İstanbul’da yaz mevsiminin tarihine odaklanan Sayfiye'nin ilk bölümünde, kentte yazlık yaşam kültürünün Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan serüvenini konuşuyor; yalılar, köşkler, vapurlar, adalar ve sayfiye göçleri üzerinden İstanbul’un değişen yaz deneyimini; kentleşme, ulaşım ve toplumsal dönüşümlerle birlikte ele alıyoruz.
Herkese merhaba. 1 Haziran itibariyle resmen yaza ve Apaçık Radyo'nun yeni yayın dönemine hoş geldiniz. Yaz boyunca yayınlanacak ve yaza dair yeni bir programla karşınızdayız. Programın ismi Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul'da Yaz. İstanbul'da yaz mevsiminin ve sıcaklarla baş etmenin yıllar içinde gelişen tarihine odaklanacağımız bu programda ben programcınız ve sunucunuz Fatma Zişan Tokaç.
Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum: Daha önce birkaç defa konuk olarak katıldım ve bir kere de on küsur yıl önce "Su Hakkı" programına yedek sunucu olarak katkı sundum Apaçık Radyo'ya. Şu an kendi programımı yürüteceğim için mutluyum ve heyecanlıyım.
Bu programda yaz hastalıklarından susuzluğa, şehrin sıcaklıkla verdiği savaşa, parklardan sahillere, şehrin serinleme mekanlarına, mektep tatillerinden memur izinlerine, şehrin tarihinde sıcağa karşı alınan önlemlere ve bu bütünlüklü yaz deneyiminin yıllar içinde nasıl değiştiğine dair konulara değineceğiz. Özellikle bu değişimi günümüze kadar takip edebilmek için de sizlerin katkılarına ihtiyaç duyacağız. Bu program dahilinde geliştireceğimiz bir sözlü tarih projesi için, dinleyicilerden de kendi İstanbul'da yaz deneyimlerine dair gerek hikayeler olsun gerek görseller olsun, bizimle paylaşabilecekleri bilgileri iletmelerini rica edeceğiz. Bunun için sosyal medya hesaplarından Sayfiye İstanbul'u takip edebilirsiniz ve bilgileri orada bulabilirsiniz.
Şimdi programa başlamadan ben kısaca birazcık kendimden de bahsedeyim. Aslen diploma üzerinde çevre mühendisiyim. Gençlikten gelen bir tür dünyayı kurtarma hevesiyle bu bölümü seçip, daha sonra her ne kadar çevre meselelerini yine çok önemsesem de mühendisliğin bana göre olmadığına karar verdim ve yüksek lisansıma çevre politikası alanında devam ettim. Columbia Üniversitesi'nde yaptım yüksek lisansımı. Ardından Türkiye'ye döndüm, birkaç yıl kamuda çalıştım. Fakat yine o akademinin büyülü çağrısını kulak ardı edemeyip doktora yapmak için Amerika'ya geri döndüm. Şu an Rutgers Üniversitesi'nde kent çalışmaları alanında doktora adayıyım ve İstanbul'da aşırı sıcaklar üzerine bir tez araştırması yapıyorum.
Şimdi bu girizgâhtan sonra haklı olarak diyebilirsiniz ki; "Zişan sen bir mühendissin, neden İstanbul'da yazın tarihiyle ilgili bir program sunmak istedin? Bunun seninle ilgili bir iş olduğunu nereden çıkardın?" Anlatayım.
Doktora tez araştırmamda ben İstanbul'da aşırı sıcakların kent yaşamına etkilerini inceliyorum. Zaten İstanbul'da yaşayanların yakinen tecrübe ettiği üzere son yıllarda şehir görülmedik bir hızda ısınıyor. Bunu zaten bilimsel olarak biliyoruz ama termometrenin bize söylediğinin ötesinde, aslında bedensel deneyimlerimizle de bildiğimiz bir gerçeklik bu. Bazen öyle oluyor ki bütün günlük rutinlerimizi, kararlarımızı sıcaklığa göre ayarlıyoruz. Belli saatlerde dışarı çıkmıyoruz, geceleri uyuyamıyoruz. Açık alanlar yerine klimalı AVM'leri tercih ediyoruz. Yani bu iklim değişikliği kaynaklı sıcaklık artışı ve şiddetlenen, sıklaşan sıcak hava dalgaları bizim İstanbullular olarak kent deneyimimizi de başlı başına değiştiriyor.
