"Hedeflerin neler olduğu oldukça büyük bir soru işareti"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, İsrail saldırısında yaşamını yitiren Lübnanlı doğa korumacı Mona Khalil'i anarken, Avrupa'yı etkisi altına alan rekor sıcak hava dalgasını, iklim krizinin görünürleşen etkilerini ve Bonn İklim Görüşmeleri sonrasında öne çıkan emisyon azaltımı, iklim finansmanı ve fosil yakıtlardan çıkış tartışmalarını değerlendiriyor; ayrıca Londra İklim Haftası, COP31 hazırlıkları, iklim müzakerelerinde "uygulama dönemi" söylemi ve doğanın haklarına ilişkin güncel gelişmeleri ele alıyorlar.

""
Bonn görüşmelerinin ardından
 

Bonn görüşmelerinin ardından

podcast servisi: iTunes / RSS

Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.

Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.

Ü.Ş.: ...ve destekçilerimiz Deniz Benli Dayı ve Güneş Benli Dayı'ya teşekkür ediyoruz programa başlıyoruz. Evet, Bonn sonrası ilk canlı programımızı yapıyoruz bugün. Dolayısıyla geçen hafta sona eren ve iki hafta süren ara COP toplantısından biraz daha detaylı olarak bahsedeceğiz. Ben de geçen hafta sonuna doğru Bonn'dan döndüm. Oradan edindiğim canlı izlenimleri paylaşacağım. Ama ondan önce maalesef çok üzücü bir haber var.



Çok yeni bir haber değil, birkaç gün önce ortaya çıktı ama bunu vermeden başlamak istemedik açıkçası: İsrail'in Lübnan'ın güneyine yönelik saldırılarında çok sayıda kişiyle birlikte, Lübnan'ın en ünlü ve en önemli doğa korumacılarından biri olan Mona Khalil'in de hayatını kaybettiği ortaya çıktı.

Mona Khalil'in, Lübnan'ın güneyindeki Sur (Tire) kentinde deniz kaplumbağalarını korumak amacıyla kurduğu ve hem kendi evi, hem de koruma merkezi olarak kullanılan "Orange House" (Turuncu Ev) olarak bilinen yer, İsrail bombardımanında vuruluyor. Üstelik bu ilk kez de olmuyor; aynı yer 2006 yılındaki bombardıman sırasında da zarar görmüş ancak o zaman can kaybı yaşanmamış. Bu son saldırıda ise 76 yaşındaki Mona Khalil yaşamını yitiriyor. Yanındaki asistanı da ağır yaralanıyor. Olayın yaklaşık iki ya da üç hafta önce gerçekleştiği, Mona Halil'in ise yaklaşık iki hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra geçtiğimiz günlerde hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Bu saldırı aslında 4 Haziran'da gerçekleşmişti, değil mi? Yaklaşık 20 gün önce. Haberi okuyunca Google Haritalar'a girdim çünkü yıllar önce o bölgeye gitmiştim. Lübnan'ın güneyinde, Sidon'a gitmiştim; Sur'a gidip gitmediğimden emin değilim ama o taraflarda bulunmuştum. Acaba bu bölgeyi görmüş müyüm diye merak ettim ve Mona Halil'in "Orange House" olarak bilinen evini buldum. Google Haritalar'da karşıma çıkan ifade ise gerçekten çok hüzünlüydü: Mona Halil'in evinin yanında "permanently closed" yani "kalıcı olarak kapatıldı" yazıyordu.

Ö.M.: Yani ayrıca bir önemi daha var. Mona Khalil'in anneannesinin evi aslında orası. Daha sonra burayı, tehlikeye düşmüş deniz kaplumbağalarını korumak amacıyla bir ekoturizm merkezine dönüştürüyor. Aynı zamanda ekolojik koruma çalışmalarının yürütüldüğü bir alan hâline getiriyor. Gönüllüler kuşağı için son derece önemli bir isim olan Mona Khalil, uzun yıllardır doğa koruma çalışmalarının da simge figürlerinden biri olarak görülüyordu.

