"İklim krizinin bedelini, onu yaratmayanlar ödüyor"

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, iklim krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, iktidar, servet ve eşitsizlik ilişkileri üzerinden ele alırken; kimin kirlettiğini, kimin karar aldığını ve bedeli kimin ödediğini verilerle ortaya koyuyor.

""
"İklim krizinin bedelini, onu yaratmayanlar ödüyor"
 

"İklim krizinin bedelini, onu yaratmayanlar ödüyor"

podcast servisi: iTunes / RSS

Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri, İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. Size iklim krizini anlatmaya başlamamın 6. senesindeyim. Bugün ise iklim krizine yalnızca bir çevre meselesi olarak değil, aynı zamanda bir iktidar ve eşitsizlik meselesi olarak bakalım istiyorum.

Kimin kirlettiğini, kimin karar aldığını ve bedeli kimin ödediğini konuşalım çünkü bugün iklim politikalarında atılan her adım — ya da atılmayan her adım — doğrudan insan hayatına dokunuyor.



ABD Çevre Koruma Ajansı EPA, artık iki son derece tehlikeli hava kirleticisinin — ince partikül madde ve ozonun — azaltılmasıyla kaç hayatın kurtarıldığını ve insan sağlığında ne kadar iyileşme sağlandığını parasal olarak hesaplamayacak.

Bu iki kirleticiye maruz kalmak; astım, kalp hastalıkları ve akciğer rahatsızlıkları ile doğrudan bağlantılı. New York Times’ın haberine göre, Trump yönetimi, bu adımın hava kirliliğine karşı mevcut düzenlemeleri gevşetmeyi kolaylaştıracağını düşünüyor.

Uzmanlara göre bu karar, halk sağlığını korumak yerine kirletici endüstrilerin önünü açan tehlikeli bir geri adım anlamına geliyor.

Oysa iklim araştırmaları alanında çalışan sivil toplum kuruluşu Climate Central’ın yayınladığı yeni bir rapora göre, geçen yıl ABD’de 23 ayrı milyar dolarlık hava ve iklim felaketi yaşandı. Bu felaketlerin toplam ekonomik maliyeti 115 milyar dolara ulaştı.

Rapora eşlik eden ve Climate Central bünyesinde kurulan “Milyar Dolarlık Afetler Veritabanı”, özel sektörün normalde kamu kurumlarının üstlendiği bir sorumluluğu devralmasının nadir örneklerinden biri olarak görülüyor. Bu veritabanı; vergi mükelleflerinin, medyanın ve araştırmacıların kasırgalardan dolu fırtınalarına kadar uzanan aşırı hava olaylarının maliyetini, özellikle de mülk kayıpları üzerinden, takip etmesini sağlıyor. Aynı zamanda sigorta ve emlak sektörleri için önemli bir kaynak olurken, kamuoyunun fosil yakıtların aşırı hava olayları üzerindeki etkisini izlemesine de olanak tanıyor.

Ancak Trump yönetimi, Mayıs 2025’te ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi NOAA’nın bu verileri takip etmeyi bırakmasına karar verdi.

Bunun ardından Climate Central, NOAA’da bu raporları hazırlayan Adam Smith’i, kurumda yapılan bütçe kesintileri sonrası ayrılmasının ardından bünyesine kattı. Smith, veritabanını ve metodolojisini de Climate Central taşıdı.

Climate Central’ın oluşturduğu yeni veritabanı, NOAA’nın kullandığı yöntemle neredeyse birebir aynı. Böylece bu çalışma, hükümetin yarım bıraktığı kamu görevini doğrudan devam ettiren bir nitelik taşıyor.



Bir yanda halk sağlığını ve çevreyi koruması gereken kurumların bilimsel ölçümleri devre dışı bırakması,
diğer yanda ise iklim krizinin gerçek maliyetini görünür kılmaya çalışan sivil girişimler var ve bu tablo, bizi daha büyük bir soruya götürüyor: Bu krizi gerçekten kim yaratıyor, kim bedelini ödüyor?

Eğer iklim krizini herkesin eşit biçimde körüklediğini düşünüyorsanız, bir kez daha düşünün çünkü veriler bize çok net bir şey söylüyor: Bu kriz, büyük ölçüde aşırı zenginliğin ürünü. Ya yaşanabilir bir gezegenimiz olacak ya da milyarderler; ikisini birden sürdüremeyiz.

İklim krizinin herkesin eşit derecede sorumluluğu olduğu fikri, verilerle açıkça çürütülüyor. Oxfam’ın yayınladığı son raporlar, iklim krizinin esas olarak aşırı zenginlik ve servet yoğunlaşması tarafından körüklendiğini ortaya koyuyor.

Dünyanın en zengin %10’u, özel varlıkları üzerinden küresel karbon emisyonlarının %77’sinden sorumlu. Buna karşılık, dünya nüfusunun en yoksul yarısı, yalnızca %3’lük bir paya sahip. Ancak bedeli ödeyenler yine yoksullar.

