"ABD’nin savaş isteyen bir mekanizması var ve bu yapılanma sürekli savaş istiyor"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, 1 Mart 2003 tezkeresinden bugüne ABD’nin savaş politikalarını, İran’a yönelik saldırıların uluslararası hukuk ve bölgesel dengeler açısından anlamını, askeri-endüstriyel kompleksin rolünü ve olası bir bölgesel savaşın Türkiye ekonomisine etkilerini değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 02 Mart 2026
 

Ekonomi Politik: 02 Mart 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Gözümüzü açıp savaşla kapatıyoruz, savaşla açıyoruz; feci bir durum var. Bizim zaten ilk programlarımıza başladığımızdan beri bu var ve bu bir çeşit kader değil mi?

A.B.: Maalesef... 2002 yılı içinde sizinle radyoda bazı programlar yapmıştık ama düzenli program yapmaya başlamamız 2003’ün ilk aylarıydı. 2003’ün başlarında da dünya ve ABD Irak’a savaşa hazırlanıyordu. Türkiye’de de 2002 Kasım seçimlerinde iktidara gelen ilk AKP hükümeti savaşa girmeye hazırdı. 2003 Şubat’ında Amerikan Dışişleri Bakanı Powell - ki daha önce genelkurmay başkanıydı - Birleşmiş Milletler’de dünyaya kanıtlar sunmaya çalışıyordu; Irak’ta kimyasal silahlar olduğuna ve Saddam’ın El Kaide ile iş birliği yaptığına dair iddialarla Irak’a girme gerekçesini kanıtlamaya çalışıyordu. Sonunda ikna edemedi ve Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi bölündü. Güvenlik Konseyi’nde Fransa o zaman karşı durdu ve ABD, İngiltere’yi yanına aldı, Birleşmiş Milletler’i de saf dışı bıraktı. Birleşmiş Milletler’e hakaret etti, “Eski milletler cemiyeti gibisiniz, bir işe yaramazsınız” dedi. İngiltere’yi yanına aldı ve koalisyon güçleri adı altında Irak’a savaş açtı.

Ocak sonu, Şubat başı Brezilya’daydım. Porto Alegre’deki Dünya Sosyal Forumu’na gitmiştim. Forum, savaş gündemi nedeniyle tamamen savaşa karşı bir mahiyetteydi. Dünya Sosyal Forumu’ndan Türkiye’ye, Açık Radyo dinleyicilerine canlı yayın yaptım - Türkiye’ye tek canlı yayını biz yaptık. Forum sonrası ABD’ye gittim ve orada da AKP hükümeti ABD yönetimi ile savaşa girme pazarlığı yapıyordu. O dönem bu görüşmeler ‘at pazarlığı’ olarak nitelendirilmişti. Geldik ve hemen sonrasında 15 Şubat 2003’te tüm dünyada ve Türkiye’de savaşa karşı mitingler oldu. 1 Mart günü ise Ankara’da savaş tezkeresi Meclis’te görüşülecekti, o gün sizinle buluşup düzenli programların nasıl olacağını konuşacaktık ancak mitingte birbirimizi bulamadık, ciddi kalabalıktı.

Ö.M.: Sanırım 70-75 bin kişi falan vardı.

A.B.: Daha fazlaydı.

Ö.M.: Öyle mi?

A.B.: Çok daha fazlaydı. Esenboğa’dan Ankara’nın merkezine kadar insanlar yollardaydı diye hatırlıyorum. Yeni kurulan AKP hükümetinde Başbakan Abdullah Gül idi ve Erdoğan da yasaklıydı, AKP Genel Başkanı pozisyonundaydı. AKP hükümeti, ABD’nin lehine Türkiye’nin savaşa girmesi için Meclis’e bir tezkere getirdiler. Tezkereye göre ABD, 60-70 bin askerini Türkiye’nin güneyindeki Irak sınırına konuşlandıracak, oradan cephe açacaktı. Uçaklar, helikopterler, tanklar vs. gelecekti ve hatta bazıları da gelmişti. Bu işler için üsler de kullanılacaktı; İskenderun limanına ABD gemilerinden silah teçhizat boşatılmaya başlanmıştı. Güneydoğuda da bazı alanlar ABD’ye kiralanmıştı. Türkiye savaşa hazırlanıyordu ve savaş tezkeresi Meclis’in önüne geldi.

