadığına dair soru işaretleri doğuruyor.
Ve son olarak, Binyamin Netanyahu—İsrail’in Haziran 2025’te İran’a yönelik sebepsiz bir saldırı başlatmasının ardından, yani 12 günlük savaş sırasında—Donald Trump’ın sürece dahil olup ABD askerî müdahalesine onay vermesini garanti altına almak istedi; çünkü o noktada İsrail sahada pek iyi durumda değildi. Tel Aviv ağır saldırı altındaydı. İran ise Devrim Muhafızları komuta yapısının büyük bir kısmını kaybetmesine rağmen, İsrail’in beklemediği bir şekilde misilleme yapıyordu.
Ve ardından Netanyahu, Donald Trump’ın televizyonda sürekli izlediği Fox News’te, Bret Baier ile ana haber saatine çıkıyor ve İran’ın Donald Trump’a yönelik iki suikast girişiminin arkasında olduğunu söylüyor.
Bret Baier şaşkına dönmüştü. Röportaj tamamen kurgulanmış gibiydi ve bu, yöneltilen tek takip sorusuydu. “Neden bahsediyorsunuz? Buna dair istihbaratınız mı var?” diye sordu. Netanyahu ise “Evet, istihbaratımız var,” dedi; ancak İsrail istihbaratının Trump’ı yönlendirdiği gerçeğini örtmeye oldukça dikkat ediyordu. “Bunu vekiller aracılığıyla, vekiller üzerinden alıyoruz,” dedi.
Dolayısıyla İsrail’in, Donald Trump’ı İran’ın yalnızca onu hedef almakla kalmadığına, aynı zamanda Pennsylvania’nın Butler kentinde kulağını sıyıran kurşunun da onların işi olduğuna ve Thomas Crooks’un bir şekilde IRGC bağlantılı bir operatif olduğuna inandırmaya çalıştığı oldukça açıktı—oysa bu kişi, görünüşe göre yalnız, arkadaşsız ve hayatında hiç yurt dışına çıkmamış genç bir Amerikalıydı. Ve bu noktaya gelindiğinde, Donald Trump buna inanıyordu.
C.H.: Bunun, Trump’ın savaşa verdiği desteğin temel motivasyonu olduğunu düşünüyor musun?
M.B.: Bu harika bir soru.
Bence bunun hesabını Trump’ın vermesi gerekiyor. Ona bu tür sorular sorulmuyor. Çoğu zaman soruları hakaretlerle, eğlenceli hikâyelerle ya da tutarsız söylemlerle savuşturuyor. Ancak bu savaş sona erdiğinde, ABD’nin küresel gücüne öyle büyük bir darbe vurmuş olacak ki, pek çok şeyin hesabı sorulacak. Ve bence onun motivasyonları da yeniden gündeme gelecek.
Ve bence onun dile getiremediği motivasyonlar da var; örneğin İsraillilere yönelik kişisel korkusu. Donald Trump’ın, bu mafyayı andıran milyarder çevresinden—Adelson, Singer, Marcus ve diğerlerinden—bu kadar para aldıktan sonra çizgiden çıkarsa başına ne gelebileceğini düşündüğünü söyleyebiliriz.
Donald Trump, Charlie Kirk’e yönelik suikast hakkında ne düşünüyor? Bunu kimin yaptığını düşünüyor? Bildiğim kadarıyla Trump’ın çevresindeki bazı kişiler de bu konuda ciddi soru işaretlerine sahip. Ama bir miting sırasında Charlie Kirk’ün boynundan vurulduğunu izlemek, muhtemelen Trump tarafından iyi karşılanmamıştır.
O, mirasını feda etmek isteyen biri değil. Orada mümkün olduğunca çok para kazanmak için bulunuyor. Torunlarının ve oğullarının hedef alınmasından endişe ediyor. Oğlu Eric Trump da Fox News’de, Charlie Kirk ve Pennsylvania’nın Butler kentindeki olaylara dair resmi anlatıya inanmadığını açıkça dile getirdi.
Bu yüzden ortada bir korku unsuru da olduğunu düşünüyorum. Donald Trump’ın Binyamin Netanyahu’dan hoşlandığını sanmıyorum.
