Adalar İmar Planlarına açılacak davanın gerekçeleri

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da, 60 senedir Ada’da yaşayan hukukçu Erhan Ergun, Adalar İmar Planlarına açılacak davanın gerekçelerini anlatıyor.

""
Adalar İmar Planlarına açılacak davanın gerekçeleri
 

Adalar İmar Planlarına açılacak davanın gerekçeleri

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Merhabalar, Açık Radyo’da Dünya Mirası Adalar programı başladı. Ben Derya Tolgay.

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.

D.T.: Destekçimiz Cansu Mançer ve teknik masada Andrei Gritcu’ya da çok teşekkür ediyoruz.

N.S.: Çok teşekkürler.

D.T.: Prens Adaları doğanın ritmine eşlik ederek %60 ormanlık alanları ile huzur içinde yaşayabileceğimiz son yer, son İstanbul iken, 28 Temmuz'da askıya çıkan Adalar’ın 1/5000 ve 1/1000 İmar Planları ile şimdi ciddi bir tehdit altında. Adalılar şu sıralarda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na planın iptali için dava açma sürecinde. Bugün konuğumuz 60 senedir Ada’da yaşayan, 30 senedir de avukatlık yapan Erhan Ergün. Kendisiyle Adalar İmar Planları’na açılacak davanın gerekçelerini konuşacağız. Erhan, hoş geldin.



N.S.: Hoş geldiniz.

Erhan Ergun: Hoş buldum.

D.T.: Vapurda beraber geldik.

E.E.: Evet.

D.T.: Şimdi de tekrar burada buluştuk. Ben önce izninizle yaşadığımız biraz sıkıntılı ve talihsiz olaylarımız konusunda bir giriş yapmak, Adalar’ın kültürel mirasının ve ekosisteminin bir parçası olan atların başına gelenleri sizlere anlatmak istiyorum. Aslında atları, faytonları, arabaları, imar planlarını birbirinden ayrı düşünmemek gerekiyor. Hepsi iç içe. Bugüne kadar Adalar’ın atlarının başına gelmeyen kalmadı.

N.S.: Bitmedi çileleri.

D.T.: Gerçekten. 2019’un Aralık ayında ruam hastalığı gerekçesiyle bin 800 civarı at ahırlara kapatılmıştı. Bu atların yaklaşık 800’ü hareketsizlikten öldü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) büyük bir kısmını bedelsiz sahiplendirerek Anadolu’nun birçok yerine yolladı. Yine İBB, atları ve fayton atlarını satın almadan önce de Heybeliada ve Burgazada’daki ahırlarını yıktı. Oralarda barınan atlar böylece ahırsız kaldı. İBB, modern ahırlar yapma sözünü verdi ama sahipleri atlarını bu ‘toplama kampları’na yollamak istemedi. Toplama kampı derken Büyükada'daki ahırları söylüyoruz. Bu atlara az sayıdaki kişinin desteği ile Adalar’da bakılıyordu. Gerçekten 70 yaşını aşan arkadaşlarımın saman balyalarını sırtlarında taşıdıklarına ben şahit oldum. Bütün bu çabalar sadece bu atların doğdukları topraklardan, ailelerinden kopmaması ve orada yaşamlarını sürdürmeleri içindi. İki gün önce altı tane Heybeliada atı, üstelik sahibinin de rızası olmadan İBB tarafından toplatıldı. Adaların Atları Platformu’ndan (AAP) arkadaşlarım bana haber verdi. Ben de Büyükada’daydım. Bisikletle hızlıca oraya giderek atların çıkışlarını kayda aldım. Dört at ve çocukları iki tayı çektim. Hepsi sağlıklı gözüküyorlardı. Fakat daha sonrasında atların iyi olmadığı haberi geldi.