Meşhur 1 Mart tezkeresi dediğimiz tezkere budur. Türkiye hükümeti, ABD’nin en önemli müttefiki konumundaydı, savaşa girmenin sonucunda beklentiler yüksekti. Cereyan çok yükselmişti, savaşa girmenin nimetleri konuşuluyordu. İşte bu savaş tezkeresi Meclis’te reddedildi. O gün Ankara’da hem miting vardı, hem de oylama. Reddedilmesi büyük bir şok yarattı Türkiye’de. Politikacılar, bürokratlar ve medya olağanüstü şekilde ABD’ye endeksliydi. Yaşadıkları şaşkınlığı hiç unutamam ünlü - şanlı gazetecilerin, diplomat ve akademisyenlerin, “Olamaz, ABD ‘ye böyle bir yanlış yapamayız!” şeklinde tepkileri vardı. Meclis’te tezkerelerde o devirde 2/3 çoğunluk aranıyordu; kabul oyları 264’tü ve bu nedenle kabul edilmedi.

Ö.Ö.: AKP bölünmüştü; AKP vekillerinden de ‘hayır’ diyen olmuştu.

A.B.: AKP kendi içerisinden fire verdi. 1 Mart tezkeresini analiz ederken iki hususa dikkat çekmekte fayda var: Birincisi, savaş tezkeresi ve savaş konusu önce Milli Güvenlik Kurulu’na geldi. AKP’nin yeni zamanlarında askerlerle gerginlik bulunuyordu, Milli Güvenlik Kurulu’nda da askerler çoğunluktaydı. Milli Güvenlik Kurulu, savaşa destek için karar ve tavsiyede bulunmadı, yılların ABD müttefiki askerler karar vermediler. Aslında askerler tezkereye ‘olur’ vermediler, ‘hayır’ da demediler, topu hükümete bıraktılar, görüş beyan etmediler - bunun altını çizmekte fayda var. Bunlar unutuluyor ama benim hafızamda duruyor.

İkincisi, AKP içerisinde bölünme oldu ve özellikle de Kürt milletvekilleri istemedi - bunun da altını çizmek lazım. Bugün Kürtler, ABD’nin yanında ama 2003’te yanında değildiler! Doğrusunu söylemek gerekir ise askerler gönüllü değildi, Kürler de istemedi.

Şubat ayında Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğunu ispatlamaya çalışan Powell, ABD’nin Irak’ı alt üst edip karıştırmasından iki yıl sonra 9 Eylül 2005’te “ABD adına bunu dünyaya sunması gereken bendim ve bu daima sicilimin bir parçası olarak kalacak; bu, sicilimde bir lekedir, acı bir şeydir” diye savaşın gerekçesinin yalan olduğunu itiraf etti. Saddam’ı devirmek suretiyle, Irak’ta rejimi yıkmak sonucunda yaşanan iç savaşın, ölen milyonlarca insanın, Irak’ın altüst olmasının yalan bir gerekçe üzerinden yürüdüğünü, Michael Moore’dan herkese, tüm dünya biliyordu. Birleşmiş Milletler’e doğru dürüst kanıt sunulamadı, Atom Enerjisi Ajansı ikna olmamıştı, tüm gerekçelerin yalandan ibaret olduğu ortaya çıktı.

