Afetlerde medya: "Ancak anladığınız şeyin haberini yapabilirsiniz"

-
Aa
+
a
a
a

Konuğumuz Medyascope Haber Müdürü Göksel Göksu ile afetlerde medyanın rolü, önemi ve ülkemizden olumlu, olumsuz örnekler üzerine sohbet ediyoruz.

""
Afetlerde Medyanın Rolü
 

Afetlerde Medyanın Rolü

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Mehmet Nuray Aydınoğlu, Muzaffer Tunca ve ben Gürhan Ertürk birlikte sunuyoruz. Teknik masada ise Salih Işıker sesimizi size ulaştırıyor. Telefon numaramızın alan kodu 212-343-4040. Elektronik posta adresimiz apacikradyo.com.tr. Altın Saatler programlarının ses kayıtlarını Apaçık Radyo'nun internet adresinde podcast bölümünde dinleyebilirsiniz. Bugünkü programımızın destekçisi Nilgün Erdem'e teşekkürlerimizi iletiyoruz. Efendim bugün konuğumuz Medyascope Haber Müdürü Göksel Göksu. Göksel Hanım, hoş geldiniz programımıza. Merhaba.

Göksel Göksu: Merhaba, hoş buldum. Çok mutluyum bugün burada olduğum için.

G. E: Ne güzel. Biz de çok sevinçliyiz. Nuray Hocam, Muzaffer, hoş geldiniz programa.

Nuray Aydınoğlu: Merhaba. Hoş bulduk.

G. E: Evet, ben hemen Göksel Göksu'yu tanıtayım. İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Jeoloji Mühendisliği mezunu. Radikal Gazetesi ve CNN Türk'ün kurucu ekibi arasında görev aldı. 23 yıllık CNN Türk serüveninin ardından Habertürk'te editör ve istihbarat şefliği görevlerini yürüttü. Halen Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyeliği ve yine aynı kuruluşun Kadın Komisyonu Koordinatörlüğü görevlerini yürütüyor. Birçok ödülü var; Güneydoğu'da kaçırılan, uyuşturucuyla hırsızlığa zorlanan, suça itilen çocukların dramını ele aldığı "Güneydoğu'nun Kayıp Çocukları" belgeseli, 2006 Sedat Simavi Ödülü haber kategorisinde övgüye değer bulundu. CNN Türk, "Namlunun Ucundaki Kadınlar" haber dizisiyle, yine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nden 2010 yılı başarı ödüllerinde övgüye değer bulundu. 14. Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri Görüntülü Haber Ödülü'ne 17-22 Ocak'ta yayınlanan "Hizbullah'ın Dünü Bugünü" başlıklı haberiyle layık görüldü. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği tarafından medya alanında 2013 yılı Önder Kadın Ödülü aldı. Hazırladığı "Ölüm Yolunda Ezidiler" dizi haber ve belgeseli ile Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin seçtiği yılın başarılı gazetecileri arasında yer aldı. "Ölüm Yolunda Ezidiler" ile 2014 yılı televizyon program ödülünü kazandı. Göksel Göksu, 2016 yılında da insan haklarını yaralayan tüm güncel olaylarda gösterdiği duyarlı çalışması, ırk, cins, dil ve etnik köken ayrımı yapmadan gerçeklerin peşinde koşan, sorgulayan, araştıran haberci kimliğinin yanı sıra etik değerlere saygılı haberciliğinden dolayı Hıfzı Topuz Onur Ödülü'ne layık görüldü. Evet, biz bugün kendisiyle ''Afetlerde Medya Ne Yapıyor?'' başlığı altında, afetlerde medyanın önemi ve konumuza ilişkin ülkemizdeki olumlu ve olumsuz örnekler üzerine sohbet edeceğiz. Tekrar hoş geldiniz Göksel Hanım. Merhabalar.  

G. G: Hoş buldum, teşekkür ederim, merhaba.  

G. E: Evet, bu arada Tuğçe Tezer de aramıza katıldı. Tuğçe hoş geldin sen de programa. Evet, şimdi... Bu açıklamadan sonra hemen şunu sormak istiyorum. Sizi afet haberlerini doğru ve dikkatli hazırlayan, sunan bir gazeteci olarak tanıyoruz ve zaten bu konuda kazandığınız ödüller de bunu kanıtlıyor. Ve bu nedenle müteşekkiriz. Çünkü çok ciddi bir sorun olarak görüyoruz. Özellikle 99 depremlerinden, Körfez depremlerinden bu yana karşılaştığımız ve üzerinde programlar yaptığımız hemen her konuya ilişkin medyada yer alan haber ve yorumları hakikaten bir türlü anlayamıyoruz, kavrayamıyoruz, inanamıyoruz. Neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda olan habercilerimiz doğru bir haber vermek için yoğun bir çaba harcıyorlar. Tabii ki sizin biraz önce okumuş olduğum geçmişinize baktığım zaman da... Jeoloji mühendisliği mezunusunuz ama bugün birçok jeoloji uzmanı, yer bilimleri uzmanı o kadar yanlış bilgiler yayıyorlar ve o kadar yanlış haberlerin nedeni haline geliyorlar ki... O bakımdan da yani bu geçmişin aynı zamanda ciddi ve kararlı bir gazetecilikle de donandığını ifade etmek son derece önemli. Elbette eğitiminizin biraz önce de söylediğim gibi bu yaklaşımınızda önemli bir etkisi olmuştur. Ama nasıl bir gazetecilik ve habercilik yaşadığınızı da anlatırsanız memnun olurum. Çünkü ben bir kısmını biliyorum ve hakikaten çok değerli anılarla da süslü bir habercilik geçmişiniz var. Buyurun lütfen.  