Dolayısıyla ben de bu tezi yazarken şuna bakmak istedim: İstanbulluların bu kent deneyimi, yaz mevsimi deneyimi dediğimiz şey nasıl bir şeydi ki iklim değişikliğinin etkisi bu kadar dramatik bir şekilde hissedilebiliyor? Bu köklü şehirde iklim değişikliği nasıl köklü bir değişime sebep oluyor? Bununla ilgili İstanbul'da sıcakların tarihiyle ilgili kaynaklara ulaşmaya çalıştığımda bunları çok dağınık olarak buldum. Topluca bulamadığım için de kendimi devlet arşivlerinde belgeleri karıştırırken, gazete arşivlerinde haberleri okurken bulmuş oldum. Bu programın fikri de buradan çıktı. Bütün bu arşiv taramaları, akademik okumalar, seyahatname okumaları, edebi metin okumaları sonucu topladığım İstanbul'da yazın ve sıcakların tarihine dair bilgiler üzerinden bu programın içeriğini şekillendireceğim.
İstanbul'da yaz dediğimiz şey aslında çok çeşitli bir şey. Bir yandan yaz akşamı gezintilerinden, boğaz sefalarına, pikniklerden, şenliklere; neşenin ve eğlencenin mevsimi. Ama bir yandan da yaz, tarih boyunca İstanbul'da hastalıkların, ölümlerin, afetlerin, yangınların, çeşme sıralarının, buz kuyruklarının, çöp kokularının, bozulan meyvelerin, sinek ısırıklarının, gece sıcaktan uyuyamamanın zamanı. O yüzden bu programda yaza dair tüm boyutları konuşacağız, hem de bunları tarihselliği içinde inceleyip nasıl değiştiklerine dair bir gözlem yapıyor olacağız.
Bu programın adı Sayfiye. Sayfiye, Arapça sayf kelimesinden geliyor. Sayf, yaz demek Arapçada. Sayfiye de yaza dair, yaza ilişkin demek. Dolayısıyla yaza ilişkin her şeyi konuşacağımız bu programa bu ismin uygun olduğunu düşündüm. Aynı zamanda İstanbul özelinde sayfiye; yazlık ev, yazlık mesken anlamına gelen bir kelime. Yalnız İstanbul'a özgün olmasa da İstanbul'la özdeşleşmiş bir olgu sayfiye. Zaten bu ilk bölümün konusu da İstanbul'un sayfiyeleri olacak.
Dolayısıyla böyle bir girizgah yapmış olayım. Bu kadar sayf ve sayfiye demişken benim aklıma Feyruz'un şarkısı gelmeden edemedim. Şimdi küçük bir müzik arası verelim. Bu asrın en büyük, en önemli seslerinden olan Feyruz'dan Habbeytek Bis-Sayf. Şimdi dinliyoruz.
Evet, Apaçık Radyo'ya tekrar hoş geldiniz. Feyruz'un Habbeytek Bis-Sayf şarkısını dinledik Sayfiye programında. Habbeytek bis-sayf, habbeytek bish-shita yani "seni yazın sevdim, seni kışın sevdim" diye söylüyor Feyruz.
Şimdi biz Sayfiye programında İstanbul'dan ve İstanbul'da yazlardan bahsediyoruz. İstanbullular için İstanbul maalesef tarih boyunca hem yazın hem kışın sevilebilecek bir şehir olmamış. İstanbul özellikle yazın kaçılacak bir şehir olmuş. Hastalığı olsun, kalabalıklığı olsun, şehrin gürültüsü olsun, yangınları olsun... Bütün bunlar İstanbul'u yazın kaçılacak şehir haline getirmiş. Tabii ki bu tarihin her döneminde, İstanbul'un bütün kesimlerini kapsamıyor. Günümüzde de kapsamıyor.
Bizans'a kadar geri gidersek, aslında bu yazın kentten kaçış, kent merkezinden uzaklaşma daha çok imparator ailesine ilişkin bir hareketlilik. Kentsel bir hareketlilik değil. Zaten genel olarak İstanbul dışına baktığımızda da, aristokraside, Batı'da yazın tebdil-i mekan geleneğini görüyoruz. Osmanlı İstanbul'una geldiğimizde sarayın bu geleneği devam ettirdiğini görüyoruz.
