Yabancıya Dönüşmek

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Ece Temelkuran’ın “Yabancılar Milleti”nde yazdığı gibi, faşizme giden yol, son altmış yıldır süren neoliberal saldırılarla inşa edildi. Artık yolun sonuna vardık.

""
Yabancıya Dönüşmek / İllüstrasyon: Mr. Fish

Yabancılaşıyoruz. Kendi ülkelerimizde yabancıyız. Dünyada yabancıyız. Değer verdiğimiz ilkeler, bir zamanlar varlığını sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz özgürlükler ve demokratik bir gelecek ihtimali yok olup gidiyor. Anlam ve amaç bulduğumuz topluluklar ortadan kaldırılıyor. Faşizmin demirden pençesi giderek güçleniyor. Neoliberalizm adına demokratik kurumlara onlarca yıldır sürdürülen saldırı —daha örtüsüz adıyla vahşi kapitalizm— şimdi uğursuz meyvelerini veriyor.

Ece Temelkuran, “Yabancılar Milleti: 21. Yüzyılda Yuvayı Yeniden Kurmak” adlı kitabında, önceki eseri “Bir Ülke Nasıl Kaybedilir: Demokrasiden Diktatörlüğe 7 Adım”da yaptığı gibi, Türkiye’den sürgün edilme deneyiminden yola çıkarak bizi istemediğimiz, ancak katlanmak zorunda bırakılacağımız bir geleceğe hazırlıyor.

“Yabancılar Milleti”, Haziran 2022’de başlayıp Nisan 2025’te sona eren kırk mektuptan oluşuyor. Her mektup “Sevgili Yabancı” hitabıyla başlıyor ve bu hitap, yakında bizim de onun gibi birer yabancıya dönüşeceğimiz gerçeğini yavaş yavaş zihnimize kazıyor. Önce kendi toprağımızda, ardından bazılarımız için sürgünde.

İçleri boşaltılmış ve yozlaştırılmış kurumlarımızın faşist dalgayı geri püskürtebileceğine dair safça inancımızla beslenen umut takıntımızı küçümsüyor.

“Umuda inanmıyorum,” diye yazıyor, “kararlılığa, inancını korumaya ve umut kalmadığında hayatta kalmak için elinden geleni yapmaya inanıyorum.”

Temelkuran, Türkiye’nin önde gelen romancı, denemeci ve gazetecilerinden biriydi. Geniş bir okur kitlesine ulaşan bir köşe yazısı kaleme alıyor ve ulusal televizyonda bir program sunuyordu. Özellikle 2016 tarihli “Türkiye: Çılgın ve Hüzünlü” kitabının yayınlanmasının ardından Recep Tayyip Erdoğan hükûmetinin de korkulu rüyası hâline gelmişti.

Hükûmet kontrolündeki medya tarafından durmaksızın karalanıp hedef gösterilmesinin, meslektaşlarının hapse atılmaya başlanmasının, ölüm tehditlerinin “görmezden gelinemeyecek kadar sık” hâle gelmesinin ve işini kaybetmesinin ardından Türkiye’den ayrıldı.

Temelkuran, 6 Kasım 2016’da Hırvatistan’ın Zagreb kentinden annesini aradı: “Anne, eve dönmüyorum.”

“Bir dakikalık bir telefon görüşmesiydi,” diye anlatıyor. “Yarısı sessizlik içinde geçti. Ama 2016 sonbaharında yurtsuz kalmam için bu kadarı yetti.”

43 yaşındaydı.

Temelkuran’la yaptığım röportajı buradan izleyebilirsiniz.

“Neoliberal sistemin gerçekliği olan aşırı eşitsizlik, demokrasinin temel vaadi olan eşitliği hükümsüz kılıyor; bu nedenle demokrasiyi koruma fikri insanlar için giderek daha az anlam ifade ediyor,” diye yazıyor.

