Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, kör hak savunucusu ve araştırmacı Amine Ennur Aksoy ile internet ve dijital teknolojilerin engelli bireyler için ne kadar erişilebilir olduğunu; Türkiye ve dünyadaki dijital erişilebilirlik standartlarını, yapay zekânın sunduğu yeni imkânları ve bilgiye eşit erişimin önündeki engelleri değerlendiriyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 10 Haziran 2026 Çarşamba.
64. Yayın Dönemi'nin ilk bölümünde geçen hafta bir geçmişe doğru gitmiştik. Detaylı olmasa da kabaca bir bilgiler vermiştim ve bu hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz diyebilirim.
Konuğum da benim Mayıs ayı başında Diyarbakır’da, Amed'teki Engelli Onur Yürüyüşü’nde tanıştığım arkadaşım Amine Ennur Aksoy. Amine hoşgeldin, nasılsın, iyi misin?
Amine Ennur Aksoy: Alper hoşbulduk. Teşekkür ederim, çok iyiyim. Yaz geldiği için daha da iyiyim. Sen nasılsın?
A.T.A.: Ben de iyiyim. Yani bilmiyorum İstanbul'daki birine bu söylenir mi ama Mersin'de denize çok sık giriyorum ben.
A.E.A.: Yok söylenmez. Çünkü biz sahile erişmek için bile çok zorlanıyoruz sakatlar olarak. Öyle denmez buradakilere.
A.T.A.: Tamam o zaman. Denize girmiyoruz, denizi görmüyoruz bile. Tamam, oldu mu?
A.E.A.: Evet, yani o bile yok. Havasını bile almak çok zor İstanbul'da. Kıyılar kapalı.
A.T.A.: Tamam. Sakatlar dedin ve ilk sorumun da altlığını yapmış oldun. Benim ilk sorum sabit zaten;
Amine Ennur Aksoy kimdir, bugüne kadar ne yapmıştır ve bir sakatlığı var mıdır?
Daha önce Diyarbakır'daki ses kaydında bir ara konuştun ama şimdi tek konuksun. O yüzden bir daha geniş geniş alalım senden istersen.
A.E.A.: Tamam, anlaştık. Ben neler yapıyorum? Umarım ki unutmadan sayabileceğim. Neyse unutursam da problem yok.
Şu anda Sabancı Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programında tez dönemindeyim. Umuyorum ki bir süre sonra bu konuyla ilgili de beni tekrar duyacak, beni takip edenlerle yeniden buluşacağım. Bu tez artık yazılmazsa insanlar “Senin hayali bir tezin var ama ortada yok” diyecekler diye düşünüyorum. Bu yıl ağırlıklı olarak onunla uğraşıyorum.
Yüksek lisansa başladığım dönemde, hatta başlamadan önce ve lisans yıllarımın sonlarından itibaren farklı şirketlerde çalıştım. Bir teknoloji şirketinde ürün uzmanı olarak görev aldım; ardından dijital içeriklerden sorumlu ekiplerde yer aldım. Yaklaşık dört yıl boyunca iş hayatını deneyimledim.
Şimdilerde tezime daha fazla zaman ayırmak istediğim için iş hayatından biraz uzaklaştım. Sonrasında yeniden yaklaşır mıyım, yoksa tamamen farklı bir yola mı giderim, bunu henüz bilmiyorum. Bir denge kurmaya çalışacağım.
Yüksek lisanstan önce, dediğim gibi, iş hayatındaydım. Ondan da önce Bilgi Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Psikoloji bölümlerinde çift anadal yaptım ve mezun oldum. İkisi de çok sevdiğim alanlardı. Ben biraz her iki taraftan da vazgeçemeyen bir insanım. Pek çok konuda olduğu gibi burada da “onu da yaptım, bunu da yaptım” diyebileceğim bir süreç yaşadım.
Daha da öncesinde, lise yıllarımdan itibaren, kör bir birey olarak sivil toplumla tanıştım. Hak savunuculuğunun nerede başladığını, nasıl yürütüldüğünü, hangi haklara sahip olduğumuzu ve bunları nasıl savunabileceğimizi öğrenmeye başladığım yıllardı. Bu süreçte bana abilik ve ablalık yapan pek çok kör insandan çok şey öğrendim.
Aynı dönemde erişilebilirlik teknolojileri üzerine çalışmalar yürüttüm; teknolojik erişilebilirlik özelliklerini tanıttığım içerikler ürettim, eğitimler verdim, çeşitli ortaklıklar ve projeler gerçekleştirdim. Bu nedenle lise yıllarımın çevrimiçi dünyada oldukça heyecanlı geçtiğini söyleyebilirim.
