Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"

-
Aa
+
a
a
a

Hüsnükabul'de, Vijay Prashad ve Waseem Ahmad Siddiqui’yle olayların ötesine geçip dünyayı yöneten asıl yapıları konuşuyoruz. Walter Benjamin’in "Şimdi Zaman" kavramından yola çıkarak, Avrupa’nın faşizmle imtihanını ve Küresel Güney’in yüzyıllardır süregelen acılarını kıyaslayan sarsıcı bir bakış açısına kulak veriyoruz.

""
Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"
 

Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"

podcast servisi: iTunes / RSS

Please click here for the English version.

Hüsnükabul: Vijay Prashad ile Söyleşi Tarih: 27 Ocak 2026

Merhaba herkes, burası Apaçık Radyo. Bugün Ferhat Kentel yok, ben Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.

Bu sabah, 22 Ocak 2026 tarihinde Vijay Prashad ile kaydettiğim sohbeti yayına alıyoruz. Vijay Prashad bir Marksist tarihçi ve gazeteci. Hindistan, Kalküta'da doğdu ve büyüdü. Şu anda Şili’de yaşıyor. Bana o gün İstanbul saatiyle akşam 08:00’de Şili’den bağlandı. Sağ olsun.

Sohbetimizin toplam süresi yaklaşık 40 dakika. Dolayısıyla, röportajın 14 dakikalık bir bölümünü bugünkü programımızda, kalan 24 dakikayı ise gelecek haftaki programda yayınlayacağız. Röportajı iki bölüme ayırdık.

Vijay ile yaptığımız sohbetin merkezinde; şu anda eş zamanlı olarak, arka arkaya, üst üste yaşanan savaşlar, adaletsizlikler ve yapısal eşitsizlikler karşısında “kendimizi ifade etmenin zorluğu” yer alıyor. Başka bir deyişle, yaşadıklarımızı ifade etmenin karmaşıklığı...

Bu zorluk ve karmaşıklık yeni değil. Ancak bu zaman için kaçınılmaz bir ruh hali yaratıyor.

Neye tanık oluyoruz? Her bir felaketten sonra kendimizi ifade etmekle ilgili zorluk yaşıyoruz. En azından ben zaman zaman kendimi bu durumda buluyorum.

Bu ifade eksikliğinin, bu dönemin, yani şimdiki zamanın ruhuna özgü olduğunu seziyorum uzun bir zamandır. Bir başka ifadeyle, hepimizin içinde bulunduğu bu an bize ne anlatıyor?

Filistin’deki soykırıma, İran’ın içinde yaşanan şiddete, Amerika’daki devlet şiddetine, üst üste iki kişinin (üç çocuk annesi şair Rene Nicole Good ve 37 yaşındaki Hemşire Alex Pretti) ICE ajanları tarafından öldürülmesine, Suriye’de süregelen yıkıma tanık oluyoruz. İnsanlığın tarihsel olarak benzersiz bir karanlık anın içinde olup olmadığını, yani böylesine bir dönemin daha önce yaşanıp yaşanmadığını Vijay Prashad’a sordum.

Vijay, bu soruya Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir perspektifle ele almak gerektiğini savunuyor.

Vijay'e göre tarih doğrusal ya da tamamen döngüsel değildir; teknolojik, toplumsal ve siyasal kırılmalarla “spiral” biçimde ilerler. Yani benzer baskı biçimleri tekrar edebilir, ancak her seferinde farklı koşullar ve olanaklarla birlikte ortaya çıkar. Bu nedenle bugünü anlamak, geçmişte yaşananların basit bir tekrarı olarak değil, yeni mücadele biçimlerinin ve olasılıkların ortaya çıktığı bir moment olarak ele alınmalıdır. Röportajda, özellikle halk hareketlerinin, sendikaların ve uluslararası dayanışma ağlarının zayıflatılmasının bu karanlık tabloyu derinleştirdiğini; buna karşılık kolektif politik öznenin yeniden inşa edilmesinin hayati olduğunu vurguluyor.

Şimdi dilerseniz kaydımıza geçebiliriz.


Bize Şili’den Marksist tarihçi, yazar ve gazeteci Vijay Prashad katılıyor. Tricontinental: Institute for Social Research Yönetici Direktörü, LeftWord Books'un Baş Editörü. Kendisini daha önce Arap Baharı, Libya Kışı ya da Washington Kurşunları gibi kitaplarından tanıyoruz. Aynı zamanda, ABD’nin uluslararası müdahaleler tarihi üzerine de çalıştığını biliyoruz.

Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba Vijay, davetimi kabul ettiğin için teşekkürler ve radyo programımıza hoş geldin.

Vijay Prashad: Beni davet ettiğin için çok teşekkür ederim.

