Hüsnükabul’de Waseem Ahmad Siddiqui ve Ferhat Kentel, Avukat Gülden Sönmez ile birlikte İsrail cezaevlerinde tutulan Filistinlilerin durumu, idari tutuklama uygulamaları, işkence iddiaları ve gündeme gelen idam yasasının olası sonuçlarını ele alırken; uluslararası hukuk mekanizmaları, evrensel yargı yetkisi ve bu alanda yürütülen suç duyurusu süreçlerini değerlendiriyorlar.
Waseem Ahmad Siddiqui: Merhabalar, günaydın.
Ömer Madra: Günaydın, hoş geldiniz.
Ferhat Kentel: Günaydın.
W.A.S.: Hoşbulduk, çok teşekkürler. Şimdi, 8 Nisan 2026 tarihinde Çağlayan Adliyesi’nin önünde “Filistinli Esirler Adına: Suç Duyurusu” başlıklı bir basın açıklaması yapılmıştı. Bu vesileyle bu sabah çok kıymetli konuğumuz Gülden Sönmez ile birlikteyiz. Hoşgeldiniz Gülden Hanım.
Gülden Sömez: Teşekkür ederim herkese. Günaydın.
W.A.S.: Şimdi, esas konumuza geçmeden önce Gülden Hanım’a ve bu başlığa gelmeden çok kısaca bir gelişmeyi aktarmak isterim. Pakistan’ın başkenti İslamabad’da ABD ile İran arasında iki gün süren ateşkes görüşmelerinin ardından, ikinci tur görüşmelerin yeniden İslamabad’da yapılması öngörülüyor. Bu konuyla ilgili olarak dün, İstanbul’da öğle saatlerinde ve New York’ta sabah saatlerinde Pakistan asıllı siyasi analist Raza Rumi ile bir röportaj yapma imkânımız oldu. Önümüzdeki hafta Çarşamba sabahı bu röportajı yayına alma umudumuz var; dinleyicilerimizle şimdiden paylaşmak istedik.
Şimdi, hatırlayacağınız üzere 30 Mart 2026 Pazartesi günü, Knesset’te 62’ye karşı 48 oyla üçüncü ve son okumadan geçen bir yasa söz konusu. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da bu yasa lehine oy kullandı. Yasa tasarısı, İsrail askeri mahkemelerinde “terör eylemi” olarak nitelendirilen ölümcül saldırıları gerçekleştirmekten suçlu bulunan Filistinlilerin 90 gün içinde asılarak idam edilmesini öngörüyor; bu sürenin en fazla 180 güne kadar ertelenebileceği de belirtiliyor.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve insan hakları örgütleri bu yasayı kınarken, ABD’nin bu yasaya yönelik bir kınamada bulunmadığını görüyoruz. İsrail parlamentosunun bu yasayı onaylamasının ardından Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in kutlama yaptığını da gördük; elinde bir şampanya şişesiyle bu gelişmeyi kutlaması dikkat çekiciydi. Bu görüntü, ölümün kutlanması gibi son derece çarpıcı ve tartışmalı bir tabloyu da beraberinde getirdi.
Bu vesileyle, söz konusu yasaya karşı 8 Nisan 2026 tarihinde, geçtiğimiz hafta, Çağlayan Adliyesi önünde “Filistinli Esirler Adına: Suç Duyurusu” başlıklı bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul’da bir grup avukat ve insan hakları savunucusu — aralarında Avukat Gülden Sönmez’in de bulunduğu — İsrail cezaevlerinde tutulan Filistinlilere yönelik işkence iddialarını ve idam yasasını Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne ve ulusal yargı mekanizmalarına taşıdı.
Dilerseniz şimdi bu basın açıklamasına ve söz konusu yasaya ilişkin değerlendirmelere geçelim. Bu açıklamada neler dile getirildi, bu yasanın olası sonuçları neler olabilir — sizden dinleyelim. Buyurun Gülden Hanım.