Ü.Ş.: Bu, bizim Olimpos'taki ve Dalyan'daki kaplumbağalarla aynı tür büyük ihtimalle ki zaten aynı kıyılar. O sahil de onların yumurtlama alanlarından biriymiş. Mona Khalil de ilk olarak 1999 yılında burada çalışmaya başlıyor. Hollanda'da yaklaşık 20 yıl yaşadıktan sonra ülkesine dönüyor ve anneannesinden kalan bu evi deniz kaplumbağalarının korunmasına yönelik çalışmalarda kullanmaya başlıyor. Daha sonra burası bir ekoturizm alanına ve koruma merkezine dönüşüyor.

Ö.M.: Ölümden, iç savaştan tabii.

Ü.Ş.: Evet, iç savaştan kaçarak Hollanda'ya gidiyor. Hollanda'da geçirdiği yılların ardından ülkesine döndüğünde sahilde yumurtadan yeni çıkmış bir deniz kaplumbağası görüyor. Ardından da bu olay onun hayatının yönünü değiştiriyor. Daha sonra bu koruma merkezini kuruyor. Zamanla bu ev yani bugün tahrip edilmiş ve kullanılamaz hâle gelmiş olan Orange House, doğa koruma çalışmalarının sembollerinden biri hâline geliyor. Mona Khalil de savaşın yaşamını yitiren kurbanlarından biri oldu.

Ö.M.: 25 yıldan beri bu çalışmaları yürütüyormuş. Bir de Brett Wilkins'in haberinden kısa bir bilgi ekleyelim. Common Dreams'de yer alan habere göre, saldırının gerçekleştiği yerin niteliği ve Mona Halil'in faaliyetleri İsrail tarafından biliniyormuş.

Ü.Ş.: Bilerek vurmuşlardır zaten.

Ö.M.: Evet, bilerek vurmuşlar.

Ü.Ş.: Kesinlikle. Zaten haritadan herkes bakabilir; Orange House diye yazınca Lübnan'da çıkıyor. Şehrin ortasında bir ev de değil yani şehri bombalamışlar da arada burası da vurulmuş denebilecek bir yer değil. Muz bahçelerinin ve muhtemelen zeytinliklerin arasında, tek başına duran bir ev. Dolayısıyla hedef alınmadan vurulmuş olması pek mümkün görünmüyor.

Ö.M.: Evet, İsrail ordusu açıklamasında buranın hedef olmadığını söylüyor ancak daha önce de, senin belirttiğin gibi, aynı yer vurulmuştu. Bu son saldırının ardından Lübnanlı gazeteci ve akademisyen Merve Osman da sosyal medyada şu değerlendirmeyi yaptı: "İsrail, o parlak portakal renkli evi çok iyi biliyordu. Herkesin bildiği gibi, buranın askeri bir tesis, bir komuta merkezi ya da herhangi bir savaş mevzisi olmadığını da biliyordu."

Ü.Ş.: Hizbullah'ın olmadığını da...

Ö.M.: Hizbullah'a ait bir yer ya da herhangi bir askeri nokta olmadığını biliyorlardı. Zaten burası Lübnan'ın güney kıyısındaki en bilinen çevre koruma alanlarından biriydi. Deniz kaplumbağalarını ve kıyı ekosistemini korumak amacıyla kurulduğu herkes tarafından biliniyordu. Merve Osman da paylaşımında, "Bunu bilerek yaptılar," ifadesini kullanıyor.

Ü.Ş.: Evet, maalesef bu haberle başlamış olduk.

Sıcak dalgasıyla devam edelim. Avrupa'da çok büyük bir sıcak dalgası yaşanıyor. Hatta The Guardian gazetesi bu konuda canlı yayına geçmiş, ben de onu yeni gördüm. Sürekli güncellenen bir sıcak dalgası canlı yayını yapıyorlar; adeta savaş haberi verir gibi, "şurada şu oldu, burada bu oldu" diye gelişmeleri aktarıyorlar.

