Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, geçtiğimiz yıl Tanıl Bora ile gerçekleştirdiği “Antroposen’de Türkiye: Çevre Düşüncesi, Bellek ve Yeni Cereyanlar” başlıklı söyleşiye yeniden dönüyor; Türkiye’de çevre düşüncesinin bağımsız bir “cereyan” olup olamayacağını, ekolojizm ile çevrecilik arasındaki farkları ve Antroposen çağında düşüncenin nasıl yeni bir zemine kavuşabileceğini tartışıyor.
Bu hafta biraz farklı bir şey yapacağız. Geçtiğimiz yıl Tanıl Bora ile gerçekleştirdiğim, “Antroposen’de Türkiye: Çevre Düşüncesi, Bellek ve Yeni Cereyanlar” başlıklı söyleşiye yeniden dönmek istiyorum.

Bazen bir program kaydedilir, yayınlanır ve yoluna devam eder; ama bazen de bir programın içindeki fikirler, zamanın ruhuyla birlikte yeniden yankılanır. Özellikle de düşünce dünyasında hızlı yargıların, keskin etiketlerin, kolay hükümlerin dolaşıma girdiği dönemlerde…
Türkiye’de düşünce üretmek zor bir iş. Fikir üretmek daha da zor. Bir düşünceyi sakin bir biçimde tartışabilmek ise belki hepsinden zor. Oysa entelektüel alanın varlık nedeni tam da budur: karmaşık meseleleri basitleştirmeden konuşabilmek.
Tanıl Bora ile yaptığımız söyleşide temel bir soru sormuştuk: Türkiye’de çevre düşüncesi bağımsız bir “cereyan” olabilir mi?
Bu soru sadece ekolojiyle ilgili değildi; aynı zamanda Türkiye’de düşüncenin nasıl akışlar halinde oluştuğu, ideolojilerle nasıl kesiştiği, nerede yoğunlaştığı, nerede zayıfladığı ile ilgiliydi.

Tanıl Bora’nın düşünsel üretimi, bu tartışmaları daha geniş bir zemine taşıyor. Özellikle Cereyanlar1, Türkiye’de fikir akımlarını birbiriyle temas halinde, gerilim içinde ve tarihsel süreklilikler üzerinden okuma cesareti gösteren nadir çalışmalardan biridir. Bu kitap, yalnızca bir ideoloji tarihi değildir; Türkiye’de düşüncenin nasıl dolaşıma girdiğini, nasıl kristalleştiğini ve nasıl sönümlendiğini gösteren bir harita gibidir.
“Cereyan” kavramının kendisi bile, düşünceyi donmuş kalıplar içinde değil, akışkan, hareketli ve dönüşebilir bir alan olarak görmemizi sağlar.
Söyleşide dikkat çekici bir nokta şuydu: Cereyanlar’da ekolojizmin müstakil bir bölüm olarak yer almaması bir eksiklik değil, bir tespitti. O dönemde çevre düşüncesi henüz yeterince özerk ve bütünlüklü bir ideolojik yönelim gibi görünmüyordu. Bir duyarlılık vardı, yerel mücadeleler vardı, ama güçlü bir düşünsel hararet ve süreklilik henüz oluşmamıştı.
Tanıl Bora’nın yaptığı şey tam da buydu: Bir başlığın olup olmamasından önce, o başlığın hangi tarihsel ve düşünsel yoğunlukta bir akıma dönüştüğünü sorgulamak. Bir fikrin cereyan olabilmesi için yalnızca duyarlılık değil; süreklilik, temas, ekol ve tartışma zemini gerektiğini hatırlatmak.
Bu düşünme biçimi benim için de öğretici oldu. Akademik çalışmalarımda sıklıkla vurguladığım tarih bilincinin, yalnızca kronolojik bir arka plan değil; fikirlerin yoğunlaşma ve dağılma biçimlerini anlamanın anahtarı olduğunu başka bir açıdan görmemi sağladı. Bu nedenle de ayrıca kıymetliydi.