16 Ekim'de AAP üyesi arkadaşlarımız, Ada sakinleri ve İstanbul'dan gelen kişilerle İBB’nin Büyükada ahırını ziyarete gittik. Ziyaret saati olmasına rağmen İBB yetkilileri bizi ahıra almak istemedi. Haklarımızı gayet iyi bildiğimiz için biz de direttik ve sonunda ahırlara girebildik. Polat isimli atın durumunun iyi olmadığını tespit ettik. Hatta biz oradayken acil olarak ana karaya, hastaneye müdahaleye yollandı. Diğer atların bir kaçında da sıkıntı vardı. Bunların stresten mi olduğu, kafalarını veya vücutlarını bir yerlere mi vurduğu, yoksa darp mı edildiği konusu çok muğlak. Hiçbir şahitliğimiz yok. Ama sonuç olarak bizlerin de hapse atıldığı, evlerimizden koparıp hapse atıldığımızda yaşadığımız stresi atların da yaşadığına şahit olduk. Yani biraz empati yapmamız gerekiyor bu konuda. Atlar ve faytonlar konusu çok hassas bir mesele. Bu nedenle indirgemecilik yapmadan bu konuya bakmamız gerekiyor. Atlar hakkında yeterli bilgiye sahip olarak ve bilimi, tarihi süreci unutmadan, duygusal dalgalanmalar yaşamadan, ezber söylemlerden de imtina ederek duruma müdahil olmak gerekiyor. Açık Radyo’da konu ile ilgili farklı disiplinlerden insanların ve faytoncuların da dahil olduğu aşağı yukarı 16 program yaptık. Ayrıca Sosyolog Sezai Ozan Zeybek ve Hilal Alkan ile yaptığımız çok kıymetli bir program var. Bunların hepsini sosyal mecralarımızda da paylaşacağım. Vaktiniz olursa onlara ulaşın.


Atların bölgenin diğer sakinleriyle beraber yaşamaya devam etmesi için bize ahır yapılması konusunda söz verildiğinde gönüllü çalışıp bir ahır modeli yapmıştık. Şımarık çocuklar gibi ‘ahır yapın, ahır yapın’ demenin de ötesine geçerek düşündüğümüz planı hazırlayıp, onlara verdik. İBB’nin başkanı da dahil olmak üzere bu plan ellerinde var. Niyet ederlerse Heybeliada ve Burgazada'da atlara ahır yapabilir ve onların insanla beraber olmalarını sağlayabilirler.

Ben burada noktayı koyayım ve sözü sana bırakayım Erhan. Bize istersen önce Burgazada'da yaptığın, bize de çok somut delillerle anlattığın keşiften söz et. Tek tek nerelere neler yapılıyor Burgazada’da ve sonra da diğer Adalar’da?


E.E.: Aslındaşöyle, bu planın odaklandığı alan Burgazada olduğu için, burası biraz öne çıktı. Planın geneline baktığımızda hem sosyal bakımdan, hem kültürel bakımdan, hem de ekolojik bakımdan en çok zarar gören alanlar Burgazada'da gibi görünüyor. O yüzden etkileyici oldu. Yani insanlar orada neleri kaybedeceklerini gözleriyle gördüler. Burgazada’daki flora çeşitliğine, bioçeşitliliğe baktığımızda Akbelen’den daha değerli alanları kaybettiğimizi gördük. ‘Akbelen değersizdir’ anlamında söylemiyorum bunu ama gerçekten Ada ekosistemine özgü ve özgün nitelikteki yeşil alanlar ortadan kaldırılıyor. Sadece yeşil alanlar değil ayrıca. Çünkü bu yeşil alanlar kıyıyı doğrudan etkileyecek yerlerde. Kıyıya bir karış mesafede, hatta sıfır mesafede konaklamalı turizm tesisleri öngörülmüş. Tamamı 1. Derece Sit Alanı olan yamaçlık bir alanın tepesinde günübirlik turizm alanları ön görülmüş. Bu alanın yamacın tepesinde olması nedeniyle, günübirlik turizm tesisini kullananların denize ulaşabilmesi için çiğneyecekleri ve tahrip edecekleri alan 1. Derece Doğal Sit Alanı. Zaten aynı parsel içinde bunlar. Şimdiye kadar hiç el değmemiş alanlar, tamamen sıfırdan yerleşik konut alanlarına açılıyor. Orman niteliğinde olan alanlarda açık spor tesisi yapılması düşünülüyor. Teknik olarak herhangi bir spor tesisi yapılması mümkün olmayan dik yamaçlarda yer alan, ciddi derecede ormanlaşmış alanları, açık spor tesisi, belediye hizmet alanı, kültürel tesis alanı olarak planlayarak bir şekilde oraları ortadan kaldırmayı amaçlamışlar. Tabii burada amaçlanan sadece bu değil; Bugüne kadar özgünlüğünü korumuş Adalar’ın, bunların içinde de en çok bu nitelikleri üzerinde barındıran Burgazada’nın sosyal yapısıyla, kültürel yapısıyla, ekolojik yapısıyla, tüm ekosistemiyle farklı bir alana dönüştürülmesi amaçlanmış. Bu sadece Adalar’da olan bir şey de değil. Ülkenin her tarafında aynı amaçla bunlar yapılıyor.