Daha gerisine gitmeye gerek yok sanırım. Çocukluk ve ergenlik yılları... Ben kendimi kısaca böyle tanıtabilirim.
A.T.A.: Kör olduğunu söyledin. Ona dair bir detay vermek ister misin? Sakatlığın var mı diye sormuştum ya, onun detayı varsa onu da alalım senden.
A.E.A.: Tamamen körüm. Çocukluğumda böyle çok az gördüğüm yıllarım oldu; önümden gölgeleri takip ettiğim, açık veya koyu renkleri seçebildiğim. Sonrasında farklı bir gelişim çağının getirdiği bir yan komplikasyonla o görüşüm de artık benimle değil. Ama bu beni çok yormadı ya da üzmedi hayatta.
O yüzden şu an total bir kör olarak devam ediyorum yaşamıma.
A.T.A.: Tezin hakkında konuşmayacağız ama tezine dair ufacık bilgi verebiliyor musun? Akademik olarak bilmiyorum yani ne yapıyorsun tezin için? Ana konumuz başka çünkü, o yüzden tezine şimdi bir kısaca girelim istersen.

Kesişimsellik Sınırları Üzerine Tez Çalışması
A.E.A.: Şu anda çalışmam kapsamında farklı hak temelli hareketlerden bazı büyük çatı alanları seçtim. Bunlar arasında kadın hareketi, kuir hareket ve engelli hareketinin farklı bileşenleri yer alıyor. Engelli hareketi içinde de farklı engel gruplarının kendi hak mücadelelerini yürütüyor olması dikkatimi çekiyor. Zaman zaman buna dair bazı sorularım ve itirazlarım da oluyor.
Bu araştırmada, kendisini aktivist olarak tanımlayan ve bu hareketlerin içinde yer alan kişilerle görüşmeler yapıyorum. Özellikle onların başka hareketlerle ve başka aktivistlerle dayanışma kurmaya nasıl baktıklarını anlamaya çalışıyorum. Böyle bir dayanışmanın onlar için hangi koşullarda anlam kazandığını, ne tür ölçütlerle şekillendiğini, ne sıklıkla gündemlerine geldiğini ve bunun onlar açısından bir ihtiyaç olup olmadığını araştırıyorum.
Kör bir birey olarak lise yıllarında hak temelli mücadeleyle tanıştım. Daha sonra sosyoloji eğitimi alırken, farklı hareketlerin çoğu zaman kendi içlerine kapanarak yalnızca kendi meselelerini dillendirdiklerini düşünmeye başladım. Herkesin biraz kendi alanından konuştuğunu, birbirini duymakta ve ortaklaşmakta zorlandığını hissediyordum. Bu duygu bugün de bütünüyle kaybolmuş değil.
Ancak o yıllarda bu meseleyi nasıl ifade edeceğimi ya da akademik olarak nasıl çalışabileceğimi bilmiyordum. Zaman içinde hem büyüdüm hem de çok farklı insanlarla sohbet etme fırsatı buldum. Bu soruları yavaş yavaş daha net bir çerçeveye oturtabildim. Çalıştığım konu da bugün beni heyecanlandıran hâline böyle geldi.
Umarım bu araştırmanın sonunda hem burada sizlerle paylaşabileceğim hem de akademik alana katkı sunabilecek bir çalışma ortaya koyabilirim. Bunu yazabilmeyi ve tamamlayabilmeyi gerçekten çok istiyorum.
A.T.A.: Diyarbakır'da bunu konuşmuştuk. Kendi telefonumla seni kaydetmişim, ismini yazmışım. Sabancı demişim ve bir de şey 'Keşişimsellik Sınırları' diye yazmışım. Tezin bu değil mi? Bununla alakalı yani böyle bir isim verebiliyoruz aslında.
A.E.A.: Evet. Tam olarak anlattığım şey bu iki kelime. Biraz daha geniş bir özeti oldu aslında biraz önceki cümlelerim.
A.T.A.: Tamam. Müzik arasına şimdi girelim. Var mı aklında bir şey? Ne dinleyelim şimdi?
A.E.A.: Seçtiğim parça bugün için "A Glorious Dawn". Neden bu parçayı seçtiğime dair birkaç cümle söylemek isterim.