Aradan geçen yıllarda ise iklim krizinin aciliyeti, ekolojik yıkımın görünürlüğü ve küresel tartışmaların yoğunluğu, bu alanı başka bir yere taşıdı. Belki bugün yeniden yazılsa, bu başlık artık bir cereyan olarak anılmaya adaydır.
Burada önemli bir ayrım da var: çevrecilik ile ekolojizm arasındaki fark. Çevrecilik çoğu zaman doğayı insanın dışındaki bir alan olarak görür; korunması gereken ama sistemin bütününü sorgulamayan bir yaklaşım üretir. Oysa ekolojizm ya da Yeşil Hareket, insan–doğa ilişkisini baştan düşünmeyi önerir. İnsan merkezli bir tahakküm fikrini sorgular. Ve kaçınılmaz olarak kapitalizmin sınırsız büyüme mantığıyla hesaplaşmayı gündeme getirir.

Söyleşide geçen güçlü bir cümleyi burada hatırlatmak isterim: “Antikapitalist olmadan bu meseleleri konuşamayız.”
Bu bir slogan değil; bir tarih okumasıdır. İnsan–doğa ilişkisindeki tahribatın kapasitesi ve sistematikliği düşünüldüğünde, kapitalizmi bir milat olarak görmek gerektiğini söyleyen bir analizdir. Bağıran değil, düşündüren bir cümledir bu.
Türkiye’de çevre düşüncesi hep olmuş gibi ama aslında hep olmamış gibi kaldı. Yerel direnişlerde, HES karşıtı mücadelelerde, maden karşıtı eylemlerde, kıyı savunularında görünür oldu. Ama güçlü, birbirine bağlanan bir düşünsel ağ kurmakta zorlandı. Yerel kaldı, parçalı kaldı.
Belki de burada Tanıl Bora’nın erken dönem eğitim tartışmalarını analiz ederken işaret ettiği yapısal mesele yeniden karşımıza çıkıyor. Geç Osmanlı’dan beri eğitim “memleketi kurtarma” anahtarı olarak görülmüş, ama aynı zamanda ideolojik inşanın da aracı hâline gelmiştir. Bu çift yönlü anlam yükleme, düşüncenin kurumsal süreklilik üretmesini zorlaştırmıştır.
Tanıl Bora’nın sayfalarında gördüğümüz o aydın tipi –çoğu zaman otodidakt, parçalı, ekolsüz ve yalnız– yalnızca bir tarihsel figür değildir. O figür, düşüncenin neden kalıcı ekoller üretemediğini de anlatır. Şerif Mardin’in dikkat çektiği dar kamusal aydın kadrosu, Oğuz Atay’ın ironik biçimde “yalnızlık dini” diye tarif ettiği entelektüel hâl… Bunlar bir edebî metafor değil, bir düşünce sosyolojisidir.
Oysa ekoloji yalnızca bir doğa meselesi değil. Aynı zamanda bir bilme biçimi. İnsan–doğa–canlılar arasındaki ilişkiyi başka türlü düşünme biçimi. Ve bu düşünme biçimi bir etik doğurur. O etik, bizi sorumluluğa çağırır. O sorumluluk da kaçınılmaz olarak siyasi bir alana taşır.
Yani ekoloji; epistemoloji, ahlak ve siyaset arasında kurulan bir köprüdür.

Bugün Antroposen çağında yaşıyoruz. İklim krizi artık soyut bir gelecek senaryosu değil. Aynı yerde yaz geçiren biri bile değişimi fark edebiliyor. Bu koşullarda çevre düşüncesinin bir cereyan olup olmayacağı sorusu, akademik bir merak değil; yaşamsal bir mesele.
Belki de asıl mesele şu: Ekoloji, Türkiye’de ideolojik kampların ötesinde yeni bir düşünsel zemin kurabilir mi?