G. G: Çok teşekkür ederim. Sağ olun. Öncelikle bu övgü dolu sözleriniz nedeniyle ayrıca teşekkür ederim. Bunlar insanın omuzlarına ayrıca bir yük de bindiriyor. Daha da dikkat etme gereği duyuyorsunuz. İçinde bulunduğumuz koşullarda maalesef tabii ki deprem ya da afet konusunda değil sadece, her alanda cehaletin konforuna sığındığımız bir süreçten geçiyoruz maalesef. Dolayısıyla afet haberciliği dediğimiz zaman zaten çok kıyıda köşede kalıyor pek çokları için. Bu konuda hiç kimsenin pek efor sarf ettiğini düşünmüyorum. Mesleki olarak tabii konuşuyorum, basın camiasında. Ama öncesinde nasıldı diyecek olursanız, öncesinde de en azından hiç değilse bir gayret vardı. Şöyle söylemek belki daha doğru olacak. Özellikle 99 depremiyle bir uyanış yaşadı medya sektörü. Yani 99 depremiyle birlikte bunun bir haber değeri olan bir unsur olarak önümüze çıktığını gördü. Şunu çok net hatırlıyorum; 99 öncesi o zaman Radikal Gazetesi'ndeydim. Ben olası bir İstanbul depreminde nasıl bir hasar çıkabilir diye rahmetli Ahmet Mete Işıkara –hocamdı da kendisi– onun hazırladığı bir deprem senaryosu üzerinden bir haber yapmak istemiştim. Yaptım da. Fakat sonra ben oradaki yetkililerin önüne bu haberi koyduğum zaman yaklaşım şu oldu: "Şimdi ortada deprem yok bir şey yok, durup dururken insanları neden telaşlandıralım, hiç girmeyelim bu haberi" dediler ve girmediler. Peşi sıra da 99 depremini gördük. Gereken önem verilmiyordu her şeyden önce. Afet bir gerçek olarak nedense kabul edilmiyordu. Siz benden çok daha iyi biliyorsunuz; afet dediğimizde afet öncesi, afetin anı ve afet sonrası diye üçe ayırıyoruz. Her yönüyle bütün hazırlıklarımızı. Afet öncesi maalesef bizde üstünden hızla geçilen bir alan. Yine her yönüyle; gazetecilik açısından da öyle, hazırlıklar açısından baktığınızda da öyle. Ne zaman ki biz afeti yaşıyoruz, ondan sonra afet bizim için birdenbire önem kazanıyor. Dolayısıyla bütün bunlar evet geçmişte böyleydi fakat günümüzde iyiden iyiye böyle. En büyük sıkıntılarımız şunlar tabii ki; bu konuda çok ciddi bir şekilde bilgi eksiğimiz var, basın mensupları adına söylüyorum. Genel olarak öyle. Tabii ki bilgi sahibi olup konuyu yakından takip eden arkadaşlarımı tenzih ederek söylüyorum bunu ama maalesef çok azınlıkta kaldık içinde bulunduğumuz süreçte. Şimdi hiçbir şekilde öğrenme gayreti yok, merak yok. Ve kulaktan dolma bilgilerle sürekli bir şeyler yapmak, herhangi bir şekilde bilgiyi teyit ettirme gereği duymamak üzerine kurulu bir anlayış hakim şu anda. Ben şunu hatırlıyorum, 99 depremi sonrası şunun mücadelesini verdik, bu gerçekten mücadeleydi: Kullandığımız dil çok önemli. "Deprem büyüklüğü" dedirtemiyorduk kimseye. Depremin şiddeti işte 7,2... Depremin şiddeti 4,5 şeklinde ki bugün hala dikkat ederseniz bu her yerde var. Hayır, "Bu depremin büyüklüğü" deyip düzeltiyorduk. Önümüze gelen haberlerde düzeltiyorduk. Söyleyen arkadaşımızı gördüğümüzde uyarıyorduk ve bir süre sonra aslında 99 sonrası geçici bir dönem bu büyüklük kavramı yerleşmişti. Biliyorsunuz büyüklük dediğiniz zaman bambaşka bir şey anlatıyorsunuz. Depremin şiddeti dediğiniz zaman bambaşka bir şey anlatıyorsunuz. 5 büyüklüğündeki bir deprem 7 büyüklüğünde bir şiddet üretebiliyor. Dolayısıyla aralarındaki kavram farkını bile anlatmakta zorlandığımız dönemlerden geçtik. Ama bugün artık bunların da önemsenmediği bir sürece girdik. Siz arada lütfen sorun. Ben konuşmaya başlayınca pek susamlı değilim.

G. E: Evet, hemen sormak istediğim bir şey var. Sizin geçmişinizde bir Kobe depremi söz konusu ve burada da yöneticilerinizin tavrı son derece enteresan gelmişti. Onu da dinleyicilerimizle paylaşabilir miyiz lütfen?

G. G: Çok severek paylaşırım. Ben de gerçekten meslek yaşantımda böyle güzel imza attığımı düşündüğüm işlerden biri. 99 depremi sonrası bölgede çok uzun süre tabii ki aktif olarak çalıştık. Gölcük, Adapazarı, işte Bolu, Kaynaşlı... Her noktada uzun süren bir çalışmamız oldu. Fakat o dönem bizim yöneticimiz Mehmet Ali Birand'tı rahmetli. Ve gerçekten vizyon sahibi bir yöneticiydi. Mehmet Ali Birand bir gün beni çağırdı ve dedi ki "Atla Kobe'ye git." O öyleydi, "Atla git" şeklinde yaklaşırdı. "Ne yapacağız peki?" deyince dedi ki; "Kobe'de bir deprem yaşandı. Bu deprem sonrasıyla nasıl baş etmişler? Deprem öncesinde ne yapmışlar? Deprem anında ne yapmışlar? Bütün bunlardan oluşan bir çalışma yap. Bir belgesel hazırla ve onunla dön" dedi. Hakikaten de atladık, gittik biz Japonya'ya. Ve çok ciddi bir çalışma yaptık. Çok da verimli bir çalışma oldu. Sadece Kobe'de değil, aynı zamanda Tokyo'da da. Tsukuba var, orada depremle ilgili, daha doğrusu deprem laboratuvarlarının olduğu, üniversitelerin kampüslerinin olduğu bir yer. Orada, içinde beş katlı binaların inşa edildiği deprem laboratuvarlarında yapılan incelemeleri... Kobe'ye gidip, Kobe'deki hazırlıkları... Keza bizim gibi, İstanbul gibi deprem bekleyen bir kent olan Tokyo'da ne tür çalışmalar yapıldığını çok detaylı bir biçimde çalışma olanağı bulduk o dönemde. Her yönüyle önemliydi.

G. E: Masraflarınızı kim karşıladı?

G. G: Şirket tabii ki. Artık pek olmayan bir şey. Çünkü zaten Japonya dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. Oraya kendi olanaklarınızla, bir maaşla gitme şansınız zaten yok. Ve bir ekip olarak gidiyorsunuz. Kameramanınız var. Kameramanınızın da dışında yanınızda çok ciddi bir ekipman taşıyorsunuz. Işık setinden ses düzenine kadar kamerasıyla birlikte. Ve oraya gittiğimizde de bir mihmandara ihtiyacımız vardı. O mihmandarın da bizimle birlikte orada soluk aldığı bir süreç yaşadık. Yani üçümüzün de masraflarını şirket karşıladı. Ve en ufak da bir sıkıntı yaşamadık doğrusunu isterseniz. Ne gerekiyorsa o yapıldı.

G. E: Mehmet Ali Birand'ı da bu programda anmak isteriz gerçekten. Haberciliğe son derece değer veren, önem veren ve tüm olanaklarını da sağlayan bir büyüğümüz olarak hatırlıyoruz. Rahmetle anıyoruz kendisini.

