"Türkiye bir poligon devleti oldu!"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Türkiye’de son yaşanan okul saldırılarından yola çıkarak güvenlik bürokrasisi, çocukların ruh sağlığı, sosyal medya etkisi ve kurumsal kapasite tartışmalarını ele alıyor; yaşanan şiddet olaylarını rejim, devlet yapısı ve denetim mekanizmalarındaki zafiyetlerle birlikte değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 20 Nisan 2026
 

Ekonomi Politik: 20 Nisan 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Günaydın iyi haftalar!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Günaydın Özdeş!

Ö.M.: Teşekkür ederiz, size de. Nasıl görünüyor Ekonomi Politik gündemi açısından dünya?

A.B.: Haftalardır İran meselesiyle ilgiliyiz. Bugün Siverek ve Maraş’ta yaşanan okul katliamlarını ve CHP saldırılarını konuşalım istiyorum. Maraş’taki okul katliamı; 1978’de Maraş’ta yaşanan katliamdan sonraki ikinci büyük katliam. 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde, 12 Eylül’e giden süreçte Alevilerin, solcuların öldürüldüğü, 1 hafta süren büyük bir katliam gerçekleşmişti. Bu katliam bir kontrgerilla operasyonu olarak cereyan etti. Dönemin MHP kökenli, ülkücü ve milliyetçi hareketlerin katıldığı çok büyük bir katliamdı. Her iki okulda yaşanan saldırılarda, 12 ölü 29 yaralı var, kurşunlara 41 kişi hedef oldu. Yaralılar arasında ağırlar da bulunuyor, yoğun bakımda olanlar var.

Benim kuşağım bir katliamlar kuşağıdır. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Türkiye’de gerçekleşen katliamlara tanıklığımız var ama geçen hafta yaşadıklarımız Türkiye’nin daha önce karşılaşmadığı, örneği pek olmayan bir katliam türü oldu. Okullarda her zaman şiddet vardı, ergen şiddeti son yıllarda çok konuşulan bir husus, her yerden duyuyoruz. Okullarda göze çarpan en son önemli olay 2018 yılında olmuştu. Osmangazi Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisi dört akademisyeni öldürmüştü.

Ö.M.: Ben de ufak bir ilavede bulunayım izninizle. Açık Kitap’ta da dile getirmiştik: “Türkiye’de 1975-83 arasında meydana gelen olaylarda, resmi rakamlara göre 5 bin 634 kişi öldürülmüş; bu rakamın Sakarya ve Dumlupınar savaşlarının toplamından fazla olduğu hesaplanmıştır. Yine bu dönem içinde 11 binden fazla insan yaralanmış, ayrıca 832 binden fazla silah ve 6 milyona yakın mermi ele geçirilmiştir. 1970-80 arasında - sizin de sözünü ettiğiniz gibi - Kahramanmaraş ve Çorum’da yaşananlar, 1993’te Sivas Madımak Oteli yangınıyla birlikte ülke yakın tarihinin en çarpıcı üç katliam olayını oluşturmaktadır.” Ankara Gar katliamından ise hiç bahsetmiyoruz.

A.B.: Gar katliamı 2015’te gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyet tarihi bir katliamlar tarihidir. Ancak bu cinste bir katliamı pek yaşamadık. Geçtiğimiz yıllarda bunalımlı çocukların ürettiği katliamları daha çok ABD, İsveç ve Norveç’te görüyorduk. Son yaşanan okul katliamlardan sonra sorgulanması gereken husus, saldırıların neyin eseri, nelerin karşılığı olduğudur? Güvenlik bürokrasisinin, emniyetin yaklaşımı, hassasiyeti nedir? İhmalleri ve sorumlulukları olanlar kimlerdir? Nihayet bu sabah gördüm; il emniyet müdürü görevden alınmış ya da ayrılmış.

Ne Bakanlar, ne il valileri, ne de il müdürleri ve hatta okul müdürü bile istifa etmedi. Bu tür olaylarda genellikle sorumlular korunuyor. Osmangazi’ye baktım; orada rektör kendisini sorumlu bulup istifa etmiş. Bu tür olaylarda genellikle idarenin rolü ve ihmallerinin üstüne gidilmiyor ve adeta idare sorumsuz bulunuyor.

