Deliliği Filme Almak

-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, Hande Çayır ile “görünmeyen sakatlıklar” ve delilik çalışmaları (mad studies) üzerine konuşurken; akademiden sanata uzanan çok katmanlı üretim pratikleri üzerinden akıl sağlığı deneyimlerinin nasıl temsil edildiğini ve kimin söz hakkına sahip olduğunu tartışıyor.

""
Deliliği Filme Almak
 

Deliliği Filme Almak

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 22 Nisan 2026 Çarşamba. 

Sakat Muhabbet’te benim çok sevdiğim bir şey ki zaten dinleyiciler de biliyorlar bunu, kendi networkümden, çevremden değil de Sakat Muhabbet'i bilip, duyup, beğenip bana ulaşan konukları ağırlamak. Bu haftada öyle bir konuğum var. Çok memnun etti beni kendisi. Sakat Muhabbet Instagram sayfasına yazmıştı dinlediğine dair. Birkaç yazıştık ve sonra ben, “Buyurun, konuk olun” dedim. Şu an kendisi İngiltere'de yaşıyor. 

Konuğumuz bu hafta Hande Çayır. Hande Hanım hoşgeldiniz, nasılsınız, iyi misiniz?

Hande Çayır: Teşekkür ederim. İyiyim, siz nasılsınız?

A.T.A.: Ben de iyiyim, sağolun. Şimdi Sakat Muhabbet’i nasıl bulduğunuza gireceğiz ama önce benim temel bir sorum var. Zaten biliyorsunuz onunla başladığımı programa. Hande Çayır kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır ve bir sakatlığı var mıdır deyip sözü ben size bırakıyorum.

Londra, SOAS’da Antropoloji ve Sosyoloji

H.Ç.: Teşekkür ederim. Bunlar, ben dinlerken de bana çok zor sorular gibi geldi; adeta felsefi sorular. Bir ortama girdiğimde, hani insanlar yuvarlak olup kendilerini tanıtır ya, o anlar da bana çok zor gelir. Ne kadarını söyleyeceğim, neyi söylemeyeceğim, çok mu anlatacağım, az mı anlatacağım… Böyle biriyim. Onu söyleyerek başlayayım. Yani böyle düşünen, birçok şeyi aynı anda tartan biriyim. “O kadar düşünme” diyenler de oluyor.

Bugüne kadar neler yaptım? Akademide oldukça farklı alanlarda çalıştım. Görsel sanatlar ve görsel iletişim tasarımı, sinema, televizyon, gazetecilik ve belgesel gibi alanlarda okudum. Plastik sanatlar alanında doçentlik aldıktan sonra İngiltere’ye gidip ikinci bir doktora yapma kararı aldım; o süreçleri burslarla tamamladım. Şu anda SOAS’ta, Antropoloji ve Sosyoloji Departmanı’nda çalışıyorum.

Yaptığım işler çok çeşitli; T24’te yazılar yazıyorum. Dans, şarkı, oyunculuk… Kitaplar, belgeseller… Yaratıcılık ve kendini ifade etme üzerine pek çok alanda üretimim var.

Sakatlık meselesine gelince… Aslında konuyu uzattıkça oraya gelmekte zorlanıyorum çünkü bu, benim için bir tür sorgulama süreci. LGBTQ+’daki “Q” harfi gibi; questioning, yani sorgulayan. Queer’in o kendini sorgulayan hâli gibi. Benim de sakatlık hâline dair böyle bir sorgulama dönemim var. Bu kolay bir şey değil; bir tür açılma gibi çünkü bunun etrafında bir stigma da var. Bende fiziksel bir sakatlık yok ama akıl sağlığıyla ilgili kendimle ilgili merak ettiğim şeyler var. Bunun kökenlerine indiğimde, kuşaktan kuşağa aktarılan bir travmadan söz edilebilir. Alkolizmin olduğu bir evde büyümüş olmanın getirdiği deneyimler ve sonrasında hayatla baş etme biçimleri… Bununla ilgili gruplar da var ve oralardan bana dokunan bir şeyler olduğunu düşünüyorum; kimliğimi anlamaya çalışırken.
Yakın zamanda yaptığım doktora çalışmasının da tesadüf olmadığını düşünüyorum; o da akıl sağlığıyla ilgiliydi. Dolayısıyla “görünmeyen sakatlıklar” diyebileceğimiz bir alanda hem çalışıyorum hem de kendimi bu çerçevede anlamaya çalışıyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim: Bu zaten bir kendini anlama süreci. Sizin de bazı yayınlarınızda geçtiği gibi, kendimizi başkalarının bizi nasıl gördüğü üzerinden de fark ediyoruz ya da onların söylediklerini reddederek.