Waseem Ahmad Siddiqui: Vijay, bugün seni buraya davet etmemin sebebi; bugüne dair yaşadıklarımızla ve kendimizi ifade etmekle ilgili süregelen bir zorluk var. Yani, biz neye tanıklık ediyoruz? Ve hepimizin içinde bulunduğu bu zaman bize ne anlatıyor? Bu sorular yeni değil. Ama olayların birbiriyle örtüştüğü ve gözlerimizin fal taşı gibi açıldığı zamanlarda karşımıza çıkıyor bu sorular. Paul Klee'nin Angelus Novus tablosunu hatırlarsın. Alman filozof ve düşünür Walter Benjamin’in, 1940 yılında yazdığı son denemesi Tarih Felsefesi Üzerine Tezler'de, tam da bugünlere dair, ifade etmenin zorluğu ve şimdiki zamanı anlamanın güçlüğü hakkında düşüncelerini dile getirerek bu resim hakkında yazdı. Alman Nazilerin Yahudilere karşı soykırım yaptığı dönemde, Walter Benjamin, diğerleri gibi soykırımdan kaçmak istedi ancak başaramadı ve İspanya ile Fransa sınırındaki Portbou sınırında intihar etti. Walter Benjamin, bu denemede Almanca “Jetztzeit” kelimesini kullanıyor. "Şimdi-zamanı" diye çevirebiliriz. Şu anda tanık olduğumuz her şey sert bir rüzgâr fırtınası gibi yüzümüze vuruyor. Ve artık bu zamanda yaşadıklarımızı ifade etmek çok zor hale geldi. Bu noktada sana ilk sorum, kendimizi ifade etmekle ilgili olacak. Yani, hepimizin içinde bulunduğu bu zamanı -şimdiki zamanı- nasıl görüyorsun ve tanımlıyorsun? Filistin'de (İsrail'in soykırımı başladığından bu yana, 7 Ekim 2023'ten beri Gazze'de 70.000'den fazla insanın öldürüldüğüne), İran'da (büyük çaplı protestoların yaşandığına ve Norveç'teki İran İnsan Hakları Merkezi'ne göre son protestolarda 3000 kişinin öldürüldüğüne), Venezuela'da (Başkan Nicolas Maduro'nun kaçırıldığına), Amerika'da (7 Ocak 2026'da 37 yaşındaki Amerikan vatandaşı Renée Good'un Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) ajanı Jonathan Ross tarafından vurularak öldürüldüğüne), Türkiye ve Suriye'ye, özellikle de şu anda Suriye'de yaşanan gerginliğe tanık oluyoruz. Türkiye, Suriye'de tarihsel olarak çok önemli bir rol oynamakta. Ahmed Alşarra'nın geçici hükümeti... Esad rejiminin devrilmesinden bu yana neredeyse bir yıl oldu. Suriye Demokratik Güçleri (SDF) ile Suriye hükümeti arasında şu anda bir ateşkes anlaşması var. Ancak Türkiye'den gördüğümüz kadarıyla, Rojava'daki Kürt azınlık baskı altında. Daha birçok yer sayabiliriz; Ukrayna, Almanya, Hindistan, Pakistan, Azerbaycan gibi... Bana yardımcı olur musun? Hepimizin içinde bulunduğu bu an hakkında düşüncelerini paylaşır mısın? Geçmişte böylesine anların yaşandığı bir dönem oldu mu?

