Fizan Ekspresi’nde Milat Bülent Kılıç, İran’daki katliamların ardından süren sessiz direnişi, rejimin tarihsel şiddet pratiğini ve halkın tüm baskılara rağmen vazgeçmeyen özgürlük mücadelesini ele alıyor; yaklaşan savaş ihtimali gölgesinde İran’ın bugününü ve yarınını konuşuyor.
İran’daki sokak ayaklanmaları büyük katliamlarla susturuldu ama İran halkı susturulamadı. Şunu demek istiyorum; insanlar şu an sokaklara dökülmüyor ama hâlâ geceleri bazı semtlerde pencerelerden, çatılardan, balkonlardan, karanlığın içinden, “Kahrolsun Hamaney!”, “Diktatöre ölüm!” sloganları yükselmeye devam ediyor ve havai fişekler patlatılıyor. Okullarda, üniversitelerde boykotlar ve eylemler sürüyor.

Anlaşılabilir nedenlerle, İran halkı son bir ayın muhasebesini yapıyor ve yönünü arıyor. Katliamlardan hemen önceki günlerde ve katliamlardan sonra insanların internete yazdığı kimi yorumları okuma olanağım oldu. Bunlardan birinde bir İranlı, sahiden de ABD’nin yardıma koşacağına inanıyor ve şu notu düşüyordu, “Eğer ABD sözünde durmaz ise bundan böyle İran’da, başta ben olmak üzere, kendisinden nefret eden bir yığın insan yaratır. Öyle ki Mollaları mumla ararlar.”
Elbette ben bu ifadeden, ABD, İsrail ve 'Junior Rıza'nın yarattığı hayal kırıklığının kimi insanlarda ne ölçüde yıkıcı olabileceğini sezmeye çalışıyorum. Kimi bölgelerde insanlar, “Katliamlardan önce tanıdığım on insandan yedisi yok bugün,” diyor.
Birtakım dostlarımızın, İran’daki katliamlara inansalar da katliamların boyutu, kullanılan silahlar ve katledilen insan sayısı gibi konularda kuşku içinde olduklarını gözlemliyorum. Sorularında haksızlar da diyemem. Tabii eğer benden somut belge beklenirse bunu sunamam ama bu son olaylara ilişkin çok sayıda belge ve görüntünün kısa bir süre içinde ortaya çıkacağına inanıyorum. Öte yandan eski katliamlara ve oralarda ne tür silahlar kullanıldığına ilişkin belgeler mevcut ve dileyen geriye dönük olarak tarayabilir. Özellikle 2019 ve 2022 yıllarında İran’daki Kürt ve Beluç kentlerinde kaydedilmiş görüntüler var. Mahshahr Katliamı olarak tarihe geçen katliamda, 2019 yılında, sazlıklara saklanmış insanlar taranmış çok sayıda kişi katledilmişti. Bu olaylarla ilgili kimi belgeler Uluslararası Af Örgütü'nün raporlarında da yer almıştı.
İran’daki katliamların niteliği konusu gündeme geldiğinde inanmak isteyenler için de, kabul etmek istemeyenler için de sayısız gerekçe, hatta bahane var. Somut kanıt ise şu an sınırlı. Ama ortada kanıt diye gösterilen bir şey olduğunda bile sahiciliğinden emin olamadığımız bir çağdayız ve bu durum da işleri bütünüyle karıştırıyor. Ben bu nedenle, olguları tarihsel toplumsal bağlamları içinde ele almaktan yanayım çünkü sürekliliği kaçırınca ya da göz ardı edince olumlu olumsuz sınırsız bahane bulmak mümkün oluyor.