C.H.: Kimsenin Binyamin Netanyahu’dan hoşlandığını sanmıyorum.
M.B.: Bence ondan korkuyor. Ona boyun eğdiğini düşünüyorum. Ve Donald Trump’ın, Venezuela’dan sonra gördüğü “başarı” nedeniyle büyük bir kibir geliştirmiş, zayıf muhakemeli biri olduğunu; birkaç ay içinde Venezuela, Küba ve İran’dan oluşan bir üçlemeyi tamamlayabileceğini ve bir kahraman olarak görüleceğini düşündüğünü düşünüyorum.
Ve hem finansal hem de psikolojik olarak o kadar yoğun bir manipülasyona maruz kaldı ki, zihni İsrail lobisinin elinde adeta şekil verilebilir bir hale gelmişti.
C.H.: Yani Max, aynı zamanda Epstein dosyaları nedeniyle de baskı altındaydı.
M.B.: Evet. “Epstein Öfkesi Operasyonu” ifadesini ortaya atanlardan biriydim. Savaş Bakanlığı bunun adının “Epik Öfke Operasyonu” olduğunu duyurduğunda benim yanıtım buydu. O sırada savaş gelişmelerini izliyordum ve “Epstein Öfkesi Operasyonu” diye yazdım; tweet’im de 52 bin beğeni aldı.
Eminim başkası da bunu bulurdu. Pek çok insan bunun farkında—bence liberaller bu savaşı Epstein dosyalarından ve Epstein sürecinden dikkat dağıtma olarak görüyor. Hatta dolaşan bir şaka var: Trump’ın bu savaşta yaşadığı başarısızlıklardan dikkati dağıtmak için daha fazla Epstein dosyası yayınlamak zorunda kalacağı söyleniyor.
Dropsite tarafından yaptırılan bir ankete göre, Demokrat seçmenlerin büyük çoğunluğu bu savaşın Epstein dosyalarından dikkat dağıtmak için yapıldığına inanıyor.
Ben öyle düşünmüyorum. Bunu, Donald Trump’ın Jeffrey Epstein’a ve onun etrafında yer alan dolandırıcılar, elitler ve oligarklardan oluşan sınıfa—Jeffrey Epstein’ın transatlantik, militan Siyonist ağı içindeki çevreye—yakınlığıyla eş anlamlı görüyorum. Buna sözde “Epstein sınıfı” deniyor.
Ve bu yüzden İranlılardan bile—Amerikan ve Batı kültürüne oldukça aşina olan kişilerden—“Epstein sınıfıyla”, “Epstein ordusuyla” ya da “Epstein ekseniyle” savaş halinde olduklarını duyabilirsiniz. Bu sadece bir sembol.
Epstein, müzakere edemeyen ya da insani değerlerden yoksun, Baal ya da Moloch gibi putlara tapan bu yozlaşmış, militarist Batılı elitin bir sembolüne dönüşmüş durumda. Bu yüzden İran’da, İslam Cumhuriyeti yanlısı mitinglerde, ABD ve İsrail’e karşı meydan okumayı göstermek için putperest tanrı Baal’ın maketlerini yakıyor ve füzelerin üzerine “Bu, Epstein Adası kurbanlarının intikamıdır” gibi ifadeler yazıyorlar. Bu ifade gerçekten de bir balistik füzenin üzerine yazılmıştı.
Bence Epstein ve Epstein dosyalarının daha derin bir sembolik anlamı var. Eğer bunu kelimesi kelimesine yorumlarsak—tıpkı Donald Trump’ı fazla literal okuyup meseleyi doğrusal bir şekilde anlamaya çalıştığımızda olduğu gibi—gerçek anlamı kaçırırız; ister Donald Trump açısından olsun, ister şu anda İran’da bombardıman altında tuttuğu insanlar açısından.
C.H.: Bu savaş İsrail ya da Amerika Birleşik Devletleri için iyi gitmiyor. İsrail’in ne kadar zarar gördüğünü, çok ağır sansür nedeniyle tam olarak bilmiyoruz; ancak satır aralarını okuduğumuzda bunun ciddi olduğu anlaşılıyor.