Parçayı dinlediğinizde siz de fark edeceksiniz; dijital olarak işlenmiş, elektronik öğeler taşıyan bir yapısı var. Yıllar önce yayımlanan Cosmos belgeselindeki Carl Sagan konuşmalarının alınarak müzikal bir forma dönüştürülmesiyle oluşturulmuş bir çalışma. Bu yönüyle bile, teknolojinin sunduğu imkânlarla ortaya çıkmış olması nedeniyle bugünkü konumuza oldukça uygun olduğunu düşündüm.
İkinci olarak, parçanın içeriği de Carl Sagan’ın yıllar boyunca savunduğu düşünce dünyasını yansıtıyor. Yukarıdan bakıldığında evren sonsuz gibi görünür; kendi içindeki sınırları, duvarları ve engelleri seçmek çoğu zaman mümkün değildir. O geniş perspektiften bakıldığında ayrımlar görünmez hâle gelir.
Aslında dijital erişilebilirlik sağlandığında bizim de deneyimlemek istediğimiz şey biraz buna benziyor. İnternet de bir anlamda bir evren. Bu evrende daha eşit, daha özgür ve daha az bariyerle karşılaşabildiğimiz ölçüde birbirimizle bilgi paylaşabilecek, bilgiye erişebilecek ve onu daha adil biçimde dolaşıma sokabileceğiz.
Bu noktaya ulaşmak için kat etmemiz gereken yolu birazdan daha ayrıntılı konuşacağız. Ben de bu parçanın o sohbet için küçük bir giriş olmasını istedim. Umarım siz de beğenirsiniz.
A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta konuğumuz Sabancı Üniversitesi’nde… Doktora, değil mi Sabancı'daki?
A.E.A.: Yok, yüksek lisans.
A.T.A.: Yüksek lisans tez çalışmasına devam eden akademisyen kör arkadaşım Amine Ennur Aksoy.
Onunla dün konuştum kayıt yapalım diye ve o da, "Teze daha var, o yüzden başka bir konuyu konuşmak istiyorum" demişti. O da dijital erişilebilirlik konusu. Sakatlar için daha genel. Kendisi kör ama sadece körler için değil bilişsel rahatsızlığı olanlar ve diğerlerini de kapsıyor. Yaşlılara ne diyorlardı bu dijital işlerle ilgili?
A.E.A: Boomer
A.T.A.: Hah, ben boomer olduğum için... Bakın adını bile bilmiyorum ne olduğumun. O derece boomerim ben. O yüzden dedim sana bırakırız, sen konuşursun. Sen bir başla Amine, aralara girerim ben zaten.

Dijital Erişim Sakatlar için Mümkün mü?
A.E.A.: Benim dijital erişilebilirlik diye bir meseleyle ilgilenmem de aslında biraz önce kendimi tanıtırken en geriye giderek anlatma ihtiyacı duyduğum yıllara dayanıyor.
Bahsettiğim gibi, erişilebilirlik kullanım senaryoları ya da yeni teknolojilerin kör bireyler tarafından nasıl daha rahat kullanılabileceği üzerine çeşitli eğitim serileri hazırladım ve bunları arkadaşlarımla birlikte yürüttüm. Bu ilginin kökeni de o yıllara uzanıyor.
Hatta neredeyse 13 yaşlarıma kadar gittiğini söyleyebilirim. O dönemde e-posta gruplarında oldukça yoğun tartışmalar yürütülüyordu. Özellikle yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan dokunmatik cihazların körler tarafından kullanılıp kullanılamayacağı önemli bir gündemdi. Türkiye’de de bu konu bir anda çok fazla konuşulmaya başlanmıştı. Herkes yeni teknolojileri deniyor, birbirine deneyimlerini aktarıyor ve “Ben de alsam kullanabilir miyim?” diye soruyordu.
En azından benim için kıvılcımın ilk çaktığı yer orasıydı. Teknolojinin kimler için tasarlandığı, kimlerin dışarıda kaldığı ve erişilebilirlik özelliklerinin insanların hayatını nasıl değiştirebildiği soruları o dönemden itibaren ilgimi çekmeye başladı.
A.T.A.: Hangi yıllar bunlar Amine?
A.E.A.: Sanırım 2012’lerden itibaren başlıyor bütün hikâye. O dönem e-posta gruplarında çok canlı, çok yoğun tartışmalar olduğunu hatırlıyorum.
Herkes birbirine yardım etmeye çalışıyordu. Yeni bir cihaz kullanan kişi, kendisinden sonra gelenlere uzun uzun yol gösteriyordu. Adım adım anlatılan, bazen sayfalarca süren e-postalar okurdum. “Şunu yap, sonra bunu yaparsan zaten şu olacak” diye detaylı açıklamalar paylaşılırdı. Bir anlamda herkes birbirinin rehberi olmuştu.
