Ulan Algoritma!

-
Aa
+
a
a
a

Bu hafta Youtube kanalımızdaki "Açık Dergi: Portreler" serisinin konuğu Sena Gül (nam-ı diğer Paptircem)! Sena Gül'le "averaj" olmanın güzelliğini, nostalji bağımlılığını, kendi plak şirketini kurarak algoritmalara nasıl meydan okuduğunu konuştuk.

İ. M: Hepinize hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bir başka bölümle karşınızdayız. Sena Gül ile birlikteyiz bugün. Merhaba Sena, hoş geldin.

S. G: Sesin inanılmaz.

İ. M: Önce onu söyleyeyim. Senin sesinden daha az inanılmaz oldu kesin, o yüzden.

S. G: Çok etkilendim.  Bir anda ciddi bir ortamda böyle sesler kesildi falan. Her şey ciddiye binince ben dedim: "Tamam, ben önemli bir yerdeyim, sakin ol sen."

İ. M:Apaçık Radyo ciddiyeti; "cinneti" diyecektim aslında bir anda. Cinnet gibi günler geçiriyoruz çünkü. Evet, işte kendimizi böyle stüdyolara kapatıp biraz da kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz aslında.

S. G: Evet, aynen öyle.

İ. M: Bu sohbetlerle... Çok teşekkür ediyoruz.

S. G: Ben teşekkür ederim çağırdığınız için. Bana da bir kurtarma operasyonu olacak burası kesinlikle yani.

İ. M: Ben seni pandemi zamanı; "Valla biz ne yapıyoruz, bütün bağlarımızı kaybettik dünyayla, insanlarla nasıl yazışıyorduk, nasıl konuşuyorduk?" diye etrafa bakarken Twitch'te gördüm.

S. G: Sen çok eskiden biliyorsun.

İ. M: Ben evet, oralardan; şanslıyım yani, senin o zamanlarından biliyorum.

S. G: Şans mı artık bu, nedir ben bilmiyorum.

İ. M: Valla aslında Twitch'in şansıydı bence.

S. G: Aaa, teşekkür ederim. Ama ben Twitch'te çok komik, çok garip şeyler de yaptım. Fortnite oynamaya çalıştım, LOL oynamaya çalıştım, korku dolu anlar kameralara yansımıştı işte hani.

S. G: Geldi mi hiç oyun oynarken falan?

İ. M: Tabii ki denk geldim. İzlemişliğim de var.

S. G: Kesitler... Allah'ım yani her şeyi yaptım. Her şeyi denedim. Canım ne istiyorsa o gün onu yaptım. Ona başlangıcım falan çok komikti.

İ. M: Evet, belki o sonsuz olasılıklara da gireriz girmesine.

S. G: Tabii tabii.

İ. M: Yani benim için şöyleydi tabii ki: Twitch'te böyle yaratıcı şeyler de olabiliyor ya da Twitch'te insanlar bir araya geliyor. İnsanların bir araya geldiği daha organik ortamlar da var falan diye düşündüm. Ne mutlu.

S. G: Tam olarak onu istiyordum zaten, onu yapmaya çalışıyordum. O yüzden çok mutlu oldum yani onu oradan sevip de beğenmiş olmana.

İ. M: O günden bugüne hakikaten izliyoruz, biz aramızda hep konuşuruz yani. Sonra çok farklı platformlar oldu. Şimdi biz bu söyleşiyi kaydettiğimizde çok yeni yayınlanmış bir parçan var Sertab Erener ile.

S. G: Allah'ım nereden nereyedir ya? Fortnite'tan Sertab Erener'e bir yolculuk.

İ. M: Gerçekten "Fortnite'tan Sertab Erener'e" headline'ını da çıkaralım yani bu arada. Çok komik. Evet, bu sırada zaten Paptircem diye de anons etmedim seni, öyle bildik.

S. G: Aa teşekkür ederim, doğru.

İ. M: Şimdi Sena Gül... Tamamen bıraktın mı, tamamen değişti mi yani? Evet. Bu da zor olmayacak mı? Algoritma bununla barışacak mı?

S. G: Kesinlikle zor olacak. Kesinlikle insanları alıştırmak da zor olacak. Tıpkı sizin de değişiminiz gibi belki. Artık bir de bu benim verdiğim bir karar. Arkasında durmak gerekiyor. Onu böyle taşımak lazım. Eski insanların da gönlünü hoş tutmak lazım; "Bakın hiçbir şey değişmedi, sadece bu değişti" falan diyerek. Ama yani başından beri hani Twitch'te çok tatlı, bence çok özel, böyle beni iyi hissettiren bir isimdi. Çünkü çocukluğumdan beri her platformda Paptircem ismini kullanıyordum ama yaptığım müzikle Paptircem'in temsil ettiği o şakalı şukalı, komik maske diyeyim… Bu kötü anlamda bir maske değil ama herkesin maskesi olduğu gibi benim de bir personam var yani. Ben işte her şeyi alaya almayı seven, dalga geçmeyi seven bir insanım ama müziğim hiç öyle değil. Müziğim hiç dalga geçmiyor, tam tersine hani o palyaço benim falan gibi bir şey. O yüzden Paptircem hiçbir zaman sürpriz olarak çıkan sözlerimi -ki hiç tahmin etmiyordum böyle şarkılar yazabileceğimi- yansıtmıyordu.

İ. M: Onu konuşmak istiyorum.

S. G: Tabii ki. Ve o yüzden benim için çok büyük bir ayrım hissettiriyor. Dolayısıyla artık zaten vermem gereken, baştan vermem gereken bir kararmış ama müziğe başlangıcım benim planlı programlı bir şey hiç değildi yani.

