YUNT: Bir sanat ve etkileşim alanı

-
Aa
+
a
a
a

Eser Miktarda'da Başak Hürer, YUNT'un kurucu direktörü Muratcan Sabuncu ile YUNT’un kuruluş hikâyesini, benimsediği yaklaşımı ve Türkiye’de sanat piyasasına dair görüşlerini ele alırken; galerinin gelecek programına, dikkat çeken sanatçılara ve son dönemde öne çıkan sergilere de değiniyor.

""
Fotoğraf: Barış Özçetin
YUNT’un Yolculuğu
 

YUNT’un Yolculuğu

podcast servisi: iTunes / RSS

Başak Hürer: Selam, ben Başak. Sizi uyarmak isterim: Yayınımız eser miktarda sanat içermektedir.

Eser Miktarda programında her hafta çağdaş sanatın farklı üretim pratiklerine, kişisel yolculuklara ve görünmeyen katmanlara kulak veriyoruz. 

Bu hafta konuğum, YUNT Kurucu Direktörü Muratcan Sabuncu. Kendisiyle YUNT’un kuruluş hikâyesini, benimsediği yaklaşımı ve Türkiye’de sanat piyasasına dair görüşlerini konuşurken; galerinin gelecek programına, dikkat çeken sanatçılara ve son dönemde takip ettiği sergilere de değineceğiz. Hoşgeldiniz.

Muratcan Sabuncu: Hoşbuldum.

B.H.: Kısaca kendinizden bahsetmek ister misiniz?

M.S.: Tabii, ben Muratcan Sabuncu. YUNT’un kurucu direktörüyüm. İstanbul’da doğdum, Saint Joseph’ten mezun oldum. Saint Joseph’ten sonra Paris’e yerleşmeye karar verdim ve Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldım. Hukuk eğitiminin ardından yüksek lisansımı da uluslararası hukuk alanında yaptım. Erasmus kapsamında Hamburg’da bulundum. Daha sonra Moskova’ya gidip Moskova Devlet Üniversitesi'nde Rus öğrencilere Fransız hukuku dersleri verdim.

Pandemi sırasında İstanbul’a döndüm. Burada denklik alıp avukat olmaya karar verdim ve İstanbul Barosu’na kaydımı yaptırdım.

Daha sonra, aslında uzun bir zaman—lise yıllarımdan üniversite yıllarıma uzanan bir periyotta zihnimi meşgul eden çeşitli sorunsalların başlangıç noktası olarak YUNT’un hayatımda bir açılım yaratabileceğini düşünerek YUNT’u kurmaya karar verdim.

B.H.: Peki hukuka ilgi nereden, nasıl başladı?

M.S.: Hukuk, aslında toplumsal konulara duyduğum ilgiyle doğrudan ilişkili. Çünkü bana her zaman, bu konulara çözüm üretebilmek adına önemli bir araç sunuyor gibi geldi. Zaten üniversite eğitimim sırasında Paris’te bir insan hakları derneği kurdum. O dernek vesilesiyle pek çok insan hakları meselesine—Türkiye’den konular da dahil olmak üzere—dikkat çekme ve bu alanlarda farkındalık yaratma imkânı buldum. Tüm bu deneyimler, aslında YUNT’u hazırlayan entelektüel zeminin ve kişisel tecrübelerin temelini oluşturdu.

B.H.: Evet, zaten Türkiye çok kültürlü bir toplum. Siz de farklı ülkelerde bulunmuş, çeşitli kültürlerle temas etmişsiniz; bu da size kuşkusuz çok şey katmıştır.

M.S.: Ama zaten İstanbul’da yaşarken de kendimi çok kültürlü bir dünyanın parçası gibi görüyordum. Çocukluğumda büyüdüğüm çevre, okuduğum okullar, yaşadığım semtler—örneğin Büyükada—bunun önemli bir parçasıydı.

B.H.: Büyükada, evet, tabii.

M.S.: Tüm bunlar, bu zenginlik ve çeşitlilik, gündelik hayatımda sürekli temas ettiğim ve beni sürekli olarak zenginleştiren deneyimler olarak hayatımda yer aldı.