Öncelikle bu, saraya ve saray çevresine dair bir gelenek oluyor. Daha sonra ise halka yaygınlaşıyor. Bu nasıl oluyor? İstanbul'un fethinden sonra şehir hızla genişlerken yeni yerleşim alanları oluşmuş oluyor. Ve ilk sayfiyeler aslında buralarda peydah oluyor; Haliç'te, Kâğıthane'de, Ortaköy, Kuruçeşme gibi yerlerde. Buralar daha çok doğal güzellikleriyle, şifalı su kaynaklarıyla ve serin iklimleriyle bilinen yerler. Yaz aylarında şehrin karmaşasından ve kirli, hastalıklı halinden uzaklaşmak için ideal mekanlar olmuş oluyor.
Daha sonraları ise Sultan fermanıyla devlet erkanının, diplomatların, varlıklı halkın bir arada gerçekleştirdikleri bir yaz göçü halini alıyor bu. Sultan fermanı, yazın İstanbul'dan sayfiyeye göç edilebileceğinin izni oluyor aslında. Bu izin verilmeden sayfiyeye göç edilemiyor. Ve bunun başlangıç tarihi de çok değişken. Yaza doğru başlıyor bu göç; Mayıs da olabiliyor, bazen Mart sonu kadar erken de olabiliyor. Dönüş için yine bir ferman yayınlanıyor ve bu izinle birlikte Ekim-Kasım aylarında dönüş yapılıyor. Gidiş bir törenle oluyor.
Tabii ki Osmanlı sultanlarının yazlık sarayları var, Kışlık Saray'dan Yazlık Saray'a geçiyorlar. Saray çevresi de kendi yazlık evlerine geçiyor. Bunun içerisinde diplomatlar, elçiler… Ve onların yazlık evleri var özellikle Haliç, Kâğıthane ve Boğaziçi hattında. Buraların sayfiye mekanları olarak gelişmesine neden oluyor. Burada yalılar ve köşklerden bahsetmek gerekir. Eğer su kenarındaysa yalı, bahçeli ise köşk diyoruz bu evlere. Bu konutlar özellikle Lale Devri'nde ciddi anlamda yaygınlaşmaya başlıyor.
17.yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, İstanbul Boğazı'nın Avrupa kıyılarında zenginlere ait sayısız yalı, köşk ve saray olduğu söyleniyor Ebru Boyar ile Kate Fleet'in Osmanlı İstanbul'unun Toplumsal Tarihi kitabında. Özellikle sıcak mevsimlerde ortaya çıkan salgın hastalıklardan ve afetlerden kaçan varlıklı halkın kentin civarındaki bölgelerde dinlenmesi için oluşan bu gelenek, Tanzimat'a doğru ve Tanzimat sonrasında gitgide daha çok halk kesimine de yayılmış oluyor.
Bu göçlerin nasıl yapıldığına da birazcık değinelim. Bu evlerin kendi yerleşik eşyaları her ne kadar olsa da oraya taşınacak birtakım eşyalar, mutfak malzemeleri, kıyafetler vesaire manda ve öküz arabalarına yükleniyor. Tabii ki eğer Anadolu yakasından yapılıyorsa bu göç, Rumeli yakasındaki Boğaz hattındaki sayfiyelere, o zaman bir de arada kayıklarla bu eşyaların transfer edilmesi gerekiyor. Bu daha meşakkatli bir göç. İlerleyen dönemde ise kayıkların yerini vapurlar alıyor, ona da ayrıca değineceğiz.
Şimdi yine bir müzik arası verelim. Konuya ilişkin bir eserle, İncesaz'dan Boğaziçi Şen Gönüller Yatağı’nı dinleyelim.
Apaçık Radyo'dayız. Sayfiye programına devam ediyoruz. Az önce İstanbul'da sayfiye kültürünün, Osmanlı İstanbul'unda nasıl oluştuğundan bahsediyorduk. Şimdi ise Tanzimat'la bunun nasıl dönüştüğünden bahsedeceğiz.