Aralık ayında Maraş Emniyet Müdürlüğüne ilişkin bir haber gözüme ilişmişti ve bu haberi bir türlü gündeme getirememiştim, içime çok dokunmuştu. Bahsedeceğim olay, 11 Aralık 2025’te gerçekleşti. Bugün okul saldırısını konuşurken, bunu hatırlatmak durumundayım. Haber şöyleydi; “Maraş emniyeti ‘grev ve lokavt önleme planı’ adı altında tatbikat düzenledi. Tatbikatta bir grup polis işçi rolüne girdi, sırtına işçi yeleği giydi, başına baret taktı ‘Grev haktır adilyaşam ve zam isteriz’ yazılı dövizler tuttular. İşçi rolündeki polisler sloganlarla yürürken çevik kuvvet ekipleri önce biber gazı sonra coplarla saldırdı. Grevci işçiler yani polisler gözaltına alındı. Yapılan grevci işçileri dövme tatbikatı ile adeta işçi dövme provası yapılmış oldu, görüntüler ana akım medyada ‘gerçeğini aratmadı’ şeklinde haber yapıldı. Bu tatbikatın yapıldığı esnada Türkiye’de asgari ücret görüşmeleri yapılıyordu, dikkatinizi çekerim. İşte böyle bir emniyet anlayışının olduğu, böyle bir tatbikatın yapıldığı vilayette bu okul katliamı gerçekleşti.

Katliamı yapan bir çocuk ki babası bir emniyet müdürü, polis müfettişi, babasının beş silahını ve şarjörlerini alıp katliamı gerçekleştiriyor.

Ö.M.: Evinde sandıklarda bulunan beş otomatik silahı var.

A.B.: Emniyet müdürlüğünün zihniyeti böyle olunca, işçileri dövme tatbikatı yaptıran bir anlayışın okulları korumasını bekleyemezsiniz. Okul saldırıları gerçekleşince, eski Türkiye’nin bir iktisatçısı, gazetecisi, araştırmacısı olarak iktidarın hazırladığı yıllık programlarda, kalkınma planlarında çocuk gelişimi ve psikolojisi üzerine neler yazıldığına bakma ihtiyacı duydum. Gerçi, hiçbir geçerliliği kalmadı bu rejim içinde bu dokümanların. Nihayetinde çocuk psikolojisiyle ilgili önlemlerin alınacağına bir satıra rastladım. “Riskli çocuklar için psikolojik önlemler alacağız” deniyor ama hiçbir önlem alınmadığı ortada.

Şu tespiti yapmak durumundayız: Yaşanan tüm bu tür gelişmelere, Türkiye’nin içinde bulunduğu rejimle ilişkilendirmeden bakarsak eksik bakmış oluruz. Türkiye’de 2002’den bu yana aynı kişi ve parti iktidarda. 24 yıllık iktidar süresinde 10 içişleri bakanı, 9 da milli eğitim bakanı değişti. Bu arada rejim de değişti. İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları zaten tartışmalı, netameli iki bakanlıktır. Bu ikisi üzerinden rejimi oluşturursunuz; Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve ilaveten Diyanet İşleri Başkanlığı temel unsurlardır.

Okul saldırılıları üzerine hemen yine ne yaşadık? Yayın yasağı! Neden? Okullarda katliam yapılıyor, hemen yayın yasağı geliyor. Medya ve gazeteciler, böylesi uç olayları takip etmeyecek ve izlemeyecek de neyi izleyecek?Türkiye de iktidarın ve devlet organlarının kapasite zafiyetleri gizleniyor? Biraz önce il emniyetinin faaliyetlerini anlattık, işte böyle bir emniyetiniz var ise okulları koruyamaz hale geliyorsunuz. Türkiye’de öyle olaylara tanık oluyoruz ki şaşıp kalıyoruz. Hakim, savcı, polis, mafya, medya mensubu ve müteahhit bir araya gelip çeteler oluşturuyor! İnanamıyorsunuz, bunlar kamuoyuna bir şekilde yansıyor. Memlekette güvenlik ve adalet bürokrasisinin hali, psikolojisi muazzam bir zafiyet içeriyor.