B.H.: Programdan önce dikkatimi çekmişti ve size sormuştum; şimdi burada da tekrar sormak istiyorum: Çok fazla dil biliyorsunuz.

M.S.: Evet.

B.H.: …ve yani aklım durdu bilinen diller karşısında. Bahsetmek ister misiniz?

M.S.: Dillerle ilişkim biraz annemin vasıtasıyla başladı; onun dile olan merakı bana da sirayet etti diye düşünüyorum. Her bir dil, hayatımda farklı pencereler açtı ve bana farklı düşünme biçimleri kazandırdı.

Pek çok kaynağı kendi dilinden okuma keyfine erişebildim. Dilini konuştuğum ülkelerin düşünme ve yaşama pratiklerini deneyimlemek de benim için son derece eşsiz bir deneyim oldu.

B.H.: Kaç dil biliyordunuz?

M.S.: Yani tabii şimdi bir sayı vermek çok kolay değil. Çünkü bu dillerin her biriyle temasımın sıklığı; zaman zaman hayatımda daha merkezi bir yerde olmaları, zaman zaman daha az konuşuyor olmam, aslında ne kadar iyi bildiğimin derecesini de sürekli değiştiriyor. Ama Fransızcamın fena olmadığını söyleyebilirim. İspanyolcam fena değildir; İngilizcem iyidir; Rusçam fena değildir. Farsçadan bazı beyitleri ezbere hatırlarım. Bazen zihinsel egzersiz olarak dil öğreniyorum. Şu sıralar Yunanca ile haşır neşirim.

B.H.: Dil zekâsı bence çok enteresan ve takdir edilesi bir şey. “Fena değil” ifadesi de kişiden kişiye değişiyor; muhtemelen sizin “fena değil”iniz, benim için “çok iyi” olabilir.

Peki YUNT nasıl ortaya çıktı? Bir anda mı oldu, yoksa uzun süredir kafanızda olan bir şey miydi?

M.S.: YUNT’un başlangıcını ben çocukluğuma kadar götürebilirim. Ailemin içinde bulunduğu çevre, beni her hafta müzeye götürmeyi bir alışkanlık hâline getirmişti; babamın arkeoloji eğitimi almış olması bunda etkiliydi. Annem de beni İstanbul’un o zaman aklıma bile gelmeyecek yerlerine yürüyüşlere götürürdü.

Bütün bunlar, hayatıma farklı deneyimlere açılmanın güzelliğini kattı. Bir de babaannemin evinin çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. O evde II. Abdulhamid II'in büyük halama hediye ettiği bir saat vardı. Dolapların içinde Osmanlı’dan kalma vesikalar bulunurdu. Duvarlarda ise Arnavut devlet adamı Zog’dan büyük dedeme gelmiş bir mektup asılıydı.

Böyle pek çok nesnenin bir arada bulunduğu, merak uyandırıcı bir mekân duygusu vardı.

B.H.: Nadireler kabinesi gibi bir şey.

M.S.: Tam anlamıyla öyle. Dolayısıyla koleksiyon, sergileme ve tüm bunlara karşı büyük bir ilgim vardı. Gittiğim okullarda okuduğum metinler ve insan hakları derneği deneyimim de beni, güncel sanat kurumlarının sorumluluğu ve demokrasilere olası katkıları üzerine düşünmeye itti.

Moskova dönüşü İstanbul’da bir arayış içine girdim. O sırada Saint Joseph’ten abim diyebileceğim Sergen Şehidoğlu ile tanıştım ve bir diyalog kurduk. Bu diyalog, zamanla farklı insanlarla kesişmemizi sağladı. Bugün YUNT’un en büyük zenginliği olarak gördüğüm ekibi bir araya getirmemiz de aslında YUNT’un başlangıç noktası oldu denebilir.

B.H.: Evet, aslında bu kadar sanatın içinde ve daha çok klasik işlerle büyümüşken, anladığım kadarıyla çağdaş sanat çok ön planda değildi—ya da varsa bile diğerlerinin yanında daha geri plandaydı.