İ. M: Biraz onu konuşalım istersen. Çok eskilere dayanıyor. Lise zamanından profesyonelliğe adım atıyorsun sen aslında.

S. G: Hiç profesyonellik mi dersin artık? Çocuklar kendi aralarında eğleniyor.

İ. M: Konservatuvar var.

S. G: Tabii ki yani. Konservatuvar meselesi de tam böyle işte orta sınıf aile komikliğinde... Annem hırslanıp yazdırıyor beni konservatuvara.

İ. M: Yolova'da?

S. G: Yalova'da, tabii canım böyle. Yalova'da bir belediye konservatuvarı açılıyor. İşte müzik öğretmenleri diyor ki: "Sena'nın kulağı iyidir, onu hani siz bir yerlere yazdırın falan." Annem de "Tamam burası açılıyormuş, hadi buraya yazdırayım" diyor. Keman... Kemanla benim alakam yok. Keman öğrenmeye çalıştım, ben sınava öyle girdim. Gıy gıy gıy böyle kulağımdan çıkardığımı şeyle... Ve geçtim. Çünkü kulağımı fark etmişler ki aldılar. Sonra piyanoyu görüp dedim "Bu ne ya, ben gıy gıy uğraşamam bununla." Hani böyle duvarlara çarpa çarpa bir mezuniyet... Öyle bilinçli verilen, "ben konservatuvar mezunuyum" diyebileceğim bir şey yok aslında ortada yani.

İ. M: Ama bir kulağın varmış ve o seni aslında o yola sokmuş sonuçta. Evet. Ama böyle ciddi ciddi şey düşünmüyordun herhalde, zaten şimdi çocukluk diyorsun. Algoritmalar konuşulmuyordu o dönem muhtemelen. Başka dinamikler vesaire vardı ama şey diye de düşünmedin herhalde; büyük stadyumlarda konserler vermek ya da...

S. G: Benim şarkı söylemem falan mümkün değil ki. Değil yani. O başka bir büyü o. Onu hani "sorcerer" gibi... Senin o gücün olması lazım. O başka bir insanın yapabileceği bir şey yani. Bende o yok. Bende o güç yok. O yüzden onlar büyü yapıyor yani. Anladın mı? Benim televizyonda izlediğim bütün o Şebnem Ferahlar, Sertab Erenerler falan onlar başka insanlar, başka güçleri olan süper kahramanlar ve biz de onlara "Aa ne kadar da harikalar" deyip imreniyoruz. Bu benim müzikle alakam. Ancak piyanoyla eşlik edebilirim. Bu kadar.

İ. M: Peki nereden geldi o efsun? Nerede duydun kendi sesini?

S. G: Yani işte böyle korolar... Küçükken bazı korolarda toplaşılıyor işte; ilkokul okuma bayramları, şunlar bunlar. Orada da garip bir şekilde çok fazla insanla beraber söylemenin verdiği bende bir coşku var. Bunda varım ama "Solo, tek başına çık söyle" falan... Mümkünatı yok ki böyle bir şeyin. Sesim çok iyi değil zaten. O zamanlar düşündüğüm şeyi hâlâ böyle... Çok inanmam buna ama zamanla... Bence en büyük şansım doğru insanlarla, kolektif bir enerjiden çıkan bir özgüvendi benimki. Ben kendi kendime buna ulaşamazdan yani. Beni böyle doğru, samimi insanlar, müzisyenler, müziğe âşık insanların verdiği bir güçle... Yani kendi sesimi duymaya başladım. Yoksa ben hayatta söylemezdim yani.

İ. M: Evet. Valla korolar o zaman senin sesini keşfetmene yol açmış değil mi? Evet, evet.

S. G: Ki o yüzden bütün şarkılarımda böyle yüz elli tane kanal koro var. Hepsinde. Çünkü çok seviyorum koro müziğini. Hem de böyle bir köküme bir hatırlatma gibi de hissettiriyor. Çok severim yani.

İ. M: Konserlerde de epey böyle bir kalabalık çıkıyorsunuz sahneye hakikaten. O çok güzel hissettiriyor. Yani zaten tabii sen sahneye çıktığında dinleyiciden duyuyorsun şarkını, o müthiş bir andır eminim yani. Böyle bir ekstaz anı düşünürüz ama izleyen için de şarkının o çok sesli hali de çok büyüleyici. Ama tam da söylediğin galiba o kolektif durum. Belki sana isnat edilen, belki de yapıştığını da düşünüyorsun ama "bir jenerasyonun sesi olma" somut hali gibi.

S. G: Ne mutlu.

İ. M: Büyük bir şey.

S. G: Ay ne güzel ya. Evet yani koroyu oraya bağlamak bence güzel bir nokta olur kesinlikle. Ama jenerasyonun sesi olma büyük bir şey olur.

İ. M: Tabii ki, büyük yani.

S. G: O yüzden orada mıyım, doğru mu yapıyorum, her şey gerçekten oraya yakın mı bile onu bilmiyorum.

İ. M: Onu dinleyici zaten söylüyor.

S. G: Bence böyle bir şeyi söyleyebilecek olman, söylemiş olman bir kere çok mutluluk verici ama herhalde yine amaç olarak edindiğim, düstur olarak başladığım bir şeyden ziyade; ben çok herkes gibi normal bir insan olduğumu kabul ediyorum. Yani ailem normal, işte ekonomik durumumuz normal; benim işte bütün etnik kökenim, her şeyim, tipim, suratım, boyum... Ben averaj bir insanım ve bununla barışıyorum. Hani benim sivri bir tarafım yoktur; çok parlak ya da çok sönük değilim. Hep her şeyim normal, ortadadır; akıl sağlığı falan. Dolayısıyla bu, hani orta sınıf olmayı kabul etmek demek ve bunlar hakkında bir şeyler yazmak demek otomatik olarak bence çoğu insanda... Ben de duvarlara bakarak böyle biraz mutsuz, biraz ailesiyle kavgalı ama ailesini çok seven; onlara ne zaman "Beni dinlemiyorsunuz" falan dese suçluluk hisseden, nankör hisseden bir çocuktum yani. Bence çoğumuz öyle büyüdük.