G. G: Bu arada şunu da söylemeliyim. Ben tabii oradaki çalışmamdan memnun döndüm ama bir yandan da biz neden böyle değiliz diye çok üzüntü yaşadım ve gıptayla baktım, yaşananları gıptayla izledim. Tüm hazırlık aşamasını, deprem öncesini, deprem anını ve deprem sonrasını yerinde bizzat yetkilileriyle de görüşerek, oradaki bilim insanlarıyla da görüşerek incelediğimiz zaman bizim hiçbir şey yapmadığımızı anladım, ben öyle idrak ettim. Nedeni şu; yani Tokyo depreme hazırlanıyor. Tokyo'daki insanlar güvenli evlerde yaşıyorlar. Bir kere gittiğimde bunu gördüm. Ne demek istiyorum? Evet, orada gökdelenleri görüyoruz buradan baktığımızda fakat konut ve yerleşim alanları genellikle ikişer katlı binalardan oluşuyor ve o insanların başına yıkılsa yıkılsa ahşap bir ev yıkılıyor zaten. Ve gittik evlere de gittik, evdeki insanlarla da konuştuk. Onların mesela her birinin evinde zorunlu, bu Japon hükümeti tarafından zorunlu tutuluyor; her evde bir metrekare büyüklüğünde, tabana yerleştirilmiş, çelik konstrüksiyondan yapılmış bir kutu olduğunu düşünün. O kutunun içinde olası bir deprem sonrası ilk yardım onlara ulaşana kadar kendilerine gerekecek her türlü gıda ve malzemenin olduğunu gördüm ve rastgele açtırdığımda da gerçekten de mesela bebekli bir eve gittiğimde bebeğin maması da dahildi buna. Portatif ocaklar da dahildi bir şey ısıtmak gerekmesi halinde ve bu çelik konstrüksiyondan yapılmıştı. Bu ne demek? Deprem olduğunda her yer yıkılsa bile o konstrüksiyonun içindeki malzemelerin sağlam kalacağı anlamına geliyor. Keza yine her biri yılda bir kez bir deprem tatbikatı yapılıyor orada Japonya'da. Bu bizdeki gibi olmuyor maalesef. Yani bizde nasıl yapılıyor; işte 15-20 kişilik ekipler, bütün medya mensupları çağrılıyor, birileri iple bir yere tırmanıyor, bir yalandan ateş yakılıyor, yangın ortamıyla onu söndürüyorlar ve "Bakın depreme nasıl hazırız" deniyor. Ama gerçekte bunu İstanbul gibi bir ölçeğe yaydığınız zaman o yapılan seremoninin gerçekten hiçbir anlamının olmadığını deprem bölgelerinde de aktif çalışmış biri olduğum için çok net biliyorum. Fakat orada yapılan şu; herkes için bir deprem simülasyonu yapılıyor ve bir deprem olduğunda herkes evlerini hızlı bir şekilde terk edip bulundukları bölgenin itfaiye merkezine gidiyorlar. Soluğu orada alıyorlar. Bu merkezlerin her biri yürüme mesafesinde. Kimine yakın, kimine uzak. Ama gittiklerinde orada bir yetkili var ve o yetkili ne yapacağını biliyor. Giden de ne yapacağını biliyor. O yetkiliye "Ben geldim" diyerek ismini yazdırıyor. Bunun anlamı da şu; "Ben geldim" diye ismini yazdırdığında o evde kaç kişi yaşadığı biliniyor zaten. O evden kaç kişinin geldiğini tespit edebiliyorlar. 5 kişilik bir aileyse 4'ü gelmişse biri yok; hemen onun arama çalışmasının başlatılması üzerine bir yeni sistem var. O sistem ayrı bir zemin üzerinden işliyor. İlgili birimlere o isim bildiriliyor ve arama kurtarma ekipleri sevk ediliyor oraya. Samimiyetle söylüyorum ki çok ciddiye alarak yapıyorlar. Başbakan da katılıyor bu arama kurtarma ekiplerinin çalışmalarına. Hemen arama kurtarma merkezi alarma ediliyor ki oraya da gittim. Arama kurtarma merkezi bütün ekipleri nasıl koordine edeceği konusunda bizim için toplandı ve bize bir simülasyon yaptılar. İnanamadım ve bu merkez bir gökdelenin bilmem kaçıncı katındaydı. "Peki nasıl kendinizi güvende hissediyor musunuz böyle bir yerden, hani buraya bir şey olsa ne olacak?" dediğimde de zaten sonrasında olan depremde de gördük; o gökdelenler öyle sağlam yapılıyor ki yıkılmayacağından eminler. "Peki burada görev alan ekipler gelebilecekler mi bu kadar büyük bir depremde?" diye sorduğumda, her birinin, orada görevli olan beyin takımı da diyebileceğimiz ekibin tamamının oraya bisikletle gidebilecekleri mesafede yaşadığını ve bu kişiler için özel evler yapıldığını söylediler. "Neden?" dediğimde de şu: "Ben kendi ailesinin derdine düşen birini bu merkezde nasıl çalıştırabilirim? Önceliği ailesinde olacaktır. O ve ailesi güvende olduğu sürece, ailesini güven içinde bırakıp bisikletine atlayıp gelip burada görevini icra edebilecek" dediler. Bu inanılmaz bir şeydi benim için.