İran’ın müzakere etmek gibi bir niyeti yok. Bu yolu denedi. Artık bunların—Amerika Birleşik Devletleri ya da İsrail’in—yatıştırılabilecek ya da müzakere edilebilecek aktörler olmadığını düşünüyor. İran’ın çok büyük ekonomik zarar verme kapasitesi var. Ve zaten uzun vadede ekonomik zarar vermeye başlamış durumda.
Bunun nereye gittiğini düşünüyorsun ve nasıl bir karşılık bekliyorsun?
M.B.: Trump’ın nasıl yönlendirildiği ve hareket ettirildiği temasını sürdürürsek: İranlıların müzakere etmemesinin nedeni bence masanın diğer tarafında kimin olduğu—ya da aslında aynı masada değil, Umman’da bir aracı üzerinden görüştükleri için koridorun öbür ucunda kimin bulunduğu. Bu kişiler Steve Witkoff ve Jared Kushner.
Bunlar, müzakereleri kullanarak İran’ın İsrail’in “baş kesme” niteliğindeki bir saldırısına karşılık verme kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan, Siyonist hareketin ideolojik olarak bağlı isimleri ve operatifleriydi.
Steve Witkoff, Binyamin Netanyahu’nun kendisine çağrı cihazı operasyonunun anısına hediye ettiği bir çağrı cihazını taşıyan biri. United Hatzalah adlı İsrail merkezli bir grup için düzenlenen bir bağış etkinliğinde, Mossad’ın eski başkanı Yossi Cohen’in hemen ardından konuşma yapmasının annesini ne kadar gururlandıracağını söyledi. Oğulları da Siyonist çevrelerde ve Trump’a yakın yolsuzluk ağlarında oldukça aktif.
Jared Kushner aslında bu yönetimin bir parçası bile olmamalıydı. Bir anda ortaya çıkıp müzakerelere ve “Barış Kuruluna liderlik etmeye başladı—ki bu kurul aslında Birleşmiş Milletler’in yerine geçmesi amaçlanan bir savaş mekanizması ve ilk projesi de Gazze’de biyometrik olarak kontrol edilen bir toplama kampı üzerinden kâr elde etmek.
Hattın diğer ucundaki isimler bunlar. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Steve Witkoff’un müzakere girişimlerini sürekli geri çevirdiğini söylüyor.
Witkoff, ABD’nin İsrail’le birlikte savaşı başlatıp İran’ın dini liderini ve mümkün olduğunca çok sayıda lideri öldürdükten, bu süreçte birçok sivili de katlettikten sonra katıldığı bir Pazar programında, İran’ın yalnızca uranyum zenginleştirmeyi sonlandırmayı reddetmekle kalmadığını—ki bu bir yalan—aynı zamanda donanmasından ve balistik füze programından da vazgeçmeyi reddettiğini iddia etti. Hatta İran’ın donanmaya sahip olamayacağını, çünkü bunun “Hürmüz Körfezini” kapatmalarına imkân vereceğini söyledi—üstelik buranın adının Hürmüz Boğazı olduğunu bile bilmiyordu.
Bunu söyleyerek, bu müzakerelerde neler olup bittiği oldukça netleşmiş oldu. Steve Witkoff ve Jared Kushner, İran’ın her aşamada kırmızı çizgilerini aşmasını sağlamak için İsrail’in şartlarını öne sürüyordu. Uluslararası hukuka tamamen uygun olan ve maruz kaldığı saldırıları caydırmak için var olan donanmasından ya da balistik füze programından hangi egemen ülke vazgeçer? Böyle bir şey olmayacak.
Ve medyada bize bu müzakerelerin yalnızca İran’ın nükleer silahlarına odaklandığı söylendi; oysa Steve Witkoff, Trump’a gidip İran’ın yüzde 60 zenginleştirmeye ulaştığı için bir hafta içinde 9-12 nükleer bomba üretebileceğini söyledi. Bu sözler İranlılara da ulaştı ve onlar da “Bu adam hiçbir şey bilmiyor—yüzde 60’la nükleer silah üretemezsiniz. Tam bir aptal,” diye karşılık verdi.