İ. M: Çoğumuz öyle büyüdük, evet.

S. G: Dolayısıyla hani o birazcık ses olmaya yaklaştıysam bence onun sebebi çok günlük şeylerden bahsediyor olmam. Çünkü normal olan, normal ve sıkıcı bir şeydir. Ve sıkıcı olan hakkında yazmak benim en keyif aldığım şey. Orada duran bir şeyi parmakla göstermek keyifli geliyor bana. Hiç daha fazla bir şeye ihtiyaç duymuyorum. İşte aşk, ulvi bir şeyler, böyle büyük büyük anlatılara gerek yok yani. Bu kahveyi sürekli doldurup unutuyorum çünkü dikkatim çok dağınık ve salak gibi bunu hep unutuyorum, "Aptal Sena" diyorum. Onun hakkında yazmayı seviyorum yani. Belki o kadar empati kurulabiliyorsa bir sebebi böyle bir şeydir. O da beni çok mutlu ediyor yani.

İ. M: Evet, o empatiyi biz de video izler gibi izliyoruz, sahnelerden öyle görüyoruz.

S. G: Ne güzel.

İ. M: Bu da çok heyecan verici. Evet, bu averaj olma meselesi bir yandan çok da geniş bir kesimin aslında ihtiyacına denk geliyor. Yani... Evet. Şimdi çok fazla konser olmuyor. Oluyorsa da işte ne bileyim, bilet paralarına insanların yetemediğini çok görüyoruz ve konuşuyoruz. Etraftaki en büyük tartışma o oluyor; "Nereye gidiyor bu mesele?" falan diye. O yüzden yani o konserlerdeki o buluşma anı da iyice kıymetlendi gibi geliyor. O yüzden belki dinleyicinin seninle kurduğu yakın ilişkinin böyle bir izahı da var. Öyle bir muhabbet anı oluşuyor çünkü orada ve sen o normal dediğin hikâyeleri anlatırken aslında onlara kendilerini anlatmış oluyorsun. Yalnız olmadıklarını düşünüyorlar aslında.

S. G: Şu anda en galiba sıkıntılı gördüğümüz şeylerden biri; tabii ki dönüp dolaşıp aynı yere geliyor ama herkese şu an kişisel gelişim veya işte psikoloji adı altında bahşedilen "Hepimiz özeliz, biriciğiz" lafı. Evet ama aynı zamanda hepimizi ortak kılan bir sürü şey var. Bu kadar özel olma derdi, bu kadar çığır açma, bu kadar ölümsüz olma derdi bana komik geliyor. Çünkü insanız ve öleceğiz falan, böyle komik. Yani bu kadar büyük büyük laflar, büyük büyük iddialar, çok büyük kıyafetler... Ya tabii ki sanatının bir parçasıdır falan, onlardan bahsetmiyorum ama hani bu sanat üretiminin içindeki bu motivasyonun saf kalması, kendini anlatacağın bir yerde kalması falan bana daha kutsal geldiği için böyle o çok süslü cümlelerden, çok büyük şeylerden kaçıp sahnede de onu hep yapmaya çalışıyorum yani. Prova etmem konuşacağım şeyi; o anın enerjisi, oradaki insanlar her nasıl hissediyorsak ortaklaşan... Onlar hakkında konuşmaktır yani.

S. G: Bu kadar.

S. G: Daha fazlasına gerek yok zaten.

İ. M: Bence de gerek yok. Bu bile zaten çok kıymetli değil mi?

S. G: Evet, teşekkür ederim.

İ. M: Burada da biraz bunu çıkarmaya çalışıyoruz zaten.

S. G: Evet, burası da aynı şekilde. Sen bir soru hazırlamıyorsun, bir akışta gidiyorsun falan. Bunlar bence çok benzer motivasyonlar ve işin keyfi de burada biraz.

İ. M: Evet, yan yana gelip insanlarla buluşmak aslında. Başka da hiçbir dert yok, ona da şüphe yok. Evet, peki... Son dönemde, son albümünde, 2024 albümünde daha doğrusu, benim şöyle bir şey dikkatimi çekti. Biraz da garipsedim, onu itiraf edeyim. Tabii ki lütfen. Söyleyeyim, açıkça konuşayım yani. Bir yerde şarkı bitiyor bir track'te ve diyorsun ki: "Ben böyle şarkı yazmayacağım artık." Yabancılaştım o anda bir vapur yolculuğunda falan.

S. G: Vapurda mıydın?

İ. M: Evet, o sırada vapurdaydım.

S. G: "Kaptan"dan bahsediyorum ama... Onu bir de dedeme yapmıştık. Adam Deniz Liman İşletmelerinde falan yıllarca çalışan kaptandı yani. O yüzden vapurda denk gelmen de güzel olmuş.

İ. M: Çok ilginç bir şey. Evet. Kaptan tam Moda Burnu'na dönüp Adalar'a doğru giderken o şarkıyı dinliyordum.