G. E: Ben burada hemen şunu sormak istiyorum.

G. G: Çok uzatabilirim bunu. Çok verimli bir çalışma oldu. Ama şunu söylemeliyim. Ben döner dönmez karşıma çıkan tüm yetkililerle bu bilgileri paylaştım belgeseli yapmanın dışında. Şunu söyledim: Yani bakın İstanbul'da afet merkezi var. O zaman tekti. Daha sonra ikincisi de eklendi. Bu Afet Koordinasyon Merkezi'nde çalışanlar buraya deprem olduğunda nasıl ulaşacaklar? Bununla ilgili aldığınız bir önlem var mı? "Yok yok, gelir onlar" gibi bir üslup neredeyse. Çünkü yok aslına bakarsanız, herkes evinden gelecek. E şimdi siz gider misiniz evinizi bırakıp da, aileniz enkaz altındayken İstanbul'u kurtarmaya mı çalışırsınız? Akla mantığa sığmayacak bir şey. Dolayısıyla bu insanların güvence altında barınmalarını sağlamak gerektiği konusunda o dönem ulaşabildiğim yetkililere söyledim. Orada bütün mahalleye yetecek büyüklükte su depoları yapılmıştı. Yeşil alanlarda. Yeşil alanların altına bunun bir girişi bir çıkışı var ve depreme duyarlı; deprem sarsıntısı olduğu anda bunu hissederek iki taraftan da su giriş çıkışını kapatıyor kendiliğinden. Ve o mahalle oraya yardım gelene kadar o su deposundan suyunu sağlayabiliyor, tedarik edebiliyor. Bunun mekanizması kurulmuş. "Biz neden yapmıyoruz?" diye buradaki yetkililere yine aynısını söyledim. Keza deprem hafızası çok önemli bir şey. Biz hızla depremin bütün izlerini siliyoruz. Ben Kobe'ye gittiğimde depremden geriye kalan çatlak ya da sarsıntıya uğramış evde devrilen tabak çanak dahil olmak üzere müzeye dönüştürülmüştü. Bu öylesine bir müze değildi. Herkes koştura koştura yılın belli günü, depremin olduğu gün o bölgeye akın ediyor. Oraları tek tek geziyor. Hafızasını diri tutuyor. Dolayısıyla depreme karşı hazır olma hissiyatı da böylelikle hep ayakta kalıyor. Gölcük'te bir spor salonu vardı. O günlerde hatırlayacaksınız. O zaman Işıkara dahil herkese "Burayı koruyun, yıkmayın" dedim. Çok derin çatlaklar vardı. Atımlar vardı iki buçuk metre, beş metre. Benzin istasyonu pompaları birbirinden uzaklaşmıştı. Apartmanlar birbirinden uzaklaşmıştı. "Buralar müzeleştirilsin, bu hafızamız kalsın" yönünde bir çabam oldu ama maalesef hiçbir sonuç alınamadı. Biz o gün neredeysek bugün de oradayız.

G. E: Evet. Şimdi hemen şunu sormak istiyorum. Tabii sizin anlattığınız bu özellikle Japonya'ya ilişkin bilgiler hemen Türkiye'de afet anında devlet kurumlarıyla medya arasındaki ilişkiye ilişkin bilgilerinizi sorma ihtiyacını doğurdu bende. Çünkü bütün toplumun rolleri paylaştığı, merkezi hükümetle yerel yönetimlerin ne yapacağı, afetlerde hangi düzenlerin devreye gireceği son derece net anlaşıldığı kadarıyla ama siz eski tecrübeli bir afet haberciliği yapan insan olarak gördükleriniz, devletle olan ilişkiler konusundaki şikayetleriniz veya olumlu gördüğünüz noktaları da kısaca özetleyebilir misiniz bize?

G. G: Tabii. Şunu söyleyeyim. Öncelikle AFAD'dan ben yılda bir kere ya da iki yılda bir hep aranırım. Hep bana bir şey danışmak ya da beni de bir çalışmaya katmak istediklerini söylerler. Ama sadece ararlar. "Biz size döneceğiz" derler. Bir daha da aramazlar. Yani hiç şimdiye kadar katkı sunma fırsatı bulabildiğim bir zemin olmadı o anlamda. Fakat biliyorlar ve arıyorlar, bundan eminim. İstanbul'a gelince İstanbul'da bence daha da kötü durumdayız. Şu anda iki ayrı sistem var maalesef, her konu olduğu gibi, ki afet konusu siyaset üstü bir konudur.

G. E: İki ayrı sistem derken belediyenin...

G. G: Bir belediyenin bir de valiliğin var.

G. E: Valiliğin evet. Bunlar da birbirine çok yakın mekanlar biliyorsunuz.

G. G: Fakat ikisi de ayrı erk. Birbirleriyle zaten Türkiye'deki en büyük sorunlardan biri de eşgüdüm. Bir eşgüdüm halinde bir çalışma olmadığı gibi tam tersine birbiriyle yarışır bir şey içindeler, çalışma içindeler. Yağmur, sel baskınında bile bu böyle oluyor yani.

G. E: Maalesef öyle.

G. G: Yağmur yağdığı zaman. Kaldı ki bir deprem olması halinde hakikaten düşünemiyorum ben. Çünkü bu çok ciddi bir koordinasyon problemine dönüşebilir. Bedelini insanlar ödeyecek. Yani o eşgüdümsüzlüğün bir faturası çıkacak. Böyle bir şey olmasını hiçbir şekilde temenni etmesek de bilimsel gerçekler de önümüzde bir yandan; yani deprem bekleyen bir şehirde yaşıyoruz.

G. E: Ben tekrar medyaya ilişkin bir soru sormak istiyorum Göksel Hanım. Şimdi siz Radikal Gazetesi'nde, CNN Türk'te, Habertürk'te çalıştınız. Ve şu anda da yine bir medya kuruluşu olan Medyascope'da çalışıyorsunuz. Ve orada da sorumlu durumda çalışıyorsunuz. Geçmişte sadece Cumhuriyet Gazetesi'nin bilim ekinde bir editör hatırlıyorum, Orhan Bursalı. Onun dışında haber merkezleri afet günleri için özel kriz protokolü hazırlıyor mu? Böyle bir tecrübeniz var mı? Bunu uygulayan herhangi bir kuruluş Türkiye'de tanıyor musunuz? Bu konuda bilginiz var mı?