Tanzimat, bir yerel yönetim reformları zamanı. Belki buradan başlamak lazım. 1868'de bir nizamname ile kenti 14 belediye bölgesine dönüştürme girişiminde bulunuluyor. Bununla ilgili Zeynep Çelik, bu alanda önemli eser üretmiş isimlerden biri, doktora tezinin sonucu olarak yayınladığı Değişen İstanbul kitabında bundan şöyle bahsediyor: "Bu tasarlanan 14 belediye bölgesinden Galata dışında sadece ikisi kurulabildi. Bunlardan biri Adalar'dan oluşan 14. Daire, diğeri ise Boğaz'daki Tarabya dairesi. Aslına baktığınızda bu iki bölge de kentte yaşayan Avrupalıların sayfiye mekanları olmaları itibarıyla zaten 6. Daire'nin (Pera/Galata) uzantısı sayılabilirdi.” Dolayısıyla sayfiye yerleşimlerinin böyle bir etkisi var.
Daha sonra belediye bölgelerinin sayısını 20'ye çıkarmayı tasarlayan bir başka kanun öneriliyor 1877'de. Zeynep Çelik'in buna dair değerlendirmesi şu oluyor. Zaten 14 daireye bölünmesi tasarısı daha gerçekleştirilememişken, 20 daire tasarısı aslında bir ihtiyaçtan kaynaklı değildir. Muhtemelen Paris'in 20 dairesini taklit etme isteğinden kaynaklıdır. Çünkü bu dönemde bir kenti modernleştirme arzusu var ve Paris bu modernleşmenin, kent planlamasının ideal imajı olarak görülüyor.
Yine bu dönemde yapılan düzenlemeler arasında sayfiyelerle ilişkili olanlardan bir başkası Pangaltı Projesi. Taksim'den Şişli'ye doğru bir büyüme ile Pera elçilikleri ile onların sayfiyelerinin bulunduğu Büyükdere arasında bir kanal oluşmuş oluyor. Burada detaylı girmeyeceğiz ama yangınların da rolüne değinmek gerekiyor. Yangınlar ayrı bir bölümde başlı başına zaten ele alınmış olacak bu program kapsamında. Ama İstanbul'da sürekli meydana gelen yangınlar dolayısıyla 1875'te birinci bölge ve ikinci bölge diye bir ayrım yapılıyor. Birinci bölge kentsel alanlar; yani yangın riski yüksek olan, yoğun yapılaşmaların olduğu alanlar. Buralara dair yangına ilişkin ciddi önlemler alınıyor. İkinci bölge ise sayfiye bölgeleri. Sayfiye bölgelerinde önlemler daha gevşek. Yoğun yapılaşma olmadığı için mesela orada ahşap yapılara hala izin veriliyor.
Tanzimat döneminde bir başka önemli gelişme vapurlar. Az önce de bahsetmiştim, kayıklar çok önemliydi bu sayfiyeye göçte. Kayık sayısı çok fazla artmaya başlıyor ve 1837'de bir İngiliz ve bir Rus şirketi vapur çalıştırmaya başlıyorlar Boğaz'da. Bunun üzerine 1851'de Şirket-i Hayriye kuruluyor. Şirket-i Hayriye, bugünkü Şehir Hatları ve tamamen kamuya hizmet amacıyla kuruluyor. Boğazın farklı yerlerini birbirine bağlamak, hareketliliği arttırmak, sayfiye yerlerini günlük gidip gelinebilen yerler haline getirmek ve insanların işe gidip geri dönebilecekleri yerler haline getirmek gibi bir gaye ile kuruluyor.
Tabii böyle olduğunda artık sayfiyeler halk tarafından erişilebilir yerler haline gelmiş oluyor. Ve bu erişilebilirlik sayfiyelerin yapısını değiştirmeye başlıyor. Mesela 1888 Nizamnamesi’nde 7 ayrı hat konulduğundan ve sefer sıklıklarından bahsediliyor. Mesela Boğaz-Eminönü hattı yazları sabahları her 45 dakikada bir sefer yapıyor. Yani bugün standartlarında bile baktığımızda oldukça sık seferler. Bu seferler, Boğaz vapurlarını kullanarak işe gidip gelmeyi mümkün kılmış oluyor. Bu da demek ki sabah işe gidip akşam dönen, yani çalışmak zorunda olan bir kesim artık sayfiyelerde konaklayabilecek. Bu da sayfiyelerin demografik yapısını değiştirmeye başlıyor.