S. G: Martılar falan...

İ. M: Evet, martılar. Çok ilginç bir denk gelişti hakikaten. Ama dedim ki: "İstemiyor mu bu şarkıyı söylemek? Nasıl yani?" falan diye düşündüm. Nasıl çıkıyor o zaman? Yani istemediğin bir şarkı nasıl çıkabilir insanın içinden? O bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor? "Bunu demeliyim, bu hikâyeyi anlatmalıyım. Anlatmazsam bana dert olacak" gibi bir yerden ve sonra da "Söyledim kurtuldum" gibi mi oluyor mesela?

S. G: O kadar güzel bir soru ki bu, hiç bunu düşünmemiştim gerçi. Artık oradaki "Böyle şarkılar yazmayacağım bir daha"nın sebebi... Benim nostaljiye olan sapkın bir bağımlılığım var. Yani nostalji; geçmişe yönelik bu çocukluğumuza dair, eski küçük anılara dair... Özellikle de kaybettikten sonra anlaşılan güzel fotoğraflar, videolar, dedem... Dedemle gittiğimiz yazlık günleri... O belki çok alıştığımız bir şeydi ama şimdi dönüp baktığında her şey çok daha saf geliyor, daha temiz geliyor falan. Bu nostalji hissi galiba dramın, mutsuzluğun en güzel hali, yani en naif hali. O yüzden beni en çabuk ağlatan, en çabuk üzen ama bir yandan da bağımlısı olduğum bir acı var orada. Bugünün kıymetini hatırlatan bir şey. Şu an sıkılıyoruz bir şeylere ama birkaç yıl sonra "Ne güzel muhabbet etmiştik biz İlksen’le" diyeceğiz ya. O yüzden belki de hani "Böyle şarkılar yazmayacağım bir daha..." Yani bu kadar ağlamak... İçim için ağladım o kayıttan sonra ve her konserde de dedemi anarak üzülüyorum. Çünkü çocukluğa bir özlem var. İşte ailenin her gün bir arada toplaşması, sohbetleri, oyuncaklarım, şunlarım bunlarım... Bunları çok özlüyorum ve bugünden beni soğutuyor yani. Oraya dönmek istiyorum hep falan. Bu nostalji konusunu artık şey yapmaya, bugünle barışmak istiyorum yani. Galiba o da öyle bir yerde. Duygusal bir konuydu benim için yani. Belki o yüzden öyle demişimdir, hiç bilmiyorum.

İ. M: Evet, belki de. Yok, ben bir yandan şeyi de düşündüm: Şimdi az evvel hani Twitch günlerini söyledik ama Twitch günlerinden sonra da senin mesela dostlarınla, müzisyen dostlarınla ürettiğin işler de var. Yine böyle hani sanki mucitler gibi enstrümanların başında falan. Böyle çok detaylı, çok esprili, çok acayip şeyler falan... Ama işte 2024 albümüne gelince başka bir duygu ortaya çıkıyor.

S. G: "Hiç beklemiyordum" dedim ya yani. Ben kendi müziğimi yaparken "Funklar yaparız, elektronikler, davullar zurnalar hani patlarız yani" diye düşünürken piyanonun başına bir geçtim; ya ağlamak... "Dedem canım dedem, zaman geçip gidiyor, Allah bizi kahretsin öleceğiz böyle" falan. "Yirmilerim böyle mi geçecekti bu ülkede? Lanet olsun" falan... Hiç beklemiyordum gerçekten yani. Benden bu çıkamazdı herhalde. Çünkü insanlarla olan etkileşimim her zaman komiklikler, şakalar. Paptircem yani... Eğlen et falan. Müzik direkt içimden çıktı ve böyle çıktı. Olduğu gibi de bıraktım işte yani.

İ. M: Evet ama bunun şöyle olduğunu düşünmüyorum mesela: "O hâl Paptircem'di de şimdi artık Sena Gül böyle değil."

S. G: Değil. O da benim hâlâ bir parçam canım. Hiçbir yere gitmişliği yok. Ama müzikte içimden böyle bir şey çıktığına inanamıyorum hâlâ da. Garip geliyor yani. Ben ilk başladığında böyle bir şey hayal etmiyordum kesinlikle. Dediğim gibi funk yapacaktım ben.

S. G: Funk... Al sana funk! İki tane hareketli şarkım var yani. Çok komik değil mi bu?

İ. M: Ama yani sahnen de öyle değil. Sahnede tabii ki şarkıların duru anı...

S. G: Yoksa yani jilet dağıtacağız konserlerde. Hiç olacak iş değil.

İ. M: Zaten herkes de çok teşne bence o jiletlere. Hepimiz daha doğrusu.

S. G: Şaka şaka, jilet değil peçete dağıtıyoruz.

S. G: "Kaptan"dan sonra, o şarkıdan sonra bakıyorum çipil çipil herkes ağlıyor, bir şeyler oluyor falan diyorum. Hemen sevgili Roadies'imiz Göktuğ'a diyorum: "Göktuğcuğum, peçete servisini başlatabiliriz."

S. G: Gidiyoruz, herkesin peçetesini dağıtıp devam ediyoruz.

İ. M: Evet bakalım, ilerleyen kayıtlarda, plaklarda neler çıkacak ortaya?

S. G: Evet.

İ. M: Böyle kalmayabileceğini de düşünüyorum.

S. G: Çünkü hatta kalmayacağını düşünüyorum.

İ. M: Yok, böyle kalmayacak.