G. G: Biz bunu CNN Türk'teyken denedik. O dönem Ferhat Borotav vardı. O da çok ciddiye alır bu tür konuları. Dolayısıyla biz bunu birlikte planlamak üzere kolları sıvadık ve aslına bakarsanız çok ciddi de bir dosya koydum ben önlerine, hazırladım ve birlikte ilerlediğimiz kararlar aldığımız... Ne öngörüyordu bu? Şu: Şimdi Türk medyasında özellikle televizyonda bütün yayın merkezleri siz de biliyorsunuz İstanbul'dadır. Yani siyaset Ankara'dadır merkez olarak ama televizyon yayıncılığında merkezlerin merkez üssü tamamen İstanbul'dadır. Çok pardon. Ve yakın zamanda hatta Sözcü Televizyonu'nda bir yayın kesintisi oldu, dikkat ederseniz birdenbire ortalık karıştı. Ankara'ya yayını devretmek gibi bir sıkıntı yaşadılar vesaire ve son derece kalitesiz, niteliksiz bir yayınla o dönemi geçiştirmek durumunda kaldılar. Biz de şunu yapmayı planladık o dönemde. Depremle ilgili şirketteki sorumluları belirleyecektik. Yani yayın sorumlularını. Ve bu kişilerde uydu telefonu olacaktı. Onlara uydu telefonu verilecekti ve bir deprem anında Ankara'ya da anında harekete geçebilecek yayın olanaklarının sağlanması bir seçenekti; "Ankara'da bir merkez üssü mü kuralım?" Yoksa CNN Türk'ün bulunduğu binanın bahçesi çok elverişliydi; "Oraya yayın yapabileceğimiz donanımlı tam bir büyük konteyner mi kuralım?" Yani yayının devam etmesi gerekiyor çünkü böyle bir durumda. Ve aynı şekilde şunu da düşünmemiz gerekiyor diye bunu da aynı şekilde raporladık: Burada çalışan yetkililerin ve muhabirlerin, sahaya çıkacak ekibin, yayını koordine edecek ekibin de evleri yıkılabilir. Hepsinin evini sağlam yerden tutmak gibi bir yükümlülüğü de olmadığına göre şirketin. Bu kişiler ailesini bırakıp yayın için buraya gelemeyebilir. Ya da hayatlarını kaybedebilirler ama bütün bunların dışında bulundukları yerden ulaşım felç olacağı için her şey normal olsa bile şirkete ulaşamayabilirler. "Bunun için ne yapabiliriz?" diye ayrı bir modül hazırladık. Bir kere önceden deniz ulaşımını sağlayabileceğimiz biriyle o günden itibaren ona belli bir ücret ödeyerek onu istihdam etmek bir formüldü. Karşı kıyıdan insanları alıp motorla bu tarafa geçirsin. İkinci modül şuydu: Ankara'da önceden belirlenmiş isimlerin saptanmış olması ve bir deprem anında bunların helikopterle anında İstanbul'daki hazırlanacak yere gelmeleri. Bunun içine muhabirler de dahil, buradaki muhabirler sahaya çıkamayacağı için oradan gelecek muhabirlerin birinin Anadolu yakasına, birinin Avrupa yakasına bırakılması vesaire gibi anlayacağınız son derece detaylı bir çalışma biz yaptık. Yaptık ama maalesef hayata geçiremedik.

G. E: Evet, bu dosyanın nerede olduğunu da hiç merak etmiyorum. Çünkü tahmin edebiliyorum nerede olabileceğini.

G. G: Ama şunu çok özür dileyerek eklememe izin verin. Ben şimdi yine CNN Türk çatısı altındayken "Deprem Taburları" diye bir belgesel yapmıştım. O ödül alanlar listesinde yok maalesef. Bu deprem taburları da bana çok şey öğretti. Çünkü Genelkurmay Başkanlığı'ndan çok zor koşullarda izin alarak yaptığım bir çalışmaydı o. Çok uzun da sürdü izin almak zaten. Ama bu şuydu: O dönemde 1. Ordu Komutanlığı, bir deprem olması halinde doğrudan devreye girecek şekilde örgütlenmişti. Biz de bunu... O çalışmaları bizim için sergilediler ve uzun, 1 aylık bir zaman diliminde hepsini görsel olarak belgeledik. Çekimler yaptık. Bu da şunu öngörüyordu: İstanbul'a komşu olan illerde oluşturulmuş deprem taburları vardı. O deprem taburlarının her birinde görev sorumluluk alanları önceden tanımlanmıştı. Gittikleri, sorumlulukları altında olan mahalledeki apartmanlara kadar, apartman dairelerinde kimlerin oturduğuna kadar her türlü bilgi vardı. Dolayısıyla onlar o mahalleye doğrudan gidecek şekilde eğitilmişlerdi ve bu eğitimler belli periyotlarla tekrarlanıyordu, tatbikatlar yapılıyordu sürekli. Ve çünkü askerler değişiyor, askerlik bitince yenileri geliyor. Her biri eğitiliyordu düzenli aralıklarla ve o kişiler doğrudan o mahalleye gidip ne şekilde kimi kurtaracaklarını biliyorlardı. Kurtarma eğitimleri de almışlardı. Ve bunu bize gösterdiler. Deniz yoluyla nasıl ulaştıklarını da gösterdiler. İnanılmaz bir hakimiyet vardı ve ben o zaman mesela o belgeseli çalıştıktan sonra, "İstanbul'daki eşe dosta göstermelik, yani diğer yanda böyle sembolik çalışmalar yapılıp birileri 3 kişi bir yere tırmanıyor, 4 kişi bir yerden iniyor, biri yangın söndürüyor... Buradan bir şey çıkmaz ama bakın böyle bir noktada ordu devreye giriyor ve ben bunu somut olarak gözlemledim, gördüm diye gönlümüz rahat olabilir" dediğimi hatırlıyorum.

G. E: Bu belgesele ulaşmak mümkün mü Göksel Hanım?

G. G: Gayet tabii, gayet tabii.

G. E: Nasıl ulaşırız?

G. G: Yani en azından benim arşivimde olması lazım. Ama ben bakıp size ulaştırırım.

G. E: Tamam. Yayından sonra bunu konuşacağız.

G. E: Evet, Aziz Şasa da aramızda. Program başladıktan sonra katıldı. Merhaba Aziz Bey. Şimdi hemen şunu da öğrenmek istiyorum. Acaba bu geçmişteki örneklerinizi, aktardığınız örnekleri dinleyince hakikaten bugün neler kaybettiğimizi daha iyi anlamamız mümkün olabiliyor. Özellikle sizin bulunduğunuz medya kuruluşlarında, acaba haber merkezlerinde bir afet anında neler yapılması gerektiği, gazetecilik açısından nelerin takip edilmesi gerektiğine ilişkin eğitimler veriliyor mu, yapılıyor mu? Çünkü yine hatırladığım kadarıyla Nuray Hocam belki onaylayacaktır, Kandilli Rasathanesi'nde afetler üzerine, deprem üzerine eğitimler, medya eğitimleri yapıldığı bir dönemi de hatırlıyorum. Doğru mu Nuray Hocam? Hatırlar mısınız? Mikrofonunuz?

N. A: Çok, çok sınırlı olarak yapıldı. Yani aslında 99 depreminden sonra Rasathanede o zamanki ana akım medyanın yöneticileriyle böyle geniş çaplı bir toplantı yaptık. Orada bu ihtiyaçlar açık, ayrıntılı olarak tartışıldı ama yani planlı programlı, detaylı bir çalışma yapıldığını hatırlamıyorum.

G. E: Evet, ben de o bahsetmiş olduğunuz geniş toplantıya katıldım. Sonrasında da birkaç toplantı yapıldığını biliyorum. Evet, Göksel Hanım soruyu size vereyim. Yani şu anda mesela Medyascope'da böyle bir eğitim veriyor musunuz? Muhabir sayınızın çok az olduğunu biliyorum. Dar imkanlarla yayın yapan bir kuruluş olduğunu biliyorum çünkü ben de arkadaşlarımla birlikte bir program gerçekleştiriyoruz gönüllü olarak. Evet, çevrenizde, bildiğiniz medya organlarında kuruluşlarında bu tür eğitimler yapılıyor mu, biliniyor mu? Çünkü özellikle futbol maçlarına ilişkin medyanın takip eden muhabir sayısı, yorumcu sayısına falan bakınca hakikaten akıl uçuracak rakamlara ulaşmak mümkün herhalde. Evet, buyurun.

