Türkiye'nin sulak alanları ve kaybolan ekosistemler: Tansu Gürpınar’ın ardından…

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, sulak alanların önemine değinirken aynı zamanda yakın zaman önce kaybettiğimiz, ülkemizde doğa korumanın öncülerinden biri olan Tansu Gürpınar'ı da anıyor.

""
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
Türkiye'nin sulak alanları ve kaybolan ekosistemler: Tansu Gürpınar’ın ardından…
 

Türkiye'nin sulak alanları ve kaybolan ekosistemler: Tansu Gürpınar’ın ardından…

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları:

  • Türkiye, 1971 yılında imzalanan uluslararası Ramsar Sözleşmesi'ne göre önemli sulak alanları içeren bir coğrafya.
     
  • Türkiye’de mevsimsel olarak kendini gösteren geçici gölcükler ve bataklıklar hesaba katılmasa bile sürekli suyun bulunduğu alanların sayısı 300’ü bulmakta.
     
  • Ülkemizde son 50 yıl içinde sulak alanların yarısı ekosistem özelliklerini kaybetti.
     
  • Dünya Doğayı Koruma Vakfının (WWF) Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, 1970-2012 yılları arasında omurgalı türlerinin popülasyonlarında yaşanan en büyük azalma % 81 ile sulak alan türlerinde meydana geldi.
Göksu Deltası’nda Büyük Beyaz Balıkçı / Fotoğraf: Utku Perktaş

Ülke olarak sahip olduğumuz biyoçeşitlilik ve kaybettiğimiz habitatlar konusundaki farkındalığımız şüphesiz artmak zorunda. Örneğin, gezegenimizde yaşadığımız kuraklık artık bir sonraki pandemi olarak tanımlanıyor. Kuraklık, özellikle kuruyan göl, gölcük ve iç sulak alanlarımıza getirdiği en önemli maliyetle kendini gösteriyor.

Türkiye, 1971 yılında imzalanan uluslararası Ramsar Sözleşmesi'ne göre önemli sulak alanları içeren bir coğrafya. Sadece göllere odaklandığımızda, 7170 km²'lik bir göl alanına sahibiz. Bu coğrafya, su kuşları ve farklı biyoçeşitlilik unsurları için de hayati öneme sahip. Avrupa'da üreme açısından öncelikli olan en az 102 kuş türü, üremek için sulak alanlara bağlı durumda.

Derin veya sığ göller, bataklıklar, sazlıklar büyüklüğüne bakılmaksızın sulak alan olarak tanımlanabilir. Fakat, Ramsar Sözleşmesi sulak alan tanımını geniş̧ tutmuş ve daha kapsamlı bir tanım yapmış. Bu tanıma göre; derinliği altı metreyi geçmeyen - deniz kıyısındaki yerler dahil - az veya çok tuzlu su kütleleri ile tatlı su, durgun veya akan sular, sulak çayırlıklar, bataklık alanlar, deniz kıyısındaki tatlı ve tuzlu suyun buluştuğu acı su ortamları sulak alanlar olarak tanımlanır. Türkiye, iç ve kıyı sulak alanları bakımından komşularıyla karşılaştırıldığında oldukça zengindir. Hatta Türkiye’nin bu alanda tek rakibi Rusya’dır. Fakat Rusya’nın geniş yüzölçümünü düşündüğümüzde karşılaştırmanın da çok adil olmayacağını söyleyebiliriz.

Türkiye’de mevsimsel olarak kendini gösteren geçici gölcükler ve bataklıklar hesaba katılmasa bile sürekli suyun bulunduğu alanların sayısı 300’ü bulmakta. Bu alanlar toplam olarak 10 bin km² ile neredeyse Marmara Denizi’nin yüzölçümüne ulaşıyor; yani Türkiye yüzölçümünün %1,2’sine.

Seyfe Gölü

Sulak alanlar Türkiye için bir hazine niteliğinde, biyoçeşitlilik için de kritik önemde

Sulak alanlar Türkiye için bir hazine niteliğinde, biyoçeşitlilik için de kritik önemde. Sadece bu nedenle bile korunması gereken alanlar. Ülkemizde son 50 yıl içinde sulak alanların yarısı ekosistem özelliklerini kaybetti.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı'nın (WWF) Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, 1970 - 2012 yılları arasında omurgalı türlerinin popülasyonlarında yaşanan en büyük azalma %81 ile sulak alan türlerinde meydana geldi. Bu türlerin %25’i ise küresel ölçekte yok olma tehdidi altında. Bu nedenle, acil önlemlerin hızla alınması ülke olarak önceliklerimiz arasında olmalı.

Türkiye’de 13 sulak alan Ramsar Sözleşmesi ile koruma altında. Koruma eylemlerine karşın, Türkiye’de son 50 yıl içinde toplam 1.3 milyon hektar yani Van Gölü'nün üç katı kadar sulak alan kayboldu.