Ben de bir noktada kendi kendime “Neden ben de insanlara anlatmayayım?” diye düşünmeye başladım. O dönemde bir bilgisayar almıştım ve bu da körler arasında çok yaygın kullanılan bir cihaz değildi. Hatta birçok kişi satın almaya bile cesaret edemiyordu. Bir gün bana, “Madem aldın ve kullanıyorsun, madem bunun mümkün olduğunu gördün, neden deneyimlerini diğer insanlarla paylaşmıyorsun?” dediler. Biraz da böyle teşvik ettiler beni.
Ben de düşündüm; sonuçta sadece lise bir öğrencisiydim. Bugünden baktığımda çok daha genç, çok daha çocuktum. Ama buna rağmen oturup ciddi ciddi ses kayıtları hazırlamaya, insanlara anlatımlar yapmaya başladım. Bu süreç bana inanılmaz keyif verdi.
Uzun uzun e-postalar yazıyor, yazılı rehberler hazırlıyordum. Sonrasında birkaç arkadaşla birlikte bir web sitesi kurduk. Orayı kullanım kılavuzları, başlangıç rehberleri ve belirli cihazlara yönelik anlatımlarla doldurduk. İnsanların yeni teknolojilere erişmesini kolaylaştırmaya çalışıyorduk. Bu da bana gerçekten büyük bir motivasyon sağladı.
Üniversite yıllarında sivil toplum çalışmalarına devam ederken bir proje kapsamında bize ilginç bir görev verildi. Türkiye’deki üniversitelerin web sitelerini, en azından ana sayfalarını, erişilebilirlik açısından değerlendirmemiz isteniyordu. Bunun için bir kontrol listesi oluşturulacak ve siteler bu ölçütlere göre test edilecekti. O dönemde sanırım Türkiye’de yaklaşık 170 üniversite vardı; bugün ise sayı 200’ün üzerine çıkmış durumda.
Bu çalışma benim için önemliydi çünkü ilk kez erişilebilirliği yalnızca bireysel kullanıcı deneyimi üzerinden değil, daha sistematik ve kurumsal bir mesele olarak düşünmeye başlamıştım.
A.T.A.: Bu çalışma da aynı yıllarda mı? 2012-2013 mü yoksa daha mı sonra?
A.E.A.: Yok. Burada artık 2020'deyiz. Hatta pandeminin ortasındayız, herkes evde oturuyor.
A.T.A.: Peki projeyi yapan kim? Bir üniversite mi, bir kuruluş mu? Nedir, kim yapıyor bunu?
A.E.A.: O zaman Toplumsal Hakları İzleme Derneği'ydi galiba.
A.T.A.: Kısa adıyla TOHAD değil mi?
A.E.A.: Evet, yanlış hatırlamıyorsam bu çalışmayı TOHAD yürütüyordu. Bizim rolümüz daha çok durum tespitine katkı sunmaktı. O dönemde ortaya çıkan tablo ister olumlu ister oldukça sorunlu olsun, projenin amacı mevcut durumu ortaya koyabilmekti. Bildiğim kadarıyla hedef, elde edilen verileri bir rapor hâline getirerek üniversitelerin erişilebilirlik durumuna dair genel bir değerlendirme yapmaktı.
Biz de bu durum tespiti sürecine destek olmaya çalıştık. Çünkü raporda dikkat çekilen noktalardan biri şuydu: Mevzuat gereği üniversitelerin tamamında engelli öğrenci birimleri bulunuyordu. Ancak bu birimlerin ne kadarının aktif olduğu, ne ölçüde işlev gördüğü ve öğrencilerin gerçek ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebildiği ayrı bir meseleydi.
Daha da önemlisi, herhangi bir üniversiteye başvurmayı düşünen bir adayın ya da o üniversitenin öğrencisi olan ve erişilebilirlik ihtiyacı bulunan bir kişinin, üniversitenin web sitesine girdiğinde neler yapabildiği sorusuydu. Örneğin bir bilgiye erişebiliyor muydu? Başvuru süreçlerini takip edebiliyor muydu? Formları doldurabiliyor muydu? Yoksa bunların hiçbirini gerçekleştiremiyor muydu?