2024’te 2 bin 600 küsur kişi intihar etmiş. İntiharların içinde ciddi sayıda emniyet görevlisi, polis var. Maraş eylemini gerçekleştiren çocuğun annesi ve babası nasıl bir psikolojik durum içerisinde? Sağlıklı bireyler mi? Çocuğa bakınca ebeveynler de sorunlu mu acaba diyorsunuz? Ayrıca il emniyeti ve bakanlıkla ilişkileri nedir? Baba daha önce görevden alınıyor sonra göreve iade ediliyor. İl emniyet müdürü ile olan ilişkilerinin çok kuvvetli olduğu söyleniyor. Daha önce saldırgan çocuk kendini jiletlemiş, adli bir vaka sonucu hastaneye götürülmüş ama hastane kayıtları işlenmemiş ya da silinmiş. Okuldaki davranışları ayrı bir problem, onu denetleyen hoca başka bir yere gönderilmiş. Bu tür problemli kişi ve çocuklar neden ve nasıl korunuyor? Davetiye çıkara çıkara geliyor bu tür katliamlar.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmesi yani kuvvetler birliğine geçmesi bakanlıklarda ve bürokraside kurumsal kapasite çöküşüne yol açtı. Bunu eski Türkiye mükemmel işliyordu anlamında söylemiyorum ama başbakanlık müessesesinin olmasının, yasama organının işlevinin bugüne göre çok daha kuvvetlice ve denetimsel olmasının getirdiği işlevsellik önem teşkil ediyordu. Bu nedenle içinde bulunduğumuz rejim ile yaşanan katliamları ilişkilendirmek durumundayız.

Ülkede kolluk ve yargıda zafiyetler yaşanıyor ise bunların tek yerde toplanması nedeniyle olduğunu görmezden gelemeyiz. Büyük bir ağ var; yargı, emniyet ağı ile mafya örgütlenmeleri iç içe geçmiş vaziyette ise görmezden gelmek mümkün mü? Sedat Peker kaç yıl önce pek çok şeyi tefrika halinde açıkladı, bunların hangisi aydınlatıldı? Halen Sinan Ateş cinayeti aydınlatılmamış bir şekilde ortada duruyor. Görevde bulunan bir polisin beş tabancası olabiliyor mi? Kaç tabanca, kaç mermi bulundurabiliyor? Elini kolini sallayarak poligona çocuğunu lunaparka götürür gibi götürebiliyor mu?Zaten Türkiye bir poligon devleti oldu! Tüm olan biteni sorgulama ya da araştırmaya başladığınızda hemen karartma, yayın yasağı geliyor.

2025 rakamları henüz yayınlanmamış ama 2024’te 41 polis intihar etmiş galiba. 2024’te toplam intihar eden ve kayıtlara giren toplam 4 bin 460 kişi var. Toplum Çalışma Enstitüsü’nden aldığım rakamlar bunlar. Toplumun ruh sağlığı; öğretmenlerin, öğrencilerin, polislerin ruh sağlığı problemli. Ailesini, karısını, çalışma arkadaşlarını katleden polislerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bunlar devlet ve iktidar organlarında kurumsal kapasite çöküşüne işaret ediyor, bürokraside de bunu görüyoruz. Bir saray bürokrasisi var, bir de eski bürokrasiden kalanlar, bakanlıklar var. Bunların arasında kopukluklar var, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen otokratik sistem ile eski Türkiye’nin bürokratik kurumsal kapasitesini neredeyse yok ettik.

Ö.M.: Evet, bunlara belki Gülistan Doku hadisesinde de açıklığa kavuşmayan pek çok başlık arasında, bazı iddialara göre valiler ve polislerin de süreçte rolleri olabileceğine dair veriler bulunduğu yönündeki tartışmalar da eklenebilir. Öyle değil mi?

A.B.: Türkiye’de konuştuğumuz sadece iki olayda ismi geçenlere bakın; katliamı yapan çocuğun babası emniyet müdürü, polis müfettişi, diğerinde sanığın babası vali, olayın 6 yıl üstü örtülüyor. Haberleri geriye sardığımızda görüyoruz. Hakim, savcı, müteahhit, mafya, polis bir arada organizasyon yapıyorlar, ancak bunlar birbirlerine düştükleri zaman dışarıya yansıyor. Böyle bir ülkede adli sistemin ve kolluk sisteminin düzgün çalışması mümkün mü? Emniyet müdürlüğü grev önleme planı yapıyor. Emniyet, işçilerin zam talep etmesi, asgari ücretin yükselmesini talep etmesi nedeniyle gösteri yapmasını, hakkını aranmasına müdahaleyi “prova” ediyor. Siz gelin de bunların okulları korumasını bekleyin. Katliam sonrasında ne yapıldı, sorumlular istifa etti mi? Hayır! Okulu kapatıyorsunuz. Saldırılardan kurtulan çocukların psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Hiç bunlara eğilen yok.