G. G: Nuray Aydınoğlu'nun söylediklerinden çok farklı değil söyleyeceklerim tabii ki. Çünkü yok böyle bir eğitim. Daha önce çalıştığım kurumlarda da yani gündeme gelir, hep gelir. Ne zaman gündeme gelir? Deprem olduğunda gündeme gelir. "Bunu en kısa zamanda yapmak lazım" diye konuşulur. Fakat hiçbir zaman hayata geçirilmez. Bunun sanıyorum birden çok etkeni var. Siz futbol örneğini verdiniz. Özellikle medya kuruluşları reklam mecrası üzerinden gelir kaynağı elde eden yerler. Afet dediğiniz zaman pek bir reklam mecrasından söz etmek mümkün değil. Cazip gelmeyen bir yanı var bu yanıyla. Ama futbol dünyası dediğinizde işte, gündemle ilgili sıcak gelişmeleri verdiğinizde reklam verenin de ilgisini çekiyor. İzlenen, daha çok izlenen programlara ilgisini çekiyor. O yüzden çok cazip olmadığını düşünüyorum. Bir de hani afet her dakika yaşadığımız bir şey değil. Galiba biraz bunun da getirdiği bir esnek alan var orada. Bir afet durumu söz konusu olduğu zaman da büyük kuruluşlar için, medya kuruluşları için en azından... Onların çünkü dediğiniz gibi bizde çok az muhabir var. Ve o muhabirlere... Yani "Bir deniz yıldızı bir deniz yıldızıdır", onu kesinlikle böyle düşünüyor olmakla birlikte; gerekirse biz tabii ki veririz ama bizim vereceğimiz büyük fotoğrafta pek bir değişikliğe yol açar mı, ondan çok emin değilim. Asıl ana akım medyada yer alan ve insan gücü çok fazla olanların buna eğilmesi gerekiyor. O tür durumlarda hızla bölgeye kim müsaitse hemen gönderiliyor, sevk ediliyor. Artık giden kişinin bilgisine, yeteneğine, kapasitesine, bakış açısına bağlı olarak da biz haberler görüyoruz. Bunu şöyle örneklersem belki daha net anlayacaksınız.

Benim gerçekten içimi çok acıtmıştı bu izlediğim zaman ekranda: Hatay'daki deprem sırasında o yayını yapabilmek uğruna tüm ortamın sessizleştirildiği ve arama kurtarma ekiplerinin enkazın altında kalan kişiyle temas kurmaya çalıştığı, onun sesini duymaya çalıştığı bir ortamda çıkıp onların dibinden canlı yayın yapmaya çalışan muhabirler gördüm mesela. Ve hani gerçekten "Değer mi?" diye böyle çok insanın içini acıtan şeyler, sonuçlar doğurabiliyor. O bilgisizlik, o ekran aşkı, ekranda var olma aşkı. Orada daha çok görünme aşkı, pek çok insanın hayatıyla oynamak gibi bir sonuç doğurabiliyor maalesef. Eğitimler verilen haberlerin doğruluğu kadar insan hayatı açısından da son derece önemli. Ne yapıyorsunuz? Neye hizmet ediyorsunuz? Niçin oradasınız? Ve siz neyin peşinde olmalısınız? Bütün bunlardan gerçekten biraz mahrum bizim medya dünyamız. Bu konuda yani Kandilli Rasathanesi'ndeki o çalışmayı ben de hatırlıyorum. O eğitim verilseydi de en fazla en azından doğru kavramları kullanmayı öğrenecekti oraya giden meslektaşlarımız. Öğrenmek son derece önemli. Ama aynı zamanda o afet sonrası insanla kurduğunuz iletişim, ilişki, o insanlara yani "Siz neden oradasınız?" sorusunun cevabını kendinize vermiş olmanız da çok önemli. Yani kamu görevi yapıyorsunuz sahaya çıktığınız andan itibaren. Özellikle de bir afet bölgesine gittiyseniz.

G. E: Doğru.

G. G: Kamu görevini yapan birinin sorumluluğunu taşıyan kişiler gidebilmeli oraya. Ama bu benim gerçekten yaralı olduğum bir nokta.

G. E: Muzaffer'in bir sorusu var.

Muzaffer Tunca: Japonya'daki temaslarınızda bu konuda bilgi edinebildiniz mi? Mesela Japon medyasının afet yönetimiyle temasları... Orada bir eğitim alıyorlar mı? O konuda bilgi alabildiniz mi acaba?

G. G: Doğrusunu isterseniz bu konuda bir çalışmam olmadı. Öyle bir şeye denk gelmedim. O yüzden yanlış bir şey söylemek istemem.

G. E: Evet, ben hemen yine Türkiye'ye dönmek istiyorum. Türkiye'de yani bir küçük yorum: Türkiye'de medya, afetleri hala bir kriz anı haberi olarak görüyor. Ve o krizi de biraz önce sizin de belirttiğiniz gibi, en gösterilmemesi gereken kareler de dahil olmak üzere... Bu nedir bilmiyorum, reytingin arttırılması için mi yapılıyor? Heyecan yaratmak için mi gerçekleştiriliyor? Biz buna tabii 17 Ağustos depremi sonrasında da şahit olmuştuk, hatırlayacaksınız. İşte petrol rafinerisindeki yangın ortaya çıktığında bir televizyon anchor'ı diyelim... Bas bas "İşte İstanbul'a doğru geliyor yangın, İstanbul'a doğru yaklaşıyor" diye... Bir yandan da kamera ekranda o yangının çevreye olan etkisi üzerinde duruyor. Tabii İstanbul'a gelmesi falan söz konusu değil ama böyle bir heyecan yaratma, sansasyonel bir haber gibi... Ben şunu sormak istiyorum: Özellikle bu afetlerde yerel gazetecilerin ve yurttaş gazeteciliğinin etkileri, yararları konusunda da görüş almak isterim. Profesyonel medyanın açığını kapatan bir şey haline getirmek mümkün mü? Özellikle yerellerde böyle bir kaynağın, yurttaş gazeteciliğinin teşvik edilmesi konusunda medya kuruluşları herhangi bir şey yapabilir mi? Buna ilişkin görüşünüzü rica ediyorum.

G. G: Çok çok önemli bir konu bence de bu sözünü ettiğiniz. Evet, yurttaş gazeteciliği kısmından çok emin değilim. Şunun için emin değilim: Gerçekten çok hassas bir alan olduğu için.