Sonuçta 1 Mart tezkeresinin Meclis’te kabul edilmemesi ABD ile Türkiye ilişkilerini etkiledi; ABD, öncelikle askerlere bozuldu çünkü askerler uzun yıllar boyunca siyasetçilerden çok en büyük müttefikleriydi, TSK kendilerine destek vermemiş oldu. ABD’nin TSK’ya cevabı çok sert ve onur kırıcıydı; kuzey Irak’taki Türk birliği komutanıve subayları esir alındı ve kafalarına çuval geçirildi, böyle bir fotoğraf dünya basınına verildi. Bu durum bilhassa TSK ile ABD arasındaki ilişkilerin birkaç yıl boyunca donmasına sebebiyet verdi.

Ö.M.: O kafalarına çuval geçirilmesi çok ilginç bir olay olarak, tarihi bir vaka olarak kaldı.

A.B.: Evet, kırgınlık yıllar boyu devam etti. Belirtilmesi gereken bir diğer unsur, CHP’nin tezkereye ret oyu kullanmasıdır; CHP, askerin tavrına bakıyordu. Deniz Baykal’ın CHP’si, TSK’nin net tavır almadığını görünce rahatlıkla ret oyu verdi. Belirttiğim gibi, AKP’nin içindeki bazı milletvekilleri ve Kürt kökenli milletvekilleri tezkereye karşı durdular. Biz de o dönemde hem sahadaydık, hem de mikrofon başında olduk; süreci yakından takıp ettik.

Ö.M.: Tezkere olayında da aşağı yukarı Meclis’e sesimizi duyurmak üzere beş küsur saat canlı yayın gerçekleştirmiştik o gün.

A.B.: 1 Mart tezkeresi olarak anılan bu olay, Türkiye tarihinin önemli bir safhasıdır. Türkiye, 1945’ten itibaren hep ABD’nin eteklerinde dolaşan bir ülkedir, bağımlıdır, sözünden çıktığı çok azdır. Dolayısıyla büyük bir şok olmuştu. Şokun değişik yansımaları oldu; ABD’ye yakın olup ama parti kararıyla ret verenleri, özellikle CHP içindeki bazı milletvekillerini “affetmeyeceğiz” diyen Amerikalılar vardı.

Dönemi ‘neocon’lar yürütüyordu; yalan gerekçelerle Irak’a girildi ve Irak’ta yıllarca süren savaşlar yaşandı. Sonrasında ABD, Afganistan’ı işgal etti, sonu belli... Şimdi ise İran’a savaş açmış vaziyette. Savaş için herhangi bir kanıt yok; savaş için dayanak, meşruiyet yok; uluslararası hukuk dayanak değil , hiçbir gerekçe göstermeden ‘önleyici saldırıda’ bulunacağını söylüyor. Kim söylüyor bunu? Epstein’in en yakın arkadaşı Trump söylüyor. Epstein’in kendisi yok ama fikri, ahlakı, arkadaşları ve kadrosu iktidarda ve dünyayı onlar yönetiyor, savaş çıkartıyorlar ve ilk işleri de ilkokulu bombalamak oldu, küçücük kızların okulunu bombalayıp öldürdüler. Nükleer silah geliştirme hususunda herhangi bir kanıt sundukları yok; diploması devam ederken, görüşmeler devam ederken, masadayken savaş açtılar.

Kimse İran rejimini savunmuyor, İran rejiminin rezaletlerini biliyoruz ama bir ülkede rejim değişikliğine yol açmanın yolu, o ülkeye savaş açmak mı olmalı? Saldırının gerekçesi uluslararası hukuka aykırı; ‘önleyici saldırı’ gerekçesine kendilerinden başka katılan yok çünkü yakın uzak bir tehdit, bir kanıt yok. Daha önce de Irak’a, Afganistan’a, Vietnam’a yalanlarla girdiklerini ve nasıl zavallılıkla çıktıklarını biliyoruz. Geçtiğimiz yaz aylarında İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısınının bir kopyasını yaşadık. Trump, İran için, “Küresel bir tehdit” diyor ama kimseyi ikna edemiyor. 2003’lerden bugüne, Bush’tan günümüze benzer taşlar hep döşenmişti; Bush da ‘şeytan ülkeleri’ diyordu Irak, İran, Suriye ve Kuzey Kore için.