Ama bugün baktığımızda çağdaş sanat alanında bir oluşuma sahipsiniz. Bu da bana oldukça ilginç geliyor çünkü klasik alanda da devam edebilirdiniz; fakat onun yerine daha yenilikçi, belki de eksik ya da niş gördüğünüz bir alana yönelmişsiniz. Çağdaş sanatta devam etmeniz de bence oldukça etkileyici.

M.S.: Çok teşekkür ederim. Burada elbette çeşitli tercihlerin payı var. Örneğin neden Sultanbeyli’yi seçtiğimiz ya da YUNT’un hangi arayışların mekânsallaştığı bir yer olma gayesi taşıdığı gibi meseleler…

YUNT’un temelinde, varoluş imkânlarının açıklığına yerleşme gibi bir dert var. Sultanbeyli’yi tercih etmemizin nedeni de aslında buradan kaynaklanıyor. Burayı bir olasılıklar alanı olarak görüyoruz. İstanbul’un sanat haritasını genişletme fikrinin bizde uyandırdığı heyecan ve bu genişlemenin imkânlarını araştırmaya yönelik kolektif bir düşünme pratiği başlatma potansiyeli önemli.

Stavros Stavridis’in deyimiyle YUNT’un bir “eşik” olabileceğini düşünüyoruz. Bu eşik, farklı bir gelecek tahayyül etmeye; bunu yaparken de farklı toplumsal ilişkilerin kurulmasına katkı sağlayabilecek mekânsallıkları deneyimlemeye ve kavramsallaştırmaya alan açıyor. Aynı zamanda eylem esinleyebilen bir yer olma hedefi de taşıyor.

Tabii Sultanbeyli’de bulunuyoruz. Çocukken Pazar günleri ailemle orada geçirdiğim zamanlar, dedemin çiftliğinde yetişen atlarla büyümüş olmam gibi kişisel bağlar da bu tercihte etkili. Ancak bu kişisel boyutun ötesinde, Sultanbeyli İstanbul’un güncel sanat ortamına belirli bir mesafelenmeyi de mümkün kılıyor.

Bu mesafelenmenin getirebileceği yeniliğe—yalnızca mekânsal değil, zihinsel düzeyde de—inanıyoruz. Bu inancın yansımalarını da bugün sergilerimizi ve kamu programlarımızı oluşturma biçimimizde görmek mümkün; sizin de bunu takip ettiğinizi düşünüyorum.

B.H.: Peki Sultanbeyli halkı YUNT’u nasıl karşıladı? İlk açıldığındaki durumla bugün—üç yılın ardından—nasıl farklar var?

M.S.: Bir defa Sultanbeyli ile YUNT diyalog hâlinde bir mekân. Bu, hem benim kişisel geçmişimle ilişkili hem de Sergen Şehidoğlu’nun kamusal alana yerleştirdiği YUNT heykeli gibi müdahalelerle beslenen bir süreç. YUNT’un mimari tercihleri de—vitrininden cam dış cephesine kadar—Sultanbeyli’de bir eşik yaratma, gözenekli bir kurum olma fikriyle şekillendi.

YUNT’un, Sultanbeyli’nin gündelik hayatında çok ilginç karşılaşmalar yarattığını düşünüyorum. Vitrinin önünde durup işleri izleyenler, içeri girip YUNT’un varoluş sebebinden finansmanına, programına kadar pek çok konuda sorular soran meraklı ziyaretçiler… Bütün bunlar bizi sürekli yeni diyaloglara iten, heyecan verici bir sürecin parçası.

Ben bunun hem Sultanbeyli açısından, hem de bizim açımızdan güzel bir açılım olduğunu düşünüyorum. Zaten YUNT’un yaklaşımı—daha önce de söylediğim gibi—Zygmunt Bauman’ın tabiriyle yasak koyucu bir tavır değil; aksine ortak bir konuşma zemini, bir diyalog mekânı, karşılaşma ve temas imkânını artıran bir yapı kurmak.