Bir de sosyal medya meselesi var, 2-3 gün önce Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu açıkladı. Türkiye’de çevrimiçi kişi başı kullanım haftada 41 saat 31 dakikaya ulaşmış, dünya genelinde 18 saat 36 dakika. İki güne yakın haftalık kullanım yapılıyor. Türkiye’de sosyal medyada kişi başı kullanım 25 saat 4 dakika! Gençlerde sosyal medyada bir düzenleme yaptık mı? Dünya yapmaya başladı, bizde de galiba bir hazırlık var.

Ö.Ö.: Evet, var. Meclis’te de görüşülecek.

A.B.: Neden katliam olduktan sonra önlem almaya çalışıyoruz? 1978 Kahramanmaraş katliamları yedi gün sürmüştü, bu olaylar sonucunda Türkiye’de yumuşak tonda bir sıkıyönetim ilan edildi. 111 kişi öldürülmüş, 1000 kişi de yaralanmıştı. Bu olaylar aynı zamanda iktidarda ki Ecevit hükümetinin sonunu getirmeye yönelikti. 38 yıl önce çok kanlı olayların yaşandığı bir kentte yaşanıyor bu katliam. Kentinizin emniyet müdürlüğü olarak enerjinizi zam talep eden işçi yürüyüşünü engellemek üzere prova yapmaya harcıyorsanız okullarınızı koruyamazsınız.

Ö.Ö.: Bu olayla ilgili polis memuru olan babanın ifadeleri çıkmıştı, bize çarpıcı geldi ama bunun tabii doğruluğu da araştırmaya muhtaç; “Oğlum 5 yıl okula gidemedi, bunun bir kısmı pandemi nedeniyle bir kısmı da deprem sebebiyle” demişti. Bu da bir yandan çarpıcı eğer doğruysa.

A.B.: Galiba Ali Nesin yazmıştı, “Pandemide yetişen çocuklar ya canavar olurlar ya da dahi olurlar” demişti. Pandeminin tüm toplum üzerinde etkisi oldu ama çocuklar üzerinde çok daha ciddi etkileri olduğu muhakkak. Türkiye böyle dertlerle ilgilenmiyor, hak arayanların özgürlüklerini kısıtlamayla ilgileniyor. Bir Aile Bakanlığı var, çocuk ve aileden sorumlu bakanlık. Okullar taranırken, çocuklar ölürken bakan Afrika’daki bir ülkede sosyal hizmetler merkezi açıyor. Türkiye’de en ihmal edilen alanlardan biri kadın ve çocuk, ayrılan bütçeler de sınırlı. İlave edebileceğim son olarak şu: Galiba iki son okul baskınında, tam rakamlar net değil ama, Amerikalıların savaştaki kaybından daha fazla.

Ö.Ö.: Bunu duymamıştım.

Ö.M.: Ben de duymamıştım.

A.B.: Ülkeler ölü ve yaralı sayılarını saklıyor, doğru dürüst verilmiyor ama yansıyanlara bakmıştım; Amerikalıların İran savaşındaki kayıplarından daha fazla Siverek ve Maraş’taki okul katliamlardaki kayıplarımız. Bu meselelerde görülen zafiyetlerin kaynağını görmezsek, rejimde aramazsak büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz. Bu rejim kurulduğundan beri hep söylüyorum; bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen lokomotif bu vagonları taşıyamıyor. Taşıyamayınca neler oluyor?

Saldırılar sadece okullara olmuyor, ana muhalefet partisine saldırılar sistemli saldırılar haline gelmiş durumda. Geçen hafta da söyledik, hep anlatıyoruz; Ana muhalefet boğazlanıyor” dedik, artık tepki göstermenin ötesine çıktı bu iş, artık isyan oldu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı da “Artık farklı bir vaziyet almamız gerekiyor” diyor! Sabahları ya Trump’ın abuk sabuk mesajlarıyla ya da CHP’ye yapılan operasyonlarla uyanıyoruz. Bir de tutuklanan, göz altına alınan gazeteciler, muhabirlerin haberleriyle uyanıyoruz.