G. E: Bu da çok doğru tabii.

G. G: Orada yapılacak en ufak bir hata bölge halkında paniğe yol açabilir. Gerçek olmayabilir. Daha kendisi de duygusal olarak abartılı yaşayan bir insanla karşılaşabiliriz. Ve olandan 5 kat daha fazla etkilenmiş bir biçimde aktarabilir. O konudan çok emin olmadığımı söyleyeyim. Fakat şöyle bir gerçek yaşadık biz Hatay depreminde. Bizim maalesef bölgedeki yerel gazeteci arkadaşlarımız hayatını kaybetti. Onların içinde bulundukları, yayın yaptıkları binalar yerle bir oldu. Ellerinde bir görüntüleyecek, o anları bizlerle paylaşacak bir fotoğraf makineleri bile kalmadı. Yayın yapamadılar çünkü stüdyoları yıkıldı. Yayın yapamadılar çünkü kameraları parçalandı. Ve gerçekten çok ağır bir tabloydu. Bu işin bambaşka bir boyutu. Sonrasında biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak bu ihtiyaç sahibi arkadaşlarımızı tespit edip bölgeye gidip kimin neye ihtiyacı varsa fotoğraf makinesi ya da bilgisayar o desteği sağlamaya çalıştık. Bizim gibi başka kurumlar da benzer destekler sağlamaya çalıştılar ama bunlar hep bizimki sonradan onları ayakta tutmak için yapılan hamlelerdi. Fakat deprem anına yönelik alınmış önlemler değildi. Bu zaten bizim boyumuzu da aşan bir şey. Bizim yapacağımız bir şey de değil. Deprem anında oradaki bölgedeki arkadaşlarımız da savunmasızlar maalesef. Bulundukları ev yıkılabiliyor, çalıştıkları stüdyolar yıkılabiliyor. Çoğu kendisi hayatta kalsa bile en yakınlarını kaybettiler. Onu bırakıp da size haber yapabilecek durumda olmadı hiçbirisi. Kimse zaten böyle bir şey bekleyemez. Onlar da zaten hatta kimilerine zaten yaşadığı acının büyüklüğüyle orantılı olarak aylarca bile ulaşılamadı, kapattı kendini. Yani dolayısıyla o işin daha travmatik bir boyutu. Çok daha ağır bir boyutu.

G. E: Doğru. Tabii benim bu sorumu şöyle de değiştirmek mümkün olabilir. Sizin Japonya'da örneklerini yaşadığınız gibi yakın merkezlerden, yakın şehir ve ilçelerden bu tür destekler alınabilir.

G. G: O yapılıyor zaten. Evet. O yapılıyor zaten. O da şöyle; şimdi bir yandan da biliyorsunuz büyük ajanslar var. Ben Doğan Haber Ajansı diye dilim gidiyor, ismi değişti Demirören Haber Ajansı oldu. Ve ajansların muhabirleri var. İHA var, DHA var, ANKA var, Anadolu Ajansı var. Şu açıdan önemli; Türkiye'nin her yerinde muhabirleri var bu ajansların. Dolayısıyla onlar kendi ekiplerini bu şekilde kaydırabiliyorlar ve seri bir şekilde yayın yapılabiliyor.

G. E: Siz de onlardan yararlanıyorsunuz.

G. G: Evet, evet onlardan yararlanılıyor. Ya da kendi ilişkimiz olan yerel ağlarımız olabiliyor. Onlarla temas kuruyoruz. Bir şekilde habersiz kalmıyoruz elbette. Fakat giden kişi de yönlendiriliyor... Yani sadece giden kişinin bilgili olması değil, onu yönlendiren kişinin de bilgisi var.

G. E: Elbette. Benim Orhan Bursalı örneğini vermemin nedeni şu; bildiğim kadarıyla şu anda hiçbir yayın organında bir bilim editörü yok. Ama onun dışında futbol alimleri var vesaire, uzmanları var. Buradan şunu sormak istiyorum hemen. Afet bölgelerinde çalışan gazeteciler için bir travma desteği var mı? Mesela Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetim kurulu üyesisiniz. Cemiyetin böyle desteği var mı? Muhabirlerin ruh sağlığı Türkiye'de yeterince konuşuluyor mu? Üzerinde duruluyor mu? Ve buradan da bir özel soru: Kendinizi çaresiz hissettiğiniz bir yayın anı oldu mu herhangi bir depremde veya herhangi bir afette?

G. G: Çok fazla oldu. Sondan başlayarak gideyim. "Evet çok fazla oldu" ona gelirim. Ama dediğiniz çok önemli elbette o psikolojik desteğe, travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorsunuz bir kere bu kadar sıcak olaylara gittiğiniz zaman. Ve o travmadan etkilenmemeniz hakikaten ancak sizin duygularınızı aldırmanızla alakalı bir şey. Yani yaşıyorsunuz, birebir tanıklık yapıyorsunuz. O tanıklığa günlerce tanıklık yapmak zorunda kalabiliyorsunuz. Ve elinizden gelen de sadece onun haberini yapmak oluyor. Çok fazla bir şey yapamıyorsunuz. Dolayısıyla bu hani insanı zorlayan, çok zorlayan bir durum. Şunu biliyorum, ben Medyascope'da o sırada yoktum ama Hatay depremine Medyascope'dan giden arkadaşlarımıza bu tür destekler verildi. Fakat bunun ana akım medyada olmadığını ya da en azından hani benim bilmediklerim varsa diye şöyle hafifleteyim, yaygın olmadığını biliyorum. Yani oralarda görev görevdir. Gidiyorsunuz görevinizi yapıyorsunuz. Zaten göreviniz bu. Yaptıktan sonra döndüğünüzde 2 gün sonra yeni bir göreve gönderiliyorsunuz. Kimse sizin neyden ne kadar etkilendiğinizle çok ilgilenmiyor. Oradaki haber akışının uygun olduğu koşullar neyse ona göre yol alıyorsunuz. Genellikle bu böyle. Fakat bu olması gereken bir şey. Yani son derece önemli bir şey üstelik de. Kendinizi toparlamanız, o olayın etkisinden sıyrılmanız gerekiyor. Yani biz Gölcük depreminde hani üç gün değil, beş gün değil, bir sene bölgeyle, neredeyse bölgede yaşadık. Keza Hatay depremi sonrasında da ve anında da o zaten üç günde beş günde bitmedi. Hatay depremi zamanı da böyleydi. Dolayısıyla maalesef böyle bir gerçeğimiz var. Benim yaşadığımı da hemen minicik söyleyeyim. Yani bir değil, üç değil, beş değil, hangi birini anlatayım bilemiyorum. Sadece bende bırakılan etkiyi aktarmam lazım. Sadece afet değil bu arada başka travmatik şeyler de yaşıyoruz. Cezaevi yangınları oldu biliyorsunuz, önümüzden kömürleşmiş cesetlerin geçtiği günler geçirdik. Bunlar çok ağır travma yaratıyor. İnsanın uykularına giriyor. Ve ben mesela iki çocuk annesi bir anneyim. Bu tür travmalar benim mesela çocuklarıma olan davranışlarımı bile etkiliyor. Ben hala iki kızımdan nereye giderlerse gitsinler bana adres ve konum atmalarını istiyorum. Yani mesleki hastalığa dönüşüyor sizde bu.