Bu anlamda YUNT’u, kimliğini sabitlemeyen; her temasla kendini yeniden sorgulayabilen, farklı yerlerden—Sultanbeyli’den, İstanbul’un başka bölgelerinden, Türkiye’den ve dünyadan—gelen etkileşimlerle dönüşebilen, esnek bir yapı olarak görüyorum.

B.H.: Yani YUNT, Sultanbeyli’ye bu şekilde hem bir kültür alanı, hem de bir bakış açısı kazandıran bir yer aslında.

M.S.: Ama aynı zamanda Sultanbeyli’den de çok beslenen bir yapı.

B.H.: Beslenen, tabii ki. Yani karşılıklı bir alışveriş söz konusu.

M.S.: Kesinlikle.

B.H.: Ama YUNT, baktığınızda “white cube” gibi olup aslında tam olarak öyle olmayan; o steriliteyi kıran, hatta "melez" diyebileceğimiz bir yapı. Bu da bulunduğu konum ve amaçlarıyla oldukça örtüşüyor.

Peki, daha çok içgüdüyle mi ilerliyorsunuz, yoksa strateji de devrede mi?

M.S.: YUNT her sene belli bir temayı ele alıyor ve sergilerin ortak noktası, verili anlamlara sorunsallaştırıcı bir yerden yaklaşmak. Bu anlamda bir düşünsel devamlılık söz konusu.

Emre Zeytinoğlu küratörlüğünde gerçekleşen YUNT’un ilk sergisi “Şehir Nerede?"

2023’te YUNT kurulduğunda, ilk yılın temel sorunsalı “şehrin sınırları”ydı. Emre Zeytinoğlu küratörlüğünde gerçekleştirdiğimiz 'Şehrin Nerede?' ve 'Görünmeyen Kent' sergileri, bu tartışmanın önemli çıkış noktalarını oluşturdu. Tüm kamu programı da bu çerçevede şekillendi. O yıl bizi mekân üretimi üzerine düşünmeye taşıdı.

Mekân üretimi meselesi ise bu yıl, kamusallığın dönüşümünü tartışabileceğimiz bir zemine evrildi. Aslında sizin “strateji” olarak tanımladığınız şey, bizim için daha çok bir düşünsel devamlılık hâli.

Bununla birlikte, bu devamlılığın karşısında her yıl—hatta her sergide—farklı bir küratöryal yaklaşımı benimseyebilir miyiz sorusu da duruyor. Bu soru, YUNT’ta farklı pratiklerin deneyimlenmesine ve farklı kişi ile konuların gündeme alınmasına imkân tanıyan bir zemin oluşturuyor.

B.H.: Evet, üç yıl ve aslında üç ayrı küratör.

M.S.: Tabii, Emre Zeytinoğlu iki sergi yaptı. Ardından Mike Burke sergisi gerçekleşti. Sonrasında Murat Germen ve Kerem Ozan Bayraktar küratörlüğünde sergiler oldu. Daha sonra Guido Casaretto sergisi gerçekleşti.

Şu anda ise bir yıla yayılan, üç bölümlük 'VarYok' sergisi devam ediyor; küratörlüğünü Meriç Öner ve Merve Elveren üstleniyor. Üçüncü ayak Mayıs ayının başında açılacak. Mevcut işlere Deniz Tortum’un işiyle Melike Sümertaş’ın araştırmasının eklenmesini büyük bir heyecanla bekliyoruz.

B.H.: Ben de heyecanla bekliyorum—özellikle ikinci ayağı çok sevmiştim.

Peki, çok beğenip de “olmaz” dediğiniz bir sanatçı, iş ya da sergi oldu mu?

M.S.: Hiç olmadı. YUNT, zaten baştan böyle bir yaklaşımı benimsedi. Biz belirli bir soru etrafında düşünmeyi arzu ediyoruz ve o sorunsalı kiminle tartışmak istiyorsak, o çerçevede bir küratöre teklif götürüyoruz.