Vijay Prashad: Evet, başlangıç olarak Walter Benjamin'in metnine geri dönelim. Aslında bu metnin karamsarlığına katılmıyorum. Şimdiki zaman kavramına katılmıyorum çünkü bir bakıma bu banal bir kavram. Biz her zaman şimdiki zamanda yaşıyoruz ve şimdiki zaman her zaman giderek daha karmaşık hale geliyor. Şimdi... Belki de insanların birbirleriyle bu kadar bağlantılı olmadığı bir zaman vardı. Farklı teknoloji düzeylerinin bir sonucu olarak çok daha yerel bir hayat sürdüğümüz bir zaman. Bilirsin, senin ve benim ailelerimiz muhtemelen uzun zaman önce Lahor'da bir yerlerde birbirlerini tanıyorlardı. Büyükbabamın ve büyükannemin Lahor'un hemen dışındaki önemli bir Sih topluluğundan geldiğini biliyorsun. Belki de birbirlerini tanıyorlardı. Kim bilir? Onların bilgi ve seyahat alanları çok dardı. Senin Türkiye'ye ya da benim Şili'ye yaptığım gibi seyahat etmediler. Yaşadıkları yerde yaşadılar. Ama şimdi, ya da daha doğrusu son 200 yıldır, belki de daha uzun süredir, Kolomb'un Atlantik'i geçmesinden bu yana, dünya tamamen birbirine bağlı hale geldi. Bilgi, farklı dünya teorileri, bilginin karmaşıklığı ve olayların karmaşıklığı o kadar büyük ki, insanı ezip geçiyor. Böyle oldu ve böyle olmaya devam edecek. Yani, şimdi, 2026 yılında yaşıyoruz. İran'da bir şey oluyor, biz anında öğreniyoruz. Bu da mevcut bilgi birikimimize dahil oluyor. Az önce yaptığın şeye bakalım. Birbiri ardına bir dizi zulmü sıraladın. Peki bunu nasıl anlayabiliriz? Neden anlamalıyız ki? Neden anlamalısın? Bu bir bilgi kaosu çünkü dünyada bir kişinin, senin veya benim, kavrayabileceğinden çok fazla şey oluyor. Bunların bir kısmı, bugün Azerbaycan'da olanları anlamamız için o kadar da gerekli değil. Bunun benim hayatımla ne ilgisi var? Eski bir romanda eski bir hikâye vardır, şöyle der: Ben ülkemde muz yiyorum, eğer muz yersem ve bana muz yediğim için beş kişinin öldüğü söylenirse, bu beni rahatsız eder mi? O beş kişiyi tanımıyorum. Yani onlar benden uzaklar. Ve gerçekten ben muz yediğim için mi öldürüldüler? Yani, birbirimizle o kadar bağlantılı hale geldik ki, bu bağlantı nedeniyle şiddet de o kadar sıradan hale geldi. Bilirsin, çok fazla şey oluyor. İnsanlar bunu sindiremiyor. “Haberleri izlemek istemiyorum” gibi şeyler söylüyorlar. Neler olduğunu duymak istemiyorum çünkü çok bunaltıcı. Evet, çünkü bir anlamda olaylar zihnimizdeki yapıları aşmış durumda. Olaylar düzeyinde takılıp kalmış durumdayız. Benjamin yazarken, şu anda içinde bulunduğumuz zamanın yoğun olduğunu söylüyor. Faşizmin yükselişinden bahsediyor.

Waseem Ahmad Siddiqui: Aynen öyle.

Vijay Prashad: O kitlesel ölümden bahsediyor. Ama diyelim ki Pireneler'de tanışmış olsaydık. O bu düşünceleri düşünürken, ona şöyle derdim: Dinle Walter Benjamin, yüzlerce yıldır kolonilerde insanlar senin şimdi-zaman dediğin şeyi, kitlesel yerinden edilme ve öldürülme olaylarını yaşıyorlar. Evet, Almanya'da gördüğün şey, Avrupa'daki Yahudi halkının yok edilmeye çalışılması, Küresel Güney’deki insanlara çok uzun bir süre boyunca yaşatılan şey. Ve biz buna karşı savaşmalıyız. Bu olaya boyun eğemeyiz. Buna karşı savaşmalıyız. Ama buna karşı savaşmak için, sadece olayları tek tek ele alamayız, altta yatan yapıları da görmeliyiz. Bizim enstitümüz de bunu yapıyor. Sadece olayları, zulümleri tek tek ele almakla değil, yapıyı anlamakla ilgileniyor. Peki, şu anda yapı nedir? On yıllardır, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalılar dünya sistemine hâkim oldular. On yıllardır diyorum, yüzyıllardır demiyorum, çünkü bir dönem geri planda kaldıkları zamanlar da oldu. Resmi sömürgeciliğin sona ermesinden sonra, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri biraz geri planda kaldılar. Sömürgecilik karşıtı hareketlerin yükselişte olduğu gerçeğiyle başa çıkmak zorundaydılar. Sömürgeciliğe, yeni sömürgecilik biçimlerinin dayatılmasına karşı direniyorlardı. Ancak Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Batı, dünyayı gerçekten domine ettiğini hissediyor. Ve Batı'nın dünyayı domine etmesi çok büyük bir bedele mal oldu. Bir anlamda Küresel Güney'i Batı'nın hırslarının kurban bölgesi olarak adlandırıyoruz. Biliyorsunuz; Batı, Batı'daki insanlar lüks bir yaşam sürebilsin diye Küresel Güney'deki insanların hayatlarını feda etti. Ne yazık ki Batı için bu dönem sona eriyor ve Küresel Güney artık fedakârlık bölgesi olmak istemiyor. Bu çalkantılı dönemde Batı, elinden geldiğince dayanmaya çalışıyor, mümkün olduğunca askeri güç kullanıyor; ister Gazze'deki Filistinlilere, ister İranlılara, Venezuelalılara, Çinlilere, Ruslara veya başka birine karşı olsun, her türlü yolu kullanıyor. Bu, büyük bir şiddet dönemidir, ancak Küresel Güney’deki insanlar için yeni bir şiddet değildir. Bu, resmi sömürgecilik döneminden daha kötü değildir. Cezayir'deki katliamlar, Kamerun'daki katliamlar... 20. yüzyılın ortalarından bahsediyorum. 1964'teki darbenin ardından Brezilya'da yaşanan katliamlar, 1965'teki darbenin ardından Endonezya'da öldürülen 1 milyon komünist... Bu mutlaka böyle olmak zorunda değil. Bu rakamlara bile yaklaşmıyor. 1965'te Endonezya'da öldürülen 1 milyon komünist ve onların destekçileri... Tamam, bu rakamlara yaklaşmıyor. Yani hayır, Benjamin'in şimdiki zamanın korkunç ve anlaşılması çok zor olduğu fikrini reddediyorum. Ben bir Marksist’im. Böyle bir ütopya ya da ütopik umutsuzluğa inanmıyorum. Çünkü Tarih Felsefesi üzerine atıfta bulunduğunuz metin, ütopik umutsuzluğun metnidir. Bilirsiniz, tarihin meleği (Angelus Novus) geriye bakıp yıkımı görüyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Bunu kabul etmiyorum. Çünkü yüzlerce yıldır yoksul olan insanlar geriye bakıp “bakın, hayatlarımız korkunçtu” demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Bakın, artık çocuklarımız yemek yiyip okumayı öğrenebiliyor, elektriğimiz var, ampulümüz var ve patates çıkarmak için toprağı kazmamız gerekmiyor.” Geriye bakıp “Tanrım, her şey mahvolmuş” demezler. Bu Avrupalıların bakış açısıdır. Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Geriye bakıp, “Hey, işte Babür İmparatorluğu, onun için ağlıyoruz” demiyoruz. Hayır, onun için ağlamıyoruz. İngiliz İmparatorluğu için de ağlamıyoruz. İleriye bakıyoruz ve diyoruz ki, atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.

Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.

Vijay Prashad ile Söyleşi: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"

Waseem Ahmad Siddiqui:Merhaba herkes, Açık Radyo burası. Bugün aramızda Ferhat Kentel yok. Ben Waseem Ahmad Siddiqui, sizlerle birlikteyim.

Bu sabahki yayınımızda, Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını, yani röportajın tamamını dinleyeceğiz. Bugünkü bölüm yaklaşık 23 dakika uzunluğunda olacak. Ancak bu röportaja doğrudan geçmeden önce Türkiye’den önemli bir basın açıklaması duyurmak istiyorum.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, “Göçmen düşmanlığı erkek şiddetini beslerken, göçmen kadınlar yalnız değildir!” başlığıyla bir açıklama yaptı. Özbekistan uyruklu göçmen kadın Durdona Khakimova’nın cinayeti hakkında yapılacak olan soruşturmanın etkinliğini ve hukuki süreçleri takip edeceklerini duyurdu.

Basın açıklamasının tam metni, çeşitli bağımsız platformlarda ve Göçmen Mülteci Dayanışma Ağının kendi sitesinde yayımlandı. Başlık şöyle: "Göçmen Düşmanlığı Erkek Şiddetini Besliyor: Göçmen Kadınlar Yalnız Değildir!"

Basından elde edilen bilgilere göre Özbekistan uyruklu Durdona Khakimova erkek şiddeti sonucu yaşamını kaybetmiştir. Durdona Khakimova’nın cinayeti hakkında etkili bir soruşturma yapılmasının ve hukuki sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.

Şimdi bu duyuruyu yaptıktan sonra Vijay Prashad ile yaptığımız röportaja geçebiliriz. Ben şimdilik huzurlarınızdan ayrılıyorum. İyi dinlemeler.


Waseem Ahmad Siddiqui: Evet. Vijay, senin Walter Benjamin ile ilgili tepkilerin, benim için son derece önemli bir yanıt oldu. Ve senin reddedişini anlayabiliyorum, ya da en azından çok güçlü bir şekilde hissedebiliyorum. Aldığın pozisyon çok önemli. Ve bu, merak ettiğim ilk soruydu. Birçok şeyi bir araya getirme şeklin de aydınlatıcı oldu. Şimdi, Walter Benjamin’in şimdi-zamanı sorusuna verdiğin yanıtta bahsettiğin tüm bu düşünce sorunları hakkında seninle konuşmak istediğim başka bir soruma gelmek istiyorum.

Son günlerde okuduğum bir şeyi seninle paylaşmak istiyorum. Geçen hafta, 80 yaşındaki tarihçi Alfred McCoy, Democracy Now! programında Amy Goodman'ın konuğu oldu. Röportajda söylediği şeyler aklımda kaldı. Bu, imparatorlukların çöküşüyle ilgiliydi.

O şöyle diyor, alıntı yapıyorum:

“Amerika Birleşik Devletleri çöküşte olan bir imparatorluktur. Ve son yüz yıla geriye dönüp bakarsanız, tarihin dersleri oldukça açıktır. Çöküşte olan imparatorluklar iki şeyden muzdariptir. Birincisi, yurtdışında mikro-militarizm olarak adlandırılan şeyden muzdariptirler. Çöküşteyken, bir tür askeri müdahalenin ellerinden kayıp giden küresel gücü geri kazanacağını düşünerek yurtdışına asker gönderirler. İkincisi ise, son yüz yılda çöküş yaşayan tüm imparatorluklar – Sovyet İmparatorluğu, Britanya İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu ve diğerleri – içlerinde yaşanan darbelerden muzdariptir. Bu nedenle, Amerikan siyaseti giderek daha çarpık ve irrasyonel hale geldikçe, yapmamız gereken şey; bizim çöküşte olan bir imparatorluk olduğumuzu ve özellikle uluslararası alanda bu tür bir irrasyonellik içinde kıvrandığımızı fark etmektir. Ve bu, Amerikan gücü nihayet kaybolana kadar, bir, iki veya on yıl daha devam edecek.”