Programlarda pek çok kez Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan söz etmişliğim vardır. Yüzyıl sonra Takrir-i Sükûn benzeri bir durum yaşıyoruz. Takrir-i Sükûn, 1925 yılında çıkarılmış bir kanundur; rejimi, kuvvetler birliğini pekiştirmek üzere çıkarılan bir kanundur. Sözde Şeyh Sait isyanı nedeniyle çıkarıldı ama esas amacı ülkedeki tüm muhalefeti susturmaktı. Takrir-i Sükûn muhalefeti ezdi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı, yönetime karşı olan, eleştiri getiren her kesimden insanı ezdi, astı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış hakimler vardı. Günümüze uyarlanmış; daha yumuşak, daha üstü örtük ilan edilmemiş bir Takrir-i Sükûn dönemini yaşıyoruz. Takrir-i Sükûn dönemi hakimlerine benzer hakimler var.

Takrir-i Sükûn ile yeni kurulan rejim, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dahil diğer tüm partileri komünistleri, her kaynaktan gelen, İslamcı, Kürt, liberal tüm muhalifleri ezdi. Maalesef bugün ezilen ana muhalefet 100 yıl önce bu yasayı çıkarmıştı. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkaran Cumhuriyet Halk Fırkası’dır. 100 yıl sonra ana muhalefet CHP, Takrir-i Sükûn’a benzer bir uygulamaya tabi tutulmaktadır.

Başta İstanbul olmak üzere 2019’da ve 2023’te belediyeleri kaybettikten sonra Erdoğan “Kazandılar ama çalıştırmayız” demişti çünkü o zaman masum bir şekilde şunu düşünmüştük; “Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler pek çok konuda; Şehircilik, İçişleri, Hazine ve Maliye Bakanlıklarına bağlı, pek çok konuyu merkezi iktidara bakanlıklara onaylatmaları gerekiyor, Erdoğan bunu mu kast ediyor?” diye düşünmüştük. Bu yüzden mi ‘çalıştırmayız’ demişti? Aklımıza ana muhalefetin cumhurbaşkanlığı adayının üç kez seçim kazanmış İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın hapse atılması, bir senedir hapiste olması, bütün belediyelere bu işin yansıması gelmiyordu!

Türkiye demokrasinin kırıntılarını da kaybediyor. CHP’ye reva görülen muamele ki son olarak Ataşehir Belediyesi dün gözaltına alındı, tutuklu ve gözaltındaki belediye başkanı bürokratı sayısını kaçırdım artık envanterini tutamıyorum; kaç belediye, kaç belediye başkanı, kaç yönetici, kaç bürokrat içeride? Bilmiyorum doğrusu.

Erdoğan yerel yönetimden gelen ve 24 yıldır iktidarda olan bir liderdir. Yerel yönetimlerin önemini çok iyi bilir, yerel yönetimleri eline geçirmeyen bir iktidarın, iktidar olamayacağını çok çok iyi bilir. Kurduğu otokratik rejimin de devam etmesi ve kendi selameti açısından yerel yönetimlere sahip olmak önemlidir. Yerel yönetimler soruşturulamaz mı elbette soruşturulur. Yerel yönetimler CHP’nin elindeyse yolsuzluklar söz konusu değildir denemez ama belediyeler böyle soruşturulmaz. Eğer enerjinizi hak arayan işçilere harcıyorsanız, eğer enerjinizi ana muhalefetin belediyelerine harcıyorsanız okullarınızı koruyamazsınız, büyük zafiyetler ortaya çıkar.

Ö.Ö.: Galiba bu arada programın da sonuna geldik.

Ö.M.: Evet.

A.B.: 100 yıl önceki Takrir-i Sükûntüm muhalefeti devlet şiddeti ile susturmak üzere, ülkede ‘mezar sessizliği’ istedi ve sağladı. Bugün ülkede ‘mezar sessizliği’ istenen bir durumla karşı karşıyayız maalesef. Evet, burada keselim.

Ö.M.: Bakalım buna ne yapmalı kısmını önümüzdeki günlerde konuşacağımız kesin tabii.

A.B.: Ne yapmalı üzerine söyleyeceklerim var, söylemeden önce hukuk adamlarına danışmam gerekiyor.

Ö.M.: Görüşmek üzere, çok teşekkürler Ali Bey.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!