G.S.: Evet, şu anda Filistinli olup İsrail cezaevlerinde tutulan kişi sayısına dair elimizde çok net veriler olmamakla birlikte, ulaşabildiğimiz en güncel ve görece sağlıklı bilgileri paylaşmak isterim.
İsrail cezaevlerinde tutulan Filistinlilerin sayısının 10 binin üzerinde olduğunu biliyoruz. 2026 yılı için açıklanan resmi rakam 9 bin 800 civarında. Ancak bildiğiniz üzere, özellikle Gazze’den adeta kaçırılma şeklinde götürülen çok sayıda Filistinli bulunuyor. Bu kişilerin bir kısmı savaş esiri olarak alınıp herhangi bir yargı mekanizmasına çıkarılmadan çeşitli yerlerde tutuluyor.
Tam sayıyı bilemememizin bir diğer nedeni de şu: İsrail’de yalnızca klasik anlamda cezaevleri yok. Kayıtsız tutma merkezleri, istihbarat birimlerine bağlı sorgu merkezleri gibi farklı yerlerde tutulan kişiler de söz konusu.
Bu nedenle genel tabloya baktığımızda, 10 binin üzerinde Filistinli esirden bahsediyoruz. Ben özellikle “esir” ifadesini kullanıyorum çünkü hukuki karşılığı buna daha yakın. Ancak genel kullanımda “mahpus” ya da “hapsedilen kişiler” şeklinde de ifade edilebilir.
Zira bu kişilerin önemli bir kısmının adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldığını; hatta bazı durumlarda herhangi bir mahkeme kararı, resmi tutuklama ya da gözaltı işlemi olmaksızın tutulduklarını biliyoruz.
F.K.: Gülden Hanım, çok pardon; sözünüzü kesmeden araya girip kısa bir şey sormak istiyorum: Son zamanlarda sosyal medyada çok sayıda, özellikle çocukların gözaltına alındığını gösteren videolar dolaşıyor. Ailelerinden ya da sokaklardan alındıkları görülüyor. Bu çocuklara ne oluyor? Bu kişiler tutukluluk merkezlerine mi götürülüyor, cezaevine mi konuluyor, nasıl bir süreç işliyor?
G.S.: Şu anda benim tespit edebildiğim ve ulaşabildiğim sayı yaklaşık 350. Bu şekilde isimleri bilinen, takibi yapılabilen yaklaşık 350 çocuk tutuluyor; buna ek olarak yaklaşık 100’e yakın kadının da benzer şekilde tutulduğunu biliyoruz.
Bu çocuklarla ilgili olarak İsrail’in özellikle Batı Şeria’da uyguladığı dikkat çekici bir yöntem var. Kadın, erkek ya da çocuk fark etmeksizin “idari tutuklama” denilen bir uygulama söz konusu. İsrail güvenlik güçleri evlere girerek, sokakta ya da kontrol noktalarında çocukları alabiliyor ve herhangi bir somut suç isnadı olmaksızın bu çocukları yaklaşık bir yıla varan sürelerle tutabiliyor. Bu uygulama, kendi ifadeleriyle “riskin bertaraf edilmesi” olarak gerekçelendiriliyor.
Ancak bu süreç, bildiğimiz anlamda bir adli tutuklama değil çünkü savcı ya da mahkeme kararı olmaksızın gerçekleştirilebiliyor. Bazı çocukların bir yıl tutulduğu, bırakıldıktan sonra yeniden alındığı; bazılarının mahkemeye sevk edildiği, bazılarının ise hiç mahkemeye çıkarılmadan uzun süre tutulduğu biliniyor. Elektronik kelepçe takılarak ev hapsine gönderilen çocuklar da var. Bu tabloya bakıldığında, çocukların özgürlüğünden mahrum bırakılması konusunda son derece yaygın ve tartışmalı bir uygulamayla karşı karşıya olunduğu görülüyor.
Öte yandan Gazze’den de, özellikle savaş sürecinde, çok sayıda çocuğun aileleriyle birlikte ya da ailelerinden ayrı şekilde kalabalıklar içinden alınıp götürüldüğüne dair bilgiler bulunuyor.