Bana da “egzantrik”, “lunatik” gibi şeyler denmiştir. “Manyak mısın, çatlak mısın, deli misin?” diyenler olmuştur. Mesela dans ediyorum, “Ne içtin sen?” diye soranlar oluyor. Oysa hiçbir şey içmedim ama bu, herhalde bir varoluş hâlini böyle algılamaktan kaynaklanıyor. Ben de bütün bunların üzerine düşünüyorum. Umarım olmuştur cevaplarım.

A.T.A.: Yani “olmuş ya da olmamış” kısmı size bağlı zaten. Ben de bu yüzden sakatlık sorusunu özellikle soruyorum; biraz açılabilsin diye.

Bu arada siz “bende görünürde bir sakatlık yok” dediniz ya… Şu anda karşımda gözlüğünüz var, ben onu görüyorum. Bir konuğum, Hülya Karcı, “Gözlük kullanıyorum, sakatım” demişti mesela. Bu da aslında bir sakatlık. Geçen haftalarda işitme kaybı olan birini konuk aldım. “Tam sağır değilim, işitme kaybım var” diye düzeltmişti beni. Koklear implantı vardı ve “Bu da gözlük gibi bir şey aslında” demişti. Sakatlık deyince çoğu zaman bunları görmüyoruz.

“Stigma” dediniz; yani damgalama. Onu da Türkçe açalım, bilmeyenler olabilir. Sakatlık denince herkesin aklına hayattan kopmuş, buhran içinde insanlar geliyor. Oysa öyle değil. Bende de hep bir neşe vardı. Sürekli vardı, hayatım boyunca. Bana da “Bu kadar mutlu olacak ne var?” diyorlardı. Bilmiyorum… Bu, sakat olduğum için değil; ben olduğum için böyle. Hatta şimdi Gazze meselesi gündemde. Altın Koza’da iki ay kadar önce bir film izlemiştik; Gazze’de yaşayan bir kadının belgeseliydi. Çok mutlu bir kadındı. Bir arkadaşım çıkışta “Onda bir duygu durum bozukluğu mu var? Bu durumda insan mutlu olabilir mi?” demişti. Ben de “Mutluluk insanda olan bir şey; şartlara bağlı değil” demiştim. Çünkü kendimden biliyorum. İyi ki de çılgınız, deliyiz, manyağız diyorum bir yandan da.

H.Ç.: Evet, aklıma çok şey geliyor. Birincisi, siz konuşurken benim de aklımdan “bildiğim kadarıyla yok, fiziksel desem mi?” gibi bir ifade geçti çünkü hep bilmediğim bir şey çıkıyor. O yüzden sizin o şekilde söylemeniz iyi oldu.

Programınızı dinlerken en sevdiğim şeylerden biri de bu: Düzeltmeler ya da “bir dakika” deyip araya girerek yapılan açıklamalar. Bunu insanları irite etmeden, kaybetmeden yapabilmek bana çok kıymetli geliyor. Umarım ben de bunu başarabilirim. Ben de gördüğüm zaman söylüyorum aslında ama bazen çok söylüyormuşum gibi hissediyorum.

Delilik meselesine gelirsek… “İyi ki öyleyiz” deyince belki buradan açılabilir. Nasıl Onur Yürüyüşü varsa, akıl sağlığıyla ilgili deneyimleri olan insanların da benzer yürüyüşleri var. Kendi durumlarını sahiplenmek, utanmak yerine bununla gurur duymak için bir araya geliyorlar. Belki buradan bağlayıp tekrar sözü size bırakabilirim.



Sakat Muhabbet ile Tanışma

A.T.A.:Sakat Muhabbet’i keşfinizi ve deneyiminizi alalım; ardından müziğe girip asıl konumuz olan delilik meselesine geçmek istiyorum. Sakat Muhabbet’i nasıl keşfettiniz?