Unutmadan başka iki konuya da değinmek istiyorum; bu sene iki ülkede, İsrail’de de, ABD’de de seçim var. İsrail’de Ekim ayında genel seçim olacak; Kasım ayında da ABD’de. Netanyahu’nun oyunu koruduğu söyleniyor ama koalisyonsuz hükümet olmayı beceremiyor. Trump iktidarının sarsılmasına yol açabilecek bir seçim olacağı anlaşılıyor; Senatoda ve Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu sarsabilecek durumlarla karşılaşabilir. Savaş ve seçim ilişkisi önemli; “İran’ı dize getirmek” iç siyasi koz olması mümkün ama tersi daha mümkün.

2003’te İngiltere başta olmak üzere bazı doğu Avrupa ülkeleri ve İspanya Bush’un yanında olmuştu ki İtalya da galiba desteklemişti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya, Çin ve Fransa blokajı koydu ve ABD kararı çıkaramadı. Bugün ise baktığımızda Avrupa Birliği yine iki yüzlülüğün, inisiyatifsizliğin şahikası durumunda. “Avrupa’nın beyin ölümü yaşanıyor” - hatırladığım 2003’te bunu Bush söylemişti, hakaret etmişti yanlış hatırlamıyorsam. Sorunlu bir Avrupa Birliği ve Avrupa var. Norveç’in savaşa çıkışı güçlü oldu; Norveç Başbakanı ya da Dışişleri Bakanı, “Uluslararası hukukta ve önleyici saldırı diye bir şeyin hukuken geçerli olmadığını” dile getirdi. İkincisi, İspanya Başbakanı oldu; İran’a savaşa karşı çıktı, net tavır aldı. Tabii Rusya ve Çin de tavırlarını çok açık koydular. Her iki ülkenin İran’la çok gelişkin ekonomik ve siyasi, hatta ciddi askeri ilişkileri var.

Trump’ın açık bir şekilde yanında duran yine İngiltere var, Avrupa Birliği ülkeleri de korkak bir şekilde yanında tavır alıyor. Türkiye her zaman olduğu gibi bu konuda iki yüzlü bir politika güdüyor.

Geçtiğimiz haftalarda ABD Bölge Valisi Tom Barrack, 2026 Temmuz ayında, “F35 sorunu çözülecek,” demişti. Temmuz ayında da Ankara’da NATO toplantısı var, yapılacak. Barrack, F35 sorununun çözüme kavuşacağını, bu toplantıya yetişeceği belirtiliyordu. Geçen hafta ABD - Türkiye ilişkilerine ilişkin dış basında bir habere rastladım; haber henüz Türkiye Cumhuriyeti tarafından teyit edilmedi.

ABD ile Türkiye, F35’i de çözecek; hem silah, hem enerji, hem de finansal alanları kapsayan büyük bir paket üzerinde görüşmelerini sürdürüyorlarmış. Tom Barrack’ın da ima ettiği bu olsa gerek. Enerji paketiyle birlikte ele alınan bir askeri paket ki haberde 100 milyarlarca dolarlık, uzun yıllara sari bir anlaşma olacağı belirtiliyordu. Beyaz Saray’da en son yapılan görüşmede Trump, Erdoğan’ın yüzüne, “Türkiye’nin Rusya’dan petrol ve doğal gaz almasını istemiyoruz,” demişti.Askeri, finansal ve enerji alanlarında yaşanan sorunları orta - uzun vadede tümüyle ABD üzerinden çözmeye dönük bir anlaşma üzerine çalışıldığını anlıyoruz.

Ö.M.: Türkiye’nin İran’a saldırı konusundaki tepkisi, açıklamaları ne yönde oldu? Onun üzerinde de biraz konuşabilir miyiz?

A.B.: Tarafları sükûnete davet eden, “Görüşmelerin diplomatik alana geçmesini istiyoruz, bu konuda yardımcı olmaya hazırız,” gibi bir yaklaşım var.