F.K.: Peki, en azından akıbetleri üç aşağı beş yukarı biliniyor mu? Bu çocuklar nerede tutuluyor?
G.S.: Batı Şeria tarafından tutulmuşsa, Ferhat Bey, akıbetlerine dair belli ölçüde bilgi edinmek mümkün. Ancak Gazze’den alınıp götürülenler söz konusu olduğunda, onların nerede olduklarını bilmek ve izlerini sürmek neredeyse imkânsız hale geliyor.
Savaş ortamında götürülen kişilerden, örneğin Dr. Hüsam Ebu Safiye’yi hepimiz hatırlıyoruz. Onun durumu tüm dünyada takip edildi; buna rağmen akıbeti hakkında net bilgiye ulaşmak bile son derece zor. Böyle bir durumda, savaş sırasında ailesini kaybetmiş ya da tek başına kalmış çocukların alınıp götürülmesi halinde, onların izini sürmenin ne kadar güç olduğunu tahmin etmek zor değil.
Ne yazık ki bu çocukların aileleri, yakınları, onların hayatta olup olmadığını, nereye götürüldüklerini ya da nasıl tutulduklarını çoğu zaman bilmiyor. Örneğin Hind’in hikâyesini düşünün; eğer o araçta öldürülmeyip esir alınmış olsaydı, belki de onun akıbetinden hiçbir şekilde haberdar olamayacaktık. Bu da benzer durumda çok sayıda çocuğun var olabileceğini düşündürüyor.
İsrail içinde insan hakları için çalışan, son derece kıymetli kurumlar ve yapılar da var. Bunlar arasında sadece Arap kuruluşlar değil, aynı zamanda antisyonist Yahudi grupların da yer aldığını biliyoruz. Adalah ve B'Tselem gibi kurumlar bu konuda araştırmalar yapmaya ve müdahil olmaya çalışıyor. Ancak mevcut tabloya bakıldığında, bu kurumların çabalarına rağmen tüm vakalara ulaşmak ve etkili bir hak mücadelesi yürütmek açısından İsrail içinde yeterince elverişli bir ortamın bulunduğunu söylemek ne yazık ki zor.
Ö.M.: Ben de bir şey sorabilir miyim, pardon Gülden Hanım. Gazze’nin adeta son yaşam hattı olarak anılan Dr. Hüsam Ebu Safiye — Kemal Advan Hastanesi’nin müdürü — kendi çocuğunun öldürülmesine de tanıklık etmişti. Hastaneyi terk etmeyi reddettiği gerekçesiyle 2025 Ekim ayında gözaltına alındığı; o tarihten bu yana da ağır işkenceye maruz kaldığı, ciddi kilo kaybı yaşadığı ama buna rağmen direndiğine dair haberler geliyordu. Bu yüzden “Gazze’nin son yaşam hattı” olarak anılması da çok sarsıcıydı. Öte yandan Hind Receb’in hikâyesi… Hatta onun üzerine yapılan filmi izlemek bile insanın yüreğinin kolay dayanamayacağı bir şey. Buna rağmen bu tür uygulamalar hâlâ devam ediyor, değil mi?
G.S.: Kesinlikle devam ediyor. Açıkçası bizim yaptığımız çalışmada hem bu duruma dikkat çekmek, hem de doktor örneğinde olduğu gibi dünyanın fark ettiği ama aslında çok daha geniş olan tabloyu görünür kılmak istedik. Gerçek fotoğrafı ise esir takasları sırasında gördük.
Hatırlarsınız, otobüslerle getirilen kişilerin bedenleri yaşananları adeta çıplak bir delil gibi ortaya koyuyordu. Vücutlarındaki işkence izleri, aşırı zayıflıkları, hastalıkları, psikolojik durumları ve hareketleri; içeride yaşanan büyük dramı ve sistematik işkenceyi açıkça gösteriyordu. Serbest bırakılanların anlattıkları da bunu doğruluyordu.