80 yaşındaki tarihçi Alfred McCoy, imparatorluğun çöküşü hakkında böyle konuşuyor. Şimdi, zamanımızın ruhunda artık çöküş  ve irrasyonellik, düşüncesizlik anlamında, Hannah Arendt'in dediği gibi: düşünme yoksunluğu gibi kelimeler önümüzde giderek daha fazla yer alacak gibi görünüyor. Bu bağlamda, Amerika'ya bakarak, bugün çöküşteki “imparatorluk” ideolojisiyle ilgili ne dersin? Bu soruyu sormamın nedeni, Amerikan imparatorluğunun er ya da geç çökeceğinin çok açık olmasıdır. En azından Alfred McCoy, Amy Goodman ile yaptığı röportajda böyle söylüyor.

Vijay Prashad: Alfred McCoy çok önemli bir tarihçi. Güneydoğu Asya'da eroin politikası hakkında bir kitap yazmış. Bu kitap, Vietnam Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri'nin, o dönemde Güneydoğu Asya'daki gizli savaşı finanse etmek için uyuşturucu ticaretine nasıl karıştığını eleştiren bir kitaptır. Daha sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Amerika'daki Kontraları finanse etmek için kokaini nasıl kullandığını anlatan bir kitap yazmış. Bunu belirtmek çok önemli, çünkü Profesör McCoy'un çalışmaları tam da bununla ilgili. Ve burada, uyuşturucu terörizmiyle tanınan bir ülke olan ABD tarafından, Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro uyurken uyuşturucu terörizmi suçlamasıyla hedef alındı. Bunu belirtmek önemli, çünkü Profesör McCoy'un çalışmaları çok önemli ve çok ilginç.

Ancak bu konuda farklı bir bakış açısı getirmek istiyorum. Öncelikle, Sovyet İmparatorluğu diye bir şey yoktu. Bu ifadeye katılmıyorum. Sovyetler Birliği vardı. İmparatorluk değildi; bir birlik içindeki cumhuriyetlerden oluşurdu. Ama neyse, bunu bir kenara bırakalım. Ayrı bir tartışma konusu. Ancak bu konuya gelince, İngiliz İmparatorluğu'nun çöküşüne veya dönüşümüne bakmak yararlı olacak. Daha önceki biçimlere bakmak yararlı olacak.

Ancak bu aynı zamanda yanıltıcıdır, çünkü Britanya İmparatorluğu çökmeye başladığında, bu çöküşün bir sonucu olarak teknolojinin dönüşümü de vardı. Britanya, çok küçük iç pazarı ve Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nın yarattığı çok zorlu koşullar nedeniyle, kendi teknolojik rolünü ilerletemedi. Ve Amerika Birleşik Devletleri, bu dönemde, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında, teknolojide İngilizleri gerçekten geride bıraktı. Amerika Birleşik Devletleri'nin yapabildiği teknolojik şey, denizaşırı ülkelerde muazzam bir askeri kapasite inşa edebilmesiydi. Bunun nedeni, ABD'nin diğer savaş alanlarından uzak olmasıydı. Japonlar gibi, uçak gemileri inşa etmeye çok önem vermek zorundaydı çünkü uçakları uzak bir yere götürmek zorundaydı. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri'nin sadece yenilik yapmakla kalmayıp genişletmeyi de başardığı savaş teknolojisi, İngilizlerin sahip olduğu her şeyden çok daha üstündü. İngilizler oldukça ihtiyatlı bir imparatorluğa sahipti, imparatorluk tüm dünyaya yayılmıştı ancak Hindistan ile İngiltere arasında çok iyi lojistik hatlar yoktu. Bir yerden diğerine askerleri kolayca nakletmenin bir yolu yoktu. O dönemde kimse bunu başaramadı ancak 1940'larda Amerika Birleşik Devletleri inanılmaz bir askeri teknoloji geliştirdi.