Ö.M.: Bunun da son derece yetersiz olduğu apaçık çünkü çeşitli ülkelere yayılan ve gittikçe artan bir şekilde devam eden bir durumdan bahsediyoruz. Yeni saldırı haberlerini çeşitli gazetelerden, The Guardian gibi yakından takip ettiğimiz gazetelerde yeni saldırıların da olduğunu görüyoruz. Buna rağmen Türkiye’nin tepkisinin çok yeterli olduğu söylenemez herhalde değil mi?

A.B.: Son iki ayda neler oldu? 3 Ocak’ta ne ile karşılaştık? ABD, Venezuela’ya müdahale etti ve devlet başkanı ABD’ye kaçırıldı. Evet, lanet bir devlet başkanı ama bağımsız bir ülkeye müdahale ediyorsunuz. Otokratlar ve zulmedenlerin dünyasındayız, ülkelerine zulmeden otokratlar birbiriyle savaşıyor. Hamaney’i, İran yönetimini doğrulamak, onaylamak mümkün mü? Değil.

3 Ocak’ta Nicolás Maduro’yu aldın, iki ay içerisinde hem Venezuela’ya, hem de İran’a müdahale oldu ancak ABD bu arada Suriye Kürtlerine de müdahale etti, kollarını büktü, desteği çekti ama bugün buna girmeyeceğim. Hamaney’i de öldürdüler, Maduro’yu kaçırıp hapsettiler; adamı yatağından aldılar, götürdüler.

Peki Nicolás Maduro gidince Venezuela’da geçen iki ayda ne oldu? Venezuela’da durum nasıl? Nasıl bir yönetim var? Rejim mi değişti? İktidar mı değişti? Muhalefet mi iktidara geldi? Seçim kararı mı alındı Venezuela’da? Hayır, Maduro’nun yardımcısı Başkan olarak atandı. ABD buna razı oldu, devlet mekanizması yine aynı otorite ve parti iktidarı ile devam ediyor. Peki, ABD’nin etkisi ne oldu? Hemen petrol şirketlerini görevlendirdi, Trump elbette baskı altında tutuyor.

Ancak içeride bir rejim değişikliğine, iktidar değişikliğine yol açmak öyle kolay olmuyor. Irak’ta görmedik mi? Gördük. Afganistan’da 21 yıl kaldılar, Taliban’a bıraktılar, geliş sebepleri Taliban’dı. Irak Şii ağırlığı olan bir ülke, nasıl karıştı? Haşdi Şabidiye bir örgüt vardı?

Ö.M.: Evet, Haşdi Şabi.

A.B.: Evet, İran yanlısı Şii örgüt. Son dönemde Irak güvenlik güçlerine dahil edilmeye çalışılıyordu, İran saldırısı sonrasında örgüt yeniden ABD’ye karşı Irak’ta ayaklandı. Irak’ta da başa dönüyoruz, iç savaşa dönüyoruz. Suriye’yi kime bıraktın? El Kaide artığı El Şara’ya bıraktın! İç dinamikleri hesaba katmadan, iç dinamiklerin gücünü hesap etmeden suni rejim değişikliklerinde başarılı olunamıyor. Venezuela’da bunu iki ayda görmüş durumdayız. Venezuela ve İran, dünyada petrolü en fazla olan iki ülke; her ikisi de çok güçlü bir petrol ve doğal gaz ülkesi.

Ö.M.: İran, dünyadaki en büyük gaz ve ikinci en yüksek rezervlerine sahip; Suudi Arabistan ve bir de Venezuela’dan sonra da en büyük üçüncü petrol ülkesi.

A.B.: İlk beşi bunlar oluşturuyor zaten; Rusya’yı da ekleyin ilk beş oluyor.

Ö.M.: Dünyanın ikinci en büyük doğal gaz İran’ın ve işin bir diğer yanı Venezuela’nın petrol stoklarında yıllarca ABD’nin yaptırımları sonucunda İran epey sıkıntı çekti, azalma oldu ama her şeye rağmen Venezuela’nınki kadar kötü durumda değilmiş.

