İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Şili’de ahtapot çiftçiliğinin yasaklanmasından okyanuslardaki balık popülasyonlarının azalmasına, Avrupa Birliği’nin tekstil atıklarına yönelik yeni düzenlemelerinden karbon piyasalarına ve savaşın iklim üzerindeki etkilerine kadar farklı başlıklara değiniyor.
Merhaba, Apaçık Radyo’da İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz. Bugün dünyadan iklim krizi, okyanuslar, tüketim kültürü ve çevre politikalarıyla ilgili dikkat çekici gelişmelere bakacağız. Deniz ekosistemlerinden tekstil endüstrisine, karbon piyasalarından savaşın iklim üzerindeki etkilerine kadar uzanan bu haberler, aslında tek bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Gezegenle kurduğumuz ilişkiyi gerçekten değiştirebiliyor muyuz?
İlk haberimiz Güney Amerika’dan geliyor. Şili, ahtapot çiftliklerini yasaklamaya hazırlanıyor.

Ülkede gündeme gelen yeni bir yasa tasarısı, endüstriyel ölçekte ahtapot yetiştiriciliğini tamamen yasaklamayı hedefliyor. Tasarı kabul edilirse Şili, Latin Amerika’da ahtapot çiftçiliğini yasaklayan ilk ülke olacak.
Yasa teklifini sunan milletvekili Marisela Santibáñez ve destekleyen çevre örgütleri, ahtapotların son derece zeki ve yalnız yaşayan canlılar olduğunu, bu nedenle endüstriyel üretim için uygun olmadığını vurguluyor. Uzmanlara göre kapalı tanklarda yoğun şekilde yetiştirilmeleri hem hayvan refahı açısından ciddi sorunlar yaratıyor hem de deniz ekosistemleri üzerinde baskı oluşturabiliyor.
Şili’nin bu adımı, yoğun su ürünleri yetiştiriciliğinin çevresel ve etik etkilerine karşı dünya genelinde artan tartışmaların da bir parçası olarak görülüyor. Tasarı aynı zamanda ahtapotların hukuki koruma altına alınması gerektiğine dair küresel tartışmaları da güçlendirebilir.
Deniz ekosistemleri üzerindeki insan baskısı yalnızca yetiştiricilik tartışmalarıyla sınırlı değil. Okyanusların kendisi de hızla değişiyor. Bilim insanlarının yayınladığı yeni bir araştırma, denizlerdeki balık popülasyonlarının geleceğine dair oldukça çarpıcı veriler ortaya koyuyor.
Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan bir çalışma, yaklaşık 34 bin balık popülasyonuna ait 700 binden fazla biyokütle verisini inceledi.
Araştırmaya göre okyanusların uzun süreli ısınması, Akdeniz, Kuzey Atlantik ve Kuzeydoğu Pasifik’te toplam balık biyokütlesinde yılda yaklaşık yüzde 20’lik bir düşüşe yol açıyor.
Bilim insanları, deniz sıcaklık dalgaları sırasında balıkların daha serin sulara göç etmesi nedeniyle bazı bölgelerde geçici artışlar görülebileceğini, ancak bunun sağlıklı ekosistemlerin göstergesi olmadığını vurguluyor. Aynı dönemde daha sıcak bölgelerdeki balık popülasyonlarının ise yüzde 40’tan fazla azaldığı belirtiliyor.
Araştırmacılara göre bu durum, deniz yaşamında sessiz ama büyük bir kaybın yaşandığını ve iklim krizinin okyanus ekosistemleri üzerindeki etkilerinin giderek derinleştiğini gösteriyor.
Denizlerde yaşanan bu dönüşüm, aslında küresel üretim ve tüketim sistemleriyle de yakından bağlantılı. Çünkü doğa üzerindeki baskının önemli bir kısmı, hızlı üretim ve aşırı tüketimden kaynaklanıyor. Bu konuda önemli bir adım ise Avrupa Birliği’nden geldi. Avrupa Birliği, satılamayan kıyafet ve ayakkabıların imha edilmesini yasakladı.

AB Konseyi tarafından kabul edilen “Sürdürülebilir Ürünler için Ekotasarım” düzenlemesi, tekstil sektöründeki “al-üret-at” modelini dönüştürmeyi hedefliyor. Yeni yasayla birlikte markaların satılamayan yeni ürünleri yakması ya da parçalayarak imha etmesi artık mümkün olmayacak. Büyük şirketlerin bu kurala iki yıl içinde uyum sağlaması gerekiyor.
Düzenleme ayrıca şirketlerin ne kadar ürünü neden imha ettiklerini kamuya açıklamasını zorunlu kılıyor. Avrupa Birliği’nde her yıl yaklaşık 5,8 milyon ton tekstil atığı ortaya çıkıyor. Yeni kuralların amacı bu devasa atık miktarını azaltmak.
Yasanın bir diğer önemli unsuru ise “Dijital Ürün Pasaportu”. Ürünlere eklenecek taranabilir etiketler sayesinde tüketiciler, bir ürünün sürdürülebilirliği, üretim süreci ve geri dönüştürülebilirliği hakkında bilgiye erişebilecek.
Uzmanlara göre bu adım, küresel moda endüstrisini daha dayanıklı, tamir edilebilir ve geri dönüştürülebilir ürünler tasarlamaya zorlayarak döngüsel ekonomiye geçişte önemli bir dönüm noktası olabilir.