S. G: Garip bir yere evrildi benim de dramım yani. Büyüyorum. Hani yaralar alıyoruz. İnsanlarla iletişimimiz, ilişkilerimiz... Benim çok değişti. Eskiden çok daha kolay güvenirdim. Şimdi yapıp böyle çok beylik beylik şey gibi; "İşte şimdi kimseye güvenmiyorum" falan değil ama... Yani büyüdükçe bence bu ülkede, ve belki otuz yaşların gelmesi mi öyle bir dünya yaratıyor bilmiyorum ama, böyle çok şeyler manasızlaşıyor hani. "Bir sürü arkadaşımız olsun, bir sürü bir yerlere gideyim, şöyle yapayım böyle yapayım" yerine işte sakin anlar; üç dört tane çok yakın arkadaşınla oturup işte PlayStation oyna, filmini izle, yat uyu yani. Hiç böyle o kadar büyük şeyleri kovalamaya da gerek yok gibi böyle bir küçülmeye gittim hayatımda. Ve bu bana daha büyük bir mutluluk ve sakinlik veriyor. Mutluluk demiyorum ama huzur getirdi. Daha huzursuz bir insandım mesela. Şimdi görüyorum kendimi biraz daha sakinleştim. Biraz daha hırslarımdan arınmaya başladım falan... Böyle şeyim yani, büyüdüm gibi geliyor. Umarım öyledir. O yüzden müziğim de değişiyor.

İ. M: Evet.

S. G: Ve yani hiç beklemediğim şeyler yazmaya başladım bu yıl. Hiç alışık olmadığım şeyler, hiç bilmediğim bir janr, bilmediğim bir dil ve...

İ. M: Daha yayınlanmamış kayıtlardan bahsediyorsun.

S. G: Evet. Ama yani bilmiyorum. O çıktığında seninle tekrar konuşmak, onu dinlediğindeki tepkini o kadar merak ediyorum ki.

İ. M: Çok sevinirim.

S. G: Garip gurip bir şeyler çıkıyor şu an. Hiç de filtrelemiyorum.

İ. M: Aklıma böyle şeyler geliyor. Meditatif...

S. G: Bilmiyorum canım. Vallahi bilmiyorum. Hep beraber göreceğiz. Ben de göreceğim. Şu an bir fikrim yok.

İ. M: Heyecanla bekliyorum valla. 

S. G: Ben de heyecanla bekliyorum.

İ. M: İşte "no pressure" derler. Tabii ki kendi zamanında üret ama hakikaten heyecandan düşüyorum.

S. G: İnşallah bakalım. Bu yıl her şeyi yetiştirmeye çalışacağım çünkü sabredemiyorum. Çıkması lazım. Tutamam ben.

İ. M: Kendi plak şirketinde zaten, yani kendi isminin eski ismini dedin, şimdi öyle olması lazım.

S. G: Paptir Records olarak.

İ. M: Paptir Records olarak devam edecek muhtemelen hikâye bu.

S. G: Tabii tabii.

İ. M: Ya bunu konuşmasak olmaz; Apaçık Radyo'dayken, "bağımsızlık" diyorken. Yani burası çok uzun yıllardır zaten bunu farklı açılarda anlatmaya çalışıyor. Konuyu bir yere sabitlemeden herkesin kendi özelliğini ve özgünlüğünü de anlatmaya çalışıyoruz. Ama bizim de çok böyle bir dert olan meselemiz; hani algoritmalarda o makineyle nasıl iletişime geçeceğiz meselesi. Az evvel anlattığın hikâye makineleri o kadar da umursamadığını anlatıyor bana aslında.

S. G: Hiç, başta hiç umurumda bile değildi. Bana ne yani? Dinlenmezse ne âlâ, çünkü utanıyorsun. Dinlenirse de ne âlâ çünkü "birkaç tane daha yapayım" cesareti geliyor. İki türlü de hiçbir kaybın olmadığı bir şey aslında para dışında.

İ. M: Para dışında evet. Küçük bir problem olarak.

S. G: Küçük bir problem var, evet.

İ. M: Ama yani hani şey; ilk başta da kendi topluluğunu oluşturarak ortaya çıkışın filan aslında yani böyle bu dijital ortamın temel nimetleri bunlar. Hani o toplulukların oluşması, kendi orijinalliğini ortaya koyabilmen... Şimdi insanların biraz daha böyle olumsuz bir yerden "algoritma" diye söyledikleri şey aslında şirketler.

S. G: Evet.

İ. M: Algoritmik düşünmeye hiçbir zaman çok uzak olmadık ama şirketlerin bu kadar hayatımızın içine girmesi ve kreatif boyutu bu kadar kesiyor olmalarına bir itiraz dillendirmek gerekiyor. Bu konuda fikirlerini Paptir Records'ın mütevelli heyeti başkanı olarak...

S. G: Ayrıca sahibi olarak ve genel koordinatörü olarak... Ve çaycısı da olarak aynı zamanda!

İ. M: Çaycısı, her şeyi olarak.

S. G: Her şeyi olarak. Biraz az ama olsun. Böyle bir şirket sahibi gibi anlatınca çok büyük bir şey sanıyorlar insanlar. Oysaki Paptir Records ofisi İstanbul'da ikamet eden bir oda. Dümdüz benim çalışma odam. Ve canım ne isterse... Bugün ses kaydı alırım: "Selam arkadaşlar, şimdi size bir şarkı söyleyeceğim. Lay lay lay lay. Teşekkürler dinlediğiniz için." Kapatırım ve bunu dağıtabilirim. Yani aslında şirket bu. Ben ne istersem onu yapabilirim. Bu böyle çok büyük bir başlangıç gerektiriyor gibi düşünülüyor. Oysaki hayır.