Yapılmaya çalışılan şey biraz da buydu aslında: Üniversitelerin erişilebilirlik konusunda kâğıt üzerindeki durumuyla, kullanıcıların gerçek deneyimi arasındaki farkı görünür kılmak. Biz de bu analizin ortaya çıkmasına katkı sunmaya çalışmıştık.

Dijital Erişim Standartları
A.E.A.: Erişilebilirlik standartları genel olarak üç seviyede değerlendiriliyor: A, AA ve AAA. Bunların içinde AAA en yüksek erişilebilirlik düzeyini ifade ediyor.
Bizim de içinde bulunduğumuz erişilebilirlik savunuculuğu çalışmalarında, bildiğim kadarıyla en azından AA standardının hedeflenmesi gerektiği yönünde görüşler vardı. Çünkü AA seviyesi hem günümüz teknolojik koşullarında uygulanabilir kabul ediliyor hem de erişilebilirlik ihtiyacı olan kullanıcılar açısından anlamlı bir düzey sağlıyor.
Ancak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından belirlenen standart A seviyesi oldu. Kurum ve kuruluşlara da bu standarda uyum sağlamaları için belirli süreler tanındı.
Örneğin bu yıl, yanlış hatırlamıyorsam Haziran ayının sonunda bu sürenin dolması bekleniyor. Fakat erişilebilirlik alanında çalışanların da yakından bildiği gibi, bu konuda yıllardır çeşitli ertelemeler ve süre uzatımları yaşanıyor. Yaklaşık 16 yıldır farklı alanlarda benzer uzatmalarla karşılaşıyoruz.
Dolayısıyla yasal takvimler ve hedef tarihler açıklanıyor olsa da, uygulamanın ne ölçüde gerçekleşeceği ve denetim süreçlerinin nasıl işleyeceği konusu hâlâ önemli bir soru işareti olarak duruyor.
A.T.A.: Hazirandayız zaten ve bu ayın sonunda yani değil mi?
A.E.A.: Tabii ama uzatma gelebilir. Mesela fiziksel erişilebilirlik de 16-17 senedir uzuyor.
A.T.A.: Evet.
A.E.A.: 2005'ten beri bu konuda sürekli ertelemeler yapılıyor. Süreler uzatılıyor, yeniden uzatılıyor. Hatta belki daha da uzun bir süreden söz etmek mümkün.
O yüzden bunun gerçekçi son tarihinin ne olduğunu ve erişilebilirlik konusunda ne zaman gerçekten somut sonuçlar görmeye başlayacağımızı bilmiyoruz. Sağımıza, solumuza, önümüze, arkamıza baktığımızda erişilebilirliğin ne zaman yaygın ve olağan bir durum hâline geleceğini kestirmek zor.
Ama şu anda hem kör bireylerin hem motor becerileri daha sınırlı olan insanların hem de senin de söylediğin gibi bilişsel spektrumun farklı noktalarında yer alan kişilerin bir sistemi, bir dijital ortamı ya da bilgiye ulaşmak için kullandıkları dijital araçları erişilebilir bulmaları biraz hasbelkader bir durum.
Yani bugün bir web sitesinin, uygulamanın ya da dijital hizmetin erişilebilir olması çoğu zaman garanti edilen bir standarttan çok, o ürünün nasıl geliştirildiğine bağlı olarak değişiyor.
A.T.A.: Peki, Türkiye böyle ya dünya yani ABD ve Avrupa ne düzeyde şu anda?
A.E.A.: Avrupa Birliği ise bu konuda Mart 2020 itibarıyla bir süreç başlattı ve bu dönüşüm için beş yıllık bir geçiş süresi tanıdı. O dönemde Almanya'da bir üniversitenin engelli biriminin ve teknik destek yapısının başında bulunan biriyle tanışmıştım. Bu süreci bana ilk özetleyen kişilerden biri oydu. Şimdi konuşurken onun anlattıkları aklıma geliyor.
Ben de oradan hatırladığım kadarıyla aktarıyorum: Avrupa Birliği bu geçiş süreci için tanıdığı beş yıllık süreyi doldurdu. Sürecin sonunda yalnızca standartları belirlemekle kalmadı, bu standartlara uyulmaması durumunda uygulanacak yaptırımları da kendi mevzuatı içinde tanımladı. Üstelik bu düzenlemeler Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin tamamını kapsayan bir çerçeve oluşturuyor.
A.T.A.: Yani bu, bireysel bir kişi de web sitesi açsa o da mı dahil yoksa sadece kurumlar mı dahil bu kurala?