Biz avukatlar olarak, Filistinli tutuklulara yönelik işkenceleri zaten gündemimizde tutuyorduk ancak 7 Ekim’den sonra ve özellikle esir takasları sırasında uzun süre hapsedilmiş kişilerin serbest bırakıldıklarındaki durumlarını görünce bu konuya özel olarak odaklandık. Şu anda yaklaşık 25 esiri temsil ediyoruz ve bu sayı her geçen gün artıyor. Müvekkillerimizin bir kısmı esir takasıyla serbest bırakılıp tedavi için Türkiye’ye gelenler, bir kısmı hâlâ Gazze’de yaşayanlar, bir kısmı ise hâlâ hapiste olan kişilerin yakınları.
Uzun süreli ve detaylı bir çalışma yürüttük. Hem içeride olan mahpusları, hem de serbest bırakılanları ayrıntılı biçimde dinledik. Örneğin, bir müvekkilim yaklaşık 23 yıl boyunca, sorgu ve istihbarat merkezleri dahil olmak üzere 10’a yakın farklı yerde tutulmuş. Ancak özellikle 7 Ekim sonrası uygulamalara odaklandım çünkü bu tarihten sonra cezaevi sisteminin tamamen değiştiği yönünde bilgiler alıyorduk ki müvekkillerimizin anlatımları da bunu doğruladı. Özellikle Itamar Ben-Gvir’in cezaevi yönetimleriyle yaptığı toplantıdan sonra kuralların tamamen değiştiği ve mahpusların onurunu, direncini ve iradesini kırmaya yönelik bir sistem kurulduğu ifade ediliyor.
Anlatılanlara, tanıklıklara, fiziksel bulgulara ve doktor raporlarına baktığımızda son derece ağır ve sistematik bir işkence düzeniyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Çok temel insani ihtiyaçların dahi karşılanmadığı; yeterli ve sağlıklı gıdanın verilmediği, tıbbi bakımın sağlanmadığı, suya erişimin sınırlı olduğu, hijyen koşullarının son derece kötü olduğu; banyo ve temizlik imkânlarının kısıtlandığı belirtiliyor. 8 Ekim’den itibaren kişisel eşyaların ve kıyafetlerin alındığı, yerine yalnızca tek tip kıyafet verildiği ifade ediliyor.
Bunun yanı sıra, gece gündüz süren fiziksel şiddet, köpeklerle saldırılar, ağır darp vakaları ve ne yazık ki cinsel saldırı iddiaları da çok yoğun şekilde dile getiriliyor. Tüm bunlar, içeride sistematik bir kötü muamele düzeninin varlığına işaret ediyor.
Ayrıca cezaevlerinde her gün çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Biz hazırladığımız dilekçede, işkence sonucu hayatını kaybettiği belirtilen yaklaşık 145 kişinin isimlerini ve bulundukları yerleri kayıt altına aldık ve bunu Birleşmiş Milletler’e sunduk. Ancak bu sayıların yalnızca bilinen vakalar olduğunu, gerçek tablonun çok daha ağır olabileceğini de belirtmek gerekiyor.
F.K.: Küçük bir şey söyleyebilir miyim? Aslında toplama kamplarından farkı şu: Ortada gerçekten Nazi toplama kampı mantığını andıran bir yapı var ama buna ek olarak sistematik işkence de söz konusu çünkü Naziler yalnızca öldürüyorlardı; bunlar ise işkence edip ardından öldürüyorlar.
W.A.S.: Aynen öyle. Ben de izninizle çok kısa bir yorum ve ardından kısa bir soru sormak istiyorum: Az önce de söylediğim gibi, artık utanç kelimesinin bile yetersiz kaldığı bir zamandayız. Bu konuyla bağlantılı olarak, Middle East Eye’dan Carolina Pedrazzi’ye konuşan İsrail Knesset üyesi Aida Touma-Suleiman, Filistinliler için öngörülen idam cezası yasasının kabul edilmesini “kanın kutlanması” olarak nitelemişti. Aynı şekilde, sürekli tehdit altında yaşayan Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese de bu konuda oldukça kapsamlı bir rapor yayımladı. Siz de görmüşsünüzdür; işkence ve soykırımı ele alan, 1967’den bu yana işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları durumuna ilişkin bir rapor bu.