Bugünkü sıcaklık değerlerini de birkaç dakika önce şöyle sıralamışlardı: Paris 41, Bordeaux 39, Madrid 38, Frankfurt 37, Roma 35, Londra 34 ve en düşük sıcaklık da Barcelona'da 31 derece. Yani Avrupa'nın geniş bir bölümünde sıcaklıklar 31 ile 41 derece arasında değişiyor. Özellikle Avrupa'nın batısı, doğusuna göre çok daha yoğun bir sıcak hava dalgasının etkisi altında. Doğu Avrupa da sıcak ama Batı Avrupa'da durum çok daha ağır seyrediyor. Hatta öyle ki, sıcaklığa bağlı ölümlerin yanı sıra boğulma vakalarında da artış görülmeye başlanmış. İnsanlar serinlemek amacıyla nehirlere, göllere ve diğer su kaynaklarına giriyorlar; bu da bazı bölgelerde ölümcül kazalara yol açıyor, değil mi?

Ö.M.: Çok üzücü olaylar da yaşanıyor. Fransa'da iki küçük çocuğun, alışveriş merkezinde anneleri alışveriş yaparken mi, araçta unutulmaları sonucu mu, tam ayrıntıları henüz netleşmemiş olsa da, arabada aşırı sıcak nedeniyle yaşamını yitirdiği bildirildi. Zaten Fransa bu sıcak hava dalgasının en ağır hissedildiği ülkelerden biri. Hatta bazı değerlendirmelerde, ölçümlerin tutulabildiği son 300 yılı aşkın dönemin en sıra dışı sıcaklıklarından biriyle karşı karşıya olunduğu söyleniyor. Gerçekten olağanüstü bir durum.

Biz de Özdeş'le birlikte bunu yakından takip etmeye çalıştık. Ünlü klimatologlardan Alec Stapp'ın Substack'teki değerlendirmelerinden birinde de dikkat çekici bir ifade vardı. "Bu, büyüklerinizin bildiği türden bir sıcak hava dalgası değil" diyordu. Hatta bunun, belki de son birkaç bin yıl içinde Haziran ayında yaşanmış en sıra dışı iklim olaylarından biri olarak değerlendirilebileceğini belirtiyordu.

Ü.Ş.: Bir de bu arada Avrupa'daki bu yılın ikinci sıcak hava dalgası bu. Daha Temmuz gelmedi, Haziran bile bitmedi. İlki Mayıs ayında yaşanmıştı. Şimdi ise çok daha şiddetli bir sıcak hava dalgasıyla karşı karşıyayız. Bundan sonra bir yenisinin yaşanıp yaşanmayacağı da belli değil. Bu dalganın ne kadar süreceği de henüz net değil. Malum, 2003'te Avrupa çapında yaşanan ve o dönem rekor kıran sıcak hava dalgası yaklaşık bir ay sürmüştü. Bunun ne kadar devam edeceğini şimdiden kestirmek zor.

Mesela fotoğraflara bakıyorum; metro ve tren istasyonlarının girişlerinde uyarılar yayınlanıyor. Elektronik panolarda "Yanınızda su bulundurun", "Kendinizi kötü hissederseniz hemen trenden inin", "Personelimiz size yardımcı olacaktır" gibi mesajlar sürekli dönüyor. Yani birçok yerde fiilen bir acil durum havası söz konusu.

Ama tabii iklim değişikliğiyle bunun herhangi bir ilgisi olmayabilir. Dün akşam Deutsche Welle'nin İngilizce kanalındaki bir haberi izliyordum. Haberin ana başlığı zaten "Heat Wave" yani sıcak hava dalgasıydı. Konuk edilen uzmana bağlandıklarında, uzman da "İklim değişikliği nedeniyle bu tür olayların daha sık ve daha şiddetli yaşanabileceğinin söylendiğini" ifade etti.

Ö.M.: Tamamen çıldırmışlar artık yani.

Ü.Ş.: Yani bunu şunun için yapıyorlar, ben biliyorum. Bu gazetecilikteki ihtiyatlı dil kullanımıyla ilgili olabilir. Gazeteci ihtiyatı mı denir, editoryal temkinlilik mi denir bilmiyorum. Yani "bu yüzden oluyor" dersek başımıza bir şey gelir diye mi düşünüyorlar, ne yapıyorlar, anlamadım.

Ö.M.: Evet, bence de muhtemelen öyle.