Bir anlamda carte blanche, yani açık çek diyebileceğimiz bir özgürlük alanı tanıyoruz. YUNT’un burada koyduğu sınırlar yalnızca fiziksel koşullar ve mali imkânlarla ilgili. Onun dışında, entelektüel olarak bu soruları birlikte tartışmak ve buradan bir kamu programı üretmek bizim için çok değerli. Ama küratöre ve sanatçıya mümkün olan en geniş özgürlük alanını tanımayı da kendimizi sorumlu hissettiğimiz temel bir ilke olarak görüyoruz.

B.H.: Peki bir serginin oluşumu, fikri nasıl ortaya çıkıyor? Öncesinde küratörler belirlenip herkesin açık bir oturum gibi bir araya gelerek “şu fikir üzerine eğilelim” dediği bir süreç mi işliyor?

M.S.: Tabii, her sergi için uzun bir tartışma süreci oluyor. Bir küratöre teklif götürülmesi, koşulların ve imkânların paylaşılması, sorunsala nasıl yaklaşılabileceğinin konuşulması… Bunun nasıl bir programla zenginleştirileceği ve nasıl takvimlendirileceği gibi pek çok başlıkta, önceden yönünü tayin edebileceğimiz sorulara cevap arayarak ilerliyoruz.

Ama burada önemli olan ve bence YUNT’u ayırt eden nokta şu: YUNT sonuç odaklı bir yer değil; süreçleri tasarlamaktan ve o süreçlerin zenginleştirici niteliğinden büyük bir keyif alan bir yapı.

B.H.: O zaman şunu sormak isterim: Daha çok işlerin arkasında mı duruyorsunuz, yoksa sürecin içinde mi yer alıyorsunuz? Ama aslında ikisi de—hem arkasında hem de içinde oluyorsunuz.

M.S.: Yani müdahale etmemiz gerektiği kadar; gerektiği zaman ve konularla sınırlı bir temas kuruyoruz. İşbirliği yaptığımız isimlere mümkün olan en geniş özgürlük alanını tanıyoruz.



B.H.: Peki, yaptığınız ya da deneyimlediğiniz bir serginin “iyi” olması için sizce ne gerekir? Tabii ki öznel görüşünüzle.

M.S.: Yani aslında bir serginin “başarıya ulaşması” gibi bir kritere göre hiçbir sergiyi şu ana kadar ölçmedik. Biz YUNT’ta her sergiye, farklı bir bakış açısının ve farklı bir metodolojinin deneyimlenmesine imkân tanıması üzerinden yaklaşıyoruz. Şu ana kadar da—daha önce kullandığım ifadeyle—bu “metodolojik konar göçerlik” anlayışının işlediğini düşünüyorum.

B.H.: Aslında “iyilik” dediğimiz şeyi de bu belirliyor—başarı dediğimiz her neyse.

M.S.: Evet, bu çeşitlilik ve çoğulluk; önceden tasarlamadığımız ihtimallerin YUNT’ta tecessüm etmesi demek.

Dediğim gibi, sonuçları önceden belirlemeyen bir yer olduğunuzda, bu imkân ufkunu genişletmiş oluyorsunuz. Bu genişlik de şimdiye kadar tecrübe ettiğimiz ve kendimizce memnun olduğumuz bir deneyim oldu.

B.H.: Peki şunu da merak ediyorum: Her şey bu kadar oturmuş ilerlerken, son anda “bu olmadı” deyip değiştirdiğiniz oluyor mu?

M.S.: Hiç öyle bir şey olmadı.

B.H.: Her şey önceden planlandı.

M.S.: Her şey genelde önceden planlandığı gibi ilerler. Şu ana kadar hiçbir işe ya da küratöre müdahale etmedik; zaten bu, prensiplerimize aykırı olur. En fazla teknik aksaklıklar yaşanabilir—örneğin bir baskının hatalı olması ya da bir künyenin yanlış konumlandırılması ve bunlar da oldukça basit ve teknik meseleler.

B.H.: Burada aslında galericilikten söz etmiyoruz; zaten kâr amacı gütmeyen bir sanat oluşumundan bahsediyoruz.

M.S.: YUNT’u bir galeri olarak tanımlamıyoruz; bir sanat ve etkileşim alanı olarak tanımlıyoruz.

B.H.: Ama YUNT aracılığıyla daha önce koleksiyonerlerle de iletişiminiz oldu.