N.S.: Yassıada’da önümüzde.


E.E.: Yassıada’ya varmadan önce, Akbelen’de, İkizköy’de, Rize’de, Muğla'nın çeşitli alanlarında yapılanlarla Ada’da yapılanın aslında çok da büyük bir farkı yok. Nispeten denetim dışında kalmış yani merkezi iktidarların denetimi dışında kalmış, kendi özgünlüğünü, kolektif yapısını, dayanışma ruhunu koruyan alanların dönüştürülerek bireysel zevklere günübirlik keyiflere açık ve bu şekilde daha kolay yönetilebilir hale dönüştürmek hedefleniyor. Atlar da bunlardan farklı değil yani.



Aslında atlara da baktığımız zaman, at demek özgürlük demek. Atın bir yerde özgürce dolaşması bile iktidarlar açısından sakıncalıdır. O altı atın Heybeliada’da dolaşmasının kime ne zararı vardı? Atların ahıra götürülürken çektiğiniz o videoyu izledim. Ancak bu kadar sağlıklı olabilirlerdi, pırıl pırıldılar. İkisinin de tayı vardı ve taylar annelerinin boyunda olmasına rağmen hala emiyordu. Atların arasında kombinal bir ilişki vardır. En tecrübeli anne onlara liderlik eder ama bu bizim anladığımız anlamda bir liderlik değildir; daha çok manevi liderliktir. Polat, onların erkeği olarak etraflarında dolaşan, onlara göz kulak olan bir attı. Şimdi siz o topluluğu aldınız, teker teker hücrelere kapattınız. Bu toplumun bireylerinden ve birbirlerinden kopartılıp o demirden hücrelere kapatıldıktan sonra o ahırın ve atların halini ben hayal edebiliyorum. Çığlık çığlığadır orası. Yani nasıl özgürlük istiyoruz diye slogan atanların üzerlerine gaz bombalarıyla, tomalarla, tanklarla giderler, büyük ihtimalle o kargaşaya, o isyana, o feryada orada bulunan diğer atlar da katıldılar ve orada istenmeyen bir ortam oluştu.

D.T.: Toplama kampını istemiyorlar. Bu kadar açık.

E.E.: Ama atlar boyun eğen yaratıklar değil. Ölesiye direndiler. Çünkü anne at bağırdığı zaman yavrusuna, yavrusu ona cevap veriyordu. Polat onların çığlığını duyup bağırıyordu. Ahırda bulunan diğer 60 tane birey de bağırıyordu özgürlüklerini geri almak için. Ellerinden alınan şey çok kıymetliydi çünkü. O toplumsal yaşam, o komünal ortam, o dayanışma, kolektif yaşam... Ekmeklerini taştan çıkartıyorlar. Hiç kimseye de ihtiyaçları yoktu onların. Bakıma, ahıra vesaireye de ihtiyaçları yoktu. At zaten böyle bir şey.

D.T.: Kış şartlarında ahıra ihtiyaçları var. Çünkü onlara da belli bir koruma alanı gerekiyor. Zaten bu ahırın yapılmaması büyük problem. Ahırlar niye yıkıldı ve niye yapılmadı?