Yurtsuz bırakılmamızın nedeni yalnızca Vladimir Putin, Narendra Modi, Benjamin Netanyahu, Donald Trump ya da Erdoğan gibi iktidarı elinde tutanlar değil; aynı şirketlerin ve oligarkların efendiliğine boyun eğmiş sahte bir muhalefete dönüşen, iflas etmiş liberalizmdir.

“Eski siyasi partiler, yani reelpolitiğin geleneksel yuvaları, siyasi öfkemizi önemsiz saydığı için kendimizi siyaseten de yurtsuz buluyoruz,” diyor Temelkuran. “Seslerimizi yönetenlere duyurabilmek için hangi siyasi mecrada birleştirebileceğimizi artık bilmiyoruz. Mülteciler gibi geçici yerlerde kalıyoruz: protesto çadırlarında, işgal hareketlerinin derme çatma çadırlarında ya da grev çadırlarında. Soğukta veya güneşin altında, eski yurduna dönmesinin imkânsız olduğunu bilen ama yine de bir yuvanın özlemini çeken bir sürgün gibi, kendimize yeni bir siyasi yuva hayal ediyor, onu tekrar tekrar yeniden tasavvur ediyoruz.”

Faşizmin can damarı, ötekinin, yabancının şeytanlaştırılmasıdır.

2050 yılına gelindiğinde 1 milyardan fazla insan, “çevresel değişim, çatışma ve toplumsal huzursuzluk” nedeniyle “yerinden edilme tehdidiyle karşı karşıya” kalacak. 2070 yılına gelindiğinde ise 1 ila 3 milyar insan, “son 6.000 [yıl] boyunca insanlığa elverişli bir yaşam sunan iklim koşullarının dışında” kalabilir.

She warns that the genocide in Gaza is a template for what will come, an exercise by the global ruling class to see how much carnage it can inflict with impunity.

“Açıkça ifade edilmiş bir uzlaşmaya gerek kalmayacak,” diye devam ediyor, “ancak insanlar zamanla ‘sakıncalı’ sayılan o tek kelimeyi kullanmaktan kaçınacak. Bugün Almanya’da bu kelime ‘soykırım’; başka ülkelerde ise başka kelimeler olacak.”

Kaybolan kelimenin bıraktığı boşluk, “çok geçmeden iktidarın lütfedip önerdiği, ‘savaş’ gibi onaylı ve zararsız kelimelerle doldurulacak; oysa karşı taraftakilerin çoğu sivillerden oluşuyor. ‘Buna soykırım değil, “vahşet” diyelim.’ Sonunda, yalnızca onaylanmış bu kelimeleri kullanmadan kamusal tartışmaya katılmak imkânsız hâle gelecek. Bu kelimeler, suç sayılan sözcüğü kullanmadığınızı gösteren işaret fişekleri işlevi görecek. Faşizm böyle işler. İnsanları yalnızca susturmakla kalmaz, onları belirli bir biçimde konuşmaya da zorlar.”

Temelkuran, oturma ve vize izinlerine başvurabilmek için “insanın ruhunu emen bekleme salonlarında” bürokratik engelleri aşmaya çalışırken maruz kaldığı aşağılanmaları anlatıyor. Diğer yabancılarla birlikte, izninin süresi dolduğunda yenilenip yenilenmeyeceğini ya da başka bir sığınak bulmak zorunda kalıp kalmayacağını düşünüyor. Sürgün onu sertleştirmiş. Mizahı karanlık. Ukrayna’daki savaştan kaçan mültecilerin, kendilerini nelerin beklediğinden habersiz bir hâlde Almanya’ya gelişlerini izliyor.