Ü.Ş.: Bu olacak bir şey değil. Şu anda birçok iklim bilimci kendi sayfalarında ve yayınlarında açık açık bunun iklim değişikliğiyle bağlantılı olduğunu söylüyor. Artık "olabilir", "olmayabilir", "olasılık hesabı yapalım" noktasını çoktan geçtiğimizi yazıyorlar. Buna rağmen haberlerde hâlâ bu kadar temkinli bir dil kullanılması dikkat çekici. Ya gazeteciler bu tartışmaları ve bilim insanlarının değerlendirmelerini yeterince takip etmiyorlar ya da gerçekten bu konuda daha kesin ifadeler kullanmaktan kaçınıyorlar, bilmiyorum.

Ö.M.: Evet, ben de birkaç ilavede bulunayım bu konuda. Uzun zamandır yakından takip etmeye çalışıyoruz. Jake Johnson da Common Dreams'de oldukça ayrıntılı bir yazı kaleme almış. Yazıda, ölümcül sıcak hava dalgası Avrupa'yı kasıp kavururken, fosil yakıt şirketlerinin de bu tablonun sorumluluğunu taşıdığı yönündeki değerlendirmelere yer veriliyor. Bir iklim aktivistinin sözlerine de dikkat çekiliyor.

Almanya, İsviçre, Fransa, İspanya, Belçika ve daha birçok Avrupa ülkesi kırmızı alarm altında. Fransa'nın meteoroloji kurumu Météo-France da dünkü açıklamasında sıcaklıkların daha da yükseleceğini ve yeni rekorların kırılabileceğini belirtti. Daha da dikkat çekici olan ise yalnızca Haziran ayı rekorlarından söz edilmiyor olması. Yapılan değerlendirmelerde, bazı bölgelerde şimdiye kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklık değerlerinin, yılın hangi ayında kaydedilmiş olduğuna bakılmaksızın aşılabileceği belirtiliyor yani sadece Haziran rekorları değil; Temmuz ve Ağustos aylarında kaydedilmiş bazı sıcaklık rekorlarının da kırılabileceğinden söz ediliyor.

Ü.Ş.: Şimdi tabii El Niño da geliyor, yani yavaş yavaş oluşuyor. Eğer El Niño'nun bu yaz yaşanan sıcaklıklar üzerinde bir etkisi varsa, ki olabilir, gelecek yıl ne olacağını tahmin etmek gerçekten zor. Çünkü El Niño'nun asıl etkisi genellikle oluşumundan sonraki dönemde daha belirgin şekilde hissediliyor. Dolayısıyla bu yıl gördüklerimiz bir ön gösterim niteliğindeyse, El Niño'nun etkilerinin daha güçlü hissedileceği gelecek yılın nasıl geçeceğini kestirmek kolay değil. Asıl etkilerini muhtemelen gelecek yıl göreceğiz.

Ö.M.: Ama şimdi söylenenler de oldukça çarpıcı. Avrupa'nın önde gelen iklim gözlem kuruluşlarından Copernikus da, mevcut sıcak hava dalgasının bu kadar erken başlamasının Avrupa'nın hızla ısınan iklimiyle tamamen tutarlı olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu tür sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha yoğun yaşanacağı yönündeki uyarıları yıllardır yaptıklarını hatırlatıyorlar. Özellikle de Avrupa'nın tarihindeki en büyük sıcak hava dalgalarından birinin yaşanmakta olduğunu ifade ediyorlar.

Bir diğer dikkat çekici değerlendirme ise ABD'deki Climate Accountability Project'ten geliyor. Public Citizen bünyesinde faaliyet gösteren bu girişimin direktörü Aaron Regunberg, yaşananların "doğal bir felaket" olarak görülemeyeceğini söylüyor. Avrupa'daki sıcak hava dalgasıyla ilgili olarak, fosil yakıt şirketlerinin bu süreçteki sorumluluğuna dikkat çekiyor ve yaşanan ölümler konusunda hesap verilmesi gerektiğini savunuyor. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, son dört yıl içinde Avrupa genelinde 200 binden fazla kişi aşırı sıcaklara bağlı nedenlerle hayatını kaybetti. Bu da kabaca yılda 50 bin kişinin aşırı sıcaklar nedeniyle yaşamını yitirdiği anlamına geliyor.