G. E: Evet, maalesef öyle. Evet, tabii şimdi bir talebim olacak. Siz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesisiniz. Biraz önce konuştuğumuz afet eğitimleri konusunu yönetim kuruluna rahatlıkla getirebilirsiniz ve cemiyet bu konuda bir karar alabilir. Biz de bundan son derece mutluluk duyarız. Gerçekten buna çok ihtiyaç var. Tabii ki İstanbul'a ilişkin birçok sorumuz var. Ama bunlar için program süremiz yeterli olmayacak. Ben buradan hareketle genç gazetecilere afet haberciliği konusunda neler tavsiye edersiniz? Ne dersiniz? Tabii ki günün koşulları içinde bu soruyu soruyorum. Yani medya kuruluşlarının özellikle merkez medya durumundaki, ana medya durumundaki kuruluşlar için söylüyorum. Oralarda herhangi bir çaba görmüyorum ama genç gazetecilere özellikle afet haberciliği konusunda neler söylemek istersiniz bunları almak isteriz.

G. G: Tabii. Öncelikle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile ilgili söylediklerinizi görev addediyorum. Bunu ileteceğim.

G. E: Sağ olun. Çok teşekkürler. Bir ricadır bu bizim tarafımızdan.

G. G: Bunu gündeme getireceğim ilk yönetim kurulu toplantısında. Genç gazeteci arkadaşlarıma yüz yüze geldiğimde de söylediğim tek şey var. Burada da onu tekrar etmek isterim. Lütfen insan olduğunuzu unutmayın. Önce insan olmak çok önemli. Çünkü insan olduğunuz zaman karşı tarafla empati kurabiliyorsunuz. Empati kurduğunuz zaman anlıyorsunuz. Anladığınız şeyin haberini yapabilirsiniz. Anlamadığınız şeye bir makine gibi yaklaşırsınız. "5 kişi öldü 20 kişi bilmem şu oldu" falan değildir afet. Yani o ölenlerin her biri bir insandı. Onların her birinin bir ailesi vardı. O ailelerin hayatta kalanı var, hayatını kaybedeni var. Kayıplar var biliyorsunuz her depremde. O kayıpların peşine yıllar boyu düşen insanlar var. Bütün bunları anlamak için önce insan olmak gerekiyor. İnsan olduğunuz zaman, karşı tarafın acısını siz yüreğinizde hissettiğiniz zaman oradan hareketle yapacağınız her haber bu afetle hiç karşılaşmayan her insana ulaşacaktır ve o ulaşan insanların yapacağı her hamlede belki de önümüzdeki olası afetlerin önünü kesecek, alınması gereken önlemlerin alınmasını sağlayacak diye düşünüyorum.

G. E: Evet, ben de birkaç değerlendirmeyi aktarmak istiyorum programımızın son dakikalarında. Daha önce de bahsettim. Türkiye'de medya afetleri hala bir kriz anı haberi olarak görüyor. Yoksa risk yönetimi, afetlere hazırlık boyutunu hiçbir şekilde ele almıyor. Yine üzerinde durmak istediğim bir başka konu, afet haberciliğiyle savaş haberciliği arasında ciddi bir benzerlik var. Çünkü savaş da çok ciddi bir afet durumu. İnsan eliyle gerçekleştirilen, canlı yayın baskısının gazeteciliği zayıflattığı ve sizin belirtmiş olduğunuz insanlığı da göz ardı etmeye yol açan önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir afet olduğu zaman hemen uzmanlara koşuşturuluyor. O uzmanların zaten uzmanlığı çok sorgulanır durumda. Bunların da son derece önemli olduğu konusundayım. Enkaz başındaki yayının da bir kamu yararı üretmekten çok bir travma pornografisine dönüştüğü kanısındayım. Bu arada Muzaffer'in de bir sorusu var herhalde. Evet Muzaffer.

M. T: Nuray Bey'e ben şurada bir ekleme yapacağım. AFAD'ın da tabii bu konuda sorumluluğu var. Bu noktada AFAD'ın da özel bir çalışma yapması lazım. Onu da bir uyarı olarak söyleyeyim.

G. G: Ben de süre bittiği için bir soru sorayım. Soru havada kalsın, asılı kalsın. 99 Depremi sonrasında İstanbul'un her mahallesine deprem konteynerleri konmuştu. Ne oldu onlar? Neredeler?

G. E: Onları çok iyi biliyoruz. Çünkü o konteynerleri koyan kuruluşun genel müdürü Elvan arkadaşımız bugün eniştesinin bir ameliyatı nedeniyle programımıza katılamadı. Bütün macerayı ondan ve Aziz Bey'den, şu anda aramızda Aziz Şasa'dan dinleriz. Büyük bir maceradır. Evet.

G. G: İçindeki bütün aletler çalınmıştı ben en son birinin haberini yaptığımda.

G. E: Aynen böyle. Bir de son olarak sosyal medyanın afetlerdeki rolü konusunda da bir şeyler söylemek istiyorum. X hesabı, TikTok ve WhatsApp gibi mecraların da klasik medyanın önüne geçtiğini ama çok da olumsuz örneklere yol açan yayınlar yapıldığını, paylaşımlar yapıldığını belirtmek istiyorum. Önümüzdeki dönemde de deepfake ve yapay zeka çağında da afet doğrulamasının nasıl yapılacağı da büyük bir bilinmez durumunda. Göksel Göksu çok çok teşekkür ederiz. Önemli bilgiler ve görüşlerinizi bizimle paylaştınız. Her zaman mikrofonlarımız size açık ve sizin gibi sorumlu gazetecilere açık. Sağ olun. Çok çok teşekkürler.

G. G: Ben teşekkür ederim. Çok teşekkürler böyle bir fırsat verdiğiniz için. Ben de ne zaman isterseniz hep buradayım ve hazırım.

G. E: Sağ olun. Evet, Medyascope Haber Müdürü Göksel Göksu ile bugün afetlerde medya ne yapıyor? Afetlerde medyanın önemi ve konumuza ilişkin ülkemizdeki olumlu olumsuz örnekler üzerine sohbet ettik. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.