Tuz Gölü, yer altı suyunun aşırı kullanımı nedeniyle şiddetli tehdit altında. Konya kapalı havzasında, toplam 67 bin kaçak kuyu rapor edilmiş durumda. Bu sayı günümüzde artıyor ve Tuz Gölü eşsiz biyoçeşitliliği ile hızla yok oluyor. Türkiye’de sulak alanlarımızı etkileyen en önemli tehditlerden biri hidroelektrik santralleri (HES). Türkiye’de toplam HES projesi sayısı bugün itibariyle bin 700’lü rakamlara ulaşmış durumda. Ayrıca, inşaat faaliyetlerini de unutmamak gerekiyor. Artan insan nüfusu ve göçlerin bir ürünü olarak yaşam alanlarının hızla bozulması sulak alanları da etkiliyor.

Tansu Gürpınar

Tansu Gürpınar: Türkiye’de çağdaş doğa koruma faaliyetlerinin öncüsü…

Sulak alanlar ve ülkemizdeki çağdaş koruma faaliyetleri dediğimizde, Tansu Gürpınar çok önemli bir isim. Geçtiğimiz günlerde - 25 Kasım 2023 - kendisini kaybettik ne yazık ki… Türkiye'de doğa koruma dediğimizde ilk akla gelen isimlerden birisiydi, çok önemli işler yaptı, Türkiye'de Çağdaş Doğa korumanın ilk isimlerinden birisi esasında yani öncülerinden… Anadolu'nun biyoçeşitlilik bakımından önemini, yaşamı süresince yaptığı çalışmalarla ortaya koymaya çalışmış, birçok farklı kitap yayınlamış. Kendisinin bir söyleşine burada yer vermek istiyorum, Doğa Derneği’nin sosyal medya hesabından aldığım bu söyleşide Sultan Sazlığı’ndan bahsediyor Tansu Bey…

"Aralık ayıydı, hayatımda gördüğüm en büyük angıt popülasyonunu ben Sultan Sazlığı’nda gördüm; anıttan başka da pek kuş yoktu Aralık ayında. Burası önemli bir yer ilkbaharda da geleyim dedim. İlkbaharda gittim. O zaman işte her yerin kuşla dolu olduğu, flamingolar, pelikanlar, turnalar, bütün balıkçılar, ötücüler, aklınıza ne gelirse Sultan Sazlığı’nda… Fakat 1972 yılıydı, Yahyalı Orman İşletmesi müdürünün masasında bir kitap gördüm, üzerinde Develi Projesi yazıyor. Bu nedir diye sordum. Buradakiler Devlet Su İşleri’nin yaptığı bir proje dediler. Aldım karıştırdım, Sultan Sazlığı’nın ölüm fermanı. Yapacakları şey 28 kilometre uzunluğunda altı metre derinliğinde derin bir drenaj kanalıyla Sultan Sazlığı’ndaki bütün suyu Kızılırmak’a akıtmak, tabii yan kanallarla da diğer yerlerden ana kanala aktarmak. İşte resmi yazı yazdık, önemini anlattık, onlar da bize en iyi projemiz diye cevap verdiler. Toplantı istedik, kabul ettiler. Toplantıya gittik. İşte dilimizin döndüğü kadar tekrar anlattık. Hiç, yani duvara söylüyormuş gibi… Türkçesi kırık iri yarı bir adamcağız, yaşlıca bir adamcağız kalktı, ne mutlu dedi Türkiye’ye, işte DSİ’nin yaptığı yanlışlara dur diyen bir kuruluş çıkıyor. Şaşırdık… Ondan sonra, ben taktimi yaptım ve o yaşlı beyin yanında oturan iki genç yanıma geldi ve raporunuzdan bir nüsha alabilir miyiz dedi. O zamanlar daktilo ile bir asıl iki koya çıkarabiliyorsunuz. Ne fotokopi var ne başka bir şey. Nihat Bey yeniden yazdırırız ver raporunu dedi. Raporu verdim. O adamcağız, hafif kırık Türkçe ile konuşan, inşaat mühendisi, Türkçe öğrenmiş, DSİ’ye girmiş ve oradan emekli olmuş, daha sonra bir inşaat şirketinde danışman olarak çalışıyor, bütün drenaj işlerine bakıyor. Yanındaki iki genç de inşaat mühendisi ve ODTÜ’den yeni mezun olmuş. Evet, dünyada hiç olmayacak bir şey oldu bu şirket Sultan Sazlığı korunmalıdır, drenaj projesi iptal edilmelidir diye rapor verdi, düşünebiliyor musunuz!? Gerçekten dünya tarihine geçecek bir koruma olayı bu. Sizin söylediğiniz 1071 su kotu korunacaktır, drenaj projesinden vaz geçilmiştir ve ekolojik yapıya dokunulmayacaktır şeklinde bize Sultan Sazlığı’nın kurtulduğunu bildiren bir yazı yazdılar."

Ülke olarak sahip olduğumuz biyoçeşitlilik ve kaybettiğimiz habitatlar konusundaki farkındalığımız şüphesiz artmak zorunda

İklim ve biyoçeşitlilik krizlerini yaşadığımız insan çağında, kaybettiklerimizi kazanma şansımız ne yazık ki yok. Öyleyse sürdürülebilir bir gelecek için artık elimizde kalanları korumak zorundayız. Su kaynaklarımız ve sulak alanlarımız için de somut adımlar atma zamanı çoktan geldi de geçiyor.