M.S.: YUNT’u ziyaret eden koleksiyonerler oldu ancak izleyiciler arasında böyle bir ayrım yapmadık. Yani birinin koleksiyoner olup olmaması bizim için belirleyici değil.

B.H.: Bir önem arz etmedi. Peki onların bu konuya yaklaşımı nasıldı sizce?

M.S.: Koleksiyonerlerin mi?

B.H.: Evet.

M.S.: Yani YUNT’un sanat ortamında yeni bir açılım olduğunu düşünüyorum ve şimdiye kadar da genelde bu şekilde, merak uyandırıcı bir yenilik olarak algılandığını gözlemledim.

B.H.: İlgilerini kesinlikle çekmiştir.

M.S.: Aldırıldığını gözlemledim, evet.

B.H.: Ben de öyle tahmin ediyorum. Peki, bunun yanı sıra şunu da merak ediyorum: Sürekli takip ettiğiniz sanatçılar var mı? En çok ilginizi çeken işler ve sergiler neler?

M.S.: Sanatçıların bir listesini yapmak çok kolay değil çünkü bazı isimleri sergilerimize dahil ettik; dolayısıyla YUNT aracılığıyla pek çoğuyla iletişim ve etkileşim içindeyim. Kimilerini de, mütevazı da olsa, kendi koleksiyonuma dahil etme şansım oldu.

B.H.: Bunu çok merak ediyorum.

M.S.: Eksiksiz bir liste yapmak tabii çok zor. Ama belki biliyorsunuzdur, Zeynep Sayın ile yaptığımız İmgenin Onuru başlıklı bir podcast yayını da var. Oradaki seçki, aslında ortak ilgi alanlarımızı yansıtan ve bu konuda fikir verebilecek bir liste olarak düşünülebilir—her ne kadar o da eksiksiz olmasa da.



B.H.: Evet, peki şunu merak ediyorum: Koleksiyonunuzdaki işler nasıl bir çerçevede şekilleniyor? Daha çok ne tür işler alıyor, neleri toplamayı tercih ediyorsunuz?

M.S.: Bir defa çok mütevazı bir koleksiyon; onunla başlayayım. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir işiyle başladı—annem, ben öğrenciyken Paris’teki evime getirmişti.

Daha sonra koleksiyonum, aslında belli anlarda belli konulara ilgi duymam ve o anlarda bir yapıtın bana eşlik etmesi arayışıyla şekillendi. Örneğin Füreya Koral, Ayfer Karamani, Saadet Diren ve Ahmet Doğu İpek gibi isimlerin işleri bu süreçte koleksiyona dahil oldu.

Yani aslında belirli bir anda, belirli bir soru ilgimi çekiyor; o soruya yanıt ararken de bana eşlik edecek bir şey arıyorum—ve o “eşlik eden” bazen bir sanat eseri oluyor.

B.H.: Evet, peki alacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

M.S.: O bence çok… Şüphe etmediğiniz bir şey.

B.H.: Direkt alıyorsunuz.

M.S.: Yok, zaten bir şekilde kendi hayatınıza dahil oluyor.

B.H.: İçgüdüsel olarak zaten onu istiyorsunuz ve oluyor. Peki—aslında cevabını tahmin ediyorum ama yine de sorayım: “Keşke bu sergiyi ben yapsaydım” dediğiniz bir iş oldu mu?

M.S.: “Keşke bunu ben yapsaydım” dediğim bir sergi hiç olmadı.

Gezdiğim pek çok sergi var—özellikle Fransa’dayken. Örneğin Gerhard Richter’in sergisini gördüm; Clair-Obscur sergilerini gezdim; Grand Palais’de Henri Matisse sergisini gördüm. Orangerie Müzesi'nde Henri Rousseau ile karşılaştım.

Sergilerin ötesinde de şehirlerle ve yapıtlarla kurduğum ilişkiler çok önemli. Bazen bir akşam çıkıp Louvre Museum’a gitmek, Orangerie’de Nilüferler’i görmek; Moskova’da Tretyakov Gallery’de Viktor Vasnetsov’u görmek; Almanya’da Caspar David Friedrich’le karşılaşmak… Bunların hepsi çok heyecan verici deneyimler.