Geçen programda da dediğim gibi, ben, 'yaptıkları yapacaklarının kanıtıdır', diyorum çünkü yurt dışındayken bir yanıyla Şah’ın kendisi dışında bütün çevrelere karşı son derece ılımlı konuşan Humeyni, o günlerde komünistler için de en küçük bir ters söz etmiyordu, örgütlenebileceğini falan söylüyordu. Ama devrimle birlikte, yıldırım hızıyla değişti. 1981-82’de binlerce komünisti idam etti. Irak savaşının bitiminde verdiği bir emirle, cezaları zaten kesinleşmiş ve yıllardır içerde olan siyasi mahkumları saçma sapan mahkemelerde yargılayıp üç dakika içinde idama mahkûm etti. Mürtet sayılanlar hızla idam ediliyordu ve cesetler topluca gömülüyordu.
2021 yılındaki bir programımda, size o katliamlardan kaçan biri olan Mecdi Nefisi’den söz etmiş ve onun bir şiirini okumuştum. Şair ve eleştirmen Mecid Nefisi, önce Türkiye’ye ardından Los Angeles’e kaçmasa, karısı ve kardeşi gibi, idam edilecekti. O şiirde pek güzel anlattığı gibi, katledilenler kafirler mezarlığına gömülüyordu ve yakınları çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin yerini hesaplayabilmek için ne yazık ki ilkel yöntemler kullanmak zorunda kalıyordu. Mecidi’nin şiiri “Define” adını taşıyordu ve şöyleydi:
Kapıdan sekiz,
duvardan on altı adım…
Hangi define haritası gösterecek bu acıyı?
Ey toprak
keşke tutabilseydim nabzını
ya da bir desti yapabilseydim senden
Yazık
doktor değilim
çömlekçi değilim
mirastan mahrum bırakılmış bir varisim sade;
yerinden edilmiş, kapı kapı işaretli defineyi arayan.
Ey benim için bir çukur kazacak olan el
budur bulunduğum yerin işareti:
Kapıdan sekiz
duvardan on altı adım
kafirler mezarlığında!
***

İran İslam Cumhuriyeti, birkaç gün önce 47 yılını geride bıraktı ve 48. yıla girdi. Biz onun uyguladığı şiddeti İran topraklarında da ülke dışında da hep gördük. Türkiye’den Almanya’ya, ABD’den Fransa’ya kadar birçok ülkede muhaliflerini avladı. En korkunç örneği şarkıcı, komedyen Feridun Ferruhzad’a yapılandır. Mansur Osanlu’nun ülke içinde başına getirilenler, o ülkeden ayrıldıktan sonra da devam etmişti. Molla devleti her türden şiddeti, sansürü, baskıyı, yasağı uyguladı. Gençleri, tişörtlerinde örneğin bir Mickey Mouse figürü var diye halkın, insanların içinde en alçak biçimlerde aşağılayıp karakola otomobil bagajında götürüyorlardı.
İran halkı yılmadı. Kadınların futbol maçlarını tribünden izlemeleri yasaktı; girdiler. Evde köpek beslemek yasaktı; beslediler. Kadınlar her fırsatta saçlarını açmaya uğraştı. Müzikte yasaklar adım adım delindi; sinemada yasaklar adım adım delindi. Acılar içinde, ağır ağır, bedel ödeye ödeye ilerlediler. Bu anlamda, İran’da bugün özgürlük adına, serbesti adına ne varsa, bedeli kanla, acıyla kat be kat ödenmiştir. İran’ı sentetik serbestiler, lüksler ülkesi Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Katar’dan, Kuveyt’ten farklı kılan da bu olsa gerek.
Mehsa Olayları sürecinde haftalarca anlattım: İran’da sayısız kız okulunda öğrenciler zehirlendi. Niçin? Çünkü başörtüsü karşıtı eylem yapıyorlardı. Daha önce anlattım: Küçük Kian’ın babası, “Oğlumu polis öldürdü, yakın mesafeden ateş açtı,” dediği halde Mücahit Kurkur’u suçlu ilan edip idam ettiler.