İklim kriziyle mücadelede yalnızca üretim ve tüketim modelleri değil, finansal araçlar da giderek daha fazla gündeme geliyor. Birleşmiş Milletler, Paris İklim Anlaşması kapsamında kurulan karbon piyasası mekanizmasıyla ilgili önemli bir adım atarak ilk karbon kredilerini onayladı.
Sistem, ülkelerin ve şirketlerin kendi emisyonlarını dengelemek için başka ülkelerde sera gazı azaltımı sağlayan projeleri finanse etmesine olanak tanıyor. İlk onaylanan proje ise Myanmar’da uygulanıyor. Proje kapsamında daha verimli pişirme ocakları dağıtılarak hem yakıt tüketimi hem de ormansızlaşma ve hava kirliliği azaltılmaya çalışılıyor. Üretilen karbon kredileri, Güney Kore ve Myanmar’ın iklim hedeflerine katkı sağlayacak.
Birleşmiş Milletler yetkilileri, temiz pişirme teknolojilerinin hem emisyonları azaltabileceğini hem de sağlık ve ormanlar üzerinde olumlu etkiler yaratabileceğini belirtiyor.
Ancak bazı uzmanlar, karbon piyasalarının yanlış uygulanması durumunda şirketlerin gerçek emisyon azaltımı yerine “yeşil aklama” yapmasına da yol açabileceği konusunda uyarıyor.
Paris Anlaşması’nın hedefi, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin oldukça altında, mümkünse 1,5 dereceyle sınırlamak. Bu yeni karbon piyasası mekanizması da bu hedefe ulaşmak için finansal bir araç olarak görülüyor.
Ancak iklim krizinin bir başka boyutu daha var ki çoğu zaman yeterince konuşulmuyor: savaşlar ve militarizasyon. Programlarımda bu konudan sık sık bahsetmeye çalışıyorum ancak Orta Doğu’da yaşanan son gelişmelerle birlikte bu konudan bir kez daha bahsetmenin gerekli olduğunu düşündüm.
Araştırmalar, savaşlar ve askeri faaliyetlerin de küresel emisyonlar üzerinde ciddi bir paya sahip olduğunu gösteriyor. Araştırmalara göre dünya genelindeki askeri faaliyetler, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %5,5’inden sorumlu. Bu oran, eğer tek bir ülke olarak değerlendirilecek olsaydı, dünyanın en büyük emisyon kaynaklarından biri anlamına geliyor.
Uzmanlara göre askeri operasyonlar, savaş uçakları, tanklar, askeri gemiler ve küresel üs ağının enerji ihtiyacı nedeniyle son derece yüksek miktarda fosil yakıt tüketiyor. Araştırmalar ayrıca ABD ordusunun dünyadaki en büyük kurumsal sera gazı yayıcılarından biri olduğunu gösteriyor.
Savaşların iklim üzerindeki etkisi yalnızca askeri faaliyetlerle sınırlı değil. Bombardımanlar ve çatışmalar altyapının yıkılmasına, orman yangınlarına ve çevresel kirlenmeye yol açarken; savaş sonrası yeniden inşa süreçleri de büyük miktarda karbon salımı yaratabiliyor. Örneğin bazı araştırmalar, büyük ölçekli savaşların toplam emisyonlarının birçok ülkenin yıllık karbon salımını aşabildiğini ortaya koyuyor.
Bununla birlikte uzmanlar, askeri emisyonların önemli bir kısmının uluslararası iklim anlaşmalarında zorunlu raporlama kapsamına girmediğini ve bu nedenle gerçek iklim etkisinin tam olarak hesaplanmasının zor olduğunu belirtiyor.
Bilim insanları, artan askeri harcamaların ve küresel silahlanmanın hem enerji tüketimini hem de sera gazı emisyonlarını artırabileceğini, bunun da iklim hedeflerini zorlaştırabileceğini ifade ediyor.
Bugün programda Şili’de ahtapot çiftçiliğinin yasaklanmasından okyanuslardaki balık popülasyonlarının azalmasına, Avrupa Birliği’nin tekstil atıklarına yönelik yeni düzenlemelerinden karbon piyasalarına ve savaşın iklim üzerindeki etkilerine kadar farklı başlıklara baktık.
Tüm bu gelişmeler bize iklim krizinin üretim biçimleri, ekonomik sistemler ve politik kararlarla doğrudan bağlantılı bir mesele olduğunu hatırlatıyor.
Bu haftaki programım burada son buluyor. Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor’da haftaya yeniden buluşana dek kendinize sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen çok iyi bakın.