Oxfam’ın bulgularına göre, en zengin %1, yıllık “adil pay” olarak kabul edilen karbon bütçesini yalnızca 10 gün içinde tüketti. Küresel sıcaklık artışını 1,5 °C ile sınırlandırabilmek için, bu grubun 2030’a kadar emisyonlarını %97 oranında azaltması gerekiyor.

Ancak emisyonlar azalmak yerine artıyor. Bunun sonuçları ise ölümcül. Oxfam’a göre, yalnızca en zengin yüzde 1’in bir yıl içinde ürettiği emisyonlar, yüzyılın sonuna kadar 1,3 milyon sıcaklık kaynaklı ölüme yol açacak. Daha da çarpıcı bir veri: Dünyanın en zengin %0,1’lik kesiminden bir kişi, bir günde, dünya nüfusunun en yoksul yarısının bir yılda saldığı karbon kadar emisyon üretiyor.

İklim krizini besleyen yalnızca lüks yaşam tarzları değil. Asıl büyük etki, zenginlerin sahip olduğu yatırımlardan geliyor. Tek bir milyarderin yatırımlarından kaynaklanan karbon ayak izi, ortalama bir insanınkinden 346 bin kat daha fazla. Bu yatırımlar genellikle fosil yakıt şirketleri, kirletici sanayi tesisleri ve havayolu şirketlerinde yoğunlaşıyor.

2024 yılında, dünya genelindeki 308 milyarderin yatırımlarına bağlı emisyonlar, toplamda 586 milyon ton CO₂’ye ulaştı. Bu miktar, 118 ülkenin toplam emisyonundan daha fazla.

Üstelik karbon salımı finansal olarak ödüllendiriliyor. Yüksek karbonlu yatırımlar, temiz yatırımlara kıyasla ortalama %4,4 daha fazla kâr sağlıyor. ABD’de iş varlıklarına yatırılan her 1 milyon dolar, ortalama 143 ton karbon emisyonu üretiyor.



Bu sırada, iklim krizine en az katkıda bulunanlar en ağır bedeli ödüyor. 2050 yılına kadar, dünyanın en yoksul yarısının iklim krizinin yol açtığı ekonomik kayıpların %75’ine kadarına maruz kalması bekleniyor. 2022’de Pakistan’da yaşanan seller 40 milyar dolarlık yıkıma neden oldu. Oysa Pakistan, küresel emisyonlara çok küçük bir payla katkıda bulunuyor. Bugün dünyada sel riski altında yaşayan insanların yaklaşık %90’ı, yoksul ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor. İklim felaketlerinden sonra toparlanmaya çalışmak, bu ülkelerin kamu borçlarını onlarca yıl boyunca artırıyor.

Zengin ülkeler ise “yeşil dönüşüm” söylemini sürdürürken, çoğu zaman yaptıkları şey emisyonları başka ülkelere ihraç etmek. Kirli üretim Küresel Güney’de gerçekleşiyor, kârlar Küresel Kuzey’de toplanıyor. Örneğin, Fransız yatırımcıların yurt dışındaki varlıkları hesaba katıldığında, Fransa’nın gerçek emisyonları %36 artıyor. Duman ihraç ediliyor, servet elde tutuluyor.

Bize bireyler olarak karbon ayak izimizi küçültmemiz gerektiği söylendi. Ancak gerçek şu ki, dünyanın en zenginleri için daha fazla karbon salmak, çoğu zaman daha fazla servet üretmenin bir yolu. Ama bu durum tesadüf değil. Bu, aşırı serveti koruyan, şirket kirliliğini ödüllendiren ve kârı insan hayatının önüne koyan bir ekonomik sistemin sonucu.



Bugün anlattıklarımız, iklim krizinin ne “doğal” ne de “kaçınılmaz” olduğunu gösteriyor.  Bu kriz, alınan siyasi kararların, korunan ekonomik çıkarların ve cezasız bırakılan kirliliğin sonucudur.

Bir yanda, hava kirliliğini azaltmanın insan hayatına nasıl bir katkı sağladığını artık hesaplamak istemeyen kamu kurumları var. Diğer yanda, felaketlerin maliyetini kayda geçiren, devletin bıraktığı yerden kamusal bir görevi devralan sivil kuruluşlar.

Ve daha geniş resimde şunu görüyoruz: İklim krizini yaratanlar, onun sonuçlarından en az etkilenenler. Krize en az katkısı olanlar ise en ağır bedeli ödeyenler. Bu yüzden mesele bireysel tercihlerle sınırlı değil. Mesele, aşırı serveti koruyan, şirket kirliliğini ödüllendiren ve kârı insan hayatının önüne koyan bir sistem.

Sonuç çok net: Ya yaşanabilir bir gezegenimiz olacak, ya da milyarderler. İkisini birden sürdüremeyiz. Ve bu gerçek değişmeden, iklim krizini durdurmak mümkün değil. 

Ben Atlas Sarrafoğlu. Haftaya Apaçık Radyo’nun İklim Kuşağı Konuşuyor programında buluşana dek, kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.