İşte belki de onu anlatmak gerekiyordur insanlara. Hani "yapım şirketiyle çıkıyor bu işler" diye düşünüyoruz. Bir fonlayan var, bir şirket tarafından o şarkılar alınıyor ve şu kliplerin çekiliyor; bir anda saçını makyajını yapıyor insanlar falan gibi bir ün yolculuğu falan gibi bir şey yok artık. Bitti o, geçmiş olsun. İyi ki de yavaş yavaş bağımsızlar ele geçirmeye başladı, iyi ki oluyor bu. Aslında şu anda herhangi bir yapımcı olmadan, herhangi bir dağıtımcıyla, bir sürü şirket var dağıtımcı olarak çalışan, sen gidip diyorsun ki: "Merhabalar, ben müzik yaptım, wav dosyam bu. Kapağını da iPhone'umdan çektim. İşte bir de metin yazdım: 'Ben bu şarkıyı odamda bununla bunu düşünerek yazdım. Keyifli dinlemeler' gibi bir metnim var." Bu kadar mesela. Sanırım bu kadar yeterli. Dağıtımcıyla anlaştıysan diyor ki sana "Tamam, sen bana bu dosyaları ver, ben bir Spotify'a gideyim bakayım ne yapacaklar." Olmadı mı? Tamam. "Merhaba, ben bir tane daha şarkı yaptım. Bu da işte böyle 'Padişahım' diye bir şarkı mesela. Biraz dalga geçtim şurayla burayla falan." Tamam, sen yaptın yani. "Ben karışamam, ben sadece şarkıyı alıp dağıtırım kardeşim." Şarkıyı aldı, dağıttı. TikTok'tan da videolar attım, Instagram'a dağıttım. Şarkı tuttu. Hiç... Ve atıyorum işte "Olsa Bir Yol" diye bir şarkı var, zamanın kıymetini anlamak için yazdım. "Bunu da alır mısınız?" "Tabii alırız, dağıtalım." Dinlenmiyor mu? Tamam, bir tane daha yapayım. Ya bu böyle. Yapım şirketi olsa ben ne "Padişahım"ı kabul ettirebilirim, ne o kapağı kabul ettirebilirim, ne iPhone'dan çekmeyi kabul ettirebilirim. Üstüne bir de bana verecekleri üç kuruş parayla hayatıma devam ederim. Kaybedeceksem de benim kaybım olsun, kazanacaksam da benim kazancım olsun ve kararı ben vereyim. O kapağı iPhone'la çekeceksem ben çekerim yani ve bu benim sanat algımın bir parçası da olabilir. Parasızlıktan çektim deyip gururla da söylerim.

Yani bu müzisyenin kendi kararını, kendi perspektifini en doğru şekilde ifade edebileceği yol Paptir Records yolu yani, ya da işte Kahve Records... Yani ne istiyorsanız yapıp sadece bir dağıtımcı bulup... "Merhabalar, ben bunları bunları yapıyorum. İşte bir sürü de demom var, bunları hayata geçirmek istiyorum. Hazırladıkça size atacağım, siz de dağıtın." Yani dünyanın en basit ve bence en mantıklı şeylerinden bir tanesi. Başta amele gibi hissediyorsun kendini, sonra bir anda "kendi işinin patronu" diyorlar sana. Aradaki fark ne? Dinleniyor olmak. Ama ikisi de aynı. Ben hâlâ amele gibi hissediyorum. Çaycısı da benim, klip yönetmeni de benim, prodüktörü de bazen benim ve keyif alıyorum bu işten. Çünkü her şey benden çıkıyor.

İ. M: Evet, senin hepsi.

S. G: Süper bir yol bence.

İ. M: Evet, kendine işte yabancılaşmadan, çok da böyle komplekslere de girmeden; "beğenildi beğenilmedi" de değil. Oradaki dinamikleri kim kontrol edebilir ki Spotify'a gittikten sonra?

S. G: Şey kötü; yani bu algoritma dediğin kısımda şarkı dinlensin diye hepimizin yapması gereken çok fazla şeyden bahsediliyor. "TikTok çekeceksin, onu yapacaksın, bunu yapacaksın..." Ben de her zaman şeyi demeye çalıştım: Ben Twitch'e de "tutsun, ünlü olayım" diye girmedim ki. İnsanlarla oturup konser izleyebileyim orada YouTube'dan falan dediğim için. Ya da o kitleyi toplayabileyim, onlarla kaliteli sohbet edeyim... Biz Discord'da sürekli bir şeyler konuşuyorduk yani o insanlarla falan. Yani niyetin netse, bir amacın varsa o rüzgârda kendi yelkenini doğru şekilde yönlendirebilirsin.

İ. M: Tabii ki.

S. G: "Ben güzel bu şarkımı şu şu şu amaçla anlatmak istiyorum. Gidip de makyaj tutorialı çekemem" diyorsan zaten kimse sana çek demiyor.

İ. M: O zaten tutmaz muhtemelen de.

S. G: Yani birazcık işte kendini doğru tanıyıp... Ben diyorum ya normal bir insandım. Benim anneannem de normal bir insan ve ben anneanneme dinletiyorum şarkılarımı. Tutar mı tutmaz mı oradan anlıyorum. Sadece bir kamera koydum anneanneme "Padişahım" dinletirken. "Güzel şey, bunu İrem Derici söylesin" falan dedi. Bir tane... Neydi o? İrem nesi o?

İ. M: Derici mi? Derici.

S. G: Hayır, "Tam onun söyleyeceği şarkı bu" dedi. Ve o reels zaten tuttu yani. İrem Derici yorum yazdı, "Padişahım"ı dinletiyordum. Yani bence çok da zor değil benim için ama zorlanan insanları çok iyi anlayabiliyorum kesinlikle.

İ. M: Yani evet yüzde yüz çünkü...