Ve dünya çapındaki üs yapısı; Diego Garcia gibi İngiliz üslerini ele geçirmeleri, Karayipler'deki İngiliz üslerini ele geçirmeleri vb. şeklindeydi ve 900 askeri üsse kadar genişlediler. Bugün, ABD'nin askeri gücünü geri çekmek kolay olmayacak. 1940'larda İngiliz askeri gücü, İkinci Dünya Savaşı'nda büyük zarar görmüştü ve herhangi bir rakibi yenebilecek teknolojik güce sahip değildi. Bugün, ABD aslında bir rakiple karşı karşıya değil. Tek bir rakibi yok. Kendi ekonomik gücünün büyük ölçüde azaldığı bir dünya ekonomisi dönüşümü yaşıyor. Ancak kimse onun askeri gücüne rakip olamaz. Hiç kimse. Trump'ın Avrupalılarla konuşma şeklini bir düşünün. Onlar ABD'ye rakip olamazlar, unutun gitsin. Rusya, Çin; bunlar kendilerini savunabilecek güçlerdir. Amerika Birleşik Devletleri'ne gerçekten meydan okuyamazlar. Amerika Birleşik Devletleri'nin Venezuela gibi büyük bir ülkeye girip, cumhurbaşkanını kaçırıp, onu ortadan kaldırma potansiyeline bakın. Evet. Yani, bizim ülkelerimize, Pakistan'a, Hindistan'a bakın. ABD Başkanı ne derse, onlar da yaparlar. ABD'ye meydan okumak istemiyorlar. Yani bu aynı senaryo olmayacak. Bu, Britanya İmparatorluğu'nun veya daha önceki Hollanda İmparatorluğu'nun çöküşünden yeterince ders çıkarabileceğiniz bir şey olmayacak. Bu karşılaştırılabilir bir şey değil.

Bu konjonktürü gerçekten derinlemesine incelememiz gerekiyor. Bu konjonktürde gördüğümüz gerçekten çok ilginç olan şey; ABD'nin ekonomik gücünü kaybetmiş olmasına, tüm dünyaya yaptırım uyguladığı için artık finansı tamamen kontrol edememesine rağmen, hammaddeleri gerçekten kontrol edememesi. Farklı ülkelerdeki hammaddeleri kontrol edemiyor. Petrol satan ülkelerin petrol satıp karşılığında dolar almasını sağlamak konusunda zorlanıyor. Bu, petro-dolar piyasası için de geçerli. Tüm bunlar zor. Yine de, ABD Başkanı Malezya'ya gidip Enver İbrahim'e “Bunu yapmalısın” diyebiliyor. Enver İbrahim de “Katılıyorum” diyor. Güney Kore'ye gidip aynı şeyi söyledi ve onlar da kabul etti. Oradan ayrıldı. Enver İbrahim, “Venezuela'da yaptıklarından çok memnun değilim” dedi. Trump yarın Kuala Lumpur'a geri dönerse, Enver İbrahim yine “Evet, efendim, ne derseniz yaparım” diyecektir. Neden? Çünkü herkes ABD'nin askeri gücünden, küçük ülkeleri sıkıştırma kapasitesinden korkuyor. Ve Küresel Güney, yeterince güçlü ve birleşik bir varlık olarak bir araya gelmedi. Yani, biz bu konuşmayı yaparken, Almanya Başbakanı (veya siyasetçisi) Merz, Avrupa'nın en büyük güçlerinden birinin birliği olduğunu söylüyor. Gerçekten mi? Gerçekten. Avrupa'nın birlik olduğunu söylüyor. Ben öyle düşünmüyorum. Avrupa'da herhangi bir birlik olduğunu düşünmüyorum.

Evet, Avrupa'da eski Avrupa Topluluğu ve tüm bunlar olduğu için şanslısınız, ama birlik mi? İngiltere AB'den ayrıldı. Diğer ülkelerdeki sağ kanat, buna değer mi diye merak ediyor. Son büyük Avrupa projesi Airbus ve belki de Avrupa Uzay Programıydı. Hangi birlikten bahsediyorsunuz? Ukrayna'yı savunmak için birlik mi? Delirdiniz mi? Bu hiçbir şeyi göstermez. Küresel Güney'de birlik yok. Unutun gitsin. Öyle bir şey yok. Yani tarihten kopyala-yapıştır yapamayız. Mevcut durumu derinlemesine incelemeliyiz. Kopyala-yapıştır yapamayız çünkü bunlar tarihin döngüleri değil. Bu başka bir imparatorluğun çöküşü değil. Bu Roma İmparatorluğu'nun çöküşü değil. Tarih böyle dairesel olarak ilerlemez. Biz dairesel hareket etmiyoruz. Tarihi dairesel olarak görmüyorum. Tarihi spiral şeklinde görüyorum. Ama spiralde teknoloji ve üretici güçlerde de artışlar var. Ve şimdi durum farklı. Roma çökerken, kürekle ve rüzgârla çalışan gemilerle Akdeniz'i geçmek zorundaydılar. Şimdi gemilerimiz nükleer motorlarla çalışıyor. Roma İmparatorluğu döneminde uçakla uçmayı bilmiyorlardı. Şimdi uçakla uçabilir, Venezuela'nın Caracas kentinde bir binanın üzerine konan helikopterle bir lideri kaçırabilirsiniz. Yani teknoloji ve üretici güçler, iktidarın kendini sürdürme kapasitesi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir.