Yani karşınızda ideolojik olarak motive olmuş Siyonistler var ve aynı zamanda temel teknik sınırları bile anlayamayacak kadar bilgisiz kişiler; dolayısıyla bir anlaşmaya varmaları zaten mümkün değil.
Peki İran neden yeniden masaya dönsün? İran’ın şu anda yapabileceği tek şey, savaşı güç kullanarak sona erdirmek. Trump yönetiminin anladığı tek dil de bu.
Bu arada İran karşılık verebildiğini gösteriyor. Daha bugün Dubai Uluslararası Havalimanı yakınındaki bir yakıt tesisinin vurulduğu bildirildi. Bu da gerilimin tırmanmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu durum, yoğun şekilde yönlendirilmiş ve eleştirel düşünme kapasitesi sınırlı olan Donald Trump gibi biri için oldukça sarsıcı.
Savaş kötü giderken, onu savaşta tutmak isteyenler Trump’a şimdi ne söylüyor? Trump yönetimi içinde bu işten çıkmak isteyen, pişmanlık duyan bir kanat olduğu kesin. Hatta Marco Rubio’nun da bu kanadın bir parçası olabileceğini düşünüyorum. O, Küba’ya ve kendi küçük “Donroe Doktrini”ne odaklanmak istiyor. ABD üslerine yönelik saldırılar—örneğin Bağdat’taki ABD konsolosluğu (büyükelçilik bu hafta tahliye edildi), Irak’ta ve başka yerlerde İran’dan ve Irak’taki direniş gruplarından gelen insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılar—hakkında Trump’a bilgi veren kişiler var. Ama Donald Trump bunlara inanmıyor. Ona bunun hepsinin yapay zekâ olduğunu söylüyorlar.
Hatta Truth Social’da ve Air Force One’da adeta bir öfke patlaması yaşadı; basına bağırarak İran’ın sözde başarılarını gösteren tüm videoların yapay zekâ ürünü olduğunu ve medyanın buna kandığını ilan etti. Bir muhabire bağırarak, Hamaney’i öldürmesinin ardından Tahran’da düzenlenen 250 bin kişilik büyük mitingin de sahte olduğunu söyledi. New York Times bu görüntüleri doğruladı. Benim ayrıca doğrulamama gerek yok; İran’daki tanıdıklarımdan ve kaynaklarımdan bunun neredeyse her gece yaşandığını görebiliyorum. Tüm toplum—ya da en azından büyük bir kısmı—bu saldırıya karşı birleşmiş ve seferber olmuş durumda.
Ama Donald Trump bunların hiçbirine inanmıyor. Ve Pete Hegseth—sürekli öfkeli görünen, duygusuz ve “kuru ayyaş” olarak tanımlanan bir figür—Signal skandalı nedeniyle görevden alınması gerekirken, Venezuela açıklarında balıkçıları drone’larla bombalayarak gündemde kalmayı başardıktan sonra, şimdi de Pentagon’da fotoğrafçıları yasaklıyor; çünkü onu nasıl gösterdiklerinden hoşlanmıyor. Onu öfkeli, yorgun ve baskı altında biri gibi gösterdiklerini düşünüyor. Daha iki gün önce Pentagon basın mensuplarına adeta bir öfke nöbeti geçirerek bağırdı: “Siz Donald Trump’ın başarısız olmasını istiyorsunuz. Yaptığınız tek şey bu.” Ayrıca David Ellison’ın yakında tüm medya ağlarını devralmasını dört gözle beklediğini söyledi—Paramount ve CBS’yi kontrol eden ve yakında CNN, Viacom, TikTok ve daha birçok medya varlığını da kontrol edeceği söylenen başka bir milyarder figür.
Yani panik halindeler. Basını suçluyorlar. Kendilerini bu noktada bulacaklarını düşünmemişlerdi. Ve Donald Trump’a şimdi, başarısız giden bu savaşın aslında bir simülasyon olduğu ve gerçekte kazananın kendisi olduğu söylenerek yön veriliyor. Peki ne yapıyorlar? Neyi vuruyorlar?