Ve daha zor bir soru: Bu zemin yalnızlık üretmeyen, ekol üretebilen, polemiğin ötesinde tartışma kültürü kurabilen bir zemin olabilir mi?
Bu soruya kesin cevaplar vermek kolay değil. Ama soruyu sormaya devam etmek gerekiyor çünkü eylemsiz duyarlılık bir şey ifade etmiyor. Ama düşünmeden verilen tepkiler de bizi ileri taşımıyor.
Kıyamet dili de, yüzeysel rahatlama dili de bizi ileri taşımıyor.
Gereken şey, derin ama yumuşak bir ısrar.
Bugün düşünce alanında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de belki bu: acele etmeyen, slogan üretmeyen, kolay hüküm vermeyen bir zihinsel sabır.
Tanıl Bora’nın kıymeti tam da burada yatıyor. O, fikirleri hızla tüketilecek nesnelere dönüştürmüyor. Onları yerleştirip, bağlamına oturtuyor, tarihsel süreklilikleriyle birlikte düşünüyor. Cereyanlar gibi bir kitap, sanırım ancak bu tür bir zihinsel disiplinle yazılabilir. Çünkü cereyanları görmek, sadece bugüne bakmak değil; geçmişin katmanlarını, bugünün gerilimlerini ve geleceğin ihtimallerini birlikte okuyabilmektir.
Tanıl Bora’nın yaptığı, Türkiye’de düşüncenin hem gücünü hem kırılganlığını göstermek. Ekol eksikliğini romantize etmeden, yalnızlık duygusunu yüceltmeden, ama onu inkâr da etmeden. Bir düşünürün asıl kıymeti belki de buradadır: Düşünceyi bağlamından koparmamak.
Türkiye’de entelektüel üretim çoğu zaman ya hızla parlatılır ya da hızla tüketilir. Oysa bazı düşünürler vardır ki, onların değeri zamanın hızına göre değil, düşüncenin derinliğine göre ölçülür. Tanıl Bora, bu isimlerden biri benim için.
Kolay üretilmeyen fikirler kolay tüketilebilir olamaz. Derinlik, sabır ister. Katmanlı düşünce, hızın egemen olduğu bir çağda konforlu değildir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, böyle düşünceleri yeniden dinlemektir. Savunmak için değil; anlamak için. Tepki vermek için değil; düşünmek için.
Düşünceyi savunmanın en zarif yolu, onu yeniden dolaşıma sokmaktır.
Şimdi, bu programda o söyleşinin bir bölümünü yeniden dinleyeceğiz. Belki yeniden dinlemek, yeniden düşünmek için bir vesile olur.
1 Cereyanlar, Türkiye’deki ideolojilerin tarihini katı kategoriler halinde değil, düşünsel bir akış ve gerilim hattı içinde okumaya davet eden çok kıymetli bir eserdir. Tanıl Bora, ideolojileri donmuş kimlikler olarak değil; temas eden, savrulan, birbirini etkileyen ve zaman içinde kristalleşen “cereyanlar” olarak ele alır. Bu yaklaşım, benim için özellikle tarih düşüncesinin anlamını yeniden kuran bir çerçeve sundu. Çünkü bir fikri yalnızca bugünkü konumuyla değil, hangi tarihsel yoğunlukta oluştuğuyla değerlendirmek gerektiğini hatırlatır.
Bugün ideolojileri tarihten kopuk, bağlamından soyutlayarak ele almanın ne kadar yüzeysel ve maliyetli olabileceğini düşündüğümüzde, Cereyanlar’ın yaptığı şey hafıza ile unutma arasındaki o ince çizgiyi görünür kılmaktır. Cereyanı görmeden hüküm vermek, çoğu zaman düşünsel unutmanın bir biçimine dönüşür. Bu nedenle kitap yalnızca bir ideoloji tarihi değil; düşünceyi zamansallığı içinde okuma disiplinine dair güçlü bir hatırlatmadır.
Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de Siyasî İdeolojiler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.