A.E.A.: Kurum ve kuruluşlar bu kapsamın içinde kesinlikle yer alıyor ancak bireysel bir kişinin kendi web sitesini açtığında ya da bir uygulama sunduğunda nasıl bir sorumluluğu olduğunu bilmiyorum.
Tabii ki şikâyete tabi olabilir. Ancak bu konuda düzenlemelerin tam olarak nasıl işlediğine dair bilgim yok açıkçası. Güzel bir soru. Belki de bu saatten sonra benim de daha ayrıntılı bilmem gereken konulardan biri. Buna da bakacağım.
A.T.A.: Peki bunu yapmak kolay mı? Mesela bir kişi açıyor, o işe giriyor o maddelere, AAA için bunlar bunlar gerekiyor ve o gerekenleri ücretsiz bir şekilde alıp koyabiliyor mu siteye? Rahat mı yoksa zor şeyler mi bunları eklemek?
A.E.A.: Çoğu yerde geliştiriciler için normalde çok zorlayıcı, büyük meydan okumalar içeren engeller yok. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada ortak olan önemli bir sorun var. O da şu: Yazılım geliştiricileri, yazılım mühendisleri ve bilgisayar mühendisleri üniversitelerinden erişilebilirliğe dair herhangi bir ders ya da müfredat almadan mezun oluyorlar.
Üstelik bunun için tasarlanmış tek dönemlik bir ders bile yok. Seçmeli ders olarak dahi standart bir uygulamadan söz edemiyoruz. Bırakın erişilebilirliğin temel derslerden biri olmasını, mühendis adaylarının merak edip “Erişilebilirliğe Giriş” gibi bir dersi seçebilmeleri için seçmeli ders olarak sunulması yönünde bile yaygın bir yaklaşım bulunmuyor.
Hatta bununla ilgili son yıllarda bazı makaleler de yayımlandı. Sanıyorum 2024 yılında yayımlanan bir çalışmaydı. Bir yabancı akademisyen, erişilebilirlik odaklı bir müfredatın nasıl oluşturulabileceğine dair örnek bir ders programı tasarlamış, bunu da bir makale hâline getirmişti. İsmini şu an hatırlayamıyorum; aslında iki hafta kadar önce okumuştum.

Bilgi Adaletsizliği ve Web Content Accessibility Guidelines (WCAG)
A.E.A.: Dolayısıyla dünyanın biraz da sorunu bu. Bilgi adaletsizliğini aslında üniversite sıralarından başlayan bir noktada üretiyoruz. İnsanlar bilmediklerinde de “Ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum” noktasına geliyorlar.
Şu anda ise elimizde önemli bir avantaj var. Artık yapay zekâ çağındayız. Dün seninle de konuşuyorduk ya; yaklaşık üç yıldır, yalnızca geliştiricilerin değil, gündelik kullanıcıların da erişebildiği yapay zekâ araçları ve büyük dil modelleri hayatımıza girdi.
Dolayısıyla bugün bir mühendisin, geliştiricinin, yazılım uygulama geliştiricisinin ya da web tasarımcısının bilmediği bir konuyu kendi mesleki jargonuna uygun biçimde büyük dil modelleri aracılığıyla öğrenmesi ya da bu konuda destek alması bence çok daha kolay ve mümkün.
“Yaptırmak” ifadesini burada tırnak içinde kullanıyorum. Sonuçta ne gerektiğini öğrenmek önemli. Özellikle yazılımcılar bu konuda biraz hassas davranıyorlar. “Lütfen bizi onlardan saymayın, biz hâlâ kodu kendimiz yazıyoruz. Yapay zekânın yaptığı bizim yaptığımız gibi olmaz” diyorlar.
Ben de o zaman şunu söylüyorum: Yabancı olduğumuz Web Content Accessibility Guidelines yani kısaca WCAG kriterlerini, yapay zekâ yardımıyla daha iyi anlayabilir ve daha sağlam bir şekilde uygulayabiliriz. Sonrasında elbette kodları yine siz yazın; biz de bunu isteriz. Hatta elinize, emeğinize sağlık deriz.Bence şu an tam olarak böyle bir çağdayız.
A.T.A.: Şimdi anlıyorum ki üniversiteler, akademi buna bakmıyor. Sadece erişemeyen sakatlar, "Şu niye yok?" diyor öyle mi?
A.E.A.: Kesinlikle. Yama yöntemiyle ilerlediğimiz zaman bunun sonuçlarını hem geliştiriciler hem de sakatlar yaşıyor.