E.E.: İşte, ama onları sonuçta bi ahıra koydular ve onlar da o ahırı istemedi.

D.T.: Tabii onun ismi de ahır, toplama kampının ismi de ahır.

E.E.: Ahır işte öyle oluyor. O çok değerli olduğu söylenen yarış atları da tek kişilik hücrelerde yaşatılmaya çalışılıyor. Aslında hedeflenen, o atların arasındaki komünal ilişki, dayanışma ve özgürlük ruhudur. At özgürlüktür, hedeflenen budur.

D.T.: Sen biraz önce Akbelen’den söz ettin. Burada söyleyelim, Burgazada 1.5 kilometrekarelik bir alan yani ne kadar küçük bir yerde, ne kadar çok inşaat faaliyeti hayal edilmiş. Aynı şekilde Kınalıada 1.3 kilometrekare, Heybeliada 2.34 kilometrekare, Büyükada da 5.4 kilometrekare. Biz sahada biraz çalıştık; Arsa olmayıp bağ bahçe olan yerler bile arsaya çevrilip imara açılmış durumda.

E.E.: Burada sözünü ettiğimiz alanlar tapuda hep bağ, bahçe, tarla olarak gözüküyor. Bu arada ben at konusuna fazla girdim galiba, dayanamadım ama girmek gerekiyor. Atlar da bu konudan hiç bağımsız değil. Önce 2021’de onlar hedeflendi ve ortadan kaldırılıp motorlu araçlar devreye sokuldu. Şimdi de Ada toptan ortadan kaldırılmak isteniyor. Bunların hepsi birbirine bağlı. Çünkü atlar olduğu sürece Ada biraz dokunulmazdı.

Şimdi dava konusu olacak olan bu 1/1000’lik ve 1/5000’lik Koruma Amaçlı Nazım İmar Planları, diğer imar planlarına benzemez. Çünkü Koruma Amaçlı Nazım İmar Planları’nda yaşam döngüsünün sürdürülebilirliğinin sağlanması hedeflenir. Bu yaşam döngüsünün içerisine altların yaşamı da girer, bitkilerin, floranın, faunanın yaşamı da, insan yaşamı da girer. Dolayısıyla Koruma Amaçlı Nazım Planı yapıyorsanız atların da, insanların da korunmasını hedefleyeceksiniz. Zaten orada atlarla insanlar arasında bir ilişki var. O ilişkinin korunmasını da hedefleyeceksiniz. Ama bu planda böyle bir şeyin amaçlanmadığını, tam tersine bu bütünselliğin kopartılmasının planlandığını görüyoruz.

Dava, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na yöneltiliyor. Burada bir iklim değişikliği sözü var ve hiç boşuna konmamış oraya. Bahsettiğimiz alan, denizel alanın içinde. Adalar’dan bahsediyoruz dolayısıyla denizel alanı plan dışında tutmakla, bu iklim değişikliğinin, iklim krizinin önlenmesi hedefinin dışına çıkmış oluyorsunuz. Yani sadece kıyılar değil, denizel alanın tamamının planın içinde olması gerekiyor. Bu denizel alan korunsun diye de bir takım sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve Adalılar tarafından yıllardır, benim bildiğim 2000’den bu yana sürdürülen bir çaba var. Nispeten korundu ve bu alan gırgırla avcılığa falan kapatıldı. Fakat bu yetmiyor. Yani bu denizel alanın da, karadaki doğal sit alanları gibi, ‘Mutlak Korunacak Hassas Alan’ ilan edilmesi gerekiyor. Eğer iklim krizinin önüne geçmeyi hedefliyorsanız ki, Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’nda bunu hedeflemek zorundasınız. Yoksa onun adına Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı denmiyor.