ABD’nin vurduğu hedeflerin büyük çoğunluğu sivil yerleşim alanları. İran Kızılay Komitesine göre 17 binden fazla konut binası hasar gördü ya da tamamen yıkıldı. Vurulan askerî hedeflere gelince, bunlar çoğunlukla İran’ın donanması—Hürmüz Boğazı’nı kapatmada pek işe yaramayacak deniz unsurları—ve İran’ın hava kuvvetleri. Bu hava kuvvetleri zaten eskiydi; belki bölgesel bir çatışmada ya da IŞİD’e karşı kullanılabilirdi, ama ABD Hava Kuvvetleri ile rekabet edebilecek durumda değildi.
Ama İran’ın Şahid dronlarını bastıramıyorlar. İran daha dün “Gerçek Vaat 4 Operasyonu”nun 54. dalgasını balistik füzelerle başlattı. Yani bu strateji işe yaramıyor ve İran’ın, ABD’nin küresel gücünü ciddi şekilde yıpratabilecek, aylar sürebilecek bir çatışmaya hazır olduğu görülüyor. İran’ın talebi ise ABD üslerinin bölgeden çekilmesi. Donald Trump’ın şu anda mücadele ettiği şey de bu. Rejim değişikliği için savaşmıyor—zaten böyle bir şey olmayacak. ABD’nin bölgedeki varlığını sürdürmeye ve Hürmüz Boğazı’nı açık tutmaya çalışıyor; aksi halde küresel bir ekonomik felaket riskiyle karşı karşıya kalınabilir.
Avrupalılar onun yardımına gelmiyor; çünkü gümrük tarifeleri konusunda onlara nasıl davrandı? Grönland üzerinden tehdit etti. Avrupalıların mayın temizleme gemileri ABD’den daha fazla. Onlara ihtiyacı var ama şu noktada yardıma gelmiyorlar. Bu nedenle, bu savaş üzerinden Donald Trump’ın ve Trump yönetiminin çözülüşünü görüyor olabiliriz—üstelik bu yönetimin daha ilk yılı bile dolmamışken.
C.H.: Max, benim korkum şu—Bibi nükleer silahlara başvurabilir.
M.B.: Bundan neden korkuyorsun?
C.H.: Çünkü İsrail’in bu tür bir yıpratma savaşını sürdüremeyeceğini düşünüyorum.
M.B.: Bence bu meşru bir korku. Yılın en büyük hikâyelerinden birinin de İsrail’in muhtemelen Şubat başlarında Dimona’da bir nükleer silah denemesi yapmış olması olduğunu düşünüyorum. Dimona’daki gizli nükleer tesis yakınlarında meydana gelen büyük depremin, büyük olasılıkla bir nükleer bomba testinin sonucu olduğu ve İsrail’in hem bir mesaj verdiği hem de en kötü senaryoya hazırlandığı düşünülüyor.
Ve bence Donald Trump’ın, eğer bu durumdan basitçe çekip gidemeyecek olursa, bir tür nükleer silah ya da taktik nükleer silah kullanma ihtimalini de göz önünde bulundurmalıyız. İsrailliler Trump’ın bu süreçten çekilmesini istemiyor. Oysa birçok danışmanı ona geri çekilmesi yönünde baskı yapıyor.
Ve bu da, onların Trump üzerindeki etkisi nedeniyle nükleer bir silah kullanma ihtimali konusunda endişe duymamıza yol açıyor. Bu yüzden de, İran’ın bu tür tehditlere karşı caydırıcılık sağlamak amacıyla nükleer silah geliştirmeyi düşünmesini bazıları rasyonel ve meşru bir seçenek olarak görüyor.
C.H.: Evet, aynen öyle. Tamam, peki. Teşekkürler Max. Ayrıca programı hazırlayan Victor, Sophia, Max ve Thomas’a da teşekkür etmek istiyorum. Beni chrishedges.substack.com adresinde bulabilirsiniz.
* Chris Hedges'in Max Blumenthal ile gerçekleştirdiği 'How Israel Convinced Trump to Wage War Against Iran' başlıklı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