A.B.: Venezuela petrolünü işlemek daha pahalı, daha fazla yatırım ve işçilik gerektiriyor; ağır petrol dediklerinden, işlenmesi için daha fazla yatırım gerekiyor. İran, Venezuela’ya göre daha güçlü bir ülke, Çin’e ve Hindistan’a petrolü ve doğal gazı İran veriyor ve dolayısıyla İran - Çin ilişkileri çok önemli ki pek çok konuda Rusya ve Çin’in stratejik anlaşmaları bulunuyor.

Bildiğim kadarıyla Çin ile 15 milyar, diğeri ile de 5 milyar dolarlık bir ticaret hacmi var. İran’ın Irak ile de Çin’le olduğu kadar güçlü bir ticari ilişkisi var. Irak’ın Şii bölgesi, Çinlilerden ve İranlılardan geçilmiyor. Trump’ın Netanyahu ile birlikte İran’a saldırması, bölgeyi ateşlemesi kolay kolay durulacak bir olay değil. İran’ın karadan işgali de imkansız gibi. Çok büyük bir ülke.

Savaştan ülkelerine dönen ABD askerleri, “Niye savaştık?” diye dönüyor; generallerin sesleri yükseliyor, “Kazanamayacağımız savaşlara sokuyorsunuz bizi” diyorlar. Ayrıca İran’da ABD işgalini ister mi Rusya? Azeriler ile İran’ın arasını açmaya çalışıyorlar, pek yakında Güney Kafkasya’nın ateş çemberi içindeolmayacağını nereden biliyorsunuz? Azerbaycan ve İran ilişkileri gergin; Tebriz bölgesinde Azeriler var, ciddi bir nüfusa sahipler, Karabağ savaşı ve anlaşmasından sonra işler gerildi. O bölgeyi ABD kontrol ediyor, İran’ın ABD denetimine girmesi Rusya’nın isteyeceği bir durum değil. Kafkasya’ya doğru sıçrayacak çok büyük hamlelerin olması, işin büyümesi ihtimal dahilindedir.

Trump ne diyordu, ne vaat ediyordu? “İçe döneceğiz, kuvvetli ABD yapacağız,” diyordu. Tam tersi oldu; her yere sataşan, bulaşan, savaşan bir ABD var. Aslında 80 yıldır değişmeyen bir rotada, ABD bu işleri yürütüyor çünkü ABD’de egemen yapı böyle. Irak, Suriye, Afganistan... Öncesinde, daha öncesinde Vietnam’da ne işliyordu? Eisenhower doktrini çalışıyordu. Nedir peki bu doktrin?

ABD savunma ve savaş politikasını izah eden bir doktrindir. ABD, ‘Askerî-Endüstriyel Kompleks’ denilen yapıdadır. II. Dünya Savaşı sonrası soğuk savaş ile birlikte oluşturuldu. Çeşitli aktörlerin oluşturduğu çıkar ve güç bağlarıdır. Pentagon/Savunma bürokrasisi, silah ve savunma sanayi şirketleri, kongre üyeleri ve siyasal karar vericiler, düşünce kuruluşları medyadan müteşekkil bir yapıdır. Sosyal medya da bu yapıya eklenmiş durumda bulunuyor.

ABD, dünyadaki en büyük savunma bütçesine ve harcamaya sahiptir. Bu kompleksin merkezinde çok büyük savunma şirketleri bulunuyor. Lockheed Martin, Raytheon Technologies, Boeing, Northrop Grumman gibi firmalar bulunuyor. Bu şirketler hem ABD ordusuna, hem de müttefiklerine silah satar. Bu yapı, savunma harcamalarının sürekli artmasını ve dış politika kararlarının askerî açıdan düzenlenmesini ister.