Ben son olarak yeniden İsrail hapishanelerinde gözaltında tutulan — sizin çok yerinde bir ifadeyle söylediğiniz gibi, esir alınan — Filistinlilerin ölümlerine dönmek istiyorum. Geçen yıl İşkenceye Karşı Komite’nin düzenlediği bir oturumda, esir alınan en az 75 kişinin öldüğü belirtilmişti. Sanırım şu anda bu sayı 100'e yaklaşmış durumda. Gözaltında ölümlerin sürdüğüne, hatta bu yıl daha fazla ölüm vakası yaşandığına dair bir bilginiz var mı?
İkinci olarak, tıbbi bakım, ilaç ve sağlık personeline erişim meselesinden de söz ettik. Doktor Adnan Al-Bursh dahil bazı doktorların vakaları bu açıdan özellikle dikkat çekiyor. Ölümlerin koşulları ve bu ölümlerden kimin sorumlu tutulması gerektiği konusunda oldukça açık bir tablo var gibi görünüyor. Bu çerçevede, ölüm sayılarıyla ilgili ve özellikle tıbbi personel, ilaç erişimi ve tedavinin engellenmesi konusunda elinizde bilgi var mı?
G.S.: Kesinlikle. Örneğin tedavi ya da ilaç verilmesi gibi bir durum söz konusu değil. Aksine, kişilerin ölüme terk edilip raporlara “hastalıktan ölüm” şeklinde geçirildiğine dair bilgiler bize ulaştı. Ağır hastalıklar için herhangi bir tedavi uygulanmadığı gibi; hijyen malzemelerinin verilmemesi, banyo imkânının sağlanmaması nedeniyle çok yaygın cilt hastalıklarının ortaya çıktığı ve bu hastalıklar için dahi toplu ilaç tedavilerinin yapılmadığına dair net bilgiler mevcut. Zaten serbest bırakılan kişiler üzerinde yapılan incelemelerde de, bu hastalıkların yaygınlığı ve hiçbir şekilde tedavi edilmedikleri raporlarla ortaya konmuş durumda.
Ölüm sayıları açısından ise, yalnızca benim Türkiye’den bir avukat olarak kendi ulaşabildiğim, dilekçelerimde yer verdiğim somut ve isim isim doğrulanmış vakalar 145’in üzerinde. Bu sayıların sadece teyit edilebilenler olduğunu düşünürsek, gerçek sayının bunun çok daha üzerinde olabileceğini öngörmek zor değil. Nitekim bu veriler de daha sonra içeriden çıkan esirlerin anlatımlarıyla doğrulanan bilgiler.
İsrail tarafının içeride kaç kişinin, hangi koşullarda hayatını kaybettiğine dair şeffaf bir bilgi paylaşmadığını biliyoruz. Ayrıca cenazelerin teslim edilmemesi, numaralandırılmış mezarlara gömülmesi gibi uygulamalar da söz konusu. Bu tablo, insan hakları açısından son derece ağır ve insanlık dışı bir yaklaşımı ortaya koyuyor.
O.Ö.: Zaten yok sayıyorlar; Filistin diye bir şeyin varlığını dahi reddeden, bunu açıkça dile getiren yaklaşımlar da var.
G.S.: İdam yasasıyla ilgili olarak da gördüğümüz üzere, İsrail’i tanımayanların “terörist” sayılabileceğine ve yok edilmesi gerektiğine dair yaklaşımın yasal çerçeveye sokulmaya çalışıldığı bir tablo var. Yani bir devleti tanımayı zorunlu kılan ve bunu bir tür yaptırım konusu haline getiren bir anlayışın yasalaşma çabası söz konusu.