Ama ben sergilerin kendisinden ziyade, sergileme pratikleriyle; küratöryal yaklaşımlarla; sergilere eşlik eden metinler, yayınlar, pedagojik yöntemler ve kurumların tavırlarıyla daha çok ilgileniyorum. Zaten Meriç Öner ve Merve Elveren ile birlikte “BuluşmakYerleşmek” başlığı altında sergileme pratiklerine yönelik bir etkinlik de gerçekleştirdik.

Bu yüzden beni bir sergiden çok, o sergiyi besleyen entelektüel zeminde—kitapların arasında, araştırmanın içinde—görmeniz daha olası.

B.H.: İşte bu da bence çok ilginç: Zevkleriniz daha klasik bir çizgide—koleksiyonunuz da öyle—ama YUNT’ta yaptığınız şey oldukça çağdaş, hatta gerekli bir bakış açısı. Bu da sizin perspektifinizin genişliğini gösteriyor; tek bir noktaya sıkışmayan bir yaklaşım. Bu yüzden de çok değerli buluyorum.

Son soruya geçelim—bunu herkese soruyorum: Bugünün Türkiye sanat ortamını, içeriden biri olarak nasıl görüyorsunuz?

M.S.: Bu çok kolay bir soru değil tabii. YUNT, pek çok farkındalıkla ve çok sayıda metinle başladı. Kültür endüstrisi tartışmalarından, Frankfurt School’un eleştirel teori mirasına; oradan Ali Artun’un çağdaş sanatın örgütlenmesi ve estetik modernizmin tasfiyesi üzerine düşüncelerine; Zeynep Sayın’ın imgenin pornografikleşmesine dair tespitlerine kadar uzanan bir arka plan var.

Ama aynı zamanda tüm bunlara mesafe alma arayışı da YUNT’un çıkışında belirleyici oldu. Bu yüzden YUNT’u, sanat ortamının biraz daha uzağında—hatta piyasa dinamiklerinden oldukça bağımsız—bir yerde konumlandırıyorum. Kantçı bir ifadeyle kendi ayakları üzerinde duran (selbständig) bir yapı olması, yani finansal olarak bağımsızlığı da bu nedenle önemli.

Bu mesafe, YUNT’un sanat ortamında yaratmak istediği bir “aritmi”yi de beraberinde getiriyor. Belki Georges Didi-Huberman’ın deyimiyle bir “yarık”, bir “deşir”. Aynı şekilde Giorgio Agamben’in “çağdaş nedir?” metninde söylediği gibi, kendi zamanının karanlığına bakabilme meselesi…

Dolayısıyla siz beni bu sanat ortamının bir parçası olarak görüyorsunuz ama ben kendimi biraz daha mesafeli, hatta dışına doğru konumlanmış bir parça olarak görüyorum. Buna rağmen Türkiye’deki sanat ortamını son derece heyecan verici buluyorum. Bugünü okumak, anlamak ve eleştirel bir gözle değerlendirmek için çok değerli veriler sunan bir zemin olduğunu düşünüyorum.

B.H.: Evet, o yüzden en zor soruyu en sona bıraktık. Kapatmadan önce iyi ki geldiniz, çok teşekkür ederim. Çok memnun oldum.

M.S.: Davetiniz için ben çok teşekkür ederim,


B.H.: Eser Miktarda programında haftaya Salı günü, aynı saatte Ezgi Özer ile birlikte olacağız. Kendisi Galeri Bu'nun direktörü ve açılacak olan 'Masada' sergisinin küratörü. Sergide, sanatçıların eserlerinden ilhamla ortaya çıkan yemekler de yer alıyor. Bilmiyorum takip ediyor musunuz, 'Masada' sergisini biliyor musunuz? Gerçekten güzel bir sergi.

M.S.: Çok teşekkür ederim tavsiye için.

B.H.: Eser Miktarda'yı dinleyin, dinletin ve bu sefer zamanında kapatıyoruz.