S. G: Manyaklık dönüyor çünkü oralarda şu an.

İ. M: Evet, orada bir manyaklık var. Ya şu anekdotu aktarmadan edemeyeceğim. Bu bizim aramızda da çok konuşuluyor. İşte biz de eskiden sadece radyo yapardık. Şimdi işte TikTok vesaire falan her şeyi konuşuyoruz.

S. G: Siz de her şeyi düşünüyorsunuz.

İ. M: Var benzer bir şey ama yani tabii ki yaratıcılar için özellikle biz bir ekip olarak yapıyoruz çok şükür bunu, senin de tabii dinleyicilerin var ama üretimde biraz teksin. Tabii ki çok kıymetli müzisyenlerin görüşleri vesaire bunlar olmadan da olmuyor ama teksin yani sonuçta.

S. G: Bu çok, çok yani kafa yakan bir şey, evet.

İ. M: Evet, geçen de biri böyle bir yayınla ilgili bir toplantıda konuşurken şey dedi yani hani: "Şimdi bir yandan işte üretici oluyorsun, bir yandan content creator, bir yandan sosyal medya bilmem nesi vesaire filan. Hemingway'in yapması gereken tek bir şey vardı, o da alkolik olmaktı." Ve alkol dostunuz değildir, yüzde yüz değildir.

S. G: Değildir.

İ. M: Bir durum tespitinden ibaret. Şimdi bu tarihte yan yana gelmişken, bu söyleşinin başında da söyledim, bu günlerin seninle en büyük karşılaşmasından biraz daha konuşmasak olmaz bence: Sertab Erener ile. Yani çok da net zaten söylüyorsun; ağlamaklı kılıyor bazen seni, bazen çok heyecanlanıyorsun, bazen inanamıyorsun falan. Ama oluyor işte.

S. G: Oluyor yani.

İ. M: Nasıl oluyor? En çok nerede buluşuyorsunuz Sertab Hanım'la, Sertab Erener ile?

S. G: Ben hayatımda bu kadar çalışkan bir insan görmedim. Çok çalışkan ve en küçük, en küçükten kastım benim sahnem mesela çok küçük bir yer orası onun için, hani kendimi küçültmek için söylemiyorum ama nerelere çıkıyor nerelere gidiyor falan… Ya oraya bile hani kıyafetimi soruyor, ona uygun giyinmek istiyor. Kendi mikrofonunu getirtiyor. Kendi sesçisiyle geliyor ki hani her şey dört dörtlük olsun. "Şu da var mı? Şunu da şöyle yapalım" falan. Bu özen ve bu kadar yılın ardından da hâlâ o özeni koruyor olmak bu işin galiba en önemli kısmı. En çok orada kendimi benzettim çünkü ben yolun başındayım daha ama aynı böyle delilik bende de var.

İ. M: Detaycılık belki.

S. G: Tabii. "O konser öyle olmaz yani, böyle olacak. O trasta kaç yüksekliğine kadar ona ne asabilirim? Asmazsam olmaz" falan olduğu için bu bana umut da verdi. "Demek ki doğru yoldayız" yani. Rezerve edemem, rahatsız edici.

İ. M: Yalnız değilim.

S. G: Aynen, yalnız değilim. O yüzden en çok orada benzettim kendimi ama müthiş bir insan, çok mütevazı ve hani gençleri böyle şey gibi, hep şey diyor: "Sezen bana bunu yaptı, ben de şimdi diğer insanlara yapmak istiyorum." O yüzden müthiş, müthiş bir dost yani.

İ. M: Evet, böyle nesiller arası bir temas ve bir şey var. Bir de bir yerde onun bir lafını aktarmışsın, alıntılamışsın yani... Sen ona "Arkamda durduğunuz için teşekkür ederim" dedikçe...

S. G: Annem dedi ki yani konserden önce: "Kızımın arkasında durduğunuz için çok teşekkür ederim." Sertab da "Ben arkasında değil ama yanında dururum" dedi.

İ. M: Müthiş bir fark bence arada gerçekten. Evet. Çok güzel. Sahnede öyle izlemek de çok kıymetli. Nasıl ilerleyecek ikinizin ortaklığı?

S. G: Vallahi hiçbir zaman... Dedim ya başta, hani müziğe başlarken de bir plan yapmadım. Ortalarında da hiçbir plan yapmıyorum. Günlük akışımda da "Kariyerimi şöyle yönlendireyim" falan gibi bir şey hiçbir zaman olmadı. Her şarkıda öyle çıkmıyor.

İ. M: Piyanonla çok da doğal bir ilişkiniz var gördüğünüz gibi.

S. G: Aynen yani. Yarın bir gün "Aa olur mu ya şu?" dersek olur. Ya da işte o benden bir şarkı ister, ben ona giderim "Şunu yapalım mı?" diye. Bunların hepsi böyle bir bakışta karar verilecek şeyler. Dediğim gibi yani hiçbir zaman bir plan yapmadım. Bu konuda hiçbir planım yok ama eminim çok güzel şeyler olacak yani.

İ. M: Eminim.

S. G: Evet, güzel gidiyor yani. Bakalım devamında neler olacak.

İ. M: Hem Sertab Hanım'la hem bir yandan da bu collab meselesi filan da senin müziğinde de bence çok önemli ve kıymetli. Çok hani kendi jenerasyonundan da, akranlarından çok kıymetli isimlerle de sesini yan yana getirdin. İşte Mor ve Ötesi özetin... Benim aklımı uçurdu gerçekten. Yani bunu daha sabah birisiyle de konuştum, paylaştım videoyu falan. Ben ilk albümden beri Mor ve Ötesi'ni dinleyen birisi olarak "Vay be hani böyle bir recap yapılabiliyormuş falan" diye düşündüm.