Peki bu alanın yani Adalar’ın diğer alanlardan farkı ne? Tamamının sit alanı olması. Bir kısmı doğal sit alanı, bir kısmı kentsel sit alanı ama tamamı sit alanı. Hatta 2013’e kadar kentsel, doğal, arkeolojik, tarihsel ayrımı yapılmadan tamamı 1. Derece Doğal ve Kültürel Sit Alanı’ydı. Daha sonra bunu revize ettiler. Böyle bir alandan bahsediyoruz ve bir Adalar sisteminden bahsediyoruz. Yani dokuz adadan oluşmuş bir Adalar sisteminden bahsediyoruz. Bu sistemin özgün ve diğer sistemler açısından yaşamsal önemi var. Yani Yassıada ve Sivriada’dan başlamak üzere Tavşanada’sını da içine alacak şekilde, Kaşıkada’sını da ayırmadan bütün Adalar sisteminin Marmara ekosistemine etkisi var, birbirinden koparamazsınız ki. Zaten 2021’de Cumhurbaşkanı kararnamesi ile Marmara Denizi ve Marmara düzündeki Adalar, Özel Çevre Koruma Alanı ilan edildi. Bunun bir amacı vardı. Yani laf olsun diye ilan edilmedi değil mi?

D.T.: Amacı var; üstünü örtüp her şeyi yapabilmek, imara açabilmek…

E.E.: Olan o ama olması gereken o değil. Yani plana göre yapılırken olması gereken bu değil. Bu anlamda bir ekolojik koridor. Ekolojik koridor ne demek? Bir ekosistemi diğer bir ekosisteme bağlayan, hem deniz ortamında, hem kara ortamında, hem de hava ortamında bir alanda yer alıyor. Göçmen kuşların konaklama alanı; göçmen kuşlar sadece konaklamak için gelmiyorlar oraya. Gelirken yanlarında bir şeyler getiriyor, giderken yanlarında bir şeyler götürüyorlar. Bu deniz canlıları için de geçerli, akıntılar için de geçerli, hava akımları için de geçerli. Dolayısıyla dokuz adayı birbirinden ayırarak bir Koruma İmar Planı yapamazsınız zaten. Kaldı ki Yassıada, Burgazada Muhtarlığı’na; Sivriada ise Kınalıada Muhtarlığı’na bağlı bir bir yerdir. Yani idari olarak da birbirine bağlıdır. Yassıada’nın elektrik trafosu Burgazada'dadır, Sivriada’nın elektrik trafosu yok zaten ama olursa o da Kınalıada’da olacaktır. Bunları birbirinden ayıramazsınız. Fakat plan sadece beş adayı içeriyor.

İklimsel özellikleri özgün. Hem Akdeniz, hem Marmara, hem de Karadeniz iklimi özelliklerini taşıyor. Üzerinde sosyal ve kültürel bir yaşam var, bu da özgün. Hep deniliyor ya, ‘Adalar kültürel mozaiktir’, gerçekten öyledir. Çok tarihi özellikleri var.

N.S.: Yani hepsi birbirine bağlı.

E.E.: Hepsi birbirine bağlı. İnsan varlığı başından beri flora ve faunanın gelişimine etki etmiştir. Yani insanın katkısıyla flora fauna oluşur.


D.T.: Atlar da çok önemli.

E.E.: Tabii atları da bundan hiç ayıramayız. Çünkü faytonla başladı atlar deniyor ya, bu yanlış. Çünkü Adalar’daki ilk yerleşimler öyle çarşı içinde, deniz kenarında falan değil, tepelik alanlarda. Manastırlar, Aya Yorgi, Aya Nikolas, Hristos Manastırı hep tepelerde. Bu tepelere malzeme herhalde sırtta çıkmadı değil mi? Başından beri atlarla, eşeklerle çıkıyordu. Yani Adalar’da insanın varlığından itibaren atlar ve eşekler de vardı. Bunu iddia edebiliriz. Fayton, ayrı bir olay. Faytondan önce de atlar ve eşekler vardı, özel at arabaları vardı. En büyük konaklar zaten iskele meydanından çok uzaklardaydı.

D.T.: Evet.

E.E.: Kısacası bu ekosistemle kültürel yapı birbirinden ayrılamaz. Buna zaten biokültür deniyor. Bir de Adalar’da insanın da katkısıyla kendine özgü bir bitki örtüsü gelişti. Ona da ekokit deniyor. Mesela bizim kızıl çamlarımız.