“Ukraynalılar bunu henüz bilmiyor,” diyor Temelkuran. “Batı dünyasının kendilerine verdiği sözün tutulacağından kuşku duymuyorlar. Hâlâ medeni bir biçimde karşılanacaklarına, onurları zedelenmeden zarafetle kabul edileceklerine inanıyorlar. İçimdeki çok karanlık, çok kırılmış bir yan, o iğrenç kahkahayı atmak istiyor. Sen öyle san, bebeğim! Seni önce ezmeden asla kabul etmezler. Kendinden tiksinecek, her şeyden nefret edecek, pes edecek, hissizleşeceksin; ancak o zaman işler yürümeye başlayacak. Yalnızca teslim olduğunda kabul edileceksin.”

Onun sürgün deneyimi, Batı’nın kendisine dair tasavvurunu alaya alıyor.

“Batılılar hâlâ Avrupa’yı Küresel Güney’in baskı altındaki entelektüelleri için güvenli bir sığınak olarak görmeyi seviyor; ancak binlerce insan denize geri itilip ölüme terk edilirken Avrupa’ya bu kadar paye biçmek fazlasıyla cömertçe,” diye ısrar ediyor. “‘Mülteci’den dikkatleri uzaklaştırmak için ‘sürgün’ü ön plana çıkarmak, Avrupa’nın kendi imajına yönelik bir markalaşma stratejisi değilse bile bir kriz yönetimi aracı işlevi görüyor.”

Yabancıyı sürgüne iten rejimin zulmü, ne gariptir ki, hazmedilmesi en zor şey değildir.

“Batılıların henüz fark etmediği şey, çoğumuzun evimizi bir diktatörden korktuğumuz için terk etmediğimizdir,” diye yazıyor. “Zihinlerinde hâlâ ‘iyiler’ ile ‘kötüler’ arasında ayrım yapıyorlar. Oysa insanın ülkesiyle bağlarını gerçekten koparan şey, rejimin kötülüğüne tanık olduktan sonra bile bunca insanın, sıradan insanın onu desteklediğini; bu kadar çok kişinin kötülüğü seçtiğini görmektir. İşte insanlığa olan inancınız o zaman sarsılır. Bizi dışlayan ve kendi evimizdeyken bile yurtsuz bırakan şey budur: insanlık dışılığın, deliliğin ve vahşetin kuşatması altında olma hissi.”

Temelkuran’a göre, insanı “gerçekten yıkan” son darbe “karşı taraftan” gelmez. Aksine, “kendi insanlarınız, kendi tarafınız olarak gördüğünüz kişilerden gelir. Yenilgi duygusu ait olduğunuz tarafı ele geçirdiğinde, kaybeden tarafta olmanın öfkesi ya da yarattığı utanç, insanın kendisinden nefret etmesine dönüşür. Bu nefret insanları birbirine düşürür ve ardından —benim de bir zamanlar, ülkeyi temelli terk ederken yaşadığım gibi— kendinizi karşı tarafın yapabileceğinden çok daha acımasız saldırıların hedefinde bulursunuz. Size yeterli olmadığınızı söylerler. Hiçbir yara bundan daha derin değildir. İşte tam o anda, kendi yuvanızda bütünüyle yabancıya dönüşürsünüz; ülkenizle bağlarınızı koparan diktatör değil, kendi insanlarınız olur.”

“Yurtsuz benliğin uçurumu” için yuva artık bir yer değildir. Ne “geçmişte kalmış bir şey” ne de “gelecekte varılacak bir menzil”dir. Yuva, “tam anlamıyla kendim olduğum bu anlarda, gelip geçici bir bütünlük hissinde, sıradan insanlara özgü o nadir ama kıymetli duyguda bulunur ve yalnızca burada ve şimdi var olabilir.”

Geride bıraktığımız yuva artık var olmasa da “hiç beklemediğiniz anlarda huzur sunan, kurulmakta olan yeni yuvalar vardır.”

Bu belki de bir tür umuttur; ancak sonsuz bir yasın ve yabancılaşmanın eşlik ettiği bir umut.


* Chris Hedges'ın 'Becoming the Stranger' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.