Çünkü bu sefer işin içine şu süreç giriyor Alper: “Bir test edelim bakalım, olmuş mu?” Bu noktada da sakat testçiler aranıyor. Ancak bu testçilerin yaptığı iş de sonuçta bir emek. Buna rağmen birçok yerde bu emeğin gönüllü olarak verilmesi bekleniyor ya da farklı kaynaklarla karşılanmaya çalışılıyor.
Öte yandan bu mesele yeni bir istihdam alanı da yarattı. Hem Türkiye’de, hem de dünyada, sakatları erişilebilirlik testçisi olarak istihdam eden önemli şirketler var. Yazılım ekiplerine dahil olup ürünleri ve uygulamaları test ediyorlar.
Dolayısıyla bu durum bir taraftan bazı sakatlar için yeni bir fırsat da yarattı. Yazılım dünyasıyla, onun diliyle ve jargonuyla konuşabilmenin ya da en azından o dile yaklaşan bir köprü kurabilmenin yolu açıldı. Aynı zamanda bu, bir iş alanına da dönüştü.
Yani şu an elimizdeki tablonun birden fazla boyutu var. Farklı yönleri olan, hem sorunları hem de imkânları aynı anda barındıran bir tabloyla karşı karşıyayız.

Peki Günlük Kullanıcılar Dijital Erişime Nasıl Destek Verebilir?
A.T.A.: Şimdi buraya kadar hep siteyi kuranların, geliştirenlerin neler yapması gerektiğini konuştuk. Bir de kullanıcılar var; sakat olmayan kullanıcılar.
Mesela görsel betimleme bunun en basit örneklerinden biri. Ben bunu Sakat Muhabbet’e başladıktan sonra öğrendim. Meral Sözen’i tanıyorsun. Bir gün Meral’i konuk almıştım. Bana, “Alper, sen niye görsel betimleme yapmıyorsun?” diye sormuştu. Ben de “Açıklama yazıyorum zaten, ayrıca betimleme yazınca kafa karışır diye düşünüyorum” demiştim. O da bana, “Hayır, onun ayrı bir yeri ve işlevi var” demişti. İlk kez ondan duymuştum bunu. Yani ben bile bilmiyordum.
Bu tür başka örnekler var mı? Sakat olmayan kişiler dijital erişilebilirliği sakatlar için nasıl kolaylaştırabilir? Bu konuda bildiğin şeyler varsa biraz onlardan söz edebilir misin?
A.E.A.: Şöyle, eğer kişi sakat olmayan ama aynı zamanda tasarımcı, geliştirici ya da bu alanlarda çalışan biri değilse, yani doğrudan bu işlerin içinde yer almıyorsa, o zaman yapabileceği şeyler daha farklı oluyor.
Senin de az önce verdiğin örnek bence çok iyi. Bir görsel kullanılıyorsa, görme güçlüğü yaşayan bir insan için o görsele betimleme eklemek aslında oldukça anlamlı ve çoğu zaman yeterli bir katkı.
Bunun dışında ise mesele biraz daha farklı bir noktaya geliyor. Çünkü o sosyal medya platformuna erişebilmek, o sayfaya girebilmek ve paylaşıma ulaşabilmek başlı başına bir erişilebilirlik konusu. Bu da daha çok büyük şirketlerin yapmayı ya da yapmamayı tercih ettiği düzenlemelerle ilgili.
Aslında benim gündelik kullanıcının tekil paylaşımına ulaşmadan önce o platformu kullanabilmem gerekiyor. Mesela bir uygulama güncelleniyor ve hepimiz “Yine ortalığı karıştırmışlar” diyoruz. Ama başka bir engeli olan biri için bu çok daha farklı sonuçlar doğurabiliyor. Birisi çıkıp “Ben bunu eskiden sürüklemeden yapabiliyordum, şimdi sürükle-bırak özelliği getirmişler ama ben telefonumu bu şekilde kullanmıyorum” diyebilir. Hatta ince motor becerileri farklı olduğu için yazılı klavyeyi bile kullanmayan insanlar var.
O yüzden bunlar oldukça kırılgan meseleler hâline geliyor. İnsanlar mesela “Video paylaşıyoruz, sosyal medyada reels yayımlıyoruz, ne yapacağız?” diye soruyorlar.
Bugün betimleme teknolojileri de oldukça gelişmiş durumda. Biz de kendi adımıza, örneğin körler olarak, kısa bir videoyu gerçekten anlamak istiyorsak çeşitli yapay zekâ uygulamalarından yararlanabiliyoruz. Videoyu uygulamaya gönderdiğimizde, içerikte sırayla neler olduğunu özetleyen bir açıklama alabiliyoruz. Böylece videoda ne olup bittiğine dair genel bir fikir edinmek mümkün oluyor. Bir tür otomatik betimleme geliyor diyebiliriz.