N.S.: Ben araya girip kısa bir şey daha söyleyeceğim. Bütün bu anlattıklarınıza ilave, deprem gibi de bir şey var kapımızda. Bütün bunların daha da kapsamlı olarak planlanması gereken, daha da fazla endişeleneceğimiz başka bir nokta da var orada; deprem.

E.E.: Bütün bunlar çok konuşuldu. Ben şimdi buradan yola çıkarak daha az konuşulan bir kaç şeye değineceğim. Şimdi, bu söylediklerim çerçevesinde neler yapılmadan plan yapılamazdı? Bir kere, Adalar’ın Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilip plan yapma yetkisinin bakanlığa verilmesinden sonra, İBB bu yetki devrinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla Danıştay’da bir dava açtı ve bu dava devam ediyor. Bu dava sonuçlanmadan plan yapılamazdı.

D.T.: Burada bir ikilem yok mu ama? Kendileri de, ‘Tamam, biz bu planları onaylıyoruz,’ dedi.

E.E.: Çok garip bir ikilem var. Biz başından beri bunu dile getiriyoruz zaten ama o ayrı. Hukuki açıdan baktığımız zaman bu dava bitmeden plan yapılamazdı. İkinci olarak, Mimarlar Odası’nın 2011’deki planla ilgili açtığı bir dava var. O dava da halen devam ediyor. O davada bitmeden de bu plan yapılamazdı. Çünkü o planla ilgili bir yargı kararı oluşacaktı ve bu gelecekteki planlara da ışık tutacaktı. Yani bu, ‘Bu şekilde plan yapmak hukuka aykırıdır. Bu şekilde yapılırsa hukuka uygun olur,’ diye bir yargı kararı çıkacaktı. Eli kulağında çıkar, hala devam ediyor. Bildiğimiz kadarıyla, bir derneğin açtığı dava da hala devam ediyor. Bu davalar sonuçlanmadan plan yapılamazdı. Flora-fauna ve kültürel miras envanteri çıkartılmadan plan yapılamazdı. Çünkü neyi koruyup, neyi korumamamız gerektiğini demin söylediklerim çerçevesinde bilmeniz gerekiyor ki planı ona göre yapabilirsiniz. Anıt ağaç envanteri çıkartılmadan plan yapılamazdı. Bunların hiçbir, yapılmadı plan yapılırken. Kıyıların denizin dışarıda tutulması bir yana, bir takım tescilli olması gereken alanlar var. Bunlar şimdilik tescil dışı çünkü Kültürel Miras Envanteri henüz tamamlanmadı.

D.T.: 350 yapı.

E.E.: 350 yapı şu anda konut imarına açık durumda.


D.T.: Burada bir şey sorabilir miyim? Bu davalar açıldığında işlemler başlanacak deniliyor. Yani şu andan itibaren…

E.E.: Tabii, plan yürürlükte.

D.T.: Bu binalar yıkılabilir, sizin o tespit ettiğiniz alanların hepsinde hemen inşaat başlayabilir. Yani öyle bir garabet var ki ortada…

E.E.: Plan iptal edilip, o iptal kararı kesinleşmediği sürece yürürlükte. Zaten bu plan askıya çıkmadan önce 2011’deki plan da yürürlükteydi, bu da ayrı bir tartışma konusu. Burada ona hiç girmeyelim yani 2011’de yapılan plan, 2023’ün 27 Temmuz'una kadar yürürlükteydi.

D.T.: Burada 1/1000’lik planlarla çakıştırmalarında da bir hinlik yok mu?

E.E.: Var, evet. Yani bunu göz önünde tutmamız lazım. 2023’ün Temmuz ayından önce yapılanların o imar planına uygun olup olmadıkları konusunda ayrıca irdelenmesi lazım. Bu çerçevede gidersek, bu özellikleri nedeniyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne bir başvuru yapılmış. Şimdi bütün bu uygulamalar Adalar’ın liste dışı bırakılmasına yol açacak. Bu başvuru sonuçlanmadan plan yapılması da bizce doğru değil. Yani bütün bunlar bu planın yapılabilmesi için ön şartlardı. Bu ön şartlar yerine getirilmeden yani bu envarterler çıkartılmadan, flora-fauna kültürel miras envanterleri, anıt ağaç envanteri, ekotip envanteri çıkartılmadan plan yapılması demek, bütün bu saydıklarımın gözden çıkartılması anlamına gelir.