Bu sistem ABD’de hâlâ geçerli ve bu sistemin savaşa ihtiyacı var. Bu şirketler savaş olmadan yaşayamaz. Her barış anlaşması hisse senedi düşüşü demektir; her gerilim ve savaş yeni kontrat demektir. Bu yapı, barışı ekonomik tehdit olarak görür. Savaşa giden milyarlar kendi okullarından, hastanelerinden, altyapılarından çalınmış paralardır.

ABD ve İsrail şu ana kadar ne kadar silah, füze harcadı, ne kadar stok eritildi ? Bilmiyoruz. Bu silahları kimler üretti? Bilmiyoruz. İran’ın elinde ağırlıklı füzeler var, onlar da Rusya ve Çin’le yapılan anlaşmalarla alıyorlar, stokları yerinde olduğu söyleniyor ama aylarca sürecek bir savaşa yetecek kadar bir stok olduğunu zannetmiyorum.

ABD’nin savaş isteyen bir mekanizması var, bu yapılanma sürekli savaş istiyor. ABD, bu yapılanma üzerine kurulu bir iktisadi büyüme desenine sahip. Tüm olan bitene ABD’de II. Dünya Savaşı’ndan sonra soğuk savaşla, savunma ve enerji sektörüyle birlikte oluşan yapılanma üzerinden bakmak lazım, savaşların arkasında yatan bu ilişkiyi görmek lazım.

Silahlanma yarışı dünyanın her tarafında devam ediyor. Silah satışları da pek şeffaf değil, ne kadar harcama yapılıyor kesin bilmiyoruz ama dünyanın en büyük savunma harcamasını ABD yapıyor, açık ara birinci - Çin’den de çok önde.

Avrupa zavallı bir durumda, enerjiden yoksun durumdalar; Rusya gazını kullanırken ABD’ye muhtaç olmaya başladılar. Avrupa’da Almanya başta olmak üzere sanayiler, sektörler etkileniyor, çöküyor; yüksek maliyetli enerji girdisi, işsizliği arttırıyor ve bu durum sosyal devleti olağanüstü etkilemeye başladı. Avrupa’da savunma ve güvenlik anlamında da açığın olduğu ortaya çıktı. ABD’ye güvenerek bir savunma perspektifi kurmalarının ne kadar yanlış olduğunu kendileri söylüyor Mertz’den Macron’a kadar herkes.

Birçok insan ve ülke, Trump’ın kumar oynadığını söylüyor ama kumarın açtığı yaralar korkunç. Enerji fiyatları uçtuğunda neler olacağını kestirmek zor değil. Şu an itibarıyla fiyatlar ölçülü gibi ama neler olacağını kestirmek güç. OPEC ülkeleri hemen üretimi arttırma kararı aldı, Hürmüz Boğazı tehlikesi olduğu müddetçe fiyatlar alır başını gider.

Bundan en fazla etkilenecek olan Türkiye. Savaşın aylarca sürmesi ve kara savaşına dönüşmesi durumunda ki bunu pek sanmıyorum ama Türkiye, bu yüksek maliyete katlanamaz. Yılda 60 milyar dolar enerji faturası ödüyoruz! Bunun büyük bir bölümünü Rusya’ya ödüyoruz, İran’dan da alıyoruz. Yüksek enerji maliyetlerini karşılayabilecek bir ekonomimiz var mı? Hayır. İki seneyi aşkın bir süredir sözde bir istikrar programı uygulanıyor; bir gözü Şam’a, bir gözü Halep’e bakan şaşmış bir istikrar programı var. Buna bir efekt de savaştan gelir ise ip kopar. Hem otokratik bir rejimdesiniz, hem de bölgesel savaş ekonominizi çok ciddi etkilemiş vaziyetteyken Türkiye bir genel seçim yapabilir mi? En son sorumuz da bu olsun.

Ö.M.: Evet, önemli bir soru. Süreyi de bitirdik zaten ama bunu tabii ne kadar uzun zaman boyunca konuşacağımız da ayrı bir konu.

A.B.: Umarım konuşmayız.

Ö.M.: Evet. Peki, çok teşekkür ederiz Ali Bey.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.