Waseem Ahmad Siddiqui: Evet. Alfred McCoy'un “Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşte olan bir imparatorluk olduğu çok açık” dediği zamanı hâlâ düşünüyorum. Bence bu, en azından gelecekte daha fazla düşünmemi sağlayacak bir konu. Çünkü gördüğüm şey, ve sanırım bu da sana sormak istediğim başka bir soru olabilir... Örneğin, imparatorluğu bir tanrı, her yerde mevcut olan manevi bir tanrı olarak düşündüğümüzde; imparatorluğun her yerde olduğu ifadesi gelebilir ama öte yandan imparatorluğun hiçbir yerde olmadığına da itiraz edilebilir.

Şimdi, ulus devletlerin işlevleri açısından yapı; imparatorluk egemenliğinin amacı, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında ulus devletlerin emperyalizmi ve sömürgeciliğinde olduğu gibi, sadece ülkelerin ve halkların siyasi-toprak olarak dahil edilmesi veya asimilasyonu değildi. Burada, yeni ve "yeni emperyalizm" biçimini vurgulamak istiyorum; esasen küresel düzenin, yani piyasa ekonomisinin normal işleyişini sağlayacak “istikrarlı ve evrensel” bir “barışın” sürdürülmesini amaçlayan siyasi kurumlar aracılığıyla uygulanmakta. Şimdi, bu barış kavramının yanlış ellerde olduğuna inanıyorum. Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere tüm imparatorluklar, ordunun barış getirebilecek bir kaynak olduğuna inanmakta. Dünyaya barış getirmek için “sözde” faaliyet gösteren bu yeni emperyal askeri güçler hakkında ne düşünüyorsun? Uyarı geldi, sekiz dakikamız kaldı.

Vijay Prashad: Evet, kısa keseceğim. Öncelikle, tarihin yeni bir imparatorluk gücünün ortaya çıkacağı bir aşamada olduğumuzdan emin değilim. Bence dünya tarihinin, tek bir imparatorluk gücünün kendi yazdığı sözde "kurallara dayalı düzeni" sürdürerek yönetimi değil, çok taraflı yönetimi talep edebileceğimiz bir aşamasındayız. Bence, Birleşmiş Milletler Şartı'nın bizim şartımız olabileceği küresel bir olgunluk aşamasına ulaştık. Neden böyle olduğunu çok kısaca açıklayayım.

Bakın, bir zamanlar insan uygarlığının aksiyomu “güçlü olan haklıdır” idi. Eski Hindistan'da, bir prens olsaydım, bir at alır, atın sırtına vurur ve onu koştururdum. Atın durduğu yer, krallığımın sınırı olurdu: Ashvamedha-Yajna. "Orası krallığımın sınırıdır" derdim. Eğer sen "hayır, burası benim krallığım" dersen, o zaman savaşırız. Ve doğru olanı bu şekilde belirleriz. Şimdi, sen ve ben farklı türde toplumlarda yaşıyoruz; iki kişi anlaşamadığında, adli makamları arar ve "Bakın, benim evim buraya kadar ya da dairemde kapı burada. Bu kişi bu odanın kendisine ait olduğunu iddia ediyor” deriz. Ve yasal bir süreçten geçebileceğimiz bir yol var. Bu da yargılama sürecidir. Yani, bir cumhuriyetin sıradan vatandaşları olarak bunu kabul ettik. Mesele kaç tane makineli tüfeğim olduğu değil. Katılıyorum, dünyanın bazı bölgelerinde insanlar hâlâ Pajerolarla, Malandros tipi adamlarla ortaya çıkıyorlar. Venezuela'da Malandros var. Sindh'de Waderas var, her neyse. Gangsterler silahlarla ortaya çıkıyorlar. Bunun olduğunu biliyorum. Ama sen ve ben, komşunla bir sorunun olduğunda, temyiz organının kararını, bazı yasal işlemleri, sigortaları, her neyse uygulayan iki farklı ülkede yaşıyoruz. Bıçaklarımızı çıkarıp birbirimizin peşine düşmüyoruz. Yani normal insanlar olarak, dünyadaki milyarlarca insan, "güçlünün haklı olduğu" aksiyomu altında yaşamadığımızı kabul etmiş durumda. Öyle değil. Bazı kuralların olması ve nezaketin önemli olduğu aksiyomu altında yaşıyoruz.

Komşum bana, “Bak, bu patikayı kullanma, bu benim patikam” diyor. Ben de, “Bu patikayı kullanmazsam, sokağa nasıl çıkacağım?” diyorum. Komşum da, “Tamam, anlıyorum, ama bunun benim patikam olduğunu anlamanı istiyorum” diyor. "Evet, tabii ki taahhütnameyi imzalarım. Bu senin, ama lütfen kullanabilir miyim?" "Evet. Geçiş hakkın var." Ve mahkemeye, benim geçiş hakkım olduğunu kaydettirebiliriz, ama ben bunun mülkiyetini talep etmiyorum. Bir anlaşma yaptık sonuçta.