N.S.: Aslında baştan kadük bir şey yani bütün o hukuki süreç devam ederken…

E.E.: Evet, çok garip, demin siz garabet mi var dediniz?

D.T.: Evet.

E.E.: Kıyının plan dışı bırakılması, denizin plan dışı bırakılması, bu envanterlerin çıkartılmadan plan yapılmasının tek amacı var; Kent alanındaki ticari konut alanlarının genişletilmesi ve bugün üzerine herhangi bir uygulama yapılamayacak olan alanların kiminin konaklamalı turizm tesisi, kiminin de günübirlik turizm tesisi olarak imara açılması demek.

Bunun yanında amaçlanan bir şey daha var; Adalar’da mesire yeri, plaj vesaire adı altında hukuka aykırı kıyı işgalleri var. Heybeliada'da çoğunlukta ama Kınalıda da var. Burgazada'da şimdilik sadece bir tane var. Bu tesisler, tsunami etkisine açık olan nüfusu turizm hacmini arttıran yerler. Buralarla ilgili herhangi bir afet durumunda tahliyesi falan planlanmamış.

N.S.: Bir nevi imar affı yani aslında.

E.E.: Çok doğru söylediniz. Yani imar affını da kim yapar? Yasama organı yapar. Yasama organının yerine geçerek af getirmiş oluyor.

D.T.: Ama yine çevre planı olmadan devamlı imar planı yapıyoruz. Problem hep burada. Adalar’a önce çevre planı yapılsaydı... Antakya'nın da öyle. Depremden sonra yine çevre planı yapılmadı ve doğrudan imar planlarıyla girildi.



Bitirmemiz gerekiyor ne yazık ki. Son olarak şunu söylememiz gerekiyor, bir anons yapalım; Adalılar, Adalar’ın İmar Planlarının iptali ile ilgili dava açıyorlar. Topluca 20 Ekim Cuma günü Mahmutbey’e, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’ne gidiliyor. Tüm İstanbullar da davaya daha sonra müdahil olabilirler. Herkesi dayanışmaya bekliyoruz. Senin bununla ilgili sözlerinle programı kapatalım mı?


E.E.: Bu çok olumlu bir gelişme Adalar açısından. Şimdiye kadar Adalar’da görülmeyen o dayanışmanın somutlaşması anlamına geliyor. Bizim de beklemediğimiz bir şeydi aslında, o açıdan çok değerli. Fakat 20’sinde her şey bitmiyor, onu da bir kere söyleyelim. Yani, ‘Ben o tarihte davaya katılamayacağım’ diyenler daha sonra bu davaya müdahil olabilirler. Bir de tabii bir araya gelip, avukatla ya da avukatsız kendi davalarını açmakta da özgürler. Dediğim gibi 20’sinde bu iş bitmiyor. Dava açma sürelerinin tartışılmasıyla yani idari işlemlere karşı açılacak davalarda 60 günlük süre var. O 60 günlük süre, herkes için farklı başlıyor, farklı bitiyor.

Onu başka bir zaman tartışırız, duyururuz. Fakat 20 Ekim’de herkesin oraya gitmesi iyi olur. Hatta dava açmayanların da gitmesi iyi olur, tabi olanakları varsa.


D.T.: Tüm İstanbul'a çağrımız var, lütfen destek olun.

N.S.: Çünkü Adalar hepimizin.

D.T.: Evet böyle bitirelim, bir program daha yaparız sonra.

N.S.: Çok teşekkürler geldiğiniz için.

D.T.: Evet, Avukat Erhan Ergun bugünkü konuğumuzdu. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Adalar hepimizin.

N.S.: Adalar hepimizin.