Ü.Ş.: Yani mesela 2022 yılında bu sayı 61 bin olarak hesaplanmıştı - yllık tespitler bu yönde. Bu yılın sonunda rakamın ne olacağını ise şimdiden kestirmek zor.

Bu arada biz nispeten şanslı sayılabiliriz. Şu anda anomali haritalarına baktığımda Avrupa'nın büyük bölümü koyu kırmızı renklerle gösterilirken, Türkiye'nin tamamı olmasa da özellikle İstanbul ve Marmara Bölgesi civarında harita hafif mavi tonlara dönüyor. Yani biz şu sıralar normalin biraz altında seyreden, hatta mevsim ortalamalarına göre hafif serin sayılabilecek günler yaşıyor olabiliriz. Avrupa'nın büyük kısmı aşırı sıcaklarla mücadele ederken, Marmara Bölgesi en azından şimdilik bu sıcak hava dalgasının en ağır etkilerinden uzak görünüyor.

Ö.M.: İstisnai bir durum var yani.

Ü.Ş.: Vallahi çok şanslıyız.

Ö.M.: Bakalım ne kadar sürer?

Ü.Ş.: Tahminlere henüz bakmadım, önümüzdeki günlerde ne olacağını bilmiyorum ama şimdilik durum böyle görünüyor.

Bu arada İngiltere'de, Londra 40 dereceye yaklaşan sıcaklıklarla mücadele ederken Londra İklim Haftası da devam ediyor. Buradan biraz oraya geçecek olursak; Bonn toplantıları iki hafta sürdü. Önceki hafta ve geçen hafta boyunca devam etti, hemen ardından da Londra İklim Haftası başladı.

Bu yıl Londra İklim Haftası her zamankinden daha hareketli geçiyor. Adeta herkes orada. Bonn'daki pek çok katılımcı doğrudan Londra'ya geçti. Ben gitmedim ama örneğin Türkiye'nin COP31 Başkanlığı heyeti şu anda orada. Bakan dönmüş olabilir ancak etkinliğin açılış günlerinde, en azından ilk iki gün boyunca Murat Kurum da Londra'daydı.

Onun yaptığı konuşmalardan da biraz bahsetmek istiyorum çünkü COP31 Başkanı sıfatıyla yaptığı açıklamalar yakından takip ediliyor. Ne söylediği, hangi tonu kullandığı, hangi kavramları öne çıkardığı ve hangi ifadeleri tercih ettiği önemli görülüyor.

İsterseniz şimdi Bonn'da yaşananlardan Londra'ya geçelim ve bu çerçevede Bonn sürecinin sonunda ortaya çıkan tabloya kısaca bakalım. Bonn'dan geriye ne kaldı, hangi başlıklarda ilerleme sağlandı, hangi konular ise hâlâ tartışmalı durumda; biraz bunları değerlendirelim.

Ö.M.: Evet, çok iyi olur. Bu arada biz de Halkların İklim Zirvesi aktivistlerinden Tuğçe Oklay'la bağlantı kurduk. O da bize Londra İklim Haftası'ndan yani Climate Week'ten bazı izlenimlerini aktardı. Etkinliklerde öne çıkan başlıklardan, farklı aktörlerin bir araya gelişinden ve oradaki genel atmosferden biraz söz etti.

Ü.Ş.: Evet ama ben de izlenimlerimden çok kısaca bahsetmeden önce Ömer Abi sana bir iki sorum var: Şöyle deniyor; mesela Bonn'dan ne çıktığına ilişkin değerlendirmelere bakıyorum. Bunlardan bir tanesinde, üç temel başlığın kilitlenmiş durumda olduğu söyleniyor. Birincisi emisyon azaltımı meselesi yani sera gazı emisyonlarının nasıl ve ne ölçüde azaltılacağı konusu. Bu başlıkta yeterli ilerleme sağlanamadığı ve sürecin tıkandığı belirtiliyor. İkincisi iklim finansmanı konusu. Gelişmekte olan ülkelerin emisyon azaltımı yapabilmeleri, uyum politikalarını hayata geçirebilmeleri ve iklim krizinin etkileriyle başa çıkabilmeleri için ihtiyaç duydukları finansmanın nasıl sağlanacağı meselesi de kilitlenmiş durumda. Üçüncüsü ise fosil yakıtlardan çıkış konusu. Fosil yakıtlardan çıkış meselesi de tıkanmış görünüyor. Oysa bu başlık diğer bütün konularla bağlantılı: Emisyon azaltımıyla bağlantılı, finansmanla bağlantılı, enerji dönüşümüyle bağlantılı..