A.T.A.: Ses dışında, görsel olarak da mı betimliyor?
A.E.A.: Video şöyle açılıyor, sonra böyle oluyor, sonra bu şekilde devam ediyor, şunu görünüyor ve sonra bu şekilde bitiyor gibi.
A.T.A.: Orada bir yazı çıkıyorsa yazıyı falan söylüyor, "Böyle bir yazı var" falan diyor.
A.E.A.: Ama mesela ben de kör bir kullanıcı olarak şunu söylüyorum: Her videoyu üç beş tıklamayla yapay zekâya paylaşayım, sonucun çıkmasını bekleyeyim istemiyorum. Çünkü bunlar bir taraftan zaman alan şeyler; “crip time” dediğimiz mesele de tam burada devreye giriyor.
Benim o videoyu yapay zekâya yollayıp sonucunu beklemem en az iki dakika sürüyor. İnternet hızım yavaşsa bu süre daha da uzuyor. Biz de istiyoruz ki en azından bu video neyle ilgili, buna dair biraz fikrimiz olsun. Bunun için de zaten bir sürü alan var: caption alanı, açıklama yazma alanı… Bunların hepsini okutabiliyoruz.
A.T.A.: İçine girmeden, gören kullanıcılar nasıl videoya ya da paylaşıma bakıp onu açıp açmamaya karar verebiliyorsa, benim de o hakkım olsun diyorsun aslında. En azından neyle karşılaşacağımı bileyim ve videoyu izleyip izlememeye ben karar vereyim.
A.E.A.: Kesinlikle, aynen öyle. Açıkçası benim aklıma bunlar geldi sen sorunca.
A.T.A.: Ben kendim aydınlandım, onu söyleyeyim. Amine çok sağol. Son sözlerini alalım istersen senin.
A.E.A.: Yani mekânsal erişilebilirliği çok konuşuyoruz ve hâlâ da çok konuşmaya ihtiyacımız var. Fiziksel mekânın erişilebilirliği, erişilebilirlik mücadelesinin başladığı günden beri daha görünür, daha çok sokakta yürütülen bir mücadele oldu.
Ama dijital erişilebilirlik biraz daha arka odalarda kaldı. “Biz o dilden anlamıyoruz”, “O işler bize Fransız” denilen ya da büyük şirketlerle yapılan pazarlıklar sonucunda kimi zaman kazanılan, kimi zaman kazanılamayan haklar üzerinden şekillenen bir alan olarak hayatımıza yön vermeye devam ediyor. Dijital erişilebilirlik de erişilemezlik de biraz böyle arka odalara saklanmış gibi.
Oysa hayatımız, ironik bir şekilde, her geçen gün daha fazla dijitalleşti. Tam da bu yüzden arka odalarda kalmaması gereken bir mesele aslında hâlâ çok gerilerde duruyor. Biraz insanların bu dile yabancı hissetmesi, biraz “Ben bunu anlamıyorum, ne yapayım?” diye düşünmesi, biraz da “Paylaştım bıraktım telefonu” yaklaşımıyla hareket etmesi bunda etkili. Bir taraftan da “Maliyeti çok yüksek, zamanımız az, bunu projelendiremeyiz” diyen yazılım ekipleri var.
Umarım önümüzdeki on yıl ya da birkaç on yıl boyunca dijital erişilebilirliği bu arka odalardan çıkarıp daha görünür, daha merkezi bir yere taşıyabiliriz.
Son olarak Alper, soruların için ben de çok teşekkür ederim. Umarım dinleyenler için de fazla teknik ya da sabır sınayan bir sohbet olmamıştır.
A.T.A.: Yok, ben çok keyif aldım kendi adıma. Amine, çok sağol konuk olduğun için. Bizi dinleyenlere de teşekkür etmek istiyorum çünkü yayın dinlemek de bir emek, dinleyenlerin de bir hakkı var. Sen konuşuyorsun, ben soruyorum. Burada bir emek var ama dinleyenler de dinleyerek emek veriyor. Artık dijital çağda her saniye bile değerli. Bir yere gidip, bir yerden çıkıyorlar. Yarım saat bizi dinlemeleri bile büyük bir teveccüh. Çok sağolsunlar dinledikleri için.
'Dünyanın bütün sakatları eğleşin'. Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.