Ben şu anda çok mutluyum. Sizin gibi birinin ulaşıp dinlemesi… Çünkü radyoculuk şöyle bir şey: Yapıyorsunuz ama kim dinliyor bilmiyorsunuz. Bir yandan “Kimse dinlemiyor da olabilir” diyorsunuz ama böyle tesadüfler de “Demek ki doğru gidiyoruz” dedirtiyor.

H.Ç.: Evet, doktora çalışmamla ilgili olarak delilik çalışmalarına bakarken, sakatlık çalışmaları da onunla yan yana giden bir alan olarak karşıma çıktı. Türkiye’de neler var diye merak ettim. Öyle anahtar kelimeler yazarak ararken karşıma çıktı ve o zamandan beri çok memnun olarak dinliyorum. Bilmediğim şeyler öğreniyorum çünkü. Başka alanlarda çok mesai harcadığım için, nasıl diyeyim, o kadar da yeni şey öğrenmiyor gibi olabiliyorum. Mesela bir konferansa gittiğimde üç gün geçiriyorum ama bir kelime öğrensem kârdır diyorum. Ama Sakat Muhabbet’i dinlediğimde gerçekten yeni şeyler öğreniyorum. Örneğin yakın zamanda GETEM’i öğrendim; gönüllü olarak kitap okuyabileceğimi fark ettim. Böyle bir ilişki kurdum. Zaten çalışma alanım olduğu için de ayrıca ilgimi çekiyor; öğreniyorum. Bu şekilde karşılaştım.

Şarkıyı da tabii programı dinlediğim için önceden düşünüp taşındım. Ne seçsem diğerlerini dışlıyor gibi olacağım hissi var ya, öyle… Ama işte bu şarkıya denk geldi.

A.T.A.: Neyi seçsem diğerine yazık olacak gibi düşünüyorsunuz bir yandan da.

H.Ç.: Yani Susan Sontag’ın söylediği gibi, “To frame is to exclude.” Bir şeyi çerçeveleyip ortaya koyduğunuzda, aslında başka şeyleri dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Ben de kamerayla çalıştığım, filmler yaptığım için bunu çok net hissediyorum; kadrajı kurduğum anda bazı şeyleri ister istemez dışarıda bırakıyorum.

Dolayısıyla bir şarkı seçtiğimde de benzer bir durum oluyor. Mesela Kürtçe bir şarkı seçsem diğer dilleri dışarıda bırakacağım; caz seçsem türküleri dışarıda bırakacağım… Bu da ister istemez bir kimlik meselesine dönüşüyor ve benim için büyüyen bir konu haline geliyor.

Bir ara “çok sesli olalım” diye düşündüm. Barış için Çal gibi herkesin bir satır söylediği, birlikte olma fikrini taşıyan bir şey mi seçsem dedim ama en sonunda, madem delilik üzerine konuşuyoruz, Annie Ross’un "Twisted" parçası olabilir diye düşündüm. Onun hikâyesi de bu konuyla doğrudan bağlantılı; bu yüzden daha uygun gibi geldi.
 

A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta konuğum İngiltere’den…. Hangi üniversiteydi? South East mi demiştiniz?

H.Ç.: Soas, University of London, Londra Üniversitesi'nde. Bir orada çalışıyorum, bir de Warwick Üniversitesi'ndeyim. Birinde araştırmacı olarak çalışıyorum, birinde de doktora öğrencileri için eğitimler, eğitim planlayan bir rolüm var.

A.T.A: Sosyoloji mi ikisinde de branş?

H.Ç.: Değil, yine farklı: Biri antropoloji ve sosyolojiydi, diğeri ise sinema ve televizyondu. Sonra da… Şu anda orada bölümümün adı tam olarak ne diye geçiyor? Yani doktora öğrencilerine yönelik bir birim var; oradayım diyeyim.

A.T.A.: SOAS University of London’dan Hande Çayır konuğum. Ben şimdi tam dilim dönmedi, “SOAS” diyemedim çünkü gözümde canlanmadı.

Hande Hanım’ın birçok farklı penceresi de var, onları zaten anlattı. Ama yazışmalarımızda delilik üzerine çalıştığını söylemişti. Delilik çalışmak ne demek? Michel Foucault’nun da bu konuda deliliğe dair çalışmaları var; onları da biliyorum bir yandan. Ne çalışıyorsunuz? Sakatlığa değen yanları nelerdir? Kabaca böyle bir soru sorayım ve sözü size bırakayım.