Şimdi bu üç temel başlığın da kilitlendiği bir durumda iklim müzakereleri nasıl ilerleyebilir? Asıl soru bu.

Ö.M.: Çok mükemmel gidecektir tabii çünkü bunlar önemli sorular değil.

Ü.Ş.: Değil değil mi?

Ö.M.: Emisyonlar, salımlar, finansmanın; özellikle de fosil yakıtlardan çıkışın hiçbir önemi yok. Zaten Almanya da kömüre dönmeyi düşünüyormuş.

Ü.Ş.: Şimdi gerçekten bunların üçü de tıkanmış ve kilitlenmiş durumdayken — ki bu arada gerçekten de kilitlenmiş durumdalar — Bonn'da epey ilerleme kaydedildi. İlginç olan da bu. İkinci soruma geliyorum: Şimdi Bonn'a başta Türkiye olmak üzere, COP başkanı olarak ama sadece Türkiye değil; herkes, Simon Stiell'den tutun da aklınıza gelecek tüm aktörler, Birleşmiş Milletler tarafı da dahil, Avustralya da dahil, diğer ülkeler de dahil, şunu söylüyor: Artık implementasyon zamanı.

Implementasyon ne demek? Türkçeye “uygulama” diye çevirebiliriz herhalde. Artık uygulamaya geçtik diyorlar. Nereden uygulamaya geçtik? Müzakereden uygulamaya geçtik. Yani müzakerelerin devri artık bitti sayılır; hareket başladı. Evet, artık harekete geçme zamanı.

Ö.M.: Harekete geçme zamanı.

Ü.Ş.: İmplemente edeceğiz diyorlar. Neyi implemente ediyoruz? Benim de sorum bu. Şimdi emisyon azaltımı kilitlenmiş, finansman kilitlenmiş ve fosil yakıtlardan çıkış konusu kilitlenmiş ama buna rağmen “artık uygulamaya geçtik” deniyor.

Bunu Ömer Abi, senden rica edeceğim. Bu söylemle mevcut durum arasındaki ilişkiyi biraz açar mısın? Çünkü bir yandan temel başlıklarda ilerleme sağlanamadığı söyleniyor, diğer yandan da müzakere döneminin geride kaldığı ve artık uygulama aşamasına geçildiği ifade ediliyor. Burada tam olarak neyin uygulanmaya başlandığını anlamak gerekiyor.

Ö.M.: İşte büyük bir organizasyon yapıp yağmur duasına çıkar gibi, soğuk hava duasına çıkılması; serin hava duasına kitleler hâlinde çıkarsak olabilir.

Ü.Ş.: Bu da yaratıcı bir implementasyon olabilir bence, doğru. Yani o kadar çok “implementasyon” lafını duyduk ki... Şey diyorlar: This is a shift. Yani artık buradan oraya doğru geçiyoruz. Konuşma zamanı bitti, implementasyon zamanı başladı. Fakat bunu en çok söyleyenlerden biri de Türkiye. Haklı olarak, COP Başkanı olduğu için. Ama implement edeceği, yani uygulayacağı hedeflerin neler olduğu oldukça büyük bir soru işareti. Herkesin bildiği gibi mesela gerçek anlamda bir emisyon azaltım hedefi de yok.

Ama bunun ötesinde bence implementasyon meselesinin taşıdığı başka bir risk de var çünkü şunu netleştirmek lazım: Paris Anlaşması sürecinde ülkelerin birlikte karar almaları ve birlikte uygulamaları gereken bir süreç var. Ama “implementasyon” denen şey aslında bütün ülkelerin konsensüsle karar almalarını gerektirmeyen paralel bir süreci de kastediyor.