Seferler arttıkça, sıklaştıkça Boğaz hattındaki balıkçı köyleri, oduncu köyleri artık sayfiyeye dönüşmeye başlıyorlar. Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi'nde Adalar'a ilişkin şöyle diyor: "Adalar, en ileri snobizm düşkünleriyle dünyasına küskün münzevileri ve mutlak istirahata muhtaç hastaları aynı zamanda hoşnut eder. (...) Son pahalılık devri, durmadan yükselen kira bedelleri orta halli ailelerin Adalar'dan yazlık olarak faydalanmasını tamamen selb etmiş [engellemiş] ve Adalar'da bir yeni zenginler kolonisi kurulmuştur." Buranın farklı kesimlerin ortak bir yaz mekanı olduğunu vurgulamış oluyor.
Bunu kolaylaştıran bir başka etken de Banliyö Treni oluyor. Banliyö treninin özellikle Anadolu yakasındaki sayfiyelere erişimi kolaylaştırdığı önemli bir bilgi.
Tanzimat Edebiyatı'nda da sayfiyelerin yerini görüyoruz. Özellikle sayfiyelere daha yeni gelen ve biraz "görmemiş" ya da "özenti" olmakla itham edilen karakterler görüyoruz. Mesela ilk realist roman diye bildiğimiz, Recaizade Mahmut Ekrem'in 1896 tarihli Araba Sevdası bunun bir örneği. Biliyorsunuz Bihruz Bey, ana kahraman, kendisi bir mirasyedi. Annesiyle yaşıyorlar Süleymaniye'deki konaklarında. Yazları da Küçük Çamlıca'daki köşklerine gidiyorlar. Bihruz Bey gösterişi çok seven birisi. Çamlıca Mesiresi açılacak ve bunun için çok heyecanlı.
O kısmı size okuyayım: "Kışın mesela zemheri içinde bir açık hava görünce arkasında mücerret süse halel vermemek için dar ve incerek ceket, dizlerinin üzerinde ise mücerret süslü görünmek için bir kadife örtü bulunduğu halde, Beyoğlu caddesinde, Kâğıthane yollarında araba kullanmak hevesiyle en şedit poyrazın karşısında tiril tiril titreyen Bihruz Bey, yazın da 30-35 derece sıcak günlerde Çamlıca, Haydarpaşa, Fenerbahçesi yollarında yine o hevesle en kızgın güneşin altında haşım haşım haşlanır. Fakat bunu kendisine büyük zevk addeder... Çamlıca bahçe-i umumisinin açılacağını civariyet münasebetiyle bittabi herkesten evvel haber alan Bihruz Bey, Mart gelir gelmez validesini zorlaya zorlaya sayfiyeye nakle ikna etmiş ve köşke inildiklerinin ertesi günü hemen 'Jardin Publik'e ile dahil ve haricini muayene ederek, buranın pek 'à la mode' ve hususuyla kendi arzusunu vecihle pek 'favorable' bir 'promenade' mahalli olacağını anlayınca..." diye devam ediyor.
Yani bahçenin açılacağını anladığında, annesini zorlayarak Mart gibi çok erken bir zamanda sayfiyeye taşınmalarını istiyor. Yine Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Şıpsevdi'sinde de kışları Horhor'da yaşayan, yazları Erenköy'de geçiren, aynı şekilde züppe ve özenti olarak görülen, Fransızca kelimeleri yerli yersiz kullanan bir Meftun Bey var mesela. Tanzimat edebiyatı bu yeni zenginleşen ve sayfiye yaşamına ayak uyduran kesimi bir şekilde alaya alıyor.
Şimdi bir ara verelim. Az önce Boğaziçi'nin, sayfiyelerin gelişimine etki eden vapurlardan bahsetmiştik. Şinanay'ı dinleyelim Sezen Aksu'dan.