Bizim verdiğimiz dilekçelerle yürüttüğümüz hukuk mücadelesinde neyi hedeflediğimize gelince: Dünyada oluşan sosyal hareketlilik büyük bir umut kaynağı olsa da İsrail’e karşı hukuk yoluyla sonuç alınamayacağına dair yaygın bir kanaat olduğunu biliyoruz. Açıkçası ben buna katılmıyorum; aksine bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Hem insan olarak işkenceyi kabul etmeden varlığımızı sürdürebilmemiz, hem de bu suça karşı sorumluluğumuzu yerine getirebilmemiz için bu mücadeleyi vermek zorundayız.
Hukuki olarak beklentimiz ise şu: Türkiye evrensel yargı yetkisine sahip bir ülke. Bu kapsamda savaş suçları ve insanlığa karşı suç işleyen faillerin yargılanması mümkün. Gerekli durumlarda Interpol aracılığıyla yakalama kararı çıkarılması da söz konusu olabilir. Bu nedenle müvekkillerimize yönelik sistematik işkence suçlarıyla ilgili olarak Türkiye’de savcılıkların harekete geçmesini, soruşturma başlatılmasını ve sorumlular hakkında yakalama kararları çıkarılmasını talep ettik.
Bu süreç yalnızca Türkiye ile sınırlı değil. Evrensel yargı yetkisi bulunan diğer ülkelerde — örneğin Arjantin’de — meslektaşlarımızla birlikte benzer hukuki hazırlıklar yürütüyoruz.
En kritik başvurularımızdan biri de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi nezdinde oldu. Müvekkillerimizin keyfi şekilde tutulmaları ve işkenceye maruz bırakılmaları nedeniyle; Keyfi Tutma Çalışma Grubu’na, İşkence Özel Raportörü’ne ve yargısız infazlara ilişkin mekanizmalara başvurular yaptık. Bu başvurularla, etkili bir tutum alınmasını ve mümkünse cezaevlerine uluslararası heyetler gönderilmesini talep ettik. Bu mümkün mü? Açıkçası umutluyum. Daha önce Doğu Türkistan konusunda da benzer bir mücadele yürütülmüş ve sonuçlar alınabilmişti. Burada da etkili adımların atılabileceğine inanıyorum.
17 Nisan, Dünya Filistinli Esirler Günü. Bugün dünya genelinde çeşitli eylemlerin gerçekleşmesi bekleniyor. Türkiye’de de birçok sivil toplum kuruluşuna çağrıda bulunduk. Gerçek şu ki, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, tarihteki en ağır işkence örneklerinden birini yansıtıyor ve her birimizin, bu duvarların arkasında yaşananlara karşı bir şekilde ses olabileceğini düşünüyorum.
Siz de bu programla o sesin duyulmasına katkı sundunuz. Bu nedenle hem müvekkillerim, hem de tutulan esirler adına size özellikle teşekkür etmek isterim.
Ö.M.: Biz de çok teşekkür ederiz. Maalesef süremizin sonuna geldik.
O.Ö.: Az önce bahsedilen eylemlerden birinin duyurusunu da paylaşalım: 17 Nisan Filistinli Esirler Günü vesilesiyle, 18 Nisan Cumartesi günü Üsküdar’da saat 16:00’da Filistin Özgürlük Platformu’nun bir çağrısı var. Mimar Sinan Meydanı’nda buluşularak Mihrimah Sultan Camii önünde Filistinli tutsaklar için bir basın açıklaması gerçekleştirilecek. Detaylara sosyal medya hesaplarından da ulaşabilirsiniz.
Gülden Hanım, bu kıymetli zamanınızı ayırdığınız için çok çok teşekkür ederiz.
G.S.: Ben teşekkür ederim, çok sağ olun.
W.A.S.: Takipte olacağız ve ilerleyen süreçte sizinle yeniden iletişimde kalmayı çok isteriz. Çok teşekkür ederiz. Haftaya Çarşamba günü tekrar görüşmek dileğiyle. Görüşmek üzere, hoşçakalın.