Bu, geçen haftalarda çok konuştuğumuz ve Türkiye'nin de şu anda ana gündemi olan eylem gündemiyle ilişkili. İşte elektrifikasyon oranının artırılması gibi uygulamaya dönük adımların yer aldığı süreçler. Fakat burada da genellikle bütün ülkeler bunun altına imza atmıyor. Kural olarak da atmaları gerekmiyor. Yani bir konsensüs zorunluluğu yok; isteyen ülkeler katılıyor. Dolayısıyla aslında müzakerelerden uygulamaya geçmek demek, bir anlamda zamanında ABD'nin de tercih ettiği şekilde, herkesin istediğini yaptığı, kimsenin belirli bir şeye mecbur tutulmadığı yeni bir iklim rejimine doğru kayış anlamına da geliyor olabilir. Ama bunu pek kimse konuşmuyor. Herkes çok memnun; “uygulamaya geçtik artık” diyor. Biz de öyle düşünelim.

Bir de üçüncü mesele var. Herkes jeopolitikten bahsediyor. Kaç konuşma dinlediysem hemen hepsi bununla başladı: "Yeni jeopolitik düzen. Her şey altüst oldu. II. Dünya Savaşı sonrası dönem bitti. Yeni bir döneme girdik."

Burada bana ilginç gelen şu: Bu altüst oluş ne zaman başladı? Trump'la mı başladı? Herhalde en çok Trump'ın ikinci dönemiyle birlikte görünür oldu. NATO tartışmaları, diğer gelişmeler... Belki biraz daha geriye gidip Rusya-Ukrayna savaşına kadar uzatılabilir. Ama sonuçta son iki-üç yıldır yoğun biçimde konuşulan bir mesele. Buna rağmen herkes bunun kalıcı olduğundan çok emin. O kadar emin ki, sanki her şey geri döndürülemez biçimde değişmiş gibi davranılıyor. Dolayısıyla çok taraflılık denen, Birleşmiş Milletler süreci denen yapılar da giderek birkaç ülkenin meselesine dönüşüyormuş gibi anlatılmaya başlanıyor.

Ben burada şöyle bir sorun görüyorum: Bir şeyler iyiye giderken kimse bunun kalıcı olacağına inanmıyor; ama kötüye giden bir gelişme olduğunda herkes bunun kalıcı olacağından çok emin oluyor. Bunun ciddi bir zihinsel alışkanlık, hatta bir davranış bozukluğu hâline geldiğini düşünmeye başladım açıkçası. Üstelik bunu yalnızca politikacılar değil, uzmanlar da yapıyor. Bu yaklaşımın mücadele etme isteğini ve umudu da zayıflatan bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Açıkçası benim vardığım sonuç bu.

Ö.M.: Ben de iki şey söyleyeyim izninle. Yani implementasyon dediğin, uygulamaya geçmek. Bunun en ilginç örneklerinden biri, uzun zamandan beri takip etmeye çalıştığımız — uzun zaman dediğim de aslında seçileli bir yıl oldu — Zohran Mamdani ile ilgili.

Zohran Mamdani, evvelki gün New York'ta bir yürütme kararı almış. Aşırı sıcakta çalışmak zorunda olan çok sayıda New Yorklu işçi varmış. Onların, sıcaklık belli bir derecenin üzerine çıktığında korunmalarını garanti altına alacak tedbirleri açıklamış. Zorunlu önlemler alınacağını söylemiş. Uygulama dediğin şey belki de böyle bir şey. Yani büyük hedefler, uzun vadeli taahhütler ya da müzakerelerden ziyade, insanların günlük hayatında doğrudan karşılığı olan somut adımlar. Ben bunu duyunca implementasyonun belki de en anlaşılır örneklerinden birinin bu olduğunu düşündüm.

Ü.Ş.: Evet ama işte sorun da bu bence. Yani bu aslında her yöneticinin kendi başına aldığı kararlar. Halbuki Paris Anlaşması süreci dediğimiz şey, bütün devletlerin uyması gereken kurallardan oluşuyor. Şimdi bunu ortadan kaldırdığınız zaman tabii dünyanın bazı yerlerinde iyi yöneticiler böyle şeyler yapacak ama diğer yerlerde herkesin eli serbest olacak.