O kadar sıradan ki... Waseem, milyarlarca sıradan insan neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda hemfikir. Milyarlarca insan. İnsanlığın gelişimi, evrimi ve medeniyetinde, sorunlarla yüzleşmek için silahlarımızı çekmemiz gerekmeyen bir aşamaya ulaşıyoruz. İki insan arasında bir sorun varsa, iki ülke arasında bir sorun varsa, bir yargılama mekanizması olması gerekir. Bunu ele alan bir mekanizma olmalı ve bu mekanizma, sizin ve benim anlaşmazlığımızın ülkedeki diğer vatandaşlar tarafından garanti edildiği gibi, dünyadaki diğer ülkeler tarafından da garanti edilmelidir. Onlar, anlaşmamızın saygı göreceğini garanti ederler. Bu anlamda, hakkınızın sonsuza kadar süreceğini düşünmenize gerek yok. Çünkü bunu yaparsanız, silahlarla dolaşmadığımız için gerçekleşen insanlığın ilerlemesinin gerçekliğini inkâr etmiş olursunuz. Atalarımızın muhtemelen bıçak veya kılıç gibi bir şey taşıdığı gibi, ben her yere silah taşımıyorum. Her yere silah taşımıyoruz. Cep telefonu taşıyoruz. Aynı zamanda, uluslararası bir tüzüğümüz var, BM Tüzüğü. Bu çok iyi bir belge.

Bu yüzden, insanların birbirleriyle ilişkilerini iyileştirme kapasitesi konusunda oldukça iyimserim. Bu yüzden, "her zaman bir imparatorluğun olması gerektiğini düşünmeyelim" derim. İmparatorluk sonrası bir gezegen hayal edebiliriz. Çünkü imparatorluğa ihtiyacımız yok. Bölgesel anlaşmalara ihtiyacımız var. Birleşmiş Milletler'in daha ciddiye alınmasına ihtiyacımız var. “Dada”, “Patron” ya da başka bir şeye ihtiyacımız yok. Bunlara ihtiyacımız yok. Bunlar yardımcı olmuyor. Yardımcı olmuyor. Anlaşmalara varmamız gerekiyor. Hindistan ve Pakistan bir anlaşmaya varmalı. Örneğin, Suriye'nin kuzeyinde neler oluyor? Türkiye, orada yaşayan insanlarla bir anlaşmaya varmalı. Sonuçta, anlamaya başladığınız şeylere katılıyorsunuz. İnsanlara nezaketle davranmalısınız. Bizim dönemimizdeki tüm çatışmalar böyle sona ermelidir. Dünyada güç değil, nezaket kurmak istiyoruz.

Waseem Ahmad Siddiqui: Vijay, sadece iki dakikamız kaldı, bu sana son sorum olacak. Biraz zor gelebilir ama sana şunu sormak istiyorum: Karşı imparatorluk olarak adlandırılabilecek, yani alternatif bir siyasi mücadele örgütü olan kurumsal ve normatif biçimler hakkında ne düşünüyorsun? Yani şu anda bu alternatif mücadele biçimi hakkında ne düşünüyorsun?

Vijay Prashad: Evet. Demek istediğim, sadece imparatorluğa karşı bir güç oluşturmak için değil, farklı siyasi güç biçimleri oluşturmak için de mücadelelerin örgütlere dahil edilmesi gerektiğine inanıyorum. Biliyorsun, tüm ülkelerimizde durum aynı. Yüzbinlerce insanı sokaklara dökerek büyük bir hareket başlatabilirsin ama ertesi gün kimse Gezi Parkı'na ya da Tahrir Meydanı'na gitmezse, her şey biter. Evet. Ve sonra, adı neydi? Mübarek değil. O gitti. Sisi. Ama Sisi, Mübarek'e benziyor. Hepsi aynı. Demek istediğim, sadece karşı mücadelelerle işler yoluna girmez. Bir şeyler inşa etmelisin. Bir ev inşa etmelisin. Halk için bir ev.

Waseem Ahmad Siddiqui: Kesinlikle. Bu çok, çok güçlendirici bir yanıt oldu. Vijay Prashad, burada olduğun için çok mutlu oldum ve ayrıca bana katıldığın için çok teşekkür ederim. Umarım gelecek hafta, gelecek ay bu konuyu konuşmaya devam edebiliriz.

Vijay Prashad: Evet, tabii. Kendine iyi bak.

Waseem Ahmad Siddiqui: Vijay Prashad; Marksist Tarihçi, Yazar ve Gazeteci. Tricontinental: Institute for Social Research Yöneticisi ve LeftWord Books Baş Editörü. Vijay, kendine iyi bak.

Vijay Prashad: Çok teşekkürler. Hoşça kal, Waseem. Kendine iyi bak.