S. G: Ne mutlu ya!

İ. M: Müthişti yani.

S. G: Çok teşekkür ederim. O dönem de apayrı bir dönem. Pandemi; böyle açlıktan sefaletten kırıldığımız ama hani çok kötü bir mikrofon, çok kötü bir midi klavyeyle falan... İlk benim yaptığım ilk prodüksiyon o. Hiçbir fikrim yoktu yani. "Aa nereye bağlanıyor bu?" falan diye yaptığımız bir şey. Ama işte fikir, heyecan... Bunların önüne imkansızlık falan hiçbir önemi kalmıyor ki yani. Yeter ki o "Aa bir dakika, aklıma çok güzel bir fikir geldi" dediğinde koltuktan kalkıp onu yapmak için bir yol bul. Bu kadar. Kalan hiçbir şeyin; işte imkansızlığın, "kameram yok, mikrofonum yok" falan... Hiçbir önemi yok yani. O Mor ve Ötesi şöyle çıktı: Sıfır imkân.

İ. M: Müthiş, hiç öyle hissettirmemişti. Ama orada tabii şey var, fikir o kadar sağlam ki orada...

S. G: Öyle ya, evet. "Yapacağım, yapacağım" falan dediğim günler. İki günde mi beş günde mi ne, böyle uyumadan... İnanılmaz elektrik kesiliyor. Bütün kayıt gitti! Böyle bütün koroları kaydettim, elektrik kesildi sabah beşte. Ha diyorum ki; "Abi ya şu an vazgeçeceğim ya da uyuyup uyanıp tekrar kaydedeyim." Falan... Abi yok, elektriğin gelmesini bekledim. Yedide geldi sabah, yine oturdum. Hepsini baştan kaydedip öyle uyudum.

S. G: O kadar inat yani.

İ. M: Evet, araya uyku sokmamak da iyi fikir.

S. G: Başka türlü olmadı.

İ. M: Olmaz.

S. G: "Bir uyursam ölürüm, bir daha asla yapamam" dedim.

İ. M: Ve hepimiz bundan mahrum kalacaktık gerçekten. Ya şey, Harun Tekin ne tepki verdi ilk duyduğunda?

S. G: Harun abi şöyle anlattı: Kerem abiyle arabada gidiyorlarmış, hamburger yiyorlarmış arabada.
Böyle dinlemeye başlamışlar. İlk demoları atmıştım, dinlemeye başlamışlar. Harun abi arabayı çekmiş, dinlemişler. Hiçbir şey dememişler, hiç konuşmamışlar. Durmuşlar, durmuşlar, durmuşlar. Sonra "Oha" falan demişler ve böyle hani tam yeni albüm yapma dönemlerinde falan ki gözleri dolmuş yani, çok etkilenmişler. Bir şey demeden devam edip "Albüme böyle dört kolla tekrar sarıldık falan" diye anlatmışlar.

İ. M: Vay be.

S. G: Çok, çok güzel. Çok güzel yorumlar bunlar.

İ. M: "Biri bizi gerçekten duymuş" diye düşünmüşlerdi belki de.

S. G: Yani çok... Bilmiyorum, çok özeldi o da ya.

İ. M: Evet buradan dinlemeyenlere de biz tüyomuzu vermiş olalım.

S. G: Evet efendim.

İ. M: Muhakkak.

S. G: Saygı1 versiyonunda... Ne diyorsun? Orada biraz daha şey yaptık.

İ. M: Evet, orada biraz daha paketli gibi.

S. G: Evet, daha böyle ilk albümleri de koyup bir de biraz daha yükselttik. Yani Volkswagen Arena'ya çıkıyoruz madem...

İ. M: Tabii ki canım, tabii ki.

S. G: Yükselsin, evet.

İ. M: Yüzde yüz öyle. Yani her zaten ürettiğiniz şeyin bir alıcısı var, belli bir kesimi var; o genişledikçe de onun ihtiyacı neyse onu yapıyorsun.

S. G: Biraz evet, biraz kayıyor ama.

İ. M: Evet ama yani şey çok güzel, şöyle de güzel aslında: Yani ben ilk izlediğimde de müzikteki o devamlılığı görebilmekte... Sizin elinizde orada daha böyle hani az evvel "sorcerer" dedin ya, daha öyle hani büyülü bir şeye dönüşüyor bence.

S. G: Bak onlardan biri olduk yıllar sonra.

İ. M: Görüyor musun? Acayip bir şey. Evet, onlardan biri oldunuz. İşte o jenerasyonun, farklı jenerasyonların müzik alanında o kadar iç içe geçmesi bana böyle "Oh be, bitmiyor hiçbir şey" dedirtiyor. Hepsi birbirinin içine geçiyor ve bu işte müziğin kendisi. Bu sohbetin de sonuna geldik bile.

S. G: Ne? Ne sonu ya? Saat kaç? Vallahi... Saçmalama.

İ. M: Evet.

S. G: Ama bitmedi daha neler neler konuşacaktık. Ulan algoritma ya! Şurada iki muhabbetin belini kıracaktık.

İ. M: Yani devamı olacak bir muhabbet. Teşekkür ederim burada olduğun için.

S. G: İnanamıyorum. İnanamıyorum. Yazıklar olsun algoritmalara. Ben teşekkür ederim beni çağırdığınız için. Lütfen bir daha çağırın, ikincisini, ikinci chapter'ını da yapalım.

İ. M: Yapalım muhakkak. Sohbetimiz daim olacak diye düşünüyorum zaten.

S. G: Evet, bence de.

İ. M: Heyecanıyla... Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Sena Gül ile birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizi izlediğiniz için.