Ö.M.: Evet, bu bireysel bir karar. Ama çok sayıda insanın hayatını doğrudan etkileyecek tedbirler aldığı söyleniyor. Yaklaşık 1,4 milyon insanın hayatını derinlemesine etkileyecek önlemlerden söz ediliyor. Evet, 1,4 milyon.

Ü.Ş.: Ama işte burada da şöyle bir sorun var: Kolombiya seçimlerini hatırlayalım yani Kolombiya'da Gustavo Petro dört yılda müthiş bir iş yaptı, bütün dünyayı etkileyen bir iş yaptı. Bu da işin iyi tarafı. Ama sadece dört yıl sürdü. Şimdi de maalesef aşırı sağcılara kaybetti yani Kolombiya hükümeti değişti; daha doğrusu değişecek. Ama oradan da Santa Marta Process gibi, fosil yakıtlardan çıkışa yönelik konferanslar ve süreçler çıktı. Belki Mamdani de böyle bir şeye neden olabilir. Görevde ne kadar kalırsa kalsın, kalıcı bir etki bırakması da mümkün.

Ö.M.: Evet. Implementasyon deyince benim de hemen aklıma o gelmişti.

Bir de Kanada'dan iyi bir haber var. İlginç çünkü Kanada, iklim açısından çok da parlak bir durumda olmayan ülkelerden biri. Montreal'in yaklaşık 64 kilometre batısındaki Terrasse-Vaudreuil Belediyesi, ağaçlara hukuki kimlik tanımış yani ağaçlara yasal haklar veriliyor. Belediye, ağaçların en az dört temel hakkı olduğunu söylüyor: yaşama, büyüme, bütünlüğünü koruma ve kendini yenileme hakkı. Bu hakların güvence altına alındığı belirtiliyor.

Ayrıca, International Observatory of Nature's Rights'e göre kasaba, Evrensel Ağaç Hakları Bildirgesi'ni imzalayan ilk belediye olmuş. Bu girişim de çevre gruplarının öncülük ettiği uluslararası bir hareketin parçası. Bu da iyi bir haber olsun bari; programı bu kadar kötü haberle kapatmayalım.

Ü.Ş.: Bununla bağlamış olalım. Toprak Ana'nın Hakları Bildirgesi'ne uygun bir karar. Yani bu arada süremizi de bitirdik. O zaman haftaya Bonn'un sonuçlarını ve Murat Kurum'un konuşmalarını konuşalım. Bu kadar kısa sürede hepsini konuşabilmemiz mümkün değil. Ama son bir şeyle bitireyim. Yani Bonn hakkında hep kötü şeyler söyledim maalesef. Bir de bilime saldırı meselesi orada açığa çıktı. Özellikle Suudi Arabistan ve onun ittifakı diyelim, ciddi anlamda IPCC'ye yönelik bir tutum sergilemeye başladı. Hatta “IPCC'nin ortaya koyduğu değerlendirmeleri tanımak zorunda değiliz” noktasına varan yaklaşımlar görüldü. IPCC'nin adının geçtiği ifadelerin metinlerden çıkarılması ya da bilime yapılan vurguların azaltılması yönünde girişimler oldu.

Dolayısıyla aslında tam da bu kötüye giden düzeni yerleştirmeye çalışıyorlar ama ben yine de bunun engellenebileceğini düşünüyorum. Hele ki bu sene Türkiye'de, Antalya'da buna karşı bir şeyler yapabileceğimize inanıyorum.

Ö.M.: Bunu konuşmaya devam edelim. Bilimin susturulması anlamına gelen scienceling meselesi de senin söylediğin örneklerden biri aslında. Biz Türkçeye “bilimi susturma” ya da “bil sus” diye çevirmeye çalışıyoruz.

Ü.Ş.: O zaman belki çok kısa zamanımız kalmış olabilir ama Dee Palmer'ı anarak çıkalım. Eğer bir-iki dakika bile olsa çalabileceksek. Yok mu? Yokmuş. Evet, çünkü Dee Palmer'ı kaybettik. Jethro Tull'ın efsanevi düzenlemecilerinden ve klavyecilerindendi. Onun anısına bir parçayla çıkalım istemiştim ama zaman yetmiyor anlaşılan. O zaman gelecek hafta çalarız. Gelecek hafta görüşmek üzere.

Ö.M.: Hoşçakalın.