Delilik Çalışmaları (Mad Studies)

H.Ç.: Evet, nasıl söyleyeyim… Çalışmamı şöyle tarif edebilirim:

Şizofreni, psikoz ya da bipolar tanısı konulmuş insanlarla çalışıyorum; onların hikâyelerini kendi ağızlarından anlatabilmeleri için kolaylaştırıcı bir rol üstleniyorum. Bu süreçte etik meselelere ve temsil meselesine odaklanıyorum. Bunu filmler aracılığıyla yapabilir miyiz sorusu da çalışmanın önemli bir parçası. Kısaca, “deliliği filme almak” diyebilirim. Çalışmamın başlığı da kabaca “kurumlar, bireyler ve etik düşünceler” etrafında şekilleniyor.

Mesela bu konuda birlikte bir şeyler yapmak için ilk buluştuğum kişilerden biri bana şöyle demişti: “Ben sana gülmeyi öğreteceğim, sen de bana ciddiye alınmayı öğreteceksin.” Bu cümle benim için çok belirleyici oldu.

Zamanla şunu fark ettim: İnsanların ciddiye alınmamakla ilgili güçlü bir sözleri var. “Neden fikir ayrılığı yaşıyoruz?”dan çok, “Bize çocuk gibi davranılıyor” ya da “Bizim adımıza karar veriliyor” dedikleri durumlarla sık sık karşılaştım.

Sakatlık çalışmalarıyla kesişen tarafı da burada ortaya çıkıyor sanırım. İnsanların kendilerini ifade etme biçimleri üzerine bir hassasiyet var. Sizin programda da konuşulmuştu; “özürlü”, “engelli”, “sakat” gibi kelimelerin nasıl kullanıldığı, bazen bunların “şirinleştirilmesi” ya da yumuşatılması ihtiyacı… Bütün bunlar aslında temsil, söz hakkı ve ciddiye alınma meselesiyle doğrudan bağlantılı.

A.T.A.: Şimdi engelli de demiyorlar engelsiz diyorlar, hala değiştiriyorlar yani. Öyle bir şey de var.

Psychiatric Survivor Movement

H.Ç.: Evet, evet. Hatta Engelsiz Film Festivali vardı; ben de orada bir filmimle yer almıştım. Mesela oranın adı da böyleydi. Bunu bu şekilde ifade etmenizi de ilk programlardan birinden hatırlıyorum.

Yani orada da yine isim meselesi… İnsanlar kendilerini tanımlamak istiyorlar. Mesela kendilerine “survivor”, yani “hayatta kalan” diyorlar. İlk başta buna şaşırmıştım. “Ben de hayatta kaldım, o zaman ben de sizdenim” gibi bir yerden, kendi yerimi anlamaya çalışıyordum ama onların bunu politik bir şekilde kullandığını fark ettim. “Psychiatric survivor” diyorlar mesela; yani “psikiyatriye rağmen hayatta kaldık” anlamında kullanıyorlar.

A.T.A.: Ne kadar oldu başlayalı bu çalışmaya?

H.Ç.: Ben bu çalışmaya 2021 yılında başladım. Sinema ve televizyon alanında çalıştığım için bunun medyadaki temsiliyle de örtüşen bir yanı var. Yani medyada bu nasıl temsil ediliyor, nasıl örnekler görüyoruz; bununla da ilgileniyorum.

Mesela tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımla konuşurken, EastEnders diye bir diziden bahsetmişti. Orada bir karakter varmış ve sürekli tekerlekli sandalyede görüyormuşuz. Ama hiç şöyle bir şey söylenmiyormuş: “Bu bara geldim ama girişte bir eşik vardı, onu aşamadım” ya da “şöyle yardım aldım”, “şunu talep ettim” gibi…

Yani popüler kültürde karakteri genelde bar gibi mekânlarda görüyoruz ama o mekânlara erişimin zorlukları hiç görünür olmuyor. Arkadaşım da tam olarak buna dikkat çekmişti: Asıl mesele, o “arka plandaki” zorluklar ve şehirlerin, mekânların insanları nasıl engelli hâle getirdiği.

A.T.A.: Yani erişilebilirliğe dair hiçbir şey söylemiyor. Sadece oradaki sohbetin içinde yer alıyor ama “erişemedim”, “zorlandım” gibi deneyimlerden bahsetmiyor. Bu detayı açmıyor; aslında anladığım kadarıyla buna yönelik bir eleştiri getiriyor.