Apaçık Radyo'dasınız, Sayfiye programındayız. Cumhuriyet'in ilanı ve Ankara'nın başkent oluşuyla İstanbul ikinci planda kalsa da, İstanbul yine Cumhuriyet'in modernleşme projesinin imajının oluşturulduğu yer olmaya devam ediyor. Arşivde denk geldiğim enteresan bir şey var. 1949 senesinde Başbakanlık arşivlerinde, "İstanbul, İzmir, Hatay ve Bursa illerinin sayfiye ve banyo yerleri olarak tayinine dair" bir kayıt var. Bunun hemen öncesinde 1947'de de bazı milletvekilleri ve bakanların İstanbul'da kurduğu Ankara Evleri Konut Yapı Kooperatifi var. Dragos Tepesi'nde kurulan iki katlı yazlık villaların olduğu bir kooperatif. Yani Ankara'ya giden vekillerin de İstanbul'la kopmayan bağını görmüş oluyoruz. Atatürk de yazlarını Florya'da geçirmeyi tercih ediyor. Buna ayrıca değineceğiz.
Bu dönemde İstanbul'un nüfusu bir milyonun altında. Cumhuriyet Gazetesi'nin 6 Haziran 1935 tarihli "Sayfiyeler Niçin Boş?" başlıklı yazısında yazar diyor ki, sebepler arasında”En başta İstanbul nüfusunun gittikçe azalması meselesi gelmektedir. Kriz ve parasızlıktan dolayı sayfiyeye gidebileceklerin sayısı her sene düşmektedir." Sonra tehlikeler kısmında uyarıyor: "Tehlike; İstanbul şehrinde ve yazlıklarında nüfus azaldığı halde, plansız ve tedbirsiz buralardaki son açık olan yerlerin ev ve apartmanlarla doldurulması, İstanbul'un bir daha düzelemeyecek bir şehir haline doğru gitmesidir." Bu kaygı 1950'ler sonrasında gerçeğe dönüşmeye başlıyor.
1950'lerdeki kalkınma hamlesiyle İstanbul'a ülkenin her yerinden göç geliyor. 1950'de 1.5 milyon civarında olan nüfus, 1970'te 3 milyona çıkıyor. Yeni gelen nüfusu karşılayacak yapı stoğu olmayınca gecekondular gündeme geliyor. Vapurlar, banliyö trenleri, otomobil ve otobüs kullanımının artmasıyla şehir genişliyor. Önemli bir yasal düzenleme olan 1965 Kat Mülkiyeti Kanunu ile tek kişinin mülkiyetinde olan yazlık villalar müteahhite verilip yerine apartman yapılıyor. Böylelikle eski sayfiye yerleri yavaş yavaş şehrin içine çekilmeye, şehirleşmeye başlıyor.
Burada tekrar müzik arası girelim. Nihavend Longa'yı dinleyelim, Orfeon Oda Korosu'ndan. Bu klasik bir icra olmayacak, a capella icrası olacak.
Apaçık Radyo'dayız. Sayfiye programını dinliyorsunuz. Sayfiyelerin zamanla şehrin içine girmesinden, yoğun yapılaşmaya maruz kalmasından bahsettik. Bir yandan da bu kalabalık ve çevre kirliliği, denizin yüzülebilir olmaması gibi nedenlerle sayfiyelerin sayfiyelikten çıkmış olması durumuyla karşı karşıyayız.
Dolayısıyla farklı yaştan İstanbullulara sorduğunuzda, kimisi için İstanbul'un sahil kesimi çocukluklarının yazlarını geçirdikleri yerken, daha genç nesiller için İstanbul yazla ilişkisiz bir yer olmaya başladı. Çünkü İstanbullular artık başka şehirlerdeki yerleri yazlık olarak tercih ediyorlar. İstanbul'un plajlarının yüzülebilir olmamasının da bunda muhakkak etkisi var.
Ancak yine de İstanbul'un sayfiye stoğu varlığını sürdürüyor. Bunu özellikle COVID zamanında gördük; Avrupa yakasında elektrik kullanımı ciddi anlamda azalırken Çatalca, Silivri gibi yazlık yerlerde arttığını görmüş olduk. Zaten bu programda yapmak istediğimiz şeylerden bir tanesi de İstanbulluların yaza dair hikayelerini toplamak.
Programı kapatırken, eğer sizin de İstanbul'un yazlarına, gerek sayfiyelerle gerek sıcaklarla ilgili yaşanan sıkıntılara dair kendi hikayeleriniz varsa, Sayfiye İstanbul sosyal medya hesaplarına bakarak nasıl katkı sunacağınızı görebilirsiniz.
Ben Fatma Zişan Tokaç. Tekrar çok teşekkür ediyorum Sayfiye programını dinlediğiniz için. İyi günler.