Rejimin cinayetlerine ilişkin olarak uydu görüntüleri, mezarlıklardaki mezar sayısındaki sıra dışı artış, morglara giren çıkan ceset sayısı, ambulans ya da araç hareketliliği… Okullarda öğrenci sayılarındaki düşüş… Bütün bunlar birer kanıt sunabilir. Geçmişteki katliamlarda bunlara bakılmıştı. Bu son olayda da örneğin BBC, bazı olaylar için bu dediklerimi inceleyerek birtakım belgeler sundu.
Son olarak bir de şunu söyleyeyim; Korona pandemisi günlerinde, birçok ülke sert önlemler uygulayıp insanları evlere kapatırken, dönemin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, "İki milyon kişi ölse bile ekonomiyi durduramayız; çünkü 30 milyon aç insanın sokaklara dökülmesi korona virüsünden daha tehlikelidir," diyebilmişti. Rejim’in insanlara, olaylara bakışını özetleyen önemli bir ifade bu.
***
Mehsa Olayları sürecinde en ilginç bulduğum duvar yazısı, “Lütfen devrim yapın” olmuştu. Bu kez ise “Duvarlar bizim medyamızdır” yazmışlar; ilgimi çekti.

İran halkı, İran muhalefeti, İran’ın devrimcileri, sanıyorum hiç bu kadar garip bir duruma düşmemişti. Elbette aynı açmazı ben de yaşıyorum, biz de yaşıyoruz. Savaş kapıda, savaş olasılığı dorukta ama onun sonuçlarının nasıl olacağını, sürecin nasıl işleyeceğini konuşamıyoruz. İran, katliamların sonuçlarıyla yüzleşmeye, onu göğüslemeye çalışıyor. Bir yandan da bu olup bitenlerin dünyaya duyurulması gerekiyor. Bu nedenle de Batılı ülkelerde, neredeyse bütün grupların katıldığı, büyük eylemler düzenleniyor. Elbette Batı'daki bu eylemler ne yazık ki bir yanıyla bir defile, bir köşe kapma yarışı ama niçin yapıyorsunuz da diyemeyiz.
Uzun yıllar önceki bir ziyaretimde, bakmıştım ki bütün İran halkı bir anda sadece fiyatlardan, zamlardan, geçim zorluğundan yakınıyor. Çünkü Rejim, yaptırımları bahane ederek birçok temel ihtiyaç maddesinde uyguladığı sübvansiyonu kaldırmış ve bu fonla savaşa hazırlık yapılacağını söylemişti. Dönüşte ben de Cumhuriyet’e yazdığım bir yazıda, “İran’da savaş çoktan başlamış,” demiştim. Bir anlamda öyleydi tabii ama İran’ın üzerine bombalar füzeler yağmıyordu. Korkarım ki bu kez o da olacak. Olacak ama bunca yıldır teyakkuz halinde olan Rejim, örneğin, sığınak yapımı konusunda kılını bile kıpırdatmamış. Bu nedenle yetkililer açıklama yapıyor ve “Bir savaş halinde bütün Tahran sığınaktır,” gibi komik sözler edebiliyor.
***
Ben, İran-ABD-İsrail arasında süren görüşmelerin savaş olasılığını nihai olarak ortadan kaldıracağına inanamıyorum. ABD için bu, ‘Biz elimizden geleni yaptık, İran yanaşmadı’ imajı yaratmanın yollarından biri. İran da belki birkaç sığınak inşa ederim, biraz daha füze üretirim diye bakıyor.
Öte yandan, bazı gözlemciler savaşın asla İran’la sınırlı kalmayacağını, ABD’nin ve İsrail’in gözünün başka ülkelerde olduğunu öne sürüyor. Bir de savaşın yalnızca İran’a yönelik olmayacağını, Lübnan’a, Irak’a, Yemen’e ve İran’a eşzamanlı olarak saldırılacağını düşünenler var. Süreç böyle işler ise dünyanın nasıl karışacağını tahmin etmek bile istemeyiz tabi.