H.Ç.: Aynen öyle; bir eleştiri getiriyor ve aslında şunu söylüyor: Temsil edilmediğini düşünüyor. Kendisi de tekerlekli sandalye kullanıcısı olarak İngiltere’de yaşıyor.

Benim de şöyle bir algım vardı: İngiltere olduğu için yolların daha erişilebilir olduğu, insanların bu yüzden kamusal alanda daha görünür olduğu… Ama o, kendi deneyiminden bunun böyle olmadığını anlattı. Televizyondaki temsillerin de bu yüzden onu sinirlendirdiğini söyledi çünkü gerçeği yansıtmadığını düşünüyor. Tuvaletlerin de aynı şekilde erişime o kadar elverişli olmadığını ifade etti.

Ekranların bu ayrımcılığı pekiştiren bir rolü de var aslında. Bununla ilgili King's College London bünyesinde, akıl sağlığı alanında çalışan kurumlarla birlikte hazırlanmış bir rapor da var. Orada medya temsillerine bakıyorlar: Hangi karaktere gülüyoruz, hangisine “psikopat” diyoruz, kim nasıl temsil ediliyor…

Yani bir anlamda “yumurta mı tavuktan çıkar” meselesi gibi; bu temsiller hem mevcut algılardan besleniyor hem de o algıları yeniden üretiyor. Ben de bu örnekler üzerinden insanların nasıl temsil edildiğine bakmıştım.

A.T.A.: Bunun başka bir yönü de var Hande Hanım. Şimdi EastEnders’ı Türkiye’den izleyen bir sakat kişi, o karakteri görünce “Bak, İngiltere’de insanlar barda; ne kadar ileriler” diye düşünebiliyor. Orada olmayanlar, o görünmeyen zorlukları da düşünmüyor. “Demek ki bu kişi sandalyeyle buraya gelebiliyor; o zaman hayatın her alanında var” gibi bir çıkarım yapıyor. “Biz neden yokuz?” diye de kendine sorabiliyor.Yani aslında eksik ya da yüzeysel temsil, bu sefer başka bir yerde yanlış bir algı üretiyor. Bu boyutu da var; şimdi aklıma geldi.

H.Ç.: Evet. 

A.T.A.: Bu da EastEnders deyince aklıma geldi; ben izlemedim ama şunu biliyorum: Haluk Bilginer gençliğinde birkaç bölümde oynamış, o dönem İngiltere’de yaşıyormuş. Çok eski bir dizi; galiba 40 senedir sürüyor.

Bir de madem dizilerden bahsettik, sizi şimdi dinleyip tanımayanlara küçük bir ipucu vereyim: Medcezir dizisinde sekreter Şükran karakterini oynayan kişi şu anda karşımızda, Hande. Oradan dinleyenler, bilenler “Aa!” diyeceklerdir. Onu da burada açmış olayım, yeri gelmişken.

H.Ç.: Evet, buna da ne diyeceğimi bilmiyorum ama oradaki karakter de aslında çok “sağlamcılık” temsili gibi ya da kapitalizmin bir kadına dayattığı hâller vardır ya, biraz onun gibi bir karakter. O da bir dönem, yıllar önce, benim kendi ellerimle ortaya koyduğum bir temsil aslında.

O dönemlerde de yaptığım oyunculuk işlerini sorguluyordum. “Ben bunu yaparken bir şeyi yeniden mi üretiyorum, yoksa olmasını istediğim dünyaya hizmet eden bir şey mi yapıyorum?” diye düşünüyordum. Bunu da kendi yaptığım kısa filmlerde başka bir şekilde kurmaya çalışıyorum. Ama tek bir anlatıya sabitlenen bir şey de olmuyor. Hep değişen, dönüşen; her seferinde başka bir yere bağlanan bir anlatı ortaya çıkıyor diyebilirim.

1 Belgesel, 2 Kitap

A.T.A.: Siz kendinizi tanıtırken atladınız ama ben hakkınızda biraz araştırma yapmıştım. 2012 tarihli Yok Anasının Soyadı adlı bir belgeseliniz var. Ayrıca iki kitabınız da bulunuyor: Tunceli’ye Gittim, Dersim’den Döndüm ve Ne Zaman Boşanacaksın da Evleneceğiz?. Bunları da burada eklemiş olayım.

T24’te de 10 yıldan uzun süredir yazıyormuşsunuz. Ben geriye doğru baktım, baktım; sonu gelmedi. 2014’e kadar indim, “Tamam burada bitiyor herhalde” dedi internet. Oldukça eski yazılarınız da var orada. Tabii orada Sakat Muhabbet’e de yer vermişsiniz. Çok teşekkür ederim, onu da gördüm.

Son olarak neler söylemek istersiniz? Çok farklı alanlarla ilgileniyorsunuz; dans, oyunculuk, tiyatro, doktora… Çok yönlü bir üretim var. Belki bu yüzden insanlar şaşırıyordur. Hatta bazen “Ben tek bir şeye bile yetişemiyorum, sen nasıl yetişiyorsun?” gibi yorumlar da geliyordur diye tahmin ediyorum. Bu durum zaman zaman eleştiriye de dönüşüyor olabilir.

H.Ç.: Evet, öyle diyenler oluyor. Gerçi bunların hepsi aynı anda, çok aktif şekilde yürümüyor. Daha çok biri hayatıma giriyor, diğeri geri çekiliyor gibi. Bazı dönemlerde bazı şeyler öne çıkıyor; o anın enerjisi ve hayata dair merakla ilgili. Bunun tam tersi, meraksızlık yaşadığım dönemler de oldu.

Son olarak ne söyleyebilirim… Gerçekten çok hızlı geçti. Yazışırken de öyle olmuştu; doğal bir akışı vardı. Çok teşekkür ederim.

T24 ve Apaçık Radyo vesilesiyle de tanışmış olduk. Ne diyeceğimi de tam bilemiyorum ama şunu söyleyebilirim: İnsanların bir araya gelip buluşabileceği, birbirini dinleyebileceği alanlar yaratmak çok kıymetli. Sakat Muhabbet de bunlardan biri. Çok teşekkür ederim.



Beyond Barriers: Disability Through Arts

A.T.A.: Programı biz şu anda 8 Nisan’da kaydediyoruz ama ne zaman yayınlanacak bilmiyorum. Şu anda da Apaçık Radyo’nun 23. Radyo Şenliği sürüyor; tam ortasındayız. Biz sizinle saat 15:00’te başladık, şu an 15:30 oldu. Ben de bir saat sonra şenlik için canlı yayına katılacağım. Bu açıdan radyonun da böyle bir canlılık ve akış hâli var. Siz de bugün akşam, İngiltere saatiyle 18:30’da, Türkiye saatiyle 20:30’da bir etkinlik olduğunu söylemiştiniz. Onu da paylaşayım: Beyond Barriers: Disability Through Arts — yani “Engellerin Ötesinde: Sanat Yoluyla Engellilik.” Ben de çevrimiçi olarak katılacağım.

Siz daha önce böyle etkinliklere katıldınız mı? Orada neler olacak, biliyor musunuz? İsterseniz biraz da onun tüyosunu vererek kapatalım.

H.Ç.: Evet, British Academy’den araştırmacılar konuşacak. Moderatörlüğü de sakatlık çalışmaları alanında 30 yılı aşkın süredir çalışan Tom Shakespeare yapacak. Sakat ve sanatçı olarak katılan kişiler de olacak. Açıkçası ben de tam olarak neler konuşulacağını bilmiyorum; gidince daha iyi anlayacağız gibi geliyor.

Bu arada Disability & Society dergisi var — “Sakatlık ve Toplum” diye çevrilebilir. Onun editoryal kurulunun bir parçası oldum. Bu etkinliği de belki yazıya döker miyim, daha önce katıldığım şeylerle birleştirir miyim diye düşünüyorum. O yüzden de merakla takip ediyorum; böyle alanlarda bulunmak istiyorum.

Genel olarak baktığımda, bu etkinlik bir araştırma projesi kapsamında; bu alanda çalışan akademisyenler, sanatçılar ve sakat kişiler bir araya gelecek. Böyle bir buluşma olacak.

A.T.A.: Çok çok sağolun konuk olduğunuz için Hande Hanım. Hande Çayır idi bu hafta konuğum. 

Bir de bizim son sloganımız var ve siz de bunu beğeniyormuşsunuz, yazıda belirtmişsiniz, onu da söyleyeyim ben: Dünyanın bütün sakatları